MAVİ SIZININ HİKAYESİ (II)

Aforizmaların bileşkesinde bütüncül iniltiyle okuduğu mektubu, ıslanmış kirpiklerini elinin tersiyle silip tekrar albümünün arasına koydu. Kasımın on beşine doğru inançlı soğuk adımlarını korkusuzca atan mevsim, iyiden iyiye hissettiriyordu olumsuzluğunun yarattığı itilesi etkiyi. Belki hıçkırıkların ipliğini kelep kelep ören hicranıyla dörde katladığı mektubunun faslında bırakmıştı Fatih'e olan aşkını. Gözden akan her damlanın satır aralarında ayrılık busesine dönüşen selini de saklamıştı mektubunda. Serdengeçti sevdalarda nazar değdirilmeye açık bir kadının öyküsünü hangi dünyalı kendi yalnızlığında bu denli içten hissederdi? Kim bilir, böylesi yıkımların enkazında debelenen bir Nazan'ı daha yoktu ilahi efsunun? 

Düşündükçe yaşama dair savurgan tezlerin deneylerde öldürdüğü metafora ait denekleri, sanki cesedinden diriliyordu kişiliği. Altını eşeledikçe kederin, kaygının; tuz ruhundan esinlenmiş asit fışkıran gecenin feryadını nicedir kendi metruk odasında dikdörtgen, kahverengi masasının ucunda dirsekleriyle besliyordu yine de. Doğaya, billuru çivileşen sertliği ile cama dayanan eğreti sis yumağına ve parmaklarının hassas nezaretiyle uzandığı boşluğa konuşlandırıyordu gövdesini rabıtasının olanca kuvvetiyle..

Faili belliydi özümseyerek yaklaştığı onca sebepte yaratılan sonucun. Bir sürü edavat ki toza, kırıntıya karışıp önünden süpürülürken o, hatıralarını kendi madeninde yüceleştiren kara elmasa sığınıyordu..

Usul usul yanaştı dirayeti dikleşen karanlığa. Sil baştan, olmadı diyen dehlizlerde araladığı yalnızlık adına artık tecrübeliydi. Ama sızladığında bağrında kanayan mazinin yarası tazeliğinden ödün vermiyordu işte..

Bu evin içinde başka ev var, olabildiğine büyüyen uzak sevgilerin kucakladığı çırılçıplak ihtiraslar.. Var olmayı detaylandıran her gönül sürgününde milyonlarca suçluyu tek tek sehpaya yolluyordu. Burada üzgün duruyordu çehresinin bir bölümü. Kirişleri incelerek bükülen tavanların nabzını sıkıca tutuyordu. Sitemkâr kulvarında ayrı bir manaya sabitlenmişti vestiyer: açık sarı mantosu, pembe şemsiyesi sokağın figanı; yarı aydınlıktan süzülen masif heyecansa acı bir kokunun tütsüsüydü avuçlarında. Öyle ki dokunuyordu yanık zarifliği elbiselerine. Bir tarafında yıkılanların onarılması müşkül çeri çöpü mevcutken bir tarafında da elle tutulamaz özgürlüğün, karşı konulamaz ümit ritminin dinletisi beliriyordu. Notaların en sade vokaline tutkun sazıyla penasıyla ruhunun gıdasına iniyordu..

Azıcık ırağa fırlatılsa geri dönemeyecek kadar vedaları olan birçok şeye hükmediyordu oturduğu sandalye, bakındığı şehir. Üşümek, ağlamak, yakınmak, çatlağı devleşen nasırlarından tiksinmek, her an atağa geçip tasalluta meyletse de kalkan olarak kullandığı nitelikleri fazla fazlaydı. Nelere katlandığının bilinciyle gerçekleştirdiği hareketler, dayanma süresinin kolonlarını pek sağlam dikiyordu zemine. Eli yansa da sobayı seviyordu, üşütse de şubatı, martı; korkunç gelse de gözüne timsahları..seviyordu. Eğse de dallarını seviyordu fırtınayı. Zıtlıklara karşı gardını almada pek hünerli olması, onu yürekliliğin mukaddes iftiharı yapıyordu. Karşı ilçeler, öte köyler, ıssız kasabalarda kendi namına çalacak bir türküyü önceden bekleten hazırlıklarıyla da enfes tatlar bırakıyordu hayali evrende. Aynı zamanda karşıki hislerin edebiyatını fikir fikir işlemeyi öğrenen entelektüel sihriyle de tanınıyordu güzergâhında. Durgun deryaların göstermediği dip dalgaları kum gibi içine çeken yönünü ise ardıl kayalarda resmedilen falezler anlatıyordu yer yer. Dışındakilerin mütalaa ettiği farklılığını şaha kalkmış tavırla karşılayan tabiata tebessüm edişi var ya, salt ona özel kılınmış bir yetenekti. Düsturun kalitesine biçtiği giysiyi herkesin giyemediği imzayla atıyordu isminin altına ve seyrine dalıyordu dakikalarca. Ahenkle nazla biraz da macerayla giriyordu tarihsel sürecin içine. Damarlarındaki sertliğin çizdiği haşin kalıbı şekillendiren eşkaliyle hakiki nüansını devrediyordu bilime, sanata, coğrafyaya, ömürlük felsefeye, interaktif öncülüğü ile sosyolojiye. Üretken seviyordu tüketime sevdalanan bağnaz tortulara karşı..

