MAVİ SIZININ HİKAYESİ (I)

Bir kristal uykusuzluğu gecenin deminden çıkartan gözleriyle öylece tutunuyordu dikdörtgen masasının kenarına. Abanoz karanlığın tam ortasında perdeyi kısmi aralayarak şehrin nar tanesi ışıklarına bakışlarıyla klark çekiyordu. Hafiften üşüyordu zamanın kucağına yatırdığı gövdesinin en nadide sayılan noktaları. Örneğin ayakları, kolları ve burnu. Yine de masasının çentik atılmış, kestane rengi köşesindeki hayallerinin kadrajından çıkamıyordu. İnsana güvenmenin başlı başına hayata güvenmek olduğunu düşlüyordu. Çınarların köklerinden aldığı mazinin topluma, yasaya, insanlığa intikalini düşlüyordu. Neler yapabilirim; ben bu şehrin aldatmacasına, yalan yanlış yaşanan aşklarına, darmadağın olmuş vicdani kimliğine nasıl bir ders verebilir, nelerin ayarıyla oynayabilirim iyimserlik namına diye düşünüyordu. Aklının yarıldığı, beyninin cam çizikleriyle kesildiği yerde; toplumların ahlak anlayışını cinsellikle körelten, vücutları sırf seksapel anatomiyle dizayn eden algılara çekidüzen vermenin bir yolunu aradı. Kızdı ülkesinin psikolog ve psikiyatrist nüfuzla paneller düzenleyen onlarca akademisyenine. Neden kültürel yapının sosyal rollerine vefakar katkıyı sınırlı tutuyor diye siyasilere, hükümetlere, saçmasapan sabah programlarıyla sahte acıları sipariş eden ısmarlama aşk dizilerine, başkasının yatağında öpüşen, ren geyiği boynuzunu yorganın altına sokan, soysuzluğu sevda niyetine züppeliklerle takdim eden senaristlere, yönetmenlere, aranjörlere bir bir sitem etti. Çıkarcılığın puştluğu, köpekliğin kuduzluğu salık verdiği bu zillet organizasyonlara köpürdü..Tık etti çaydanlığın mutfaktaki sükuneti bölen sesi. Akşamdan kalma kokusu ve soğukluğu ile zifte dönen çay az kalsın üzerine dökülecekti. Bir anda irkilen yüzünün tüm ayrıntısı pür dikkat çaydanlığa yöneldi. Düşünde gürültü yapan, semt pazarı kalabalığını andıran kargaşayı susturup sağ eli ile çaydanlığın sapını kavradı, çaydanlığı bulunduğu yerden bağımsız bir zemine taşıdı: mermerin üzerine. Konuşabilir, bir şeyler söyleme cüretinde bulunabilir miydi çaydanlık? Bir çift kelam, nesnelerin de diline yakışmaz mıydı? Ahengin düzeni adına çizgisine ram olabilir miydi dengelerin? Objeler de zihniyle sirayet edebilir miydi can dokusuna insanın? Acaba, önünde asilzade dikilen, toplumcu bir kadının dayanışmasına omuz vermeye imkanı var mıydı çaydanlığın?

Şehir; ateş böceklerinin dansına fiyonk bağlayarak geçiyordu önünden. Dakikalar sessizliği biriktiren koyuluğun bakiyesinde vakar bir resmiyetin altını çiziyordu. Onun ise gözbebeklerinde şehrin yapılanmaya ihtiyacı olduğunu düşündüğü, düzeltilmeyi bekleyen noksanlıkların, çürümüşlüğün sağaltıma dair gereksinmeleri irileşiyordu. Kirpiklerini tıraşlayarak, gözaltı çukurlarını morartarak avcuna boşalmaya inat eden yağmurlarını avuçlayamadı, bir küçük su damlası taştı, bulandı, okyanus derinliğinde ve dalga gücünde ilerleyip döşünü doldurdu. Aradı, birkaç gün evvel başının arkasında duvara çivilediği ilk gençlik yıllarında çekilmiş fotoğraftaki yüzünü. İntizardan uzak portrenin dört tarafına da sonradan eklediği şiirsel notları bağlı bulunduğu toplu iğne ucundan kurtarıp fotoğrafını doğallığı ile baş başa bıraktı. İçi yandı, o zamanlar; yani bundan 15 yıl evvel çok daha temizdi sokaklar, caddelerde dilenen yoksullar, kravat takan kelli felliler; futbolcular, iktisatçılar..köy kent, kasabanın kız ve erkekleri, daha hayatiydi muradına koşan gençliğin duygularındaki hijyen..

