POZİTİF BİLİMLERİN FELSEFEYE YANSIMASINDA İKİ İSİM BİR KİTAP: MİLLET VE MİLLİYETÇİLİK / İSKENDER ÖKSÜZ & MİLAY KÖKTÜRK

"Dünyada iki tür nitelik vardır: verimlilik ve verimsizlik…
Ve iki tür insan vardır: verimli ve verimsiz…"

George Bernard SHAW

İnsan doğası gereği hayat bulduğu yeri ve zamanla da ötesini hep merak edegelmiştir. Evrende neler olup bittiğini, bunların içerdiği olayların ne olduğunu bilmek ve anlamak istemiştir. Sıradan insan, doğası gereği günlük yaşamını idame ettirecek ölçüde bilme ve anlama isteği içindedir. Bu faaliyet, çevresel ve içsel olabilir. Ancak insan, eğer bütün bunların üzerine bir de belirli konuların belirli amaçlara yönelik olarak uygun yöntemlerle sistematik şekilde ele alırsa ortaya faklı disiplinler çıkar. Bu amaca hizmet eden disiplinlerin tümüne kısa yoldan "(pozitif) bilim" denilebilir ve bilime ait disiplinlerin temelinde bir felsefe bulunmaktadır.

Felsefe, değişik zaman ve yerlerde bu disiplinlerden her birinin içinde yer almıştır. Bilim dallarının henüz felsefeden ayrılmamış olduğu 17. yüzyıla kadar olan dönemlerde, bazı filozoflar ve bazı felsefe sistemleri günümüzde bilimsel olarak nitelendirilen amaç ve yaklaşımları sergilemişlerdir[1].

Felsefede bilim yaklaşımına Aristo ve Descartes'te rastlanabilmektedir. Ayrıca felsefe, formel disiplin, metafizik disiplin, sanat ve beşerî disiplin gibi alanlarda karşımıza çıkabilmektedir.

Pozitif Bilimlerin sahip olduğu alt alanların ne zaman ve hangi şartlarda felsefenin bir ürünü olacağının kararı, Hegel'in meşhur ettiği bir tabir olan ve "zamanın ruhu" anlamına gelen "zeitgeist" sayesinde yine filozofların kararı olacağı savunulmakla birlikte felsefi düşünceler ile ilişkilendirilen pozitif bilimin neyi içerdiği ve ölçütlerinin neler olduğu konusu oldukça önemlidir.

Temel ölçütler; olayların gözlenebilir ve ölçülebilir olması, araştırma hipotezinin oluşturulup sınanması, hipotez adımından sonraki tüm aşamaların nesnel olmasıdır. Bunun için de deneysel metotların kullanılması ve bu deneysel metotların "nedensellik" ilkesine uygun olması önemlidir. Ayrıca herhangi bir yanlı sonuca ulaşmamak için baştan alınan tedbir de bilim insanının kullanacağı yöntem ve teknikleri hangi olasılıkla test edeceğini belirlemesidir. Dolayısıyla denilebilir ki pozitif bilimlerde net çıkarımlar yapmak mümkün değildir. Çünkü her sonuç, sadece birer olasılıktır. Dolayısıyla sonuçlar, zaman ve teknolojik gelişim –ki pozitif bilim için de bir teknolojidir, denilebilir.- doğrultusunda değişkenlik gösterebilir.

Bu yazıda ele alınacak konu, yukarıdaki bilgiler ışığında, pozitif bilimin bir alt disiplini olan Sosyoloji ile Sosyoloji'nin esas unsurunu oluşturması gerektiği hâlde ancak son yıllarda iyi çalışmaların yapıldığı "Millet ve Milliyetçilik" kavramını ele alan bir pozitif bilimci ve bir felsefe profesörünün aynı isimli kitaplarının incelenmesi olacaktır.

MİLLET VE MİLLİYETÇİLİK – İSKENDER ÖKSÜZ

"Gerçekler, ancak sahtekâr ve geri zekâlıları korkutur. Bırakınız; korksunlar!"

