THE PARAMEDIC

inbound589708904307957538

Uzaktan karımın silueti dertop olmuş, suratıma çarpıp geçiyordu. Olur olmaz ataklarla büyüyen histerik bir boşluk içimdeki kahkaha tufanını harekete geçiriyordu. "Yor" ve "İdi" zaman eklerinin arasında, karıma yazdığım veda öyküsünün gidişatını bozmamak için, tek zamana sadık kalarak sayfalarla aramdaki safları sıklaştırıyordum...

Dünyanın en tehlikeli yılan adası neresidir? sualini sorup YouTube'da aramaya çıktığım o sabah karım evi terk etmişti. Arkasına baktı mı bilmiyorum. Genelde arzu ile isteyerek gidenlerin arkasına bakıp bakmadığına dair Amerika ve Sri Lanka'da(!) yapılan bir araştırmaya göre arkasına dönüp bakanların oranı yüzde iki(%2) olarak kayıtlara geçmişti...

Arkasına dönüp bakmamak, bir şeyden kurtulma ereğiyle "o bir şeyi" büsbütün geride bırakmaktı kanımca. Domur domur büyüyen ayrılık acısıyla zehirli yılanların en çok nerede barındıklarına yönelik YouTube'da yaptığım araştırmaya odaklandım. Sonra bir bağlantı kurmaya çalıştım karımın gidişi ile arkada bıraktığı acının ne tür bir zehri tortu tortu diplere çektiğine istinaden. Derken kapım çalındı, Ayşe yengeydi. (Genelde Ayşe olur, değişmez. Hukuken bir sakıncası da olmaz düzgün cümleler kurduktan sonra, başınız ağrımaz hikâyeler benzerlik yaratsa dahi).

"Bir şeyler hazırladım. Akşama epey var, orucunu açarsın" dedi.

İkram edilenin geri çevrilmediği bir kültürün çocukları olduğumuz için mecburen kabul ettik. Tam kapıyı örtüyordum ki, "Oruç tutsan da tut(a)masan da olur" dedi. Niye böyle bir şey dedi, anlamadım. Yavaş adımlarla elimdekiler dökülmesin diye ilerledim, mutfağa yönelip mermerin üzerine koyacaktım ki başım döndü, yere düşer gibi oldum, doğruldum, ama elimde tabaklar yoktu...

"Ah Ayşe yenge ah, inşallah sesleri duymamışsındır!"

Doğrulduğum gibi kırılanı, döküleni topladım.

"Güzelim porselen tabaklar gitti, ne diyeceğiz kadına?"

Benimkilerden vermekten gayri çârem olmadığını bilerek gülçiçek desenli iki tabak hazırlayıp bir kâseye de kavrulmuş ceviziçi koyup bir gün sonra çalacaktım kapısını, öyle anlaştım kendimle.

Akşam ezanı okunur okunmaz hazırladığım sofranın başına geçip "Allah'ım tuttuğumuz orucu kabul eyle, kılamadığımız namazı kabul eyleme Yarabbi" dedim.

Yemeği yiyip kalktıktan hemen sonra ocağın üzerine çay suyunu koyup zehirli yılanların cirit attığı Sao Paulo şehri açıklarında gezintime devam ettim. 4000 üzeri zehirli çıngıraklı yılanın arasından sıyrılıp bilinmez zamanın rüzgârına sığınıp kocasını terk eden karımın(!) suratını aradım. En hazin, hüzün yüklü yerinde yakalamak istedim yarım bırakılmışlıklarımızı, fişlenmiş, dişlenmiş, oksitlenmeye maruz bırakılmış yarım elmamızın diğer yarısını...

