TÜRKLÜĞÜN ZALİME BAŞKALDIRIŞI...

3_mayis

"ŞANLI 3 MAYIS TÜRKÇÜLER GÜNÜ" 

3 Mayıs, Türkiye'deki Türk Milliyetçileri için çok önem arz edip anılması elbette ki güzel bir gelişmedir. Ancak son 5-6 yıldan beri bazı "Kozmopolit Milliyetçiler" tarafından ne hikmetse "Milliyetçiler Günü" olarak anılmaktadır. 1944 yılında Türkçülük ve Turancılığa karşı olanlar bile davanın adını "Irkçılık ve Turancılık" adını verirken günümüzün Kozmopolit Milliyetçileri, "Türk" kelimesini kullanmamak için büyük bir dikkat ve özen gösteriyor. Hal böyleyken insanın aklına gelmiyor değil.Yarım asırdan fazla süregelen 3 Mayıs günü, karşıt düşüncedeki komünizm fikrine sahip kişiler tarafından Türk/Türklük/Türkçülük/Turancılık isimleri ile hitap ederken siz neden "Türkçüler" kelimesini kullanmaktan çekiniyorsunuz?

İnsan sormadan edemiyor.

-Kimden çekiniyorsunuz?
-Kimin Milliyetçiler Günü?

"Milliyetsiz Milliyetçilik" yaratmaya çalışan mankurtları bir kenara bırakıp asıl tarihi gerçeklikler merceğinde 3 Mayıs 1944 günü neler yaşanmış, okuyalım.

1944 yılına gelindiğinde komünist faaliyetler yoğunlaşmaya başlamış ve özellikle Türkçü ve Turancı kesim ile çatışmışlardır. 1942'de Başbakan olan Şükrü Saraçoğlu 5 Ağustos 1942 yılında TBMM'de yapmış olduğu konuşmasında "Biz Türk'üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve lâakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir. Biz azalan ve azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz ve her vakit bu istikamette çalışacağız." diyerek Türk Milliyetçilerine güç vermiştir. Çünkü Atatürk zamanında mahkûm edilen komünistlerin "Milli Şef" adı verilen İsmet İnönü döneminde devletin önemli kademelerine yeniden getirilmeleri Türk milliyetçilerini tedirgin etmişti. Özellikle İsmet İnönü ile dönemim Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'in, Türk Milliyetçilerine karşı besledikleri kin ve nefreti, 3 Mayıs 1944 günü Türk Milliyetçileri için bir şahlanış günü olmasına rağmen yaşanan olayları yalan ve iftira ile karalayarak göstermişlerdir.

1944 yılında artan komünist faaliyetler üzerine Orhun Dergisinin sahibi H. Nihal Atsız'ın dönemin başbakanı Şükrü Saraçoğlu'na hitaben yazmış olduğu iki açık mektubu dergisinde yayınlamıştır. Bu mektuplarda Türkiye'de faaliyet gösteren komünistlerin çalışmaları ile kimlerden, nasıl yardım aldıklarını; ikinci mektubunda ise şahıs isimleri vererek beyan etmiştir. Özellikle Komünizmin fraksiyonlarından olan Marksizm'in ülkede güçlenmesine, devlet ve üniversitelerde Marksist kadroların doldurulmasına karşıda bir tepkiydi. Bu durum Türkçü-Turancılara karşı cephe alınmasına sebep olmuştur.

