BETON ÇAĞIRIYORDU

inbound5811871816260639002

Dağ yamacının eteklerini kaplayan beton yığınları arasında kalakaldık. Sanki başımızı duvara çarparcasına acımasız sertliklerin arasından geçtik. Su, yalnızlık, şırıltı, verimli topraklar ve yağmurun her gün biraz daha yeşerttiği sahada olabildiğince huzurla dolmak mümkündü elbet, ama o beton yığınları yok mu, işte onlar girmeyecekti aramıza!

Kayış kayış sırtımız, kolumuz ve yüzümüze çarpmasaydı, en güzel, en yoğun yeşilin içinde morarmasaydı suratımız, böyle olmayacaktı. Tepelerden kopup gelen rüzgâra meydan okuyan inatlarımız, gücünü doğadan alan ayrıntılar eşliğinde bir bir canlanıyordu önümüzde. Ne güzel seviyorduk hayatın esintilerini, Karadeniz'e göğsünü yaslamış güzellikleri ne güzel betimliyorduk! Güzellikler; avucumuza bırakılan güçlü ressamların yeteneklerinden taşmış, tuvale işlenmiş harika bir resim gibiydi. Sonbaharla soğumaya başlayan yamaçlarda köpürerek yükselen suların emrine kartondan gemilerimizi veremesek de her bahar sonrası, eriyen karların ardından durulan göllerde yürütürdük hayalden ibaret gençliğimizi. Gençliğin saflık kokan rengini, en çok da memleketin yeşilini beslerdik. Gıdasını duygularımızdan alan masum bir bebek gibiydi aşk. Biliyordum, İrem de buna aşıktı. Yeşile meftun aşka aşıktı. Gördüğü manzara karşısında heyecanını zaptedemeyişine, titreyen gülüşlerinin minicik gönlünü ezişlerine vurgundu. Vurgunu olduklarını naçar sessizliklerin zulasından çıkartır ömrünün önüne sürer, tel tel çoğalırdı türkülerini gizlediği dudaklarında, sükunete kilitlenmiş yanlarını, zorlu var oluşun hapsinden kurtarır, mutlu mu mutlu, engin mi engin bir özgürlükle taçlandırırdı. Uçan, uçuşan, irtifa kazanan her şeyde kanatlarını çırpan bir yavru kuş misali atardı yüreği. Fırtınadan arındırılmış mavi hikâyelerini göklerle buluşturduğu güpegündüz sancısız, hüzünsüz, dertsiz günleri olurdu. Düşleri ve gerçeklerini yıllar öncesinin güncel yaşanmışlıklarına götürüp umudu kuyruğundan yakalar, var gücüyle sarıp sarmalardı. Gülücükler saçan güneşin altında kızaran dorukların büyüleyici yanaklarına dokundukça büyürdü. Tüterdi ellerinde salim hislerin dumanı. Günbegün, hep böyle belirgin ve sade, dolmasını istemediği vade ile atılırdı öne. Giysilerinde, alnının terinde, yahut çiğdemleşen gölgelerin teninde belirirdi adı. Duyardı, duyumsardı, bilmeyenlere bildirir, özenle anlatırdı kim olduğunu. Poyraza konuk olmaktır, derdi Karadeniz'de doğmak. Çisil çisil yağan yağmurların etkisinde kalmak, yeğin bulutların derinliğine dalmaktır... Bu yüzden biraz da ıslanmaktır sevmek. Islaktır, çiy çiy istiflenmektir delikli kızılağaç yapraklarının üzerinde. Doğadan aldığı emanetiyle İrem'in gözlerinde aşkın ıslaklığı, topak topak biriken yalçın bir çalılık gibiydi. Böğürtlen kokan zirvelere yalın ayak yürüyen çocukların masif tutkusu, esrik dokusuyla bir Karadeniz kızı olmayı başarırdı. İklimin özü, mevsimin güzü, gürleyen göklerin şimşek çakan hızı ve Zigana'da boy vermiş orman güllerinin gizi olmayı Karadeniz'in kızı olmakla eşdeğer tutardı. 

Birden koşmaya başladı, arkasında ben, bedenime bağışlanan canımla koştum. Yürürken takıldı ayağı, betona gömülen Uzungöl'ün figanını haykırmak istercesine yere düştü, iki büklüm, katlandıkça katlandı ve sonra bağdaş kurdu kanayan dizine aldırmadan. "Çök" dedi, çöktüm, "bak" dedi baktım, "gör" dedi gördüm. Yanındayken uzaktaymışım gibi davranıp, "Hey sen" dedi, "içimdeki mevsimi en son ne zaman gördün gözlerimde?"