Erol GÜNGÖR

Bir Kimya Profesörü olan İskender Öksüz Hoca,yazmış olduğu Millet ve Milliyetçilik kitabında amaç olarak şunu sunmakta: "Bilimin bir parçası olan Sosyoloji'nin 'Millet ve Milliyetçilik' hakkında pek çok şey söylediğini ve bu söylenenlerin sentezlenerek konunun uzmanı olmayanların da anlayacağı biçimde okuyucuya aktarmaktır"[1][2].

Yazar, kitabın giriş başlıklarından birinde bilime ait disiplinleri küçükten büyüğe doğru karmaşıklık sırasına sokar. Bunlar sırasıyla; Fizik, Kimya, Biyoloji ve Tıp, Psikoloji ve nihayet Sosyoloji'dir. İçlerinde en az karmaşığı Fizik'tir. Çünkü tek bir madde ile hatta madde demek de yanlış olabilir; onu oluşturan daha küçük parçalarla ilgilenir. En karmaşık disiplin ise Sosyoloji'dir. Çünkü Sosyoloji insana hatta toplumlara ait olan bir bilim dalıdır ve toplumlarla ilgilenen bir bilim dalı demek, sayısız parçacıklar ile ilgilenmek demektir. Dolayısıyla da insana ve toplumlara ait bilim dalları, doğa ile ilgilenen bilim dallarına göre kat kat daha karmaşıktır, denilebilir. Bu karmaşık sistematiği çözmek de oldukça fazla zaman almıştır ki tam anlamıyla çözülmüştür demek, bilime ihanet olabilir. Zira, doğa ile ilgili bilim dallarında Newton Kanunları, Periyodik Cetvel gibi sabit doğrulardan bahsedebilirken Sosyoloji gibi bilim dallarında böyle bir şey yapmak mümkün değildir. Uzun zaman boyunca böyle olması için çaba sarf eden kişiler olmuş olsa da her şeyin iyileşmesi ya da daha da kötüleşmesinin tek sebebi olan zaman ilerledikçe öyle olmadığı anlaşılmıştır. Bu düşünce yerini, toplum ile ilgilenen bilimlerde incelenen, insanların ne yaptıkları kadar neden öyle yaptıklarının anlaşılması gerektiği düşüncesi gelmiştir ve bu yaklaşıma 'anlama' denilmiştir.[2] Bunun haricinde, toplum bilimlerinde belli kanunlar geliştirdiklerini iddia eden kişiler için yazar, "Onların doğa kanunları, doğanın kanunları değil; seçmece sosyoloji ve felsefe spekülasyonlarıydı."[3]der.

Hegel'in, Marks ve Engels'in Diyalektiği'nin bilimdir diye sunulması ve özellikle Türkiye için konuşacak olursak; kendilerine aydın diyen ama aslında kapital dünyada süslü cümlelerinin hızla tüketilmesiyle ünlenmelerinden başka hünerleri olmayan bazı kişilerin ekseriyetle de milliyetçilik ile ilgili ifadeleri, Sosyoloji'nin sanal ya da daha temiz bir ifade ile henüz doğrulanmamış "teorileridir".

Oysa tarih bize, milliyetçiliklerin devamlı şaşaalı ama acı veren varlıkların sonunu getiren ve bütünleştirici yapıya sahip bir anlayış olduğunu göstermiştir. Klasik İmparatorluklar'ın çöküşleri ya da çöküşlerinden sonra doğan yeni devletlerin inşaları, Doğu Bloku'nun dağıtılması, SSCB'nin yıkılması, Çekoslovakya ve Yugoslavya gibi örneklerde milliyetçiliklerin etkin rol üstlendiğini biliriz.[4]

Dünyada her dönem milliyetçiliğe karşı çıkmak uğruna farklı görüşler ortaya atılmıştır. Komünizm dönemi, Çok Kültürlülük dönemi, Siyasal İslamcılık Dönemi… Hepsinin ortak görüşü, kendi düşüncelerinin artık dünyanın salt doğrusu olduğu ve bu dünyada milliyetçilik fikrinin ölmüş bir fikir olduğudur. Ancak bahsi geçen bakış açılarının kiminin yok olduğu, kiminin can çekiştiği gerçeği ile baş başa kaldığımız şu zamanda görüyoruz ki milliyetçilik fikri, dedikleri gibi yok olmamış aksine araştırmaların baş aktörü hâline gelerek bilim dünyasına girmiştir.

