27 YAŞINDAYIM/ MADARA OLMUŞUM

inbound3457426810480730564
Not: Bu öykü; işten çıkartılan, işsiz bırakılan, çâresiz kalan insanlarımızın, bilhassa gençlerimizin acısını tanımlamak için kaleme alınmıştır.
...

Tarih 17 Mart 2020

Saat 18.55

İşten çıkarıldım. İş yürümüyormuş, dükkân dönmüyormuş, kepenk üstüne kepenk indirebilirlermiş...hepsi cart curt, laga luga senin anlayacağın. Anladım bir dümen döndüğünü.
Astım bronşitim var diye çıkarıldım. Koronavirüs bizi daha çok etkiliyormuş, öyle duydum. Dükkân tek bana mı dönmüyormuş? Çalışan çalışıyordu! Aslında bu, uydurdukları bambaşka bir kılıftı da salağa yatmamı istediler. Yattım mı? Ne yatması, süzme salağın kendisi olduğumun geç de olsa ayırdına vardım! Günlerce aynayla dolaştım evin içinde, baktım durdum aynaya, baktım benziyor muyum salağa, benziyorsam ne kadar benziyorum diye kepçe ağzımı açtım açtım, güldüm!

Tüm hakların hesabına geçecek, yolun açık olsun demezler mi? Dediler, ya demeseydiler? Züğürt tesellisine yenik düşmek istemiyorum; ama düştüm bu yola bir kere! Açıkmış yolum, bu yolda ilerlemek yeterliymiş! Hangi yoldur ki açık olacak, bile bile kapattığın yol açık olur mu?

Astım bronşitim var diye dönmemiş dükkân. 27 yaşındayım, 3 yıllık evliyim, bir buçuk yaşında tombul mu tombul bir kızım var, ellerinizden öper! Öpmesin ellerinizden, hem bugünlerde bırakın öpmeyi koklamayı, bir buçuk metreden kısa mesafelerle interaktif pozisyon almak bile yasalara aykırı!

Bizde astım bronşit sülaleye kadar uzanır; genetik midir doğduğumuz toprakların rutubetinden midir anlamadık gitti! Var bizde abi; yedi, belki daha fazla kuşaktan beri böyledir bu, ne yapayım, öleyim mi yani? Sanırım bu gidişle öleceğim?

Üzülmemeliyim, her şeye rağmen devam eden bir hayat mevcut, yaşıyorsun şükret, büyük kentlerde sağ kaldığına dua et dediklerinde inanmamıştım haksızlığa uğrayan bir kesime! Ne kadar doğru söylemişlerdi!

Hani bazen biraz sesini çıkarırsın da üstüne çullanırlar veya polisin, korumaların arasından kolunu uzatıp gözünün tam ortasına çakarlar da yumruğu, çâresiz kalır, kıpırdayamazsın, ne yapsan ne etsen suçlu gözüyle bakılır ya sana, işte aynen öyle seyreder kendinle yüzleştiğin zamanlarda tartaklanmış yaşantın! Dilin uzadı, tıraşlayalım o dili diyenlerin sayısı toplam nüfusun yüzde kaçını oluşturur gibisinden hesaplarla uğraşır durursun...

Bu arada rüyamda görmüşken söyleyeyim: Yaşları yirmi beş ila kırk beş arasındaki bin kişilik büyük bir grubun üzerinde saflık(iyi niyet) deneyi yapmışlar. Denekleri birer birer boş bir odaya çekmişler! Ver Allah'ım ver; önce kalasla, sonra levye, manivela ile dövmüşler, az bir değişiklik olsun diye kriko ile dövenler de olmuş. Gelmişler deneyin sonucuna. Sormuşlar: Kazanmak ister misiniz?
Ölümüne dövülenlerin yanıtı evet'te birleşince bir ömrü garanti etmiş, biz ne dersek o, gıkınız çıkmayacak demişler. Koşullu yaşam adına ömürlük onay almışlar her bir iyi niyet sevdalısından...

