Dünya seninle döndü tarihi hep sen yazdın
Dualarda sen vardın dillerdeki niyazdın.
Asırlardır silinmez bir aşkın izleridir.
Kays'ı mecnun eyleyen Leyla'nın gözleridir
Beni tarif noksandır tanıma yetmez lügat
İsmimin esrarında mana içre mana var.
Lisan çaresiz bana acizdir edebiyat
Âlemlere açılır benimle tüm kapılar
Beni tarif noksandır tanıma yetmez lügat.
Şiber vana, kosva vana hele hele purjör vanaymış. Alman üretmiş, Batı üretmiş, Amerikalı üretmiş ve buralara kadar, şahinlerin, cilalı boylarıyla güzelim kara kargaların, minik serçelerin, geceleri yıldızların koynunu gıdıklayan en alımlı gözleriyle ishak kuşlarının ötüştüğü bu dağlara, Zigana'ya, Kaçkar'a nereden ulaşacaktılar? Sordum hep bir yarısı ağlamaklı dağlarımın kuzeyine, poyra...
Bir kristal uykusuzluğu gecenin deminden çıkartan gözleriyle öylece tutunuyordu dikdörtgen masasının kenarına. Abanoz karanlığın tam ortasında perdeyi kısmi aralayarak şehrin nar tanesi ışıklarına bakışlarıyla klark çekiyordu. Hafiften üşüyordu zamanın kucağına yatırdığı gövdesinin en nadide sayılan noktaları. Örneğin ayakları, kolları ve burnu. Yine de masasının çentik atılmış, kestane...
Aforizmaların bileşkesinde bütüncül iniltiyle okuduğu mektubu, ıslanmış kirpiklerini elinin tersiyle silip tekrar albümünün arasına koydu. Kasımın on beşine doğru inançlı soğuk adımlarını korkusuzca atan mevsim, iyiden iyiye hissettiriyordu olumsuzluğunun yarattığı itilesi etkiyi. Belki hıçkırıkların ipliğini kelep kelep ören hicranıyla dörde katladığı mektubunun faslında bırakmıştı Fat...
Yakınlarından biri vefat eden Leyla, kırkıncı gün hayır yapmaya karar verir. Kuzular kesilir, yemekler yapılır. Eş dost, akraba, tanıdık, herkes gibi yoldan geçenler dahi davet edilir. Ancak Leyla'yı görebilmek için uzaktan izleyen Mecnun'u davet etmezler. Mecnun davete aldırmadan yemek almak için elinde tabak, yemek kuyruğuna girer. Yemeği de elinde büyük tahta kepçeyle kaza...
Geçtiğin sokaklardan geçiyorum yeniden,
Yürüdüğün yolları gözlüyorum,
Yoksun.
Nereyi kollayacağımı bilmiyorum.
Bakıyorum gökyüzüne,
Nüfuz oluyor bu düşler.Sistemler ve kabulleri düşündüğümde hiçbir hikayeyi fakirler olmadan yazamayacağımızı görüyorum.
Onlar her yerde kıymetlidir. Hayali tahtlarda taşınırken hep baş üstündedirler. Ama birisinin o hayale oturabildiği de görülmüş değildir.
-Mukadderat işte...-
Kuranın infak ve mülkiyetle ilgili ayetlerini Arapça dinlerken ağlayanların, sahip olduğu şeylerin listesini düşünürken yaşadıkları keyif ne şirin bir çelişkidir.
Tüm kitabi kurallar sahip olmama ve paylaşma adına öğütler verirken, sanki yeniden yazılsalar ve bu pasajlar çıkarılsa, bunu görmezden gelmek konusunda konsensüs çoktan hazır içimizde.
Ama hayır değil mi? Biz aslında ne kadar iyiyiz?
Eskimiş elbiselerimizin verilebileceği geri dönüşüm mekanizmasının varlığına laf ederek ne büyük günaha giriyorum.
-Tanrı affetsin!-
Telif Hakkı
© Ömer Faruk Erdoğan | tahtaPod.com - tüm hakları saklıdır.