Pekâlâ, bilim dünyasında araştırma konusu olmaya hak kazanmış olan millet kavramı ve türevi olan milliyetçilik hakkında kitap ne demekte? Evvelâ bahsedilen, bir milletin oluşumu… Milletlerin oluşumunun hangi kaynaklara dayandığına dair yapılan araştırmaların hatırı sayılır noktalara ulaşmasının Endüstri Devrimi'ne dayanmış olmasından yakınılsa da bu konuda sarsılmaz kaynaklar bulunduğuna vurgu yapılmaktadır. Bu kaynaklara göre bir milletin inşasında ona temel oluşturacak şeyler, milli destanlar, semboller, damga ve desenler, hikâyeler, dil, bir coğrafyaya olan sınırları[5] gibi kültürel ve stratejik gerekliliklerdir. Fakat bunların bir ortak özelliği de millet olma bilincini ve millet varlığını oluşturması sebebi ile ondan önce var olmasıdır. Bunlar bir milletin etnik unsurlarıdır denilebilir. Dolayısıyla her milletin millet olmadan önce bir 'etnisitesinin' olduğundan söz edilebilir. Bu bir anlamda etnosembolistlerin[6] entisite anlayışıdır ve buna "milletlerin göbek deliği" ismi verilmektedir. Burada önemli olan bir milletin varlığının ırka dayalı olması değildir. Kendi içinde bir anlamda asimile olmayı başarmış ve kendisini o milletin bir ferdi olarak kabul eden herkesi kendi millet tanımlamasına dâhil etmektedir. Esas mesele, ırkî özellikler olmasından ziyade, milletin varlığının etnik bazı sembollere dayandırılmasıdır. Benzer şeyi, Hüseyin Nihâl Atsız'ın şu sözünde de görmekteyiz: "Türk, Türk ırkından gelenlerle, en az Türk ırkından gelmiş kadar kendini Türk hissedenlere denir."

Bunlarla birlikte elbette kitabın ana teması, her ne kadar genel bilgiler verilirse verilsin özelde "Türk Milleti ve Türk Milliyetçiliği" varlığından bahsetmektedir. Dolayısıyla ilgili bölümlerinden birinde, farklı ideolojik düşüncelerin "(Türk) millet(i) diye bir şey yoktur" tezlerinden bahseder ve bu teoriyi çürütecek bir takım kanıtlar sunar. Bu örnekler[7], 15. Asırda Neşrî tarafından kaleme alınan "Kitab-ı Cihannümâ"da, Fransız İhtilâli'nden 400 yıl önce 1. Kosova Savaşı'nda (1389) 1. Murad'ın Sırp Kralı'na hitabında kullandığı "Türk erliği" ifadesinin Sultan 2. Beyazıd zamanında dikkate alınıp bilinç oluşturmuş olması; 1499 yılında Ali Şir Nevaî'ye ait olan Kuş Dili eserinde (günümüz Türkçesiyle) "Ne zaman ki Türk şiirinde bayrak kaldırdım; o memleketi yekkalem eyledim." Gibi ifadeler, 1377 yılında yayınlanan İbn-i Haldun'un Mukaddime eserinde Türklerin, Allah'ın lütfu olduğunu belirten satırları, Halife Ma'mun'un 9. Asırda Türklerden bir ordu kurmuş olduğu bilgisi, 11. Asırda Kaşgarlı Mahmut'un Dîvânu Lugâti't-Türk eserindeki ifadeler, 8. Yüzyıldan Göktürk Kitabeleri'nde bahsedilen milliyetçilik ifadeleri ve sıkı bir modernist olarak bilinen Wolker Connor isimli bir siyaset bilimcinin 8. Asırda Altay Türkleri'nin isimlerinin Moğol steplerindeki taşlara kazındığını ifade etmesi olarak sıralanabilir.