Tarih 18 Mart 2020

Atalarım savaştı, çarığı yarım analarım su taşıdı acıya, cepheye koştu bir parça ekmeğin kıymetini bilip açlığı, korkuyu hissetmeyen ecdadım. Yürekleri yanmadı mı neferlerimin, kurşun böğrüne saplanınca on dördüne yeni girmiş bir fidanın sızlamadı mı ciğeri sanıyorsun? Süngüsünü dayadı leş suratlı düşmanın acımasızlığına, çekti vurdu, alnından vurdu, yere düşürdü zalimi. Benim için, senin için, şerefli Türk evladına onurlu, namuslu bir servet bırakmaya gitti dedelerim, analarım, babalarım...on dördünü doldurup on beşine girenler ağabey gibi davrandı, öncü oldular, önderliğini üstlendiler özgürlüğün. Sırtımı duvara güvenle dayamam, gözümü eşikten gelen gün ışığına huzurla çevirebilmem için içtiler şehadetin şerbetini.
Ya şimdi? Ne durumdayız, bir baksana şöyle, haydi çık da bak etrafına?
Çıkamazsın, evine kapattılar seni, kapanmak zorundasın dediler. Çıkma, zaten çıkmaman doğru olanı yapman değil midir; fakat sordu mu sana sabah akşam keyif çatarak garibanın emdiği sütü burnundan getirerek milyarları löpür löpür yutanlar neyle dönecek değirmenin taşı? Çocuğuna süt, mama, bez neyle alacaksın, hanımının isteklerine neyle yanıt vereceksin, neyle beslenip bağışıklık sistemini güçlü tutacaksın?

Atalarım bunun için mi, bu bukalemun manzara, ruhsuz, kaypak devingenlik için mi verdi canını? Bugün seni, beni diri diri, topraktan tasarruf etme gayesiyle dikine dikine gömsünler diye mi savaştı?
18 Mart Çanakkale Zaferi'm, şehitlerimi anma günümde rezillerin, aşağılık kimliğin paracı, düzenbaz salyacıları, sağı solu belli olmayan utanmaz, arsız, duygusuzların kutlayacağı bir gün olmamalı! Ayırmalısın, tek tek kenara çekip defetmelisin akı karadan, siz buna layık değilsiniz demelisin...

Hiç bu kadar savaşmamıştım şahsiyetsizlerin melun yüzüyle! Hiçbir 18 Mart'ta böylesine doğranmamış, parçalanmamıştım paslı cam kırıkları üzerinde yürürken zorlu yolların. Meğer ne de alçakmış dürüst sandığımız eğri bünyeler? Ağzından çıkanı kulağı duymayan; kendine, geçmişine yabancı; tarihin, takvimin inkârcısı; şeffaflığın, helâl ölçünün, lekesiz girişimlerin beyazına hasım bozguncu; iyi dinle beni iyi! Bugün senin kutlayacağın bir gün değil.

Tarih 19 Mart 2020

Çok sinirliyim çok, duvarlar şahit, kaşlarımın ucuyla deliyorum rutubeti ve dişlerimin kızgın ucuyla eritiyorum zamanın gaddar metalini. Evdeyim, kapkara bir yerdeyim sanki, ışıksız, susuz, gövdesiz, gölgesiz! Ne kadar var ne kadar yokum; yarı aç, yarı tokum!
Birer birer azalıyor bedenler, sokaklar tenhalaşıyor, uyumak için insanların peşinden tek tek yürüyor karanlık. Sıyırıp yalnızlığı balkon camının pervazlarını aralıyor gece, refaha ulaşmış, sakince yükselen içten sıcaklığı ile babamın köşede asılı, askerlik fotoğrafına tutunuyor vakit. Bakınıyorum öylece, suçsuz kalabalıkların dingin nazarı üzerimde, sığınıyorum fazilete. Çıt çıkmıyor, hani ortalığı yıkan kızım, meleyip meleyip sütünü arayan kuzum? Eşim yatmış, kızım da. Kuzum çoktan katılmış rüyalar aleminin uçsuz ovalarında devleşen kınalı sürüye...

Tarih 20 Mart 2020

Dün geceki ben, hey ben! Ne oldu sana, neredesin, kimler aldı götürdü büyülü eşkalini? Yanımda kalman için göğsümü, bileklerimi yasladığım inancım, sahi ne oldu size? Şimdi sadece bir yanı demirleşen ağırlıklarla bir yanı da paslanan kaygılarla baş başayım.

Mutfaktan, yerden sesler geliyor: çatal, kaşık, bardak sesleri. Kızımdır muhtemelen; çünkü sesler küçük yankılarla betimleniyor duyularımda. Emin olmak için kalkmam mı gerek? Kalksam mı, baksam mı bu küçük seslerin içindeki nazik çiçek benim çiçeğim mi? Yanılmış olamam, dışarıdan, mutfak kapısının açıldığı bahçeden, komşunun çocuklarından gelmiş olamaz bu ses! Ben kızımı çay kaşığını tutuşunun bardağa temas ettikçe çıkardığı tiz ya da oyuncaklarını duvarlara sürttüğü sırada adeta bilenen bıçağın çıkarttığı o hışırtılı, kalın sesten tanırım.