Orhun dergisinin 16. Sayısında yayımlanan "Başvekil Saraçoğlu Şükrü'ye ikinci açık mektup" başlıklı yazısı üzerine başta Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel olmak üzere Ulus gazetesinin sahibi Falih Rıfkı'nın da desteğiyle Sebahattin Ali tarafından H. Nihal Atsız'a dava açılmış. Sabahattin Ali'nin, savcıya ve Konservatuar Müdürü Orhan Şaik Gökyay'a " Ben dava açmayacaktım, Hasan Ali bey böyle istedi " itirafında da bulunmuştur. 26 Nisan 1944'te başlayan davanın ilk duruşmasında mahkeme salonu Türkçü ve Turancı gençlik tarafından tıklım tıklım dolunca hâkim salonun boşaltılmasını istemiş ancak gençlik salonu terk etmeyince duruşmayı bir sonraki tarihe atmıştır. 3 Mayıs 1944 günü ikinci duruşması yapılan davada ilk duruşmadaki kalabalık göz önüne alınarak dönemin Ankara Valisi Nevzat Tandoğan, adliye binası etrafında sıkı bir güvenlik çemberi oluşturarak Türkçü -Turancı gençliği duruşma salonuna aldırmamıştır. Bunun üzerine Türkçü ve Turancı gençlik topluluk halinde Ulus Meydanına doğru yürüyüşe geçmeye başladılar. Daha sonra Başbakan Şükrü Saraçoğlu'nun meclisteki Türkçü söylemlerine güvenen Türkçü ve Turancı gençlik, Başbakanlık binasına doğru yürümüşlerdir. Ancak burada da emniyet güçleri tarafından sert müdahalelere maruz kalarak bazı gençler tutuklanmıştır.

9 Mayıs 1944 Salı günü devam eden davada duruşmaya sadece savcılıktan davet alan kişiler haricinde kimse sokulmazken, yürüyüşe katılan birçok Türkçü ve Turancı gençliğin yanında Ankara'nın dışında yurdun değişik yerlerinde yaşayan ve çalışan ( Ardahan, Aydın, Balıkesir, Bandırma, Bitlis, Isparta, Samsun ve Zonguldak) bazı Türkçülerin evleri ve işyerleri aranarak gözaltına alınmışlardır. O dönemde sıkıyönetim İstanbul'da olduğu için bütün gözaltındakiler buraya sevk edilmişti. Gözaltına alınanların bazısı sivil bazısı da askerdi. O dönem de sivil olanları Sirkeci'deki Emniyet Müdürlüğü olarak kullanılan Sansaryan Hanına, asker olanları ise Tophane'deki Askeri Cezaevine kapattılar. Bir yandan da Ankara ve İstanbul'da yayınlanan başlıca gazetelerde Türkçülüğe karşı iftira ve itham yazıları yazılmaya başlanarak karalama kampanyası başlatıldı. Bu kampanyanın adını da "Irkçılık ve Turancılık" diye yayarak açılacak olan davanın ismi de olmuştur. Ayrıca 18 Mayıs 1944 günü Bakanlar Kurulu'nun Anadolu Ajansı aracılığı ile bir "resmi tebliğ" yayımlayarak Türkçü ve Turancı gençlik üzerinde uygulanacak olan baskı ve iftiraların habercisiydi. Tutuklanmalar yapılırken Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, 3 Mayıs 1944 günü Ankara'daki hadiseler ile ilgili olarak 19 Mayıs 1944 Gençlik ve Spor Bayramı günü yapmış olduğu konuşmasının büyük bir bölümünü ayırmış. Soruşturma aşamasındaki hadiselere hükümler vererek Türk Milliyetçilerini vatan haini, devlet düzenini yıkmak isteyen kişiler olarak gösterip bunlara karşı en sert tedbirlerin alınacağını beyan etmiş. Yaptığı ithamlı konuşmasından anlaşılıyor ki açılacak olan dava da Türk Milliyetçilerinin nelerle suçlanacağının da ipuçlarını veriyordu. Zaten davanın iddianamesi, soruşturma kararı ve davanın sonucunu belirleyen I. Sıkıyönetim Mahkemesi ilamı, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün ithamlı ve iftiracı konuşmasıyla örtüşmüştü.