Diğer yandan yazar, aslında millet ve milliyetçilik ile öyle ya da böyle sorunları olan kişilerin sorguladıkları temel şeyin "ırk milliyetçiliği mi yoksa kültür milliyetçiliği mi?" sorusu olduğunu söyler ve buna bazı cevaplar verir. Öncelikle bilimin tüm milletlerin Afrika'dan gelmiş olduğunu belirlemesinin ardından bu sorunun bütün güncelliğini kaybetmiş olduğunu söylemekle başlar. Sonra sırasıyla hâlâ milliyetçilik fikrinin ırkla ilgili bir fikir olduğunu iddia edenlerin var olduğundan söz eder ve bunların ya bir propaganda yöntemi uyguladıklarını ya da kavramlara verdikleri anlamlarla, onların gerçek manalarının çelişmesinden kaynaklandığını ifade eder. Oysaki Sosyoloji Bilimi'nde kendisine yer bulan millet teorilerinin içinde milleti ırk ile sınırlandıran herhangi bir şey yoktur. Sadece etnik bazı temellerin nesiller boyu aktarılmasından oluşan hâkim kültürlerden bahsedilir. Burada esas olan bir mensubiyet şuurudur. Aksi hâlde bugün İstiklâl Marşı'nı hiçbir karşılık beklemeden yazan Mehmet Akif'i Türk yapan, ırkı değil; zihninde ve gönlünde bulunan ve de vicdanını o kültüre karşı sorumlu hissettiren aidiyet duygusudur.

Millet üzerine yapılan sosyolojik çalışmaların genel manada vardıkları ortak kanı, bir millet olma bilincinin oluşmasındaki başat faktörün iletişim olması gerektiğidir. Çünkü iletişim bir farkındalıktır ve insanların bir takım ortaklıklara sahip olduklarını idrak edebilmeleri için etkileşmeleri, etkileşebilmeleri için de iletişim kurmaları gerekmektedir. Dolayısıyla milletler çağının sona erebilmesi için de iletişimin tükenmiş olması gerekmektedir; herhalde adına "iletişim çağı" dediğimiz 21. Yüzyılda böyle bir şeyden bahsetmek, en hafif tabirle çılgınlık olur.

Son olarak kitabın ilgilenmiş olduğu bir soru da "milletler yok edilebilir mi?"dir. Bu soruya tam olarak yazarın ifadeleri ile cevap vermek doğru olacaktır: "evet, milletler doğdukları gibi yok da edilebilirler. Çünkü millet, ırk değildir ve genlerde değil; akıllarda ve gönüllerde yaşar. Akıllarda ve gönüllerde yaşayan varlıkları güçlendirmek de, zayıflatmak da, diriltmek de, öldürmek de mümkündür."[8]

MİLLET VE MİLLİYETÇİLİK – MİLAY KÖKTÜRK

"Her eser eksiktir ve tamamlanmayı bekler. Tamamlanan her bir eksiklik düşünce dünyasının gelişimi yolunda atılan bir adımdır."

Milay KÖKTÜRK

Bir felsefe profesörü olan Milay KÖKTÜRK, "Eleştirel Yazılar – 1: Millet ve Milliyetçilik" başlığını vermiş olduğu kitabında çeşitli dergiler ve sempozyumlar için kaleme almış olduğu makalelerini derleyerek bir araya getirmiştir. Bunu yapmasında da Cemil Meriç'in etkisi olduğunu söylemiştir. Meriç'e göre "dergiler, hür tefekkürün kalesidir ama çoğu bir mevsim yaşar; çiçekler gibi…" ve "eski dergiler, ziyaretçisi kalmayan mezarlıklar" gibidir. Dolayısıyla Milay Köktürk de yazılarının kalıcılığını sağlamak istemiş ve bu derleme kitabını yayınlamıştır. Ancak her kitapta olduğu gibi bu kitapta da belli bir hedef bulunmaktadır. O da: "milleti yüceltmek ya da yerden yere vurmak, milletçiliği ret etmek ya da ona nümayişler düzenlemek niyeti gütmeden onu sosyal, siyasal ve kültürel açıdan tüm boyutlarıyla ele almaktır. Bu sayede de ne yapılırsa yapılsın ortadan kaldırılamayan bu olguyu anlamaya çalışmak ve 'düşünce özgürlüğü', 'milliyetçiliğin ontolojisi', gibi milliyetçilikle doğrudan bağlantılı olan ama hâlâ üzerinde konuşulmayan konuları tartışmaya açmaktır."