Daha fazla yatamam, yattıkça yoruluyorum, hep bir geriye düşüyor gözlerim, plağı geriye saran duygu durumumdan kurtulmalıyım. Kalktım, hafif adımlarla elimi yüzümü yıkamak için lavaboya gittim. Aynanın karşısında göz altı torbaları şişen kişiye baktım, yanık yanık bakışlarımın arasındayım, söz veriyorum birazdan kurtulacağım itilesi kıskaçtan!

Yanılmadım; zira sesler ayırt etmenin kıvancıyla okşadı düşüncemi. Tanıdım, çıkarttığı tüm seslerden, tüm çocuk seslerinin benzerliğinden ayırmayı bildim kızımı ve yanındayım, içim kıpır kıpır! Bir incinin kıyıya vuran paha biçilemez esrarıyla iç içeyim.

Tarih 21 Mart 2020

Film seyrediyorum. Uzaklara giden, bir dağın başında iki hafta herkesten kopmayı arzulayan bir adamın hikâyesini işliyor dakikalar. Konuşkan özelliklerini bir süreliğine suskunluğa tercih eden adamın sevgilisi şehirde, iki haftalık özlemin kabına dolup dolup boşalıyor. Beton kuşatmış kentleri, etrafta toz duman, her an herkesi bronşite hazır konuma getirircesine hassaslaştıran duyarsız yapılar, gökdelenler kentin intizamını bozarken o; en dediklerinden, baş ucuna koyduklarından uzaklaşmayı seçerek gayri dağ başında, ahşap bir kulübede yaşamın mezarlar gibi sessizleşmesini izliyor. Sular akıyorsa da karşıki tepelerden, yoğun sis, duman kalın çizgiler çiziyorsa da tepenin diplerine o; bundan hiç mi hiç rahatsız olmuyor.
Çiseliyor hava, kuşlar ötmekten vazgeçip yuvasına kaçıyor, meydanı boş bulan salyangozlar hücum ediyor çimlerin ıslak sınırsızlığına.
Adam; şiirler yazıyor ağaçlara, rüzgârın getirdiği ılık kokuya, mevsiminde renklenen değişimin ulaşılmaz manasına elini sürüyor, tatlı bir nefes hissediyor böğründe.

Tarih 22 Mart 2020

Biliyorum, farkındasın!
Küçük mü küçük denilerek gözle görülmeyen tanımın sahibi yapılan asi bir illetin dünyayı etkisi altına aldığı gün herkes, her şey nasıl bir yenilgiye uğradığının şokuyla yüzleşti. Kepenkler çekildi, makineler durduruldu, sokaklar sustu, kapılar kapandı. Hayat yerinde saydı. Öylece, hantal sivriliğin delişmen ucuyla çakılı kaldı. Kimileri milyonlarından olmanın korkusunu yaşarken kimileri açlığın, yoksulluğun vahşi girdabına düşme kaygısıyla karşıya karşıya geldi. Normal şartlarda dizginlenmesi güç nice çılgınlık ve ölçüsüzlüğün önüne şıp diye geçildi! Her ne kadar kural tanımazlığın sorumsuz eylemi oyunbozanlık etse de ciddiyetini gösterip boyut büyütüp günden güne radikal çizgisini kökleştirdi virüs!

Tarih 23 Mart 2020

Kapı çaldı. Kim çalar kapımızı milyonların sosyal mesafelere hapsedildiği böylesi aşılmaz barajlarla dolu bir günde? Yalnızca bir günün değil, her günün esaret dehlizine adım adım sıkışıp kaldığı dar zamanlarda kimlerin kaderiyle test edilir sabrımız? Yerinden doğrulmak, ileriye atılmak, kendi önünü açmak, sonra kapının koluna dokunmak, "Kim o?" demek, aldığın yanıtın ısısı, gerçekliği düzeyinde var olmak, aldıklarınla hesaplaştığın salim bir uzanışı bonkörce dağıtmak, yüreğinden gelenleri sadakatinin belirgin hızıyla vermek!..
Kapının arkasında baş, omuz, bacak, asırlar evvel kanıtlanan bir hakikat ve soyutlandıkça katmerlenen saydam bir ruh...

Tarih 24 Mart 2020

Hemen hemen aynı şeyleri yaşıyorum. Yaptığım tek farklı şey, ipliği iğneye geçirmek oldu. Pantolonum yırtıldı, dikebilir miyim diye deniyorum.