"Buraları betona gömülmeden önce," dedim. 

Dizini ovdu, yani kanayan yanlarını. Ağlamaklı gözleriyle süzdü süzebileceği kadar merhametimi. İyi niyetin, insanlığın, vicdanın vücuda gelişini izledi düşüncelerimin ifadeye dönüştüğü çehremde. Dizini ovmaya devam etti, "of" dedi, "sıkıldım, yeter!" Bu kez dizini övmeye çalıştı, işaret parmağını karşıki tepeleri gösterir gibi uzatarak, "şu gördüklerinle neler başardık, ne engeller aştık, dermanı veren doğaya teşekkürlerimizi kaç kez sunduk, unutmadın di mi?" dedi. Haklıydı, doğru söylüyordu, eğri söylese bile gücünü dizinden alan inancı eğriyi doğrulturdu alimallah! "Unutmadım" dedim, "hiç unutur muyum, hayatı ve yalçın yamaçları, büsbütün Karadeniz'i dizlerimizle sırtladık. Dizimiz olmasaydı omzumuzun ne hükmü olurdu, öyle değil mi?" "Kesinlikle" dedi, "iyi yerinden yakaladın bak, valla iyi yerinden! Gerçi sen çocukluğumuzda da iyi yerinden yakalardın detayları. Misal en iyi alabalığı sen avlardın bu sularda, suyun en iyi yerini bulur, oltanı oraya atardın..."

Betonların arasından sıyrılıp sarp bir yokuşu tırmanmaya başladık. Tüm çirkin yapılar, ruhsuz duvarlar, griyi kirleten, baş yaran, sancılı çakıl taşlarının karanlık beyazı arkamızdan geliyor mu diye baktık, gittikçe uzaklaşsak da alçaklardan, heyulaya dönüşen beton yığınlarından kurtulmayı başaramadık. Taraçalanmış yüzeylerden set set geçtik, irkilerek bükülerek, irili ufaklı yabani otların üzerine basmaktan imtina etmeden nasırlı tabanlarımızı, kanayan yaralarımızı sahiplenmekten vazgeçmedik. Ayaklarımız, ağrılarımız, ağırlığımız ve yükümüz, yükümüzün dilinde nağmelerimiz, hep böyle mırıldandık, biraz daha yukarı çıktıkça avaz avaz bağırdık nota bilmez ladinlerin gövdesine, en tepesine. Sonra gürgenlere, kayınlara döndük özümüzü, özümüz içeride bir yerlerdeydi, içerideki bu yerler ki kapısı açılabilen tek yoldu bizde. Bizi bizden dışarı çıkardıkça dışarı çıkardığımız biz'le baktık yaprakları, dalları yenilenen kabuğuna ormanın. Islığına karıştık vadilerden gelen tiz yankıların; kök, toz, toprak olduk, sırıtan laçka yüzeylere yüz vermeden kartalların oyduğu kayalara yaslandık, ismimiz çılgın iki pençe, yırtarak dağların sisli astarını çıkıverdik dehlizimizden. İki Karadenizli çocuk, zirvelerde parıldayan boncuk, nazara gelir diye ürpermedik heyecanımızdan. Sevdik, her şeyden önce sevilmeyi hak edenlerin ölçüsü, örgüsü, öyküsü ve duygusunu. "Biliyor musun?" dedi İrem, "burada bilmediklerimi de sevdim. Onların var olduğuna, bizimle yan yana, diz dize, sırt sırta yaşadıklarına inandım. Böğrümle dayandım böğrüne sırrın, çözülmese de onca düğüm, çetin dönemeçlerinde günün kolaylaşan zorluğunu sevdim. Sen de bunlardan birisisin, bilmem anlatabiliyor muyum, bilmem anlattıklarımı anlamandan ne zaman kuşku duyacağım?" dedi.

İçine girdiğimiz güzellikler beton yapıları geride bıraktıkça ormanın yüceliği hücrelerimize değin işledi ve bitki örtüsünün cılızlaştığı, steplerin yüzünü gösterdiği düzlüklere doğru uzadı ellerimiz. Yavaş yavaş ağırlaşıp tok bir gümbürtüyü andıran seslerin ayak diplerimize düşmesi, boydan boya tenimizi kavraması, kulaklarımızda çınlamasına şahit oldukça mağrurlanan cüssemizle sesin geldiği yöne seğirttik. Annem yeni doğmuş buzağıyı araziye alıştırıyor, ayağı kayan buzağıya bağırıp duruyordu. Elindeki kalın değnekle hayvana yön veriyor, "Gel, ha boyle bu yana, habu tarafa, neriye gideyisun, o tarafa gitma!" diyordu.

