URFA'DA OXFORD MU VARDI DA?!...

urfaoxford

Cumhuriyet'e kin, Cumhuriyet'le hesaplaşma

Geçenlerde bir Twitter sohbet odasına dinleyici olarak katıldım.

Bir seçim sonrası değerlendirmeydi.
Odanın yönetimini üstlenen arkadaş gerek Cumhur İttifakı'nı destekleyen tanıdıklarını gerekse Millet İttifakı'nı destekleyenleri davet etmiş.

Cumhur İttifakını destekleyenlerden öne çıkan bir avukat vardı.
Kendisi Kürtmüş.
Bunu neden belirtme ihtiyacı duyuyorum?
Çünkü kendisi üstüne basa basa bunu söyleme ihtiyacı duydu.

Sonra başladı eskiden 'devletin Kürtlere mok yedirdiğini', 'kıçlarına sokulan jopları' vesaire anlattı.
Sadece Kürtlerle de kalmadı, Alevilerin evlerinin işaretlendiğini, Alevilerin dışlandığını…

Artık devletin böyle yapmadığını falan vurguladı.
AKP'ye bu açıdan yönlendirilen eleştirileri (hdp / ysp seçmeni hiçbir zaman AKP tarafından teröristle bir tutulmamış) adaletsiz bulduğunu söyledi.

Sonra, sohbetin başka bir esnasında anne ve babasının okumamasına ve kırsaldan olmalarına rağmen kardeşlerinin ve kendisinin okuduğunu, üniversite bitirdiklerini, kendisinin hem iyi bir avukat olduğunu, hem iyi bir şair olduğunu, sanatla ilgilendiğini, her ne kadar bazılarını artık konuşmadığı için biraz unutmuş olsa da birkaç yabancı lisan bildiğini ve özellikle İngilizcesi'nin hala iyi seviyede olduğunu belirtti…

Aklıma özellikle benim neslin veya benden büyüklerin istediğimizden ve gerekenden en az bir kere fazla duyduğu "Urfa'da Oxford mu vardı da, biz okumadık…" lafı geldi.

Hani İbo'nun şu meşhur sözü.

Bizim bir çok zaman ciddiye almadığımız, hatta belki söylerken gülüp geçtiğimiz sözün Türkiye Cumhuriyeti Devletine ne kadar büyük bir aşağılama ve iftira barındırdığını düşünüyorum son zamanlarda.

Urfa'da Oxford mu vardı da İbo gitmedi?
Doğru. Allah için, yoktu!

Ama Mardin'de de yoktu.

Bu İbrahim Tatlıses'den 6 yıl evvel, 200 km ötede doğan bir çocuğun okumasına, doktora yapmasına, sonra profesör olmasına ve 2015'da kimya dalında Nobel Ödülü alarak kendi ve devletimizin, milletimizin adını altın harflerle bilim tarihine yazdırıp, hepimizin göğsünü gururla gerebilmemize vesile olmasına engel olmadı.

İbrahim Tatlıses 1952 doğumlu…
Sayın Prof. Dr. Aziz Sancar 1946…

2015'e kadar Türkiye'de yok denecek kadar az kişi sayın Prof. Dr. Sancar'ın adını duymuştu.
Ama İbo'yu tanıyorduk.
Muhteşem sesi ile tanıdı onu Türkiye.
Sonra ekranlarda, magazin programlarında şımarıklığın, küstahlığın, ahlaksızlığın nirvanasına ulaşmasıyla, kumaya el öptürmeyle, bacağa sıkılan şaibeli kurşunla kaldı aklımızda.
Kadını aşağılamayı, maçoizmi Türk toplumuna kendi 'yöresine has' 'töre' diye yutturdu.

Medyanın böyle de bir etkisi var.
Nasıl bir insana 40 gün delisin derseniz, 41 gün delirdiği söylenir ya…
Bir şey medya da yeterli kadar tekrarlanmaya kalsın…
Belli bir dönem sonra toplum onu sorgulamadan gerçek diye kabul eder.

Ben Güneydoğu Anadolu'muzda toplumsal sıkıntılar yoktu demiyorum.
Elbette vardı.
Toplumumuzun başka bölgelerinde, başka kitlelerinde olduğu gibi.
Belki dertler her yerde aynı değildi, aynı ağırlıkta değildi ama vardı.

Fakat şu veya bu şekilde toplumun öne çıkardığı isimlerin taşıdığı sorumluluktur yanlışları düzeltmek.
Yanlışlardan prim yapmak ve sütten çıkan ak kaşık gibi vebali devlete atmak kolaycılıktır, ahlaksızlıktır, iftiradır, haksızlıktır.

Başta bahsettiğim avukat da işte öyle bir vaka.
Şans eseri mok yeme mecburiyetinde kalmamış,
şans eseri kıçına jop sokmamış kimse,
hatta bu zorbalığı yapan devletin okullarında okumuş, avukat olmuş, yabancı dil öğrenmiş, iyi şiir yazacak, sanattan anlayacak kadar kültürünü geliştirmiş…

Ama söylediklerinde resmen devletle, daha doğrusu Cumhuriyet'le hesaplaşma var.