Hatırlatmak gerek! 

Bugün ikinci gecesi; kestane rengi, dikdörtgen masasının ucunda geçirdiği.

İlk gece odunsuz kalmasının doğurduğu olumsuz durumu ortadan kaldırabilmek için tek çareyi yatmakta bulmuş ve o gecenin sabahında bir hışımla önce markete gitmiş, ihtiyaçlarını kısmi karşılamış, eve dönmüştü. Unuttuğu en mühim şeyi, odunu, tedarik için aynı hışımla evden çıkmıştı. İkinci gecesinde, hava şartlarının birkaç derece daha negatif etki yaratmasıyla sobayı yakmanın vaktinin geldiğini mırıldandı. Kıvılcım özelliğinde, çıra gerçekliği veren çalı çırpı, talaşı(yonga) siyah poşet dahilinde odunların arasına yerleştirmişti oduncu. Düğümlerini makasla kestiği çuvaldan evvela çalı çırpı ve talaşı çıkarttı. Gülümsedi sobaya yönelen her adımda. Sevindi, gözlerinin ferri büyüleyici bir ışık saçtı. O anlarda sanki, define arayışındayken bir küp altına tekabül eden dağ köylüsünün fakirlikten kurtuluş anı sinmişti mimiklerine. Altın gibi maddi kıymetleri bulan yoksullar; devletin hazine namına bunlara el koyacağını bilse de köyaltı yerleşmesindeki nüfusun yaşadığı hayali sevinç seyredilmeye, hissedilmeye değerdi..

Sobayı mutfakta kuramazdı, çünkü baca çıkışı yoktu mutfakta. İlhamını aldığı mutfak ile kestana rengi, dikdörtgen masası ve kentin ateş böceği halelerini odasına taşımaktan gayri çıkar yolu yoktu..

Bir karşılaştırma yaptı "A", "B" şeklinde sıralanan:

A) Pencerenin, camın manzaraya görgü tanıklığı yaptığı duruş, çerçeve; odasında da vardı.

B) Mutfakta içtiği limonlu çayı, odasında da içebilirdi. Birkaç metrelik mesafe farkı sorun teşkil etmediği müddetçe fizyolojik gereksinmeler ihtiyaçlara aynı orantıda yanıt verebilecekti.

C) Odasında, dirseklerini yıllara meydan okurcasına bir ucuna dayadığı kestane rengindeki masasını mutfaktan kaldırıp odaya taşıyacaktı..

Aklına düşen, düşündükçe serotonin hormonu salgılayan ilham kaynaklarını odasına taşımaya karar verdi. Limonlu çayı, "Bir bilebilsen, Ne yazar, Yıllar Utansın, Aklı Yok, Bir kadın Tanıdım, Adını Sen Koy, Nerelerdesin, Hangimiz Düşmedik, Her Şey Yalan, Kimsem Kalmadı'dan ibaret Müslüm Gürses hayranlığı, bloknot defteri, keçeli ve kurşun kalemi.. Gündüzleri arştan topladığı, katrilyonlarla ölçülmesi imkansız; yumuşacık, yusufçuk kokulu mavilerini, annesinin yanaklarına kondurduğu çocukluk edasını ise geçmişten alıp, Zigana'ya çapası, kazmasıyla alınterinin resmini çizen bin bir Anadolu ihtiyarı ressamlarını da sırtlayıp odasına geçiyordu..