Sebahattin Ali tarafından H. Nihal Atsız'a karşı açılan davanın 9 Mayıs 1944 tarihli son duruşmasından sonra ve özellikle Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün 19 Mayıs günü yapmış olduğu konuşmasından sonra 23 Türk Milliyetçisinin tutuklanmasıyla Türkçü ve Turancı gençliğe karşı dava açılmıştır. Tutuklananlar önceden "hazırlanmış ifade" metinlerinde "Irkçı ve Turancı oldukları, Turancı serüvenlerini gerçekleştirmek için hükümet darbesi yaparak gizli bir örgüt kurdukları ve bul yolda çalışmak için ant içtikleri" gibi asılsız iddialar yazılıydı. Hazırlanan bu senaryo ifadeyi okumadan, karşı çıkmadan imzalayıp sözlü olarak da ifade etmeleri isteniyordu. Tabi ki 23 Türk Milliyetçisi gençlik bu asılsız iddiaları imzalamadıkları için 15 çeşit işkencelere maruz kalmışlardır.

Bunların arasında H. Nihal Atsız, Zeki Velidî Togan, Nejdet Sancar, Reha Oğuz Türkkan, Dr. Fethi Tevetoğlu, Alparslan Türkeş, Hikmet Tanyu, Hasan Ferit Cansever gibi birçok isim 7 Eylül 1944 Perşembe günü mahkeme karşısına çıkarılmış. Tutuklandıkları tarihten 3 ay 19 gün sonra yani 7 Eylül 1944 tarihine kadar da "Tabutluk" adı verilen yerlerde çeşitli işkence şekillerine maruz kalmışlardır. En etkili işkence "ihtilattan men" yani hepsi okuyan aydın kişiler olduğu için tek kişilik, penceresiz ve ışıksız hücrelerde kalarak kitap, dergi ve gazete okumaları yasak olup birbirleri ile görüşmeleri, konuşmaları engellenmişti. O yüzden oraya kimlerin getirildiğini bilmiyorlardı. Özellikle sorgulamalar sırasında uygulanan ağır işkenceler ile başlayan zindan hayatı Türk Milliyetçisi gençliğin üzerinde maddi ve manevi yıkıntılara sebep olmuştur.

Gözaltına alınan siviller Sirkecideki ünlü Sansaryan Hanı'nın çatı katındaki bir yatağın zor sığdığı, tavandaki küçük bir delikten gelen ışık ve 15 wattlık lamba ile aydınlatılan hücrelerde tutuluyorlardı. Günlük yiyecekleri 300 gr ekmekten ibaretti. Bodrum katındaki "mezarlık hücresin" de ise duvarlarından lağım suları sızan taş bir çıkıntıdan ibaret bir yatılacak yerde Nihal Atsız, bir hafta kalmış. Hücreye konulurken yanında olan şapkası bir hafta da küf tutmuştu. Bir diğer işkence şeklide özellikle hazırlanmış ifade metinlerini imzalamayanlara yönelik uygulanan "tabutluk" ya da "mutene hücre" denilen işkence hanedir. Burası dik tutulmuş tabut biçimindeki hücrelerdir. Bu hücreler çatı katında olup genişliği 50 cm, yüksekliği 2,5 m. tavanında 1500 wattlık ışık veren ampuller ve duvarlarında kalın zincirler asılıydı. En ağır işkencenin yapıldığı tabutlukta kollarından ve bacaklarından zincirlenerek ayakta kalacak vaziyette duvara asılır ve tepedeki 1500 wattlık ışık direk beyne doğru verilirdi. İşkence edilen kişi bayılıncaya kadar orada tutulurdu. Türkçü ve Turancı gençlik, tabutlukta aç ve susuz olarak 48 saat işkence görmüşlerdir. Bunlardan en çok işkenceye maruz kalan Reha Oğuz Türkkan, Orhan Şaik Gökyay, Hikmet Tanyu, Hamza Sadi Özbek ve Osman Yüksel olmuştur. Dayak, falaka, küfür, aç ve susuz bırakma en yaygın işkence türleriydi.

Tophanedeki Askeri Cezaevinde tutulan sanık adayları asker kökenli oldukları için Sirkecideki Sansaryan Han'ın da yapılan maddi işkencelere maruz kalmadılarsa da ihtilattan ve okumadan yasaklıydılar. Hücreler pislik ve bit, pire gibi haşerelerle dolu olup tabure üzerinde uyumuşlardır. Askeri Cezaevinