Benjamin Button'ın Hikâyesi

Bir kelime yazdım bembeyaz sayfaların ortasına. Aynı harflere sadık kalarak nitelik ve niceliği üzerinde değişikliğe gidebileceğimi sandığım bir kelime. Aynı harfleri koruyarak tersinden yazdım.

Önce KELEPÇE sonra tersinden EÇPELEK yazdım, haydi gel de kelepçe'yi değil de eçpelek'i çöz dedim. Bu mümkün değildi.

Şeritlerin dışına çıkmamın yasaklandığı bir yol üzerinde eşit mesafede yürüdüm. Gittim, döndüm. Giderken gördüklerimin aynısını gelirken görmedim. Sadece yolun dışına çıkmamam istendi benden, başını sağa sola çevirme, yukarı kaldırma, aşağı bakma denilmedi. Eğer sadece yukarı bakmam istenseydi, eminim aynı ya da birbirine yakın şeyleri görecektim. Belki bulunduğum yerin üstü örtülü olacaktı, ağaçlarla, brandayla, naylonla kaplı olacaktı ya da yalnızca gökyüzü olacaktı tepemde. Bulutsuz gökyüzünde aynı maviyi görmem mümkünken parçalı bulutlu havada değişebilen bulutların hacmi ve yoğunluğuna şahit olabilecektim.

KELEPÇE ve EÇPELEK örneğinde müdahale gücüm sıfıra yakınken veya sıfırken şerit şerit çizilen yolda farklılıklarımın gözlemlendiği söylenebilir.

Seyredildikten sonra tekrar seyredilesi filmleri düşündüm, tekrar seyrettim, tekrar seyrettiğim filmlere farklı bir pencereden bakarak yaklaştım. İlkinde "acaba nasıl bitecek, neler olacak merakıyla yüzeysel ilerledim. Şu sahneden sonrasının şöyle bitmesini istiyor veya istemiyorum" derken yapıcı yergiyle katışıksız övgüyle hakkında dişe dokunur çıkarımlarda bulunamadığım birçok filmden bahsedebilirim. Uğrunda yazmayı plânladığım filmleri tekrar seyredip konuya hâkimiyetimi pekiştirdim. Bizlerin kontrolü dışında gerçekleşen, yazılıp çizilen, vücuda getirilen eserlere(kitaplara, sinemaya) müdahale etme şansımızın olmadığını bildiğim hâlde filmi ileri sarmayı, filmin kaderiyle oynamayı aklımdan geçirip eyleme dönüştürmemin eşiğinden geri döndüm. Yine de filmin kaderinin baştan yazıldığı, iyisi kötüsüyle sahnelendiği ortadayken filme dair bir şeyleri değiştirmeyi umdum.
...

Hiçbir şey yapmadan bir şeyleri tersinden, gidilebilecek en son yoldan geriye dönerek yaşasak kendiliğinden düzelir mi diye düşünüyorum yerküre. Kendi ülkende, yasalarında, hukukunda, adalet sisteminde doğruluk yokken pişman olduğun hayatları ve dünyaya gelişini sorgulamak, onca pisliğin içinde debelenenlerle aynı kaderi yaşamak zorunda bırakılmak, burası benim ülkemin içine düştüğü çukur demek her şeyi tersinden yaşayıp unutmak olarak değerlendirilebilir mi? Seksen yaşında doğup bir şeylere müdahale etmeden sadece bir şeyleri kıyısı bucağından izleyerek yaş sıfıra vardığında ölmek. Böyle bir dünyanın kantar topuzları üzerinde bulunup zamanla dengeyi sağlamak, sıfırlanıp ölmek, ütopik bir filmin var ettiği gerçekçiliğin zıddını çağrıştırır mı?
...

Televole kültüründen habersiz biz kırk yaş altının sosyal medya kültürüne denk gelmesi; takipçi sayısı ile kendini değerli, bulunmaz sananların içine düştüğü değerlilik durumunu, sosyal medya yalanlarını, yaratılan pis algıları, pislik düzenin içinde yuvalanan, hiç değilse yerelde bir üne sahip olmanın id ve ego doyumunu, aynaların, görsellerin, içeriklerin tersinden bakarak betimlemekle düzelir mi diye düşünüyorum son zamanların itilesi manzarası.

Televole kültüründen sonra gelen sosyal medya kültürü ile 40 yaş altının markaja alındığı, bilgisi, emeği, inancı, dürüstlüğü, sevgisi, şefkati, evliliği ile oynandığı oynak, kaypak, dönek bir yönelimin içindeyiz. Sanatın, sanatsal inceliğin altının oyulduğu, kirli kalemlerin ve yüzlerin aklandığı, izlenme sayısı, like durumu ve yorumuna göre değerlerin atfedildiği küstah, omurgasız, parça pinçik edilmiş bir seviyesizliğin girdabındayız.

Televole kültürünü yaşamadık, ama sosyal medya kültürünü yaşıyoruz. Zevksiz tatsız güncel itilmişliklerin kalıcı kokuşmuşluğunu duyumsuyor, hücre hücre derilerimize, ruhumuza işliyoruz farkına varmadan. Sürekli kendisine yalan söylenen bir millet var sosyal medyada; hasleti ve iksiriyle oynanmış dini inançlarımız günü kurtarmanın, takipçi sayısı artırmanın dümenine evrilmiş durumda; baş örtüsü, türban afrodizyak gerilim yaratmanın, bu işin ticaretinden ceplerini dolduran ahlâk reklamcılarının merkezinde konumlanmış vaziyetteyken sosyal medya ve internet kültürü; bizleri her şeyi tüketen, tükettiklerinden arta kalan birikmişliğe eyvah etmenin dahi bilincini yitirmiş, narkozlu bir nesille karşı karşıya getirmiş bulunmaktadır. Televole kültüründen sonra gelen sosyal medya ve internet kültürü "babana dahi güvenmeyeceksin" ikazının sağlamasını yapmaktadır. İşte insanlar, herkes, hepimiz ne siyasilere karşı bir dirhem güven barındırır olduk ne bizlere kallavi sözlerle duyurulan Vatan-Millet-Sakarya naralarına...

Yetmiş yaşında Ayşe Teyzem, Ali Dayım; tek oğlunu, biriciği Mehmet'ini şehit vermiş vatana, bekler kapı önünde, gün sayar bir gün geri gelecek diye. Ateizm, materyalizmin, somut olguların Tanrı'ya, yeryüzünün, evrenin var oluşuna sorduğu soruyu duyar uzaktan bir yerlerden, lâkin itimat edemez. "Yapılanlar ve yaşananlar dünyada kalır. Tanrı dünyaya ve insanın dünyevi işlerine karışmaz" söylemlerine aldırış etmez. Sözler, yankılar yalnızca kulağına gelir, kulağını sıyırır geçer. Ali Dayım, Ayşe Teyzem inançlıdır; zira inançlarının temizliği ile vermişlerdir kara toprağa oğullarını, itimat ederler ki oğulları bir daha geri gelmeyecek, salt kendileri oğullarına gidecektir. Evet, ama bu gidiş; tarikatlarla tarikatçı kafa yapılarıyla, türbanı, başörtümüzü, annelerimiz, Anadolu, Rumeli kültürümüzün biricik değerlerini yerle yeksan edip sosyal medyada şehvet çerçevesine sıkıştırılan elbiselerle değil; Atatürk'e düşmanlık edip Koca Osmanlı Devleti'ni küllerinden doğurmaya çalışıp kendi yurttaşının bir kısmına gâvurmuşçasına davranıp onları hain muhalifler addeden siyaset, sosyal medya trol hesaplarla değil, saf Müslümanlığımız ve inancımızla korunması elzem Anadolu ve Rumeli Müslümanlığı, Ulu Önder ATATÜRK'ün Diyanet'i halkımızın inançları doğrultusunda kurup halkımıza armağan etmesi gerçeği ile gidecektir, Mehmet'in mezarına hep böyle gideceklerdir...