Nedense annemin işaret ettiği tarafa değil de diğer tarafa -patikanın kayganlaştığı yere- gidiyordu buzağı. Değneği beline yedikçe şaşırıp kalıyor, kendi etrafında dönmeye çalışırken yıkılıyordu. Bir anda karşısında belirip, "duurr, yapmaaa!" diye haykırdık. Durdu, elindeki değneği ansızın yere atıp hatasını örtmeye çalıştı. "Nerde kaldunuz nerde ha? Eğleşmeyin, doğri eve gidun!" dedi. Derken koltuğunun altına yasladığı bastonu ve keskin sesiyle evimizin balkonunda bitiverdi ninem. Annemin yanında debelendiğimizi görür görmez boşta kalan eliyle "gel gel işareti" yaptı. Ninemin varlığını fırsat bilen annem boş durur mu, hatasını örtmeye devam ederek, "ne bekleyisunuz, gitsenize" dedi.

Seyrek aralıklarla yağmaya başlayan yağmurun, sessiz sedasız koyulaşan bulutların altında, omuz omuza vererek önümüze baktık. Geriye dönüp baksak da betonarme yapılar gözükmüyor, âdeta bentler kurarak ormanın oluşturduğu yeşil görüngü kaplıyordu görüş alanımızı. Hemen arkamızdan ürperip çatallanarak gelen annemin sesine buzağının masum böğürüşleri karışıyordu. Bir insan edasında ağlıyor gibiydi, dönüp baktık, öylece kaldık sarkıtlar gibi. Hani gidiyorduk, gidemedik. Yağmur damlaları hızını arttırınca yoğun sise maruz kalan eğimli arazide çâresizliğe bulandık. Buzağı, annemin elindeki ipten kurtulup ılgıt ılgıt kayıyor, uçuruma doğru ilerliyordu. Bir veda havasında felakete davetiye çıkartan, içimizi parçalayan, gözlerden kaybolmaya yeminli gidişiyle bitip tükeniyordu. Artık son raddeye gelerek artan yağmurun etkisiyle taklalar atmaya başladı. Bir, iki, üç...yitti! Ardından koşmayı denediyse de beceremedi annem. Evvela süzülerek sonra yerden kesilerek gitti. Boğuk bir gürültü koptu diplerde. Hışırtılar, şırıltılar, uğuldayan ağaçların ortasından, ormanın yarığından, hortumlaşan boşluğun içinden geçerek betonarme yapıların üzerine düştüğü belliydi. Yine de görmek, neler olup bittiğini anlamak için soyulup kazınan çalılara, kökünden sökülen, çürüyüp kokuşan dallara tutunarak iniverdik dağın eteklerine.

Oradaydı! 

Cansız, parça pinçik olmuş bedeniyle çamurlu beton artıklarının, çimento kağıtlarının arasında...

Bilmediğimiz diyarlara göçüp gitmiş, geri gelmeyenlerin memleketine ayak basmış ve bir daha doğmayacakların kapalı kapıları ardına düşmüştü. Annemin yanaklarından süzülüp çenesinden dökülen birkaç damla yaş, sicim sicim yağan yağmurla buzağının pörtleyip kanlanan gözlerinde yıkanıyor ve annem yıkanan gözyaşlarının berraklığında ağlıyordu. O ân, orada sorulması gerekeni soracak, annemin omzuna dokunup "gel gidelim buradan" diyecek gibi olduysak da cesaret edemedik. Ama bir şey vardı görünürde. Eskiden köylerden kentlere göçü hızlandıran, şimdi yaylalarda, köylerde dahi insanı kendine çeken bir şey: beton! Hayvanı kendine çeken bir şey: beton!

Artık toprak çağırmıyor, beton çağırıyordu!

Engin Yeşilyurt
11 Kasım 2021


KADINLAR ÖLDÜRÜLÜYOR
Nasreddin Hoca ve İncili'den İktidar ve Muhalefete...

İlgili İletiler

 

Yorumlar (0)

Henüz Yorum Yapılmamış

By accepting you will be accessing a service provided by a third-party external to https://www.tahtapod.com/

 Galeri

 Blog Takvimi

Lütfen takvim görünümü hazırlanırken bekleyin