Zaman birazcık daha soğutmuştu havayı. Parmak uçlarında egemenlik gücünü eline almaya çalışan soğuk, artık diktatörler gibi "dediğim dedik, çaldığım düdük" işlevini yüklenmeye başlamıştı. Örtmeliyim üryanını varlığımın, üşüdüğüme aldırmıyormuşçasına göründüğüme bakma ey ilerleyen buzlu saatler! Girmeliyim altına bir parça kumaşın, bezin. Aaa dedi, ne parçası ne bezi!? "Yorganım" diyerek tavana üfledi dudaklarındaki mat kırmızı rujun serinliğini. Kalktı, nihayet bir adım attı gömüldüğü masanın kenarından. Mermerin üzerine kondurduğu çaydanlığa da profilden bakmayı ihmal etmedi..

Hurcun çıkarttığı fermuar sesine kızsa da yokladı nevresimlerin en dibini. Işığı yakmadı, çünkü gecenin melankolik şıklığını sabote etmekten yana değildi hisleri. Tırtıllı bir şeye dokunurcasına uyarıldı dokusu, nedir dedi? Bilmediğim bir şey mi tıkıştırdı annem buraya? Şu ışığı yaksam mı? Canım böyle de olmuyor ki, aklımda kuşkunun kuyruğu dolanırken nasıl rahat olabilirim? Yaksam mı ışığı? Kendisiyle yaptığı söyleşide kazanan taraf gecenin yoğunluğu, duygusallığı idi; fakat üşüyordu! Kasımın kuzeye bu denli soğukla adım atacağını tahmin dahi edemezken sen şu işe bak! Acele etmelisin Nazan dedi, dikkatini kumaşa verdi. Nedir, ne var orada derken iyice eğilip görmeye çalıştı. Dışarıdan gelen sokak lambasının ışığı odanın duvarlarında turuncu bir loşluk bıraksa da yorgan hurcunun içini dolduramıyordu. Her şeye rağmen eğilerek hurca yaklaştıkça netleşen görselin bir entamin kumaşı olduğunu anladı. "Anne anne" yankısında beliren vücuduyla söylendi: " Ne ara gelip de sıkıştırdın bunu battaniyenin arasına?". Kanaviçe ustasıydı annesi, tığ ve iplik hayatının vazgeçilmez ikilisiydi. Kızının kışlık çoraplarını, yün yumaklarındaki sırrı çözerek dokur, hırkasını kazağını örer, üç ayda bir köyden şehre yolculuk edince de küçük hediyelerini gizli gizli tıkıştırırdı hurca, gardıroba. Annesi köyde yalnız, köy yaşamı ve yalnızlığa alışkın bünyesini ne yaptıysa metropolün hengamesine uyarlayamadı. Eşi Şahin, 47 yaşında erkenden göçüp gidince kendisini bağ bahçe işlerine vermeyi eşinin yokluğuna alışma bazıyla değerlendirdi ve faydasını da gördü. Nazan o aralar küçüktü, ayırt etme gücü sıfır, melekeleri baba ayırdına varamıyordu. Babasını kaybetmesinin hikayesini yıllar sonra annesinden öğrenmesi sicim sicim gözyaşları altında ezilmesine gebeydi. Kamyon şoförü olan babası varoşlarda kıyılanan bir kum işletmesinde çalışıyordu. Bir gün tamamen kumla dolu damperli kamyonun patlayan frenleri, onu 1800 metrelik köy yollarında şarampole savurmuştu. Dağın tepesinden eteklerine değin kırk parçaya ayrılan kamyonun içinde değil, eteğin bir kenarında kafası gövdesinden ayrılmış, kolları omzundan çıkmış şekilde bulunmuştu. Dikenli arazide arama kurtarma çalışmalarının pek kısıtlı olduğu bir eylül ayıydı. Rüzgar çetin esiyordu mor vadilerin kel uçlarında. Ağaçlardan üst üste binmiş berbat uğultuların kimsesizliği dökülüyordu. Böyle günlerde kaybetmişti biriciğini, garip babasını..Annesini hatırlatan her incelik babasını da devreye sokuyordu. Nazan'ın mutsuzluk aleminde fitil fitil ateşlenen dinamitlerinin sayısı fazla fazlaydı. Anıları, korkuları, umutsuzluğu ki, pusuya yatmış hainleri saldırıya geçiren ihanete benziyordu. Dümdüz saçlarında afro dalgaları olmayan Nazan, afro saçlı kadınlara bayılıyordu. Yaşantının mekanik mengenesini çözen tek tutamacı hayalleriydi. Asil, onurlu, hatta mağrurlu böğründe büyüyen, gerçeği aratmayan simülasyondu her biri..