İnsan bir şeyleri omuzlamalı yaşamında, iyi de olsa kötü de sorumlulukların ayırdına vararak sırtlamalı yükünü. Başından geçirdiği her ne varsa ince ince eleyip metanetin süzgecinde demlenmesini beklemeli. Geride kalan, soluduğumuz ömrün parçalarını tümleyen ayrıntıları, bir zamanlar bizlerin eseri veya bir başkasının bizlere yakıştırdığı yaşamsal tanımın hüviyetimize karıştığı mayayı unutmamalı. Ötelenmeye reva en az çift kişilik tahkirin dahi yapı üzerindeki tepkimesini yüksünmeden takip etmek; inançlarımız, reddetmelerimiz, tezat çıkarımlara değinen atılganlığımız, fonksiyonel evrimimiz huzurunda tahkik edilmeli. İnsan; kendinde görüp etkilendiklerini sosyal katmanla başkalarından almanın özetidir.

Sosyoloji ve felsefenin kitaplaştığı cümlelerin içinde bambaşka diyarların bilgini olur çıkardı böyle anlarda. Yığınların deviniminde sadakatin kiralık davetiyelerle çizdiği portreler; sokakta, caddede nasıl bir yaklaşımın ürününü doğuruyor diye geceler boyu düşünen yanını gizlemeyi bir gün olsun becerememiştir. Doğrunun olması gerektiği kadar düz intibada hareket etmesi ilkelerinden sadece birisiydi. Eli yatkın, teyakkuzu gürbüzdü. Yararı, olumlu girişimi birer birer destekleyip kategorize edilmiş toplumun standartlarına uyarlamada özel bir eğitim almışçasına direniyordu. Yalana, zulme, iltimasa, haksızlığa, talana ve bunun gibi devamı olan birçok kötürüm vaziyete açtığı yüzlerce cengi vardı. Kazanca mutlak mutlulukla ulaşma amacıyla yürüdüğü yollarda hüsranın da yer almasını doğal karşıladı. Kaldırabileceği ağırlık, merkeze oturtulmuş insanı iyileştirmekti aslında..

Kitaplarla dizili raflardan yayılan bilgi mücevheratı kokuyla burun buruna gelip bir elinde kibrit çöpü diğerinde kibrit kutusu; çekti kibrit çöpünü, havai fişek tanelerini andırırcasına aniden ışıldayan odada yakamozların soluk sarıya büründüğü kıvılcımlar döküldü tavandan. Çalı çırpının tutuşma anını zevkle izledi, iki meşe odununu çaprazlayarak büyüyen alevlerin üzerine yatırdı. Kapattı kapağını sobanın. İki meşe odunu, sırt sırta vermişti asırlık dertlerin kopartamadığı aşıklar misali. Sandalyesini sobaya yanaştırıp yüzünde renklenen alevin ısısını avcuyla ovuşturup soktu gözlerini sobanın kapağından içeri. Fevkalade sevimli yanıyordu ateş, iki meşe odunu çözülmemiş, bir santim dahi ayrılmamışlardı birbirinden tıpkı Anadolu'nun köyleri gibi..

Değil kasımın on beşindeki buzlu simasını, şubatın on beşinde Kaçkar'ın zirvesine üşüşmüş eksi otuzları da getirse ekşiyen hava, aldırmıyordu. Öyle ki arpa mayhoşu geceyi dumura uğratan kılıcı kavramıştı köylü elleri. Hücre hücre tüm alıcı noktalarına işleyen sobanın ısısıyla kaldırdı göğsünü, perdeyi mutfaktaki perdeye benzeterek aralayıp doya doya süzüldü altın sarısı lambalarına şehrin. Her hafta sonu rutine bağladığı, yalnız iki gününü ayırdığı meşgalesi, kaynaktan suyunu çıkarttığı ilhamın perisi ikinci geceyi de sarıp sarmalamıştı. Yine sabah olacak, güneş ufkun bayırlarından umutla sürecekti sahneye ışınlarını; ama bu kez odasında buzdan kristalleri parçalayan sitemleriyle baş başa kalmayacaktı..

Kararlıydı bir çuval dolusu odunu bitesiye yakacak, gerekirse kuşlukta bir çuval dolusu daha satın alacaktı. Ne olursa olsun iki meşe odununun sergilediği muazzam ihtişama elini sürüp dengeleri bozmayacaktı. Sevgi yüklü motivasyonunun zincirini dağıtmasına izin vermeyecekti kimselere. Hiç kimse inhisarı olduğu karanlığın himayesini tezyif edemeyecekti. Herkes onun alıştığı kadar alışacaktı şiir damlatan, ninniler söyleyen güzelliğine koyu saatlerin..