Tarih 25 Mart 2020

Aynı şeylerin üstüne bir şey daha ekliyorum. Bir ay önce tıraşımı olup tekrar olmak için beklerken virüs yayılma hızını artırdı. Birçok küçük işletme kapatıldı. Berberler de payına düşeni aldı.

Yetkililerin evde kalmanın nimetlerinden faydalanmamızı istediği bu sıralarda zaten uzayan saçlarım biraz daha uzadı. Makasla uçlarından kesiyorum, umurumda mı iyi olmamış tıraşım? Hem kızım ne anlar ki saç tıraşımın iyi olup olmamasından? Hanım karışmıyor, "bana gözlerin yeter" deyip nasıl da kandırıyor beni!

Tarih 26 Mart 2020

Yaşadığım aynı şeylerin üzerine ekleme yapamıyorum, üzgünüm, bağışlayın!

27 Mart 2020

Kitap oku diyor eşim, okuyorum! İyice bunalıyorum! Yazarın kitabı 15 baskı yapmış; ama kitaba kitap demek için şimdilik bir şahit bulabiliyorum, o şahit de eşimden başkası değil.

28 Mart 2020

Bol bol su için diye bir yazı okudu eşim. Elimizde su bidonları oda oda dolaşıp bol bol su içiyoruz. Aslında benim soğuk su içmem lazım da eşime belli etmemeye çalışıyorum içimdeki enkazı!

29 Mart 2020

Kimileri daha çok 65 yaş üstü ölüyor derken kimileri sokağa çıkma yasağını seksen bir ile uygulayalım diyor. Hesaplıyorum yaşımı, hani ben 27 yaşındayım ya ondan bahsediyorum. En çok ölenlerin arasına girmek için kaç yıla ihtiyacım var diyerek telefonumun hesap makinesini açıyor, toplayıp çıkarıyorum. Önce 27'nin üstüne seneleri koyup baharı, güzü, yazı, kışı buluyorum. Sonra kısa yoldan geriye dönüp 65'ten 27'yi çıkarıyorum, kaldı mı sana 38 yıl. Demek ki en çok ölenlerden olabilmem için 38 yıl daha yaşamalıyım. Ama neyle, nasıl yaşacağım? Kredi kartıyla ne kadar idame ettirebiliriz hayatımızı? Sen de 3 ay, ben diyeyim 2 ay! Hani benim 37 yıl 10 ayım?

En çok da 65 yaş üstü ölüyormuş, milim şaşmıyormuş! Bir başka yazıyı da ben okudum, eşim dinledi. 54 yaşındaki adam Koronavirüsten öldü diye yazdılar. Bir başka yazı daha çekti dikkatimi. Bu sefer otuz sekiz(38) yaşındaki kadın, bronşiti var diye virüse mağlup oldu. Birkaç kişi omuzlarda taşıdı tabutunu, hoca yalnız okudu duasını, kürekçiler bekledi, dua bitti, gömüldü. Tanrı rahmet eylesin!

Demek ki benim de şansım yok. 27 yaşında da ölebilirim. Kronik rahatsızlığı olmayan 65 yaş üstündekiler, 27 yaşında astım bronşiti olan birinden daha sağlıklı bir yapıya sahip değil mi? Kim verecek bana 37 yıl, 10 ayı mı? 65'i bulabilecek miyim?

30 Mart 2020

Yığınla mesaj geliyor telefonuma. Cep operatörüm arka arkaya onlarca yağsız kazığın nasıl sokulacağını teknik bir dokunuşla cazip göstermeye çalışıp "evdeyken de sokabilirsiniz, yalnız telefonun ekranına birazcık daha eğilip 1,2,3'ü tuşlamanız yeterli olacaktır; lütfen evinize sığmaya çalışın, evde kalın" diyor. Beş altı yıldan beri büyük çoğunluğumuzun akıllı cihazlarımızla yaptığı mobil ödeme işlemlerini hiç yapmamışız gibi sevgili bankalarımız tarafından sözde bizi düşünen mailler almamız da bir çeşit kazık değil mi? Keza su, elektrik, doğalgaz faturaları da bir çeşit kazık türü değil mi? Resmi, demirden kazık!

Bankamız: "Geçen ayki asgariyi ödememişsiniz, lütfen ödemenizi yapın, kazığınız yağlanmak için beklemeye gelmez" demiyor mu?

Ne yapacağımı bilemiyor, hanımın yüzüne bakamıyor, utanıyorum!