Kocaman açtığı kollarının arasına aldı battaniyesini. Silindirleşen soğuğa gayri rest çekme anı gelmişti. Kolları arasındaki battaniyeyi düşlerinin müsebbibi, diktörtgen masasına bitişik duran sandalyenin üzerine koydu. Kolayca bükülmeye tezat duruma geçen bedenini ağır ağır hareketlendirip battaniyeyi koyduğu yerden alıp sandalyesine oturdu. Bu kez battaniyeyi katlanmış halde kucağına aldı. Bir an ayaklarına, ısısını yitirip metalleşen topuklarına dokundu. Gereği yoktu, öylece boş boş oturup soğuğa yiğitlik yapmanın. Ayaklarını birleştirip evvela ayaklarına sarıp sarmaladığı battaniyeyi okşadı, sevdi. Üşüyen teni ısınmıyordu, yetersiz kalıyordu battaniye. Burnu akmaya başlayınca burnuna bulamadığı çareye üzüldü. Tek çaresi vardı: gidip yatmak. Gidip yattı. İki battaniye bir de yorgan, sanki annesinden sonra gelen sadakatin taşıyıcılarıydılar. Üşüyen ayakları ısınmış, rüya görebildiği uykulara gömülmüş, mışıl mışıl uyumuştu..