Yıldızların arkasından nazik süzülüşüyle tepsi büyüklüğünde bir şey parıldadı. Belirginleşen görüntünün dolunay olması, içinde sımsıcak anıların dolaşmasını sağladı. Dirseğinin dayandığı masayı geriye çekip ayağa dikildi, başını camın en üst pervazına değin kaldırdı. "Ne güzel, ne tatlı! Çocukluğumun geçtiği, alacakaranlığında zamanın, ışıl ışıl sonsuzlaşan göğün bereketini hatırlattın bana! Şarkılar çalar hilalin yanında ayın tutkusunu perçinleyen. Yangından kurtarılmış günahkârların teşekkür tezahüratı dillenir bende sevdiceğim. Ne güzelsin dolunay, parayla alınamayacak kadar uzak ve değerli!"

Ayaktaki hâli, ayın tepsiye düşmüş güzelliği çağırıyordu onu. Dışarı çıkıp sana dört duvarsız gelmeliyim, dakikalardır azmini yitirmeden, omuz omuza yanan iki meşe odunum lütfen gücenme! Bu, sizi aldatmak değil, ihanet değil; kendimi huzurun kapısında çoğaltma arzusudur. Lütfen odamın ısısı, yanlış algılara saplanmasın varlığın; sırf geri dönmek uğruna, size daha vefalı kanatlar açabilme itimatı ile çıkıyorum. Hiçbir yere kıpırdamayın, sizi bıraktığım nazda bulmak istiyorum..

Nazan'da insan dışı her şey, on binlerce nesne, yeri geldimi kişiselleşerek kayırdığı mevkinin köklerini korumaktan haz alırdı mütemadiyen. Ki, öyle de olmuştu. İki meşe odunu; odanın müthiş sıcaklığında gördüğü ilgi ile yerlerine sadık kalmaya ant içmişti adeta. Telaş etmeyi hem kendi hem de ilişki kurduklarının özünde minimize etmekten gelen özgüveniyle gecenin yarısıyken çıktı dışarı. Dolunayla aralarında yüksekliğin arşına dair hiyerarşi olsa da Nazan'ın umurunda değildi. Önemli olanın dilde temellenip dille seviyesini çevrelemesiydi. Anlaşabiliyor, hüküm sürüp taşıdığın meali aksettirebiliyorsan ve karşındaki anlamın ritmik elektriğini içselleştirebiliyorsan fiziksel ağırlığın gündemini elimine etmişsin demektir. Bu da senin için artı birdir, belki birçoklarından bir adım önde olmaktır. Sebat edebildiğin zorlu çarkın dişlilerini de kendi yararına yaraştığı ölçüde kırarsın..

Ay ile ettiği hasbihal, pınarların imbiğinden geçerek toprağa karışan su kürecikleri gibiydi. Yerinde zıplayarak yumruk yaptığı ellerini çözdü, avuçlarına düştü ay..

Ay, bakışlarının nefsini okşadı. Taradı benliğinin en saf ülküsünü. Giz içinde, bağdaş kurduğu tüm mekânlarda okundu esamesi. İçeriden dışarıya kurduğu sıratta cennete gitmenin muradını yaşadı. Ferda bir yansımaydı yüzü saydam sessizliğin dibinde. Karış karış ölçtüğü semanın çarşafını sıyırdı, ne de tatlı uyuyordu gelincik rüyasında yıldızlar. Hep aynı ağızla sayıkladığı derinliğin farkını yâd ediyordular. Samanyolu dile geldi, iyi dileklere fal açtı kayan yıldızlar. Janrası canlanırken fosilleşmiş siyahi hareketlerde, surete bürünen bıcır bıcır diyaloglar depreşiyordu kulaklarında. Hiç giyemediği gelinliğine sürdü tenini, antre ve sarkıt lambaların gözlerini kamaştıramadığı takadi temin etti yerküreden. Gökte başkalaşan katmerin tonu her saniye nurlaşarak yuvarlanıyordu sevincinin düzlüklerine doğru. Ovaların çayırlara doyduğu, otun çimenin tel tel kemanlaştığı tenorda Fatih'ine koşuyordu yamaç yamaç, dağ dağ sıralanıyordu umutvar çırpınışlarda belgeseli. O kadar gerçekti sevmek, öylesine manzara odaklı orman, bağ, salkım söğüt, üzüm dostuydu tabiatı..