Yıllar önce, söylemesi ayıp kebap yemek için aradığım bir işletme, kaç kez uyardıysam: "Gelin yiyin, doyun; güle güle çıkın" türünden bir ileti daha gönderdi. Tam da bugünlerde! Nereye dikeceğim bu kazıkları?

Ha bir de şey oldu!
Nerden bulmuşsa numaramı, sahtekârın birisi "Sayın Sergen Bey; icralık olmamak için lütfen ödemenizi yapın! İletişim için aşağıdaki nuramayı arayın" diyor. Tam da bugünlerde! Ovalar bile yetmeyecek bu kazıklara, ben ne yapacağım?

31 Mart 2020

Dünkü mesajları, pardon dünkü kazıkları bir daha saydım. Hanım anlamasın diyerek de sözde arsa arazi yazıları okuyormuş gibi yaptım!

1 Nisan 2020

Şaka yapacak takat yok bende. Parça parça azalıyorum. Hanım görmesin diyerek parçalarımı saklıyorum.

Şöyle güzel bir mesaj gelse bir nisan şakası yapılmasa ve deseler ki "Sosyal devlet, vatandaşının elinden tuttu; herkese, virüs ülkemizden çekilip gidene değin asgari ücret tutarında yardımda bulunacak."
Ne gezer abi ne gezer!

2 Nisan 2020

Virüs mutasyona uğruyormuş, Allah Allah! Şimdi bir bu eksikti! Öylece kalsan ne kaybederdin? Hay aksi, bak şu işe!

3 Nisan 2020

Artık ev içi kavgaları başlamış, eşimi özledim teraneleri sonlanmış durumda. Yok karıma şu yemeği yaparım, yok kocama kalemden ince yaprak sarması sararım palavralarının sonuna gelmiş bulunmaktayız. Herkes herkesi bir şekilde aldatmış yani. Kimse kendinden daha çok sevmiyormuş başkasını meğer. Kendine bile tahammül edemeyen insan başkasına nasıl eder?

4 Nisan 2020

Sağlık çalışanlarını aşkışlıyorduk, ne oldu bize? Ne oldu ellerimize, çıkmıyor muyuz balkonlara, camlara? Eksiği gediği tamamlandı mı sağlıkçılarımız, doktorlarımız, hemşirelerimizin?

Alkışlarımızı eksik etmeyelim diyen sayın bakanımız bir anda meşhur olmadı mı? Sağlık Bakanı'mızın bakmayanlara oranı almış başını gitmiş. İnstagram takipçi sayısı 7 milyona yaklaştı. Dile kolay Adana, Kocaeli, Bursa, Antalya'dan daha kalabalık! Bir ara Muharrem İnce Bey de aynı sıçramayı göstermişti, şimdi ne yazsa ne çizse gündeme gelemiyor! Fakat takipçi sayısı 1.5 milyon gücüyle kendini koruyor!

Neden mi takipçi sayısından bahsediyorum? Takipçi sayınız ne kadar çoksa toplum nazarında o kadar kıymete eşdeğer tutuluyorsunuz da ondan! 

Birçok güzel roman, öykü, şiir kitabının raflarda tozlanıp yok olduğunu biliyor musunuz? Alışmışız Abdurrahim Karakoçlara, Cemal Safilere, Nazımlara, Necip Fazıllara, başka da bir şey bilmiyoruz. Oysa daha da güzelleri var; halkımızın içinde daha iyi yazarlar, şairler, aşıklar var. Bunları göremiyoruz.

Bazen kitapçılardan hiç tanımadığım, ismini duymadıklarımın kitaplarını satın alırım. İçlerinde öyle kaliteli içerikler barındırırlar ki şaşırıp kalırım. Bazıları da pişman eder beni. Ben daha çok şaşırıp kalmak, yiten nice değeri bulup ortaya çıkartmak için her satın aldığım gözde, reklamı bol kitapların yanına iki üç adet de tanınmayanlardan koyarım.

Mesela okuyucu yıllar boyu Prf. Doğan Cüceloğlu, Üstün Dökmen, Nevzat Tarhan, Kemal Sayar... okudu, oysa psikoloji, psikiyatri bu yazarlardan ibaret değildir. Tarih sadece Prf. İlber Ortaylı'nın kaleminden veya Sinan Meydan'ın üslubundan ibaret değildir. Daha güzellerini yazan, dili akışkan, sosyal çıkarımları güçlü değerlerimiz de var, bunları arayıp bulmak da senin işin dostum!