Sadece bu avukat beyefendi de değil.
Bu ülkede bir Kürt, cumhurbaşkanı makamı da dahil herkes gibi kendi çabası ile çalışarak, istediği her mevkiye gelebildi ve hayatına şekil verebildi ise, kimse bana ayrımcılıktan söz edemez.

Ben devlet, daha doğrusu devleti temsil edenler asla devletin onlara verdiği gücü zorbalık ve adaletsizliğe kullanmadılar diyecek kadar cahil değilim.
11 sene sürgün çekmiş milliyetçi bir babamın evladı olarak böyle bir iddia zaten abes olur.

Ama birilerinin güç ve yetkilerini kötüye kullanmaları Cumhuriyet'e kinlenmeye değil, daha adil bir devlet yapılanmasını sağlamak, hataları düzeltmek, devletin yönetimine gelenlere karşı daha seçkin davranmanın sağlanması için kanalize edilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Mesela bence en dışlanan ver hor görülen kitlelerden biri Alevilerdir.
Sadece devlet tarafından değil, sünni-islamcı, sağcı kesim tarafından da olumsuz ayrımcılığa maruz kalmışlardır.
Ama ben samimi, vatanını, milletini seven Alevilerin bir isyanını, milletin bütünlüğüne, devletin varlığına kastettiklerini görmedim.

12 Eylül sadece solcuları ezmedi.
Zerre kadar samimi olan kimse, fikri ne olursa olsun, ülkücülerin de en az solcular kadar insanlık dışı muameleye maruz kalmadıklarını iddia edemez.

Gerçi evet, bu neslin bir kısmı şimdi Siyasal İslam'ın potasında eriyip Cumhuriyet ile hesaplaşma derdine düştü ama yine büyük bir kısmı yıkmadan tamir etme çabasında.
Dolayısıyla şunu görmek mümkün, bu tür hesaplaşma veya "Cumhuriyet ile derdi olma" sadece "kürtçülük" kisvesi altında Cumhuriyet – Türk düşmanlığı yapanlarda yok.

Bu devletin gerçekten din düşmanı olduğuna inanan, inandırılmış olan ve kendileri 'dindar' olduğu için kendilerince 'hak' ettikleri mevkilere gelemediklerini düşünenler var. Ve bu durumun gerçek olduğunu kanıtlamak istercesine devlet erki tarafından düşünülmeden, ayrıntılı incelenmeden genelleyerek uygulanan 'baş örtü yasağı' bunların elinde hala en güçlü 'argüman'.

Ve aradan kaç sene geçmesine rağmen, hala özellikle bu argüman üzerinden 'mağdur' oynamayı çok seviyorlar. Ama aslına bakarsanız bu cenahtakilerin dindar oldukları için değil, liyakatsiz oldukları için, kendilerini bilimsel ve kültürel alanda geliştirmektense, gerçek olmayan, sünni-islamcı romantizmininin altını sözde bilimsellikle doldurmaya çalıştıkları için bir yerlere gelemediklerini görebiliriz.

Belki birçok kişi bunu asla kabul etmeyip doğrudan asılsız astarsız savunmaya geçecek şimdi ama yapmayın.
Ben de bu mahallenin çocuğuyum.
Kimleri zamanında gözümüzde 'yok hoca, yok alim, yok üstad' diye büyüttüğümüzü ve şimdi baktığımızda ne kadar boş teneke olduklarını anladığımızı iyi bilirim.

Ve tüm bunlar,
yani o veya bu şekilde, kendi dertlerini, yetersizliklerini, kabiliyetsizliklerini devlete yıkmayı marifet sayan ve 'Urfa'da Oxford olmadığı için' dışlandıklarına kendilerini inandırmış olanlar
veya devlete duydukları kinin bahanesi olarak kendi dertlerini, yetersizliklerini, kabiliyetsizliklerini kullanmaktan çekinmeyen ve şimdi devlet daha doğrusu Cumhuriyet ile akılları sıra hesaplaşanlar, bence çok önemli bir hususu unutmaktalar.

Bu Cumhuriyet ama doğrusu ile ama yanlışı ile ama adaletsizliği ile herkese eşit mesafede bulundu.
Şimdi bu Cumhuriyeti yıkıp yerine bir kişisel devlet rejimi yerleştirildiğinde belki o rejim bugün için size daha yakın bize daha uzak olabilir.

Ama yarın kantarın topuzunun hangi tarafa kaçacağına dair kimse garanti veremez.

Ve en geç o zaman tekrar ama doğrusu ile ama yanlışı ile ama adaletsizliği ile herkese eşit mesafede olan devleti ararız.



×
Yayınımıza abone olun

Sayfamızda yayımlanan yazıları kaçırmamanız için yayınımıza abone olun.
Aboneliğinizi istediğiniz zaman sonlandırabilirsiniz.

KONUŞULANLAR ÜZERİNE...
BİLMEDİĞİNİZ ŞEYLER VAR

İlgili İletiler

 

 Galeri

 Blog Takvimi

Lütfen takvim görünümü hazırlanırken bekleyin