İleriye birkaç adım yayılarak yöneldiği anda gece bekçisinin tiz sesiyle irkildi. Korktuğu gibi de kızdı; ama kibarlığını bozmadı. Hafızasının büyük bir bölümü astral döngünün çevresinde dönüyor, bir yandan da bön bön baktığı gece bekçisinden gelen yankıya doluşuyordu. Bekçinin tekrarlandıkça insaniyet hızını artıran, yardım nefesi taşıyan sesine dönmeyi başarmıştı. Nazan'a yaklaşan ses :"Yardıma ihtiyacınız var mı? diyordu. Nazansa kendine gelmenin netliği ile içinden geçirdiği "galiba yaptığımız, başkalarının bizde gördüğü şey doğru değil" özeleştirisiyle bekçiden özür diledi. Rahatsız ettim, sanırım sizin alanınıza izinsiz giriş yaptım? Haddim olmadığını biliyor, tekrar özür diliyorum.." 

Bekçinin niyeti yardım etmekti. Gecenin ayaz soğuğunda, şehrin yükseklerine kar düşerken otuzunda bir kadının evinden yüzlerce metre öteye yürüyüp bir bekçi kulübesinin yanında havalara zıplamasını akla ziyan emaresiyle değenlendiren bekçi; iyi olduğuna, sorun var etmeyecek kişiliğine karar verdiği Nazan'a bu defa iyi geceler dileklerinde bulundu.

Nazan'ın da iyi geceler dilemesiyle sonlanan manevi birikim bekçi kulübesinin arkasından gittikçe yükselen bir köpeğin havlamasıyla tekrar uyarıldı. Havlayan köpeğin yaklaştığını düşünerek evvela yukarı bakındı, merdivenleri aramaya çalıştı. Bulamadı, burası neresi dercesine koşmaya başladı. Anlamıştı evinden uzaklaştığını, düşlerinin götürdüğü yerde savunmasız kaldığını. Ne boşluk ne gökyüzü ne de kocaman ay'ı düşünebildi. Fobileri takılmıştı peşine, sülük misali yapışmıştı yakasına. Rengini seçemediği; lakin cüssesinin kocaman olduğunu görebildiği köpeğin patilerinden çıkan sesi işitiyordu. Dursa köpek saldıracak koşsa köpeğin kendisine yetişip saldıracağı kıskaçtan kurtulmak için yanında beliren, ne amaçla inşa edildiğini bilemediği bir buçuk metre yüksekliğindeki kare biçimindeki beton platforma tutundu. Bileklerinden aldığı kuvvetle omuzlarını esnetip sol bacağını beton platformun kenarına attı. Sağ ayağının düz şekilde sarktığı uçta bitmişti iri cüsseli köpek. İki sefer hav hav yapıp Nazan'ın bacağını ısırmak istedi. Öfkeli zikzaklar çizen bağrışmalarla tam ayağını kapacaktı ki ıkına ıkına fırlattı kendini beton platformun üzerine Nazan. Oh beee, bela mısın sen, diyerek misketi andıran çakıl taşlarını toplayıp köpeğe savurdu. Geri gitmeyen köpeğin bilakis havlayışı, hiddeti çoğaldı. Çaresi yoktu beklemekten başka. Ya birileri yoldan geçerken köpeği kovalayacak ya da orada bekleyip köpeğin bunalarak gitmesini kollayacaktı. Bu, ne kadar mümkün olabilirdi? Hava zaten buz kesmiş, periyodik halde soğumayı sürdürüyordu. Kafa tutmalıydı soğuğa, saldırgan köpeğin aşağılık saldırısına maruz kalmamak adına bulunduğu sert yüzeyde direnmeliydi. Sağına soluna baktı iyice, keşke bir sopa olsaydı, keşke irice bir taş; en azından korkutur kaçırırdım diye hesaplaşırken "Bozbaş gel, Bozbaş gel" diyen bir karartı ilişti gözüne. Hem karartıya sabitlendi gövdesi hem de içindeki mutluluk duasına şükretti.

Yinelenen "Bozbaş gel, gel Bozbaş" sözüyle ansızın susup geri çekildi. Kuyruğunu sallayarak çağrıldığı sese, öyle ki sahibinin yanına gitti.

_ "Haydi kardeşim, iniver oradan, hiçbir şey yapamaz sana." diyen bekçiye "çok sağ olun, ödüm koptu, bir an burada kapana kıstırıldım diye umutsuzluğa düşerken yine siz yetiştiniz imdadıma.

_ Eviniz nerede, dilerseniz evinize değin eşlik edeyim size?"