Yılanlı Ada'dan sağ salim çıkıp ölmeden geride yetim çocuklar(!) bırakmadan namazımı kılmak için banyonun yolunu tuttum; ayağım kaydı, resmen duvara kafa attım, saniyeler içerisinde şiştim, kocaman bir boynuz, kulağıma doğru yol almaya başladı. Allah'ım dedim sevap da yaramıyor bana, karımın gidişinden sonra her şeyin tersyüz olmasında adımın geçmesine anlam veremedim. Kafamdaki şişkinliğe, kulağıma yönelen gri, burgulu boynuza aldırmadan birkaç kez daha kayıp düştüğümü, zamanla kayıp düşmelerimi kanıksadığımı anladım. Abdestimi alıp namazımı kıldığım sırada tekrar kapım çalındı...

Namazdaydım, Kulhuvellahu...Hızlı mı okusam sureleri, ne yapsam? Yarıda selâm verip baksam mı kapıya? Hem neyin namazını kılıyordum ki, ezan okunmadı ki? 

Bir ses geldi kafamı çarptığım duvardan: Olur mu canım okundu! Sen değil miydin tabakları düşüren, sofrayı kurup yiyen?

Evet, bendim! Sanırım burası benim hayatıma dahil etmek istemediğim tek yer olarak belki sonsuza değin kalmalı, kalacak! Giden karımın arkasından su dökemediğim, erken dönsün diye dualardan medet umamadığım, çapraşık bir yıkımın çıkmazı içinde, Yılan Adası'nda, YouTube'da, kırılan porselenlerin ufalanmış, ustura uçlu artıkları üzerinde, cam kırığı cızırtılarıyla yaşamayı tercih edemezdim...

Sayın kafamı çarptığım duvar;

Lütfen hatırlatma! Varsay ki ben sofraya oturmadım, orucumu açmadım ve kafamı sana çarpmadım! Çıkaralım hayatımdan bu kesiti, kimsenin haberi olmaz, biz bizeyiz, çaktırma, yırtıp atalım, çıkaralım aradan!..

Alçak duvar ki, yüksek duvarla yaptığı anlaşma doğrultusunda ne yapıp ne edip isteğimi kabul etmedi, tekrar bir deneme için yeniden kendisine çarpmamla cezalandırdı beni üstelik...

"Kapı çalınıyor, kapıya baksana" dedi alçak(!) duvar.
"Evladım, niye bakmıyorsun? Kızım yaptı, etli dolma, seversin diye düşündük" diyen Ayşe yengeye ne desem?
"Porselenler kırıldı, benim çiçeklileri hazırladım, bir kâse de ceviziçi falan..."
"En iyisi sus, yarın söylersin, kapat kapıyı, bir şey söyleme, kırmızı et yiyemediğini de yarı(!) vejetaryen olduğunu da söyleme, tabağı aktar, koy kenara..."
"Merak ettim, niye sormadı ki, nerde karın demedi? Karım varken neden yemek getiriyor, Allah Allah, bu işte bir aksilik, zıtlık filan mı var?"
"Söylesene ey kafamı çarptığım, kulağıma değin varan şişikten hasıl boynuzun mucidi duvar, bunlar bana mı ait? Aitse bunları da çıkartalım hayatımdan; istemiyorum, silelim süpürelim, kırılan porselenler gibi, ne dersin ha?"

Çay suyu kaynamış, çayımı demlemiş, çayım demini çoktan almıştı, ince bellime koyduğum çayla balkona yürüdüm; balkonun batı yönünde konumlanan ahşap sandalyeme oturup hemen karşımdaki meşe ağacına baktım. Dalları, yaprakları, terleyen gülüşleri, üşüyen damarlı dokusunu müşterek zemine oturtan toprağına süzüldüm. Gündüzleri davet ettiği onca kuşun ötüşlerini derinlerimde duyar gibi içimdeki kusursuz ahenge tutundum. Karımın gidişini anlatmakta cesaret edemediğim komşularım, ikna edemediğim, kafamı çarptığım duvarlarım, ruhumu yenilememe vesile okuduğum üç binin üzeri kitabımın ardından anlatabildiğim tek gerçeğim, sırdaşım meşe ağacım oldu. Karımın gidişiyle solmaya yüz tutmuş kırmızı güllerimizi orada, meşe ağacının gölgesinde yetiştirmeye başladım, yetiştirmeyi başardım. En güzel türkülerimi, o ağacın gölgesi, gövdesi, dalı budağına bakarak söyledim ve şiirlerimin en kasvetlisini de orada yazdım; aklımın, düşlerimin bedenimden kayarak sıkıca sarılmaya çalıştığı meşe ağacının var olduğu yerde, hep o yerde...