Yazar kitabında işe tanımlamanın önemi ile başlıyor. Biriyle tartışmak, o tartışmada haklı çıkmak için değil; öncelikle kendimiz için ilgili kavramı tanımlamamız gerektiğini savunuyor. Kavramı, konuyu ya da olguyu bize hatırlatan şeyin bu tanımlama olduğu bilgisi, aslında tanımlanan şeyden ziyade onu tanımlayan kişi için önem arz etmektedir. Çünkü tanımlama sayesinde kişi, kendi yerini, hedefini, bakış açısını, etki edeceği hinterlandı, kendine koyduğu etik kuralları ve bunların tamamıyla da kendi hayatını değiştirmiş olur ya da daha doğru bir ifade ile kendi hayatını tanımlar.

Millet için konuşulacak olursa; esasta yapılması gereken yine tanımlamadır ancak bu zamana kadar millet, hep tasvir edilmiştir. Onun niteliklerinden bahsedilmiştir fakat bu niteliklerden fazla bir şey olduğu göz ardı edilmiştir. Daha önemli olan bir şey, bu tasvirlerin kişiden kişiye değişmemesi gerektiğidir. Çünkü bahsi geçen çok büyük bir kitle olduğundan tanımlanan ya da tasviri yapılan kavramın herkes tarafından aynı şekilde anlaşılması gerekmektedir.

Millet eğer bazı müşterek değerlere sahip olan büyük sosyal topluluk olarak tanımlanır ya da tasvir edilirse bu topluluğun bazı ontolojik[9] temellere sahip olması gerektiğinden bahsetmek gerekir. Bu temeli oluşturan unsurlar şunlardır [3]:

  • Soy ya da biyolojik var oluş, bir coğrafyada yaşıyor olma yani, fiziksel temel.
  • Kültürel var oluş yani, sosyal/tarihsel temel.
  • Bilinç varlığı olarak (farkında olan olarak) ar oluş yani, bireysel bilinç temel.

Bu unsurların tamamı bir milletin oluşumunda çok önemli yere sahip olmakla birlikte iç içe geçmişlerdir. Ancak içlerinde bilinç temeli, diğer hepsinden daha önemli bir yere sahiptir. Çünkü yazarın tabiri ile "dünya üzerindeki var oluş tarzımızı bilincimiz belirler."[10] Eğer sadece biyolojik temelli bir millet tanımı yaparsak ırka dayalı bir milliyetçilik algısı oluşturmuş oluruz ve bu tanımlama, sosyal bir gerçekliği oluşturmaz. Bu nedenle bir milletin ortak hayallerinin, ortak değerlerinin ve müşterek yaşama koşullarının sağlanabilmesi için bilinçsel bir temelde kendisini o millete ait hissetmesi gerekmektedir.