Nasıl olduysa solcu geçinen bazı ünlülere ilişti gözüm kitap arayışımı sürdürürken. Solculuğun kanını yarasalar misali emen bu şahıslar ne şişi yakıyor ne kebabı. Ne Atatürk'ü çiğnetir gibi duruyor ne siyasi iktidarı, siyasi iktidarın Tv kanallarını. Yanılıyorsam düzeltin demeyeceğim; çünkü yanılmıyorum!

5 Nisan 2020

Çiçekler açtı, kuşlar öttü, arılar uçtu, bağ bahçe ve ormanlar yeşerdi de bizim haberimiz yok. Tıkıldık buraya, kapatıldık hücrelere, sanırım iflah olmayız!

Empati empati!
Kurabiliyor musun?
Mahpusta yatanların neler çektiğini getirdin mi gözünün önüne? Dört duvarların çıkmazında, toplu biçimde, ranzaların pasında yıllarca ya da ömrünün sonuna kadar kapalı kalmayı hayal ettin mi?
Gelmiş de sana: " Bak, bahar şarkılarının telindeyim; ama hiçbir şarkımı bir ağacın altında okuyamıyorum" diye sitem ediyorum. Hakkım var mı buna?

6 Nisan 2020

Sosyal mesafe kavramı ünlü olmanın tadını çıkarıyor.
Uyan var mı?
Yoook!
Kaç metre olmalıymış?
Kimi yurttaş bir buçuk metre paylaşımı yapıyor kimisi elli santim kimisi de bir metre!

Bazı paylaşımlarda okuyorum: maske ve sosyal mesafe işe yaramıyormuş, virüs her engeli aşıyormuş! İyi de o zaman neden takıyoruz maskeyi, eldiveni; bir buçuk metre kuralıyla kendimizi kandırmak için mi bunca yoğun çabayı sergiliyoruz?

7 Nisan 2020

Birileri doğdu, birileri öldü! Dünyada kaç insan öldü bugün acaba? Çocukların bakımsızlıktan öldüğü, bazı ülkelerde insanların yoksulluktan bir deri bir kemik kaldığına dair görseller görüyorum.
Neden susuyoruz peki?
O fotoğrafları paylaşıp gözyaşı dökenler kaç yetimi, yoksulu sevindirdi bugüne kadar, kaç açın karnını doyurdu?
Hiçbirine ve yapılan yorumlara inanmadığımı söyledim mi size? Söylemediysem söylüyorum: hayır, inanmıyorum! Boydan boya yalan kokuyor, ikiyüzlülük saçıyorlar.

8 Nisan 2020

Havalar ısındı ısınacak, tam düzelecek derken ölü sayısı katlanarak artıyor. Korkunun şiddeti kezzap etkisi yaratıyor, yakıp duman ediyor. Fakir yurttaş korkmayacak da kim korkacak, tutunacak dalı olmayanların sosyal devlet inancı tükenirken Allah da insanlara para getirip vermezken yaşamın gerçek dokusu somutken hangi ruhsal, manevi çizgiyle kurtaracak kendini canlı türü insan?

Türkiye'de 115 binin üzerinde imam varken ve bir kısmı lise mezunuyken ve geneli sadece günde beş kez ezan okuyup ücretli öğretmenden çok maaş alırken yatıp kalksalar da maaşları hesaplarına geçen imamların ülkemizin yarınlarına katkısı nedir sorusunu sormak gerekmiyor mu? Ortaokul mezunu da olabilirsin, sorun değil babam; ama sen kendini geliştirmemişsen kutsal kitabımız Kur'an dışında tek kitap okumamışsan işte bu, sorundur! Böyle niceleri var! Asla bu yargı, 115 binin tamamı için geçerli değildir; genel bakış, eksik olduğumuzu gösteriyor demek istiyorum. Yani her mahalleye bir cami, başına da bir imam dikerek abartıya kaçmamalı, israf etmemeliyiz. Müslüman Türk halkı olarak dinimiz, ibadetimiz yolunda biraz yürümeliyiz. Örneğin bir ilçede 15 caminin yarısı boş olacağına 5 caminin tamamı dolu olmak kaydıyla ibadetimizi yapmalıyız. Bunun için de bizler Müslüman Türk halkı olarak inancımız yolunda yol katetmeli, terlemeliyiz diye düşünüyorum. Yürüyebilen yaşlılarımızı da ibadetlerini yapmaları için toplanacağımız biraz uzaktaki camiye aracımızla getirip götürmeliyiz. Hem tasarruf etmiş(ülke düzeyinde) hem de safları daha sık tutarak kaynaşmış, daha fazla sevaba nail oluruz düşüncesinin doğruluğuna inanmaktayım.