Karadeniz'e gidin bakın, bu siyasi iktidar ile tanışmadan önceki yaşlılarımıza sorun, onlarla konuşun, akılları çelinmemiş büyüklerimizin çoğunluğu ATATÜRK ve Cumhuriyet sevdalısıdır, bilirler ki ATATÜRK yalnızca ülkesi ve insanlarının mutluluğu için savaşmıştır. Ben de dahil olmak üzere hiçbirimiz soyumuz, sopumuz kabul ettiğimiz Osmanlı'ya karşı değilizdir ve bunun bir ideoloji çorbası olmadığını çok iyi bilenlerdeniz. Öyle ki bizler son yıllarda yaratılan zillet algıların bizzat düşmanlarıyız...

Ayşe Tezem, Ali Dayım ahşap kapının paslanmış menteşeleri önünde, dizlerine ağrılar inmiş, ninemin gözlerini andıran, hepimizin ninesi, dedesine benzeyen yılgın gözlerinin beyazıyla "Vatan Sağ olsun" dedi. Televole kültürünün yaşandığı dönemlerde Ayşe Teyzem ve Ali Dayım'ın tek oğlu şehit düştükten sonra bu kez de sosyal medya ve internet kültürünün kanımızı içtiği, rezilliğin dibine çöktüğümüz dönemlerde şehit düştü, birkaç yapmacık paylaşım dışında hiçbir yerde adı geçmedi. Z kuşağının goncalarını, Y kuşağının güllerini toprağa verdik, yalnızca bir bayrak asıldı çatısı akıtan yoksul dağ köylerinin ön duvarına, Ali Dayım ile Ayşe Teyzem bütün saflıkları, iyi niyetleriyle selâma durup "Vatan Sağ Olsun" dediler. Sen inatla, defaatle "Atam Fatih, İzindeyiz Atam Fatih" dedikçe ne Türklüğümü borçlu olduğum Fatih Sultan Mehmet'e düşman edebileceksin beni ne de Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk'e. Televole kültürü ile değil de sosyal medya kültürü ile üzerimize gelecek, basit beyinleri allayıp pullamayı başarabileceksin belki, ama ne benim gibi düşünen binleri, milyonları, milyonlarca Türk evladını tufaya getirebileceksin ne de yeni yüzleri, gencecik fikirleri, bellekleri, üretken solukları. Bil istedim bunu ey riyakâr düzen!
...

MEHMET yazdım bembeyaz bir sayfanın ön yüzüne, sonra tersinden harf harf işledim Mehmet'i sayfama.
TEMHEM dedim, ey TEMHEM geriye dönsem, seksen yıllık ömrün sekseninci yılında doğsam adım adım hep geriye doğru yaşasam ömrümü, zaman zaman önemli bulgular ve olaylar arasında gelgitlerim olsa, çatışmalar içinde bulsam geçişlerimi, en küçük zayiat vermeden tümsekleri, engelleri aşsam, kirli tortuları temizlesem, takvimlerim, saatlerim aylarımla pür dikkat gençleşsem çocuklaşsam bebekleşsem acaba sıfırlandığım dünyayı başka bir evrede, dönüşüm ağında öyküleştirebilir miyim?

Ey TEMHEM sen hiçbir zaman seksen yaşında doğmadın; siyaset, yalancı politikalar, haksızlıklar, karanlık işlerin karanlığı; karanlık işlerin, kötü siyasetin, elli yıldır soyulan maddi ve manevi değerlerin itiverdiği yoksulluk, yoksul dağ köyleri şehit etti seni; bu sebeple adeta hiç yaşamadan hep yirmi yaşında göçtün! Dün seni televole kültürüne kurban eden düzenek bugün sosyal medyaya yem etti. Ey TEMHEM sen sadece yirmi yaşında kaldın, bense senin seksen yaşında doğup sıfır yaşında ölmeni istedim tıpkı Benjamin Button'ın filminde olduğu gibi, bir ömrün seksenden geriye sayması gibi.

Engin Yeşilyurt
6 Haziran 2021

SEDAT PEKER HAİN Mİ, VATANPERVER Mİ?
Cadıların Sabbath'ı (Norveç Halk Hikâyesi)

İlgili İletiler

 

Yorumlar (0)

Henüz Yorum Yapılmamış

By accepting you will be accessing a service provided by a third-party external to https://www.tahtapod.com/