Bununla birlikte tamamını toparlayacak olursak; milleti, sadece belli coğrafi sınırlar içinde yaşayan halk yığınları olarak tanımlayamayız. Çünkü millet olma bilinci, kendisini ilgili millete ait hisseden herkesi kapsar. Başka coğrafyalarda yaşayıp o millete karşı vicdani ve bilinç bakımından bağlılık hisseden herkes o milletin bir ferdidir. Bunun tersi bir düşünce etnik temelli bir aidiyete yol açar ki bu da ırk milliyetçiliğine kapı aralar.Ötesinde, millet bulunduğumuz zaman diliminde ve sınırlarda yaşayan kişilerden de ibaret sayılamaz. Eğer öyle olsaydı tarihi bir geçmişten bahsedilemez, kültürel bağlılıklar oluşturulamazdı. Bu konuda yazar şimdide yaşayanları, milletin cisimlenmiş şekli olarak görür ve somut bir gerçeklik olduğundan bahseder. Eğer milleti bu tanımlama ile sınırlı tutarsak milletin somut mu yoksa soyut bir kavram mı olduğu konusunda tartışmalar çıkabileceğinden söz etmektedir. Sonuç olarak da şunları söylemektedir: "millet bilinç ile oluştuğuna göre, zamansallık ve mekânsallıktan ayrılması söz konusu değildir. Bu bilinç; şimdi, geçmiş ve geleceğe ilişkin genel algılama ve tasarımlarla yüklüdür. Bütün bunları göz önüne aldığımızda, milleti derûnî/aşkın varlık alanı, var oluş biçimi olarak tanımlamak, hiç de yanlış olmayacaktır."[11]

Sonuç olarak; milletleşme sürecinde bilinç oluşumunun sağlanabilmesinde en önemli adımların bir devletin, özellikle de cumhuriyet rejiminin varlığı ile ulus-devlet anlayışının hâkimiyetinin, bu sürecin hızlandırılmasında oldukça önemli yere sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bununla birlikte yazar bir sonuç olarak şunu da iletmektedir: "milletleşme süreci dünya görüşleri kavgasına kurban edilmemelidir. Millet gerçekliği, sadece milliyetçilik ve ulusalcılık gibi dünya görüşleri çerçevesinin dışında yorumlanmalıdır. Milletlerin var oluşlarını tahrip eden dünya tasarımı (küreselleşme gibi) değiştiği takdirde bu süreç başarıyla kapanacaktır. Son adım ise bireylerin doğal aidiyetlerini içselleştirmeleri olacaktır. Bu da bir bilinç işidir."[12]

Milletleşme süreci boyunca ve dahi tamamlandığında ortaya çıkan başka bir durum da onun fikri boyutunu oluşturan, bir ideoloji olarak milliyetçiliktir. Entelektüel bakış açısı, çalışmalar ve araştırmalar çerçevesinde oluşturulmuş tanımlama metinlerini alıp söyleneni tekrarlamak yerine var olan bilgilerden yola çıkarak katkı sunulacak yeni tartışma boyutları kazandırmayı ve farklı perspektiflerden çıkarımlar yapabilmeyi hedeflemelidir. Bu manada milliyetçiliğin aslında sırasıyla şu durumların bir sonucu olduğu çıkarımını yapabiliriz; algılayış, kabulleniş ve buna göre tavır belirleyiş. Fakat daha da önemlisi, bütün bunların oluşmasını sağlayan bilinç durumudur. Dolayısıyla bilinç seviyemiz doğrultusunda kavramların, özelde de milliyetçiliğin ne demek olduğunu algılayabiliriz; algıladığımız kadarı içinden bir takım kabuller yapabiliriz ya da yapamayız ve kabullerimiz kadarıyla onun lehinde ya da aleyhinde bir duruş belirleyebiliriz.

Bu minvalde milliyetçiliğin temelde bir duygu durumu olduğunu saptamak gerekir. Bunun yanında bu duygu durumunun bir takım bilimsel metotlar ışığında belli bir analitik form kazanmasıyla milliyetçilik aynı zamanda bir düşünce hâline de gelmiştir.Duygu bakımından incelersek milliyetçilik, kişisel yaşamlarımızda sevmek ya da nefret etmek gibi ifade edilen duygular kadar basit değildir. Çünkü bireyin, dünyaya bakış açısını ve yaşama biçimini etkiler. Bir kişiyi sevmediğinizde, onunla ilişkinizi kesersiniz ve bu kopma sizin hayatınızdan önemli şeyler kaybetmenize sebep olmayabilir ancak bir milleti sevmemek duygusu, topyekûn bir reddetme şekline bürünebilir. Bu da kişinin yaşam biçimini, değerlerini ve hedeflerini özellikle de toplumsal siyasallaşma bakımından tamamen değiştirebilir.