Güneş; tülü ve perdeyi üst kattan sarkıtılan halının rüzgarda sallanıp oluşturduğu kıvrımlı gölgelerin arasından aşıp vuruyordu odasına. Hani o buzullaşan gece, ayaklarının donduğu, hayallerinin önüne geçtiği engel? Resmen çekilmişti güneşin kovduğu kuvvetle günden..Ama aldanmıyordu sentetik yayılışı ile akşamı ve sabahı birbirini tutmayan güneşin ışınlarına. Tıpkı insanlar gibi, yüreğine sevgiyi, doğruyu, vefayı istiflemekten aciz moloz yığını yürekler gibi. Ciddiyete haldaş mimikleriyle revan olduğu mecazi yollarda nelere bileylemişti figanını. Nice yamyam suratlı, pis şom ağızlı, komodo ejderi tecavüz tutkunu alçakla karşılaşmanın sıradanlaştığı kozmopolit düzende yıkılmadan namusa ve hidayete sahip çıkmak da müşküldü. İyi biliyordu iğrençliğin merkezini başkent seçenlerin hakikate çevirmeye çalıştıkları ütopyaların çokluğunu. Ar damarı çatlamış, genleri leşe bürünen bu rezil kalabalıklara mağlup olmadan annesinin iffetli yeşil gözlerine duyduğu prestijle yaşayacaktı. Söz vermişti üç günlük dünyanın üç gününe de. Her sokağa çıktığında, ana ve tali yolların ayrımında her kendini adımlarına tanımladığında içinin rahatlığı ile yüceliyordu. Zekası, sağduyusu, ferasetinin kaygılanmakta haklı olduğu şey; pespaye şahısların bühtanıyla köşeye sıkışma ürpertisiydi..Ürperişleri, yalnızlığı, nefsine hakim olma gayretinin intizamı ile açtı dairenin kapısını. Evde yiyecek hiçbir şey kalmamıştı. Önce markete gidecek; sonra geceleri üşüten, kurduğu düşleri baltalayan soğuğa karşı birkaç çuval odun satın alacaktı. Anahtarı özenle kavrayıp kilitledi kapısını. Her daim düzenli şekilde saydığı merdivenin basamaklarını sayarak apartmandan dışarıya kavuşturduğu adımlarıyla göğün mavilerine dikti alnını. Bakındı bakındı, gökte misket iriliğinde dahi bulamadığı bulutları aradı. Lakin üzülmedi. Çünkü renklerin içinde koşulsuz sevgisiyle gönül verdiği mavisi vardı. Mavi onun en çok sevdiği melodideki şeffaflığı kurgulayan nazlı renkti. Maviye bindirdiği kayıkları kürek kürek süzülürdü ruhunda, yılların eskitemediği kuşak misali tazeliğini muhafaza eden revizyonun adıydı mavi. Sızısı mavi, tebessümü mavi. Birden birleşiyordu sözcükler mavinin nitelediği sıfatlarda ve "Mavi Sızının Tebessümü" başlığını alıyordu..

Mavileri yanaklarında pembeleşen etiyle kemikleşirken duyduğu huzur ki, arkada bıraktığı kasvetin kalbini durduruyordu. Elem, keder konulduğu tabutlarla son yolculuğuna uğurlanırken Nazan da marketin yolunu tutuyordu..Geride kalan iyi niyetlere sihhat dileklerini sunarak ilerliyordu. Hafızasında depolanan tüm olumsuz yargıları sanki kökünden sökmüş, uzaklarda kuyulanan dehlizin içine boca ediyordu.

Markete az kalmıştı, çok da kalsa yürüyordu. Kalbini düşünüyor doktor amca ve yengelerin ikazlarına riayet ediyordu. Keşke rutin yapabilsem bunu deyip hayıflandığı da oluyordu. Oluyordu; ama olsun en azından paslanmayı, oksitlenmeyi önlüyordu yürümek. Marketin önünde, markette biriken çöpü karton kutu ile çöpe boşaltan kasiyer kızı görünce kendi mesleği muhasebecilik geldi aklına. Sağ göğsünün üzerinde yatay uzanan isimlikte okudu kasiyerin ismini: mağaza sorumlusu Nurten... Bir daha döndü kendi mesleğine. Belli belirsiz birkaç kıyas verisi döküldü dilinden: kasiyerlik, Z raporu; blançolar, girdiler çıktılar vesaire. Kasiyer kız çöpü boşaltıp başını kaldırdığında Nazan'ın gözleri isimlikteydi: Nurten... Nurten...diye okuyordu..