Bir zamanlar geçmişe dönüp ahlanıp vahlandığım, adına kayıp diyebildiğim tüm yaşanmışlıklarıma ders olsun diye söylüyorum, şimdi söylüyorum, iyi dinle!

"Gelmese de olur karım, ben kalanlarımla mutluyum artık!"

...

Birbirini çok seven klişesi ile başlamak istemiyorum.(Edindiğim izlenime göre kadın karakter Vane yaşadıkları ilişkiden memnun değildi, kasıyordu sanki.)

Bir arada olan iki kişinin(sevgilinin) taraflardan birisinin zamanla yaşadığı sakatlık sonrası bir diğerinin onu terk edip en yakın arkadaşı ile sevgili olmasını, sakat kalan, terk edilen kişinin(Angel) bunu bir intikam saplantısına dönüştürmesi, sevdiği kızı(Vane) narkozlayıp işkenceye tabi tutmasını konu edinen dram, psikoloji, gerilim üçgeninde harmanlanan bir film.

The Paramedic filmiyle ilgili bu sütunlarda uzunca bir öykü yazmamın ve filmi paylaşmamın gerekçesi; takıntının hangi türe, olaya, ilişkiye dönük olursa olsun olumsuz, itilesi bir durumu nasıl betimlediğidir. Filmde bunu adeta yaşayarak gözlemlemeniz mümkündür. Oysa ben bu bağlamda ele aldığım, sözde beni terk eden karımın ardından tutunmaya çalıştığım bir gerçekten bahsettim sizlere: meşe ağacı gerçeği.

Yerkürede boşluğu doldurulamayacak hiçbir şeyin olmadığını düşünerek bir meşe ağacına gönlümü verdiğime, giden karımın artık gelmemesi gerektiğine inandırdım kendimi. Öyle ki saplantıya dönüşebilecek bir durumu, tavrı, eylemi önleme gayesi güttüm. Filmin gidişatında böylesi bir uğraşı alanı yaratılabilirdi, lâkin filmde takıntının nelere mal olabileceği üzerinde durulduğu için sonuç hüsrana çıktı. Yine bir ters köşe sunuldu bizlere. Saplantılarıyla kendisini terk eden kıza eziyeti reva gören Angel karakteri kaybetti, eziyet gören Vane karakteri kazandı. Sonsuza dek eline düştü. Vane, Angel karaterine "Şimdi muhtaçsın bana, istediğimi gözünün önünde dahi yapabilirim. Sen ki saplantılarının kurbanı oldun" der gibi bir finalle izleyicinin hafızasına kazınmayı yeğledi.

Kötülük ettiğiniz insanların eline düşmek gibi bir yan etkisi var dünyanın sevgili dostlar. The Paramedic filminin özenle altını çizdiği noktalardan birisi de burasıydı. Bir hastane köşesinde ömür boyu tekerlekli sandalye üzerinde kötülük ettiğiniz insana muhtaç olduğunuzu düşünün. Yaşarken biten hikâyelerin yan etkisi bu olsa gerek, ne kadar da dünyaya benziyor, öyle değil mi?

Engin Yeşilyurt
13 Nisan 2021

×
Yayınımıza abone olun

Sayfamızda yayımlanan yazıları kaçırmamanız için yayınımıza abone olun.
Aboneliğinizi istediğiniz zaman sonlandırabilirsiniz.

Suriye Türkmen Dağı´nda yaşayan Bayırbucak Türkmen...
KORONAVİRÜS BİZE NE SÖYLÜYOR

İlgili İletiler

 

 Galeri

 Blog Takvimi

Lütfen takvim görünümü hazırlanırken bekleyin