9 Nisan 2020

Başım ağrıyor, evin içinde maskeyle dolaşmaya başladık. Sinirlenmemek, bağırmamak için zor zaptediyorum kendimi. Galiba hanım da öyle! Çok da pis kokuyor maskeler. Nefes alıp verdikçe lağım suyuna düşmüş gibi hissediyorum kendimi.

Suçlayacağım, vallahi suçlayacağım. Suç hanımın abi, nedir bu ne? Evin içinde maskeyle dolaşmak da ne? Tamam, yatakları ayırdık, kızım beşiğinde onun odasında yatıyor, ben ayrı odada yatıyorum. Bunu anlarım da evin içinde tuhaf yaratıklar misali maskeyle dolaşmayı anlamıyorum. Koli koli maskeler almıştım işten çıkarılmadan evvel, şimdi bir bir tüketiyoruz.

Uzun süre takmaması için uyarıyorum hanımı; 15 dakika, yarım saat sonra çıkart at, diyorum demesine de hazıra dayanmayan dağa da acıyla hüzünle bakıyorum. Takmayacağım maske, rahat bırak beni! Gerekirse odamdan çıkmam, bir mutfağa giderim bir de odama! Karışma bana hanım, bunaldım bunaldım!

10 Nisan 2020

Sokağa çıkma yasağı için düğmeye basıldı. Önünüzde iki saatiniz var; kırın, yıkın, parçalayın, yiyin birbirinizi dercesine saldılar milleti dışarı! Aynen öyle abi! Vatandaş birbirini yiyor! Ana avrat sövenler, bıçak çekenler, benim kim olduğumu biliyor musun deyip salladığı mafyatik tespihten güç alan; fakat bir virüsü yenemeyeceğini bildiği halde, virüs korkusu yüzünden sokağa fırlayan, bakkalı, marketi Dingo'nun Ahırı'na çevirenlere ahkâm kesenlere, hadi gel de kıçınla gülme! Şuna bak hele! Asıyor kesiyor; ama virüsün adını duyunca da donuna ediyor! Bu ne perhiz bu ne lahana turşusudur demezler mi sana?

Dün Coca-Cola'yı İsrail'in malı zannedip nalburdan getirip cadde ortasına koydukları tuvalet taşına, deliğine döken tayfanın devamı olduğunu düşündüklerim marketlerde Cola- Cola şişeleriyle sosyal mesafenin canına okuyup bekliyor? 

Ne güzel! "Oh oh suyundan da koy koy asitlisinden de"!

11 Nisan 2020

Sokağa çıkma yasağının birinci günü. Evde makarna var, lakin ekmek yok! Alamadık ki, çıkmadık ki dışarı!

Komşular daha çok konuşuyor, küfür sesleri işitiyorum, duvar çınlıyor. Neler oluyor? Huzursuzluk resmen tavan yapmış, pas vermiyor zemine! Ne komik öyle değil mi, puha puha puhaaahhahhaahaa!

12 Nisan 2020

Yasağın ikinci günü.
Komşular bağırıp çağırmaktan küfretmekten yorgun düşmüş olmalı.

Bir yasak daha gelebilir haberleri okuyorum. Doğru mudur? Hafta içi yasak gelir mi? İyi de ne yiyeceğiz? Düşmanına hazırlıksız yakalanıp telef edilen ordular gibiyiz, yalan mı? Bağışıklığımız iflas etmek üzere!

Vatandaştan bir patlama daha bekliyoruz, bu defa hangi mahalleyi, meydanı, merkezi yağmalayacaklar merakıyla bekliyoruz, puha puhahhah hah haaa!

Tarih 13 Nisan 2020

Yanlış okumadınız, evet! Tarih 13 Nisan 2020!
Vatandaş; yasağın bitimini dört gözle bekledikten sonra başka yasaklara karşı stok üstüne stok yapmak için bakkal bakkal, market market dolaşıyor. Birçoğu onca ikaza rağmen yine maskesini, eldivenini takmıyor; satmışım anasını diyor dünyanın. Ayrıntıları yarın okuruz, şimdilik bu kadar yeter..!

....

Mayıs 2020

Evdeyiz, evde kalmaya devam ediyoruz, değişen pek bir şey yok! Acımız, ölü sayımız yükselmeye devam ediyor.