Nazan, ölümüne ürpertilerle yüzleşse de tanımadığı bir adama adresini vermek istemedi. 

_"Sağ olun, şu virajı dönünce varırım evime, hem erkek arkadaşımı da aradım, birazdan yanımda olur.

Planlı davrandı Nazan, sözde iyilik yapıp nice insanın canını yakan eşkıyalar, sapıklarla doluyken kentler ve kentlerin taşrası bu riski alamazdı. Tasmasından sıkıca kavrayıp sakinleştirdiği köpeğine "haydi" komutu vermeden evvel üstü başı çamur batak içindeki Nazan'ı iyice süzdü gece bekçisi. Boş bir inşaatın bekçisi olan bu kişi, ne yazık ki Nazan'dan kuşkulanmıştı, her an polise durumu bildirebilirdi. Bekçiye iyi geceler dileyip arkasına bakmadan, iz bırakmadan yürüdü. Dairesinin kapısına geldiğinde tık nefes olmuş, anahtarı kilide uyduramamıştı. Azıcık durdu, soluklandı, yeniden denedi. Kapıyı açar açmaz odasına yöneldi. Sobaya elini değdirip sobanın kapağına eğilip iki meşe odununu kontrol etti. Ateş sönmüş, iki meşe odunu birbirine sarılı olarak kül olmuştu..

İnsan alışıyor, dedi Nazan ayrılığına tutunduğu aşkın külüne. Sarılı olsa da bir eski mendile seneler, alışıyor gözyaşların akıp akıp kurumaya. Denizlerin dövdüğü martı çığlıklarına nasıl alışıyorsa yırtık dalgalar, işte öyle alışıyor yüreğin karşılıksız sevmeye ve diretmeye. Kaybedeceğini bilmene rağmen onca savaşa girmeye alışıyor, en nihayetinde törpüleniyorsun.. 

Beş yıl önce sana yazdığım mektubu albümün arasına koyarken alışamamıştım artçılarına; ama şimdi depremlerindeki enkazı dahi seviyorum bu aşkın.

Bilirsin Fatih; kırlangıçlar yuvalarını ince eleyip sık dokuyarak yaparlar. Kuzey ve güney yarımkürenin göçmenleri bu kuşlar, havada durmaksızın 8 saat uçabilme yetileri yanında böcek ve sineklerle beslenmeyi de başarırlar. Nitekim Türkiye'de de her yıl altı aylık yaşam sürer, havalar soğuyunca güneyin sıcak iklimlerine göçerler. Kırlangıçların ülkemize bahar başlangıcında gelip rüzgarın giremediği, sonra bakı(güneşe dönük) yönü güçlü olan çatı katlarında, damlarda yuvalanmalarının da gizemini idrak etmemiz gerek! Yuvalarını kurdukları bu bölgelerden altı aylık sıcak iklim süresi dolunca ayrılıp intizam dahilinde başka bir sıcak bölgeyi hayatta kalabilmek uğruna mesken tutarlar. Geride bıraktıkları yuvalarına ne var ki serçeler tüner. Kırlangıçların göç ettikleri yılı takip eden bir sonraki yılın baharında aynı yuvayı bulmaları imkansız gibi gözükse de kurdukları eski yuvaya hedef şaşmadan dönmeyi gerçekleştirirler. Döndüklerinde yuvalarına tünediğini gördükleri serçelerle ise kıyasıya bir kavgaya tutuşur, genellikle de kendileri galip gelirler. Nedir kırlangıçlara hedefini bulmaları, yuvalarına, sevdalarına tutkun olmalarında kroki çizen hakikat, biliyor musun Fatih? Bilsen de cevap veriyorum: "Sıcaklık"! O sıcaklık aşkı olmasa kırlangıçlar eski yuvalarına dönemez, kaldı ki aşklarına da kavuşamazlar..

Pirsingimi bulutların simiyle süslediğim sonsuzluğu şahit göstererek diyebilirim ki; kırlangıçları eski yuvalarına dönmeleri için çağıran sıcak ne ise beni de sana bağlayan sıcak aynı şeydir ve o sıcağın adı aşktır.

Bu yüzden yıllardır hep aynı yuvanın sıcaklığına uçuyorum Fatih. Anladın mı sevgilim?


ENGİN YEŞİLYURT
UNUTTUK
SORUN ÇÖZME BAŞARISI

İlgili İletiler

 

Yorumlar (0)

Henüz Yorum Yapılmamış