Bu zamana kadar yapılan yanlışlardan biri de milliyetçilik fikrinin hep neden var olması gerektiği konusu üzerinde durulması ama milliyetçiliğin nasıl var olması gerektiğinin çok da gündem konusu olarak ele alınmamış olmasıdır. Hâlbuki bir fikrin varlığının önemi kadar geleceğe akarımı da önemlidir. Dolayısıyla milliyetçilikle ilgili öncelikle kabul edilmesi gereken şey, onun varlığını kanıtlamak olmamalıdır. Çünkü o zaten fikri değerlerini gündeme almaksızın doğal bir duygu durumu olduğu için varlığını kanıtlama çabası içine girmek bile beyhudedir; zira hep vardır. Ancak milliyetçilik, sadece yaşanılan ana sıkıştırabilecek bir düşünce değildir.O, varlığını milletin varlığından alır. Dolayısıyla millet için var olan ontolojik temeller, milliyetçilik için de geçerlidir. Bu konuları yazar şu şekilde sonuçlandırmaktadır: "Yaratılanların en şereflisi ya da sefillerin sefili olamamak, bireyin özgür seçimlerine bağlıdır. Kelimelerin gerçek anlamında insan olma kategorisi, öncelikli konuma getirilmedikten sonra bir etnisiteye, millete ya da ümmete aidiyeti yüceltmek, bireye yüksek bir ruh kazandırmaz. İnsan olmanın yolu, ahlak ve erdemlerle donanmaktan geçer. Bu donanımların sergileniş üslubu ise kültürü ve dolayısıyla milletleri oluşturur. Millet, kendimiz olarak ait olduğumuz, insanlık denilen bütünün bir parçasıdır ve siyasal formdan öte bir şeydir. Bu nedenle milliyetçiliğin geleceğiniz, onun içeriği belirleyecektir."[13]

SONUÇ:

Bütün bu anlatılardan sonra aynı başlık altında incelediğimiz iki kitabı değerlendirecek olursak; öncelikle şu gerçeği görmekteyiz: bir kitap tıpkı başta felsefeyi ifade ettiğimiz şekilde, millet ve milliyetçilik konusunda bizi doğru düşünmeye, düşüncelerimizi nasıl metodik olarak kullanmamız gerektiği yönünde bir algı yöntemi kullanmışken; diğeri bilimsel çalışmalardan elde edilen bulgular sayesinde okuyucuca bir takım kanıtlar sunmaktadır.Bu anlamda belki de esasta, özellikle de milliyetçiler olarak karşımıza çıkan problem, millet ile milliyetçilik kavramlarını, kavramsal açıdan birbirinden ayırmadan ve sadece siyasal bir düzende kendimize yer bulmak amacıyla dilimize pelesenk edişimizdir. İncelenen iki kitabın da özelde vermek istediği şeyin, milliyetçiliğin, millet için yapılması gerektiğidir. Milleti, onun varlık sebeplerini, onu oluşturan temel unsurları, neden dünya üzerinde milletler şeklinde gruplardan meydana gelindiğini anlamadan sadece pohpohlanmış, süslü edebiyat cümleleriyle duygulara hitap eden milliyetçilik anlayışının aslında bugün yaşanan sorunları gün yüzüne çıkarttığını görmekteyiz. Milliyetçilik savunucuları ile milliyetçiliği ret eden dünya görüşleri arasındaki çatışmaların bilinç seviyelerindeki benzerlikle ve farklılıklar duygu eksikliğinden mi yoksa anlama, kavrama probleminden mi kaynaklanmaktadır sorusunun cevabı aslında bu iki kitabın bir arada okunmasıyla gün yüzüne çıkmakta…

Sözün sonu olarak; dünya üzerinde birbirinden farklı değerlere, kültürlere sahip olan milletler vardır. Aslında dünyadaki çeşitliliğin sırrı da burada gizlidir. Milletler varlıklarını kişilerin ya da grupların onları kabul edip etmemelerine göre kanıtlamazlar. O temelde bir duygu durumu olduğu için kendisini bir millete ait hisseden insanlar var olduğu sürece varlığını sürdürecektir. Hatta hiç kimse kabul etmese dahi tekrar ortaya çıkma potansiyeli olduğu için varlığından bahsedilecektir. Bu noktada önemli olan, bir milletin milliyetçiliğinin nasıl yapılması gerektiğidir. Varlığını sürdürebilmek için milliyetçilerin ortaya koyacağı tezlerin neler olacağı ve hangi düzeyde etki sağlayacağı, siyasi/toplumsal/kültürel problemlere karşı çözüm önerilerinin neler olacağı, geçmiş/şimdi/gelecek ile ilgili algılama biçiminin nasıl olacağı, ne tür planlamalar yapılacağı, düşünce şeklinin hangi edebi, sanatsal, estetik ve felsefi motiflerle ne türden entelektüel ürünler ortaya koyacağını belirlemeleri gerekmektedir. Aksi hâlde yapılan milliyetçilikler, süslü cümlelerin kişilerin beyninde serotonin hormonu salgılanarak, duygusal doyum yaşamalarını sağlamaktan öteye geçemeyecek hamasi sözlemlerden ibaret kalır. Çünkü Ziya Paşa'nın da dediği gibi: "Ayinesi iştir kişinin; lafa bakılmaz."

DİPNOT:

[1] Öksüz, İ., (2016). "Millet ve Milliyetçilik", Panama Yayıncılık, Ankara, s. 10. 

[2] İskender, Öksüz, a.g.e., s.40. "Anlama, iyi anlama" anlamına gelen yaklaşım ilk olarak Max Weber ve Georg Simmel tarafından "verstehen" ifadesiyle ortaya atılmıştır. 

[3] İskender, Öksüz, a.g.e., s.44. 

[4] Gerçi SSCB'nin ekonomik sebepler dolayısıyla kendi kendini yok ettiğini savunan görüşler de var olsa da genel kanı metindeki gibidir. 

[5] İskender, Öksüz, a.g.e., s.223. 

[6] Etnosembolistler, A. Amstrong ve A. D. Smith isimlerinin öne çıktığı bir gruptur ve kısaca milletleri modernite ile başlatırlar fakat moderniteden önce de milletlerin oluşmasında başat faktör olan etnisitelerin olduğunu savunurlar. 

[7] İskender, Öksüz, a.g.e., s.284 – 298. 

[8] İskender, Öksüz, a.g.e., s.367. 

[9] Milay, Köktürk, a.g.e., s.15. Ontolojik temel kavramından, varlığın varoluşunun doğru, haklı, hakiki, ve kabul edilebilir/akıl düzenine uygun nedenleri, gerekçeleri; varlığı o varlık olarak var kılan, varlığın o varlık olarak var olmasına neden olan/mümkün kılan asıl ve en temeldeki yapı ve unsurlar; varlığın üzerine yükseldiği, adeta devamı gibi olduğu asıl zemin kast edilmektedir. 

[10] Milay, Köktürk, a.g.e., s.17. 

[11] Milay, Köktürk, a.g.e. s.25. 

[12] Milay, Köktürk, a.g.e. s.33. 

[13] Milay, Köktürk, a.g.e., s. 66.

KAYNAKÇA:


...

Gencay Dergisi - SAYI: 57 - EKİM 2016

BU YAZIYA VE DAHA FAZLASINI OKUMAK İÇİN GENCAY DERGİSİ'NİN EKİM 2016 SAYISINA AŞAĞIDAKİ LİNKTEN ULAŞABİLİRSİNİZ.
YAKARIŞ (Başbuğ Alparslan Türkeş'e)
SÖZ GÜMÜŞSE SÜKUT ALTINDIR

İlgili İletiler

 

Yorumlar (0)

Henüz Yorum Yapılmamış