Haziran 2020

Evde Kal'ın ardından dışarı çıkabiliriz sinyalleri geliyor, aşı için ışık yakanların umuduyla atlıyor zıplıyoruz. Yok yok, kandırıldınız diyenlerin uyarılarıyla atlayıp zıpladığımız için pişman oluyoruz.

Temmuz 2020

Çalışan çalışıyor, biz yine işsisiz! Sosyal devlet, bırakın yuttaşına yardım etmeyi bundan üç ay evvel vatandaşından "Biz Bize Yeteriz" sloganından beslenip asgari 10 liralık yardım talebiyle başlatmıştı bağış kampanyasını. 2 milyona yakın kısa mesaj gönderildi. Zenginlerin, hayırseverlerin, kurumların, siyasi iktidarın pamuk eller cebe dediği nice kişinin desteğiyle toplamda 600 milyon TL'lik bağış yapılmıştı. Bir kuruş görmedim. Hanım durumu iki ay evvel fark etti, karta dayandığımızı anladı. Emekli olan kayınpederimden, memur olan kayınçolarımdan para istedi, hâlen onların yardımıyla geçiniyorum. 27 yaşındayım, hemen hemen üç buçuk yıllık evliyim, üç ay sonra 2 yaşına girecek güzel mi güzel de bir kızım var. 27 yaşındayım, işsizim, kayınpederimin verdiği parayla yaşamaya çalışıyorum, madara olmuşum, yaşarken ölmüşüm daha ne olsun!
...

İşte ben, bak buradayım, uğultuların yosunlaştığı ırmak boylarında, kabanı kırk yerinden delinmiş bir ayrılıktır yaşadığım, el pençe, teslim! Sirke ve tuz ve biraz da ekmek, pinekler avuçlarımda akşamların erik ekşisi, boğuntu tutsağı meymenetsiz yorgunluk.

İşte ben!
Taşların arkasında yalnız açan bir papatya, karları yoğuran kristal parmakların ucunda ikiz bir kardelen, sarp yamaç, granitleşen ölçünün depremini kucaklayan sertlik, tunç inatlar, kaygan kayalıklar ve yarım bir yaşanmışlık.
Sahiplenir soğuk gidiş incelen kollarını, seksüel çığlıklarından arınır tabiat, titrer bir kadının dudaklarında morumsu öyküsü doğanın, bağları bozan karaltı, resmiyeti inciten laçka sıradanlık setler çeker köküne, biraz daha boğuşur ikmalin kovduğu feveran yıkımla, aşağılara doğru, uçuşan koyuluğa başını sokar, bekler. Gün gelir fosilleşir başlar, ayakların taşıyamadığı ürpertiyi yüklenen yontu hareketsizliğinde.

İşte ben!
Gri resimler bıraktım gün ortasının soğuyan acziyetine, ikindiye koşan, zamanın ara tılsımlarından kaçan, oyulan gözbebekleriyle taradım buzuldan farksız düşlemini ömrün.
Ağardı gün, saçlarım taşlaştı, başkalaştı ihtiyatsız gücün devrimi, perdeleri sökülmüş bir oda bıraktım ağrıyan dizlerimin ümitsiz hapsine.

Yaşlandım, eğrildim, kırılmaz bükülmez saadetlerimin parlayan yüzü yok artık, delice dönen, bahar esintilerini billurun, suyun nabzına kotaran heyecanlarım kırdı bastonlarımı gayri. Dayanaksızlığın nasırlı ellerinde, ifritten çehresi kararan, kuyulanan tedirginliğiyle bir marazi kasvet siner topuklarıma.

Kimdir?
Nedir?
Hiçbir şeydir bazen.
Bazen de her şey.
Tek yön!
Tek yolcu!
Tek renk veya tek renksizlik!

İşte ben!
Şimdi kaç yaşındayım?
Şimdi genç bir ihtiyarım, burulan suratımın kederli diyarındayım.
Sor kendine, sor bir daha aydınlığın giremediği odalara!
Sor, kaç yaşındayım?
Al cevabını da öyle konuş!

Bir jilet alacak param var; ama sen yine de ödünç ver tıraş makineni.
Keseyim sakallarımı da öyle konuş!


Engin Yeşilyurt
12 Nisan 2020
İTİBARSIZ OSMANLI TORUNU!..
KARANTİNA GÜNLERİNDE KİTAPLAR (2)

İlgili İletiler

 

Yorumlar (0)

Henüz Yorum Yapılmamış

By accepting you will be accessing a service provided by a third-party external to https://www.tahtapod.com/

 Galeri

 Blog Takvimi

Lütfen takvim görünümü hazırlanırken bekleyin