Şaşkınlığı çehresine yansıyan kasiyer kız, mesleğindeki mesuliyetin verdiği soğukkanlılıkla "buyrun hanımefendi" dedi. Bön bön bakışlarının aldığı nezaketli tepkimeye "şey şey...marketten bir şeyler alacaktım" diyerek sonradan beliren mahçup edasıyla markete yöneldi. Raflarda gezindi, sütlük dolabına varıp bir litre laktozsuz süt tutuşturdu eline. Hatırına gelen irkilme tavrıyla sütü rafına özenle koyup doğruca ekmek dolabına yürüdü. Sağlığı için(!) beyazdan kaçıyor, buğday ekmeğine ilişiyordu. Akıl edip eline alışveriş sepeti takmadan rafa koyduğu sütü tekrar aldı. Bala baktı, kaymak dedi. Sütlük dolabının önünde bir ileri bir geri metris voltaları attı. Ben hep on yedi yaşındaydım diye başlayan ve nazik sesiyle umutlandıran meşhur sanatçının şiirini hatırladı. Eve gidince dinlerim, şimdi zamanı değil, kabul mu hafızam?

Süt, buğday ekmeği, beyaz peynir, tuzsuz zeytin ile markete veda edip yeniden mavilerine sığındı. Çünkü sevdiklerinin ona hediye ettiği duaydı maviler..

Yolda gülesi geldi. Neye; ama niçin? Elindeki poşete. Bu muydu alışveriş? "Bu kadar yolu bunlar için yürüyen kaçıncı kişiyim bu şehirde?" diyerek yakındı, güldü. Çoğul kahkahalar atmaya hazırlanırken yolun karşısında oturan gençleri gördü. Yürüyüşünü ağırlaştırıp aniden takındığı ciddi duruş ile hiçbir şeyi düşünmeden ilerledi. Güneş ılgıt ılgıt dökülürken guruba, ufkundaki sadeliğe resmetti kısalan mesafelerini günün. Akşam ezanının okunmak üzere olduğunu binalarda yanan ışıklar ve sokakta dizgi dizgi uzayan aydınlatmalar işaret ediyordu. Ezan okundu, bitti.. doğrulttu anahtarını apartmanın kapısına. Tekrar merdiven basamaklarını sayarak vardı dairesinin kapısına. Kapıyı çaldı, olmadı zile bastı, zildeki kanaryanın verdiği sese yönelen yoktu. Hiç kimse "Kim o?" bile dememişti. Çünkü kimselerin tanımadığı ölçüydü yalnızlığı. Kapıyı açan olmayınca kendisi açtı, kendini hoşbeş edip bırak elindekileri şuraya. Unuttuğun bir şey var. Çabuk git al dedi. Evet, gecenin düşmanı soğuğa karşı tek savunma silahı, yani yakacak odununu almayı unutmuştu. Elindekileri bıraktığı gibi adeta uçtu, beş dakika içinde oduncuda belirdi. Ne kendinden utandı ne yaşadığı zorluklardan. Bir çuval odunu sırtlayıp erkekler gibi yürümesi, doğduğu toprakların armağanıydı o'na. Vız gelmişti yükü, yaşamın taşlaşmışlığı. "Hadi len oradan" diyordu yokuşuna bayırına sosyal acının. Fakat aşk acısına diyemiyordu.

Sırtındaki odun dolu çuvalı sobanın yanına dikine yaslayıp ocağa çay suyu koydu. Aperatif alışkanlıklarına uyarak ayaküstü bir şeyler atıştırıp birazcık televizyon seyretti. Günlerce aynı siyasi haberlerin, palavracı spikerlerin, şarlatan gazeteci, eften püften profesörlerin saraylarda kölelik yapan tasmalarını, zincirlerini izledikçe tüh dedi, tükürdü, lanet etti, kapattı sahtekarlığın sanal camını.Çayını pişirdi, demini alan çayına limon sıktı. O ara albümlerindeki eski fotoğraflarına bakarken sayfaların arasından bundan beş yıl evvel yazdığı; lakin alıcısına gönderemediği bir mektup düştü. Elleri titredi. Hava aynı kararlılık, düne duyduğu itimatla soğuyordu. Soğuduğu havanın farkında olsa da elleri mektuba gitti. Yüreğinin küt küt atışları eşliğinde mektubu açmaya çalıştı. Yavaş Nazan yavaş, dikkat et, yıpranmasın! Mektubu açtığı gibi gözlerinden düşen her damla: "Fatih" diyor, mektuptaki kelimeler stardını şöyle veriyordu:

" Merhaba platonik hikayem;

Bugün de kardelenlerin boğulduğu karlar yağdı dağlarıma. Kızıl avurtları patlamış rüyalarımın ceylanları suya inmeyi başaramadı. Kınalı kuzum, çayırlarına saldığım umudun tahayyül sınırı sevgilim! Meleyemedim yadsınan aşkların vuslatına. Ovalarda kıyının falezini doğuran yırtmaçlı boşluklar, teker teker saplandı çekim eki almış sancılı ünlem cümlelerimin serabına! Bugün de Mecnun'u çöllerine hapsetti kalbin. Kum fırtınalarında didinen, diyaframı tartaklanan mücadelede hayatta kalma maksadımın tükendiği son raddesin..

Ressamları dövülmüş bir tuval bıraktım geride, hicranın fırça fırça vurulduğu tablolarda hazan hüzün karışımı geleneksel bir mozaik. Karanlığın mutfağında karıldım, miksere vuruldum. Kömürleşen yüzüm, sihrini kolaçan eden fincanım hep o tesiri aradı füsun saçan yalnızlığın falında. İblisin ayağına çelme takacak melekten öyküleri seslendirecek falcılarını bulamadım sevdamın. Bloknot defterime zibilyon kez yazdığım adın, mavinin hikayesiydi. Tatlı sızısıydı sevenlerin goncaya durduğu baharlarda. Gönlün mihmandarı, ulu dervişlerinin bulmakta yetersiz kaldığı varlığını, afrodizyak yakınlığın kahredici hülyasında eritiyordum çevik arzularımla. Pullayamadım yaralarımın zarfına seni şifa diye. İyi olmadığım günler için tuttuğum günlüklerde geliştirilen karşı tepkilerin vurgusu oldum. Gizledim giderken üzerime sıçrattığın kahrın boz sularını. Yine de meftun sinelerin kudretiyle oyaladım yaşamı. Kan kusup kızılcık şerbeti içtim..

Sen, masalsı yılgınlığın kulaklarımda çınlayan armonikası; sehere intikal etmiş çıplak sadeliğimin serenadı; nazım, canım, deli fişek intizarım; kim bilecek öldüğümü, eksi kırkta öksürüp ciğerlerimin parçalandığını?

Buraları kent olsa da sokakları insansızdır. İnsansızdır duvarların attığı mor naralar, okurken ağladığım kalın aşk romanı kitapları, aslında vuruktur tüm sayfalar, kokuşmuş yığınların insansızlığıdır. İnsafsızlığıdır aşk; insanı betonlaştıran kibrin, böbürlü gitmelerin deştiği her yarada..

Güya evlenip çocuk sahibi olacaktık. Sen benim Fatih'im olurken bense senin Sultan'ın olacaktım ve çocuğumuzun adını Mehmet koyacaktık. Yeniden fethedecektik İstanbul'u..

Ben günahlarımı çok sevdim Fatih, aşk benim günahımdır, sen benim günahımsın..

Not: " Bu mektubu sana değil, sana yazıp kendime gönderdim yıllarca..

Platonik sevgilin Nazan!"

Yıllarca kendine yolladığı mektubu şimdi ona yolladı Nazan!

Bilmiyorum, okur mu? 


ENGİN YEŞİLYURT
10.11.2018
Saat: 00.00 - 03.05
ÜLKÜCÜ REİSLER BAŞKANLAR NEREDESİNİZ
10 KASIM 'KUTLAMALARI(!)'

İlgili İletiler

 

Yorumlar (0)

Henüz Yorum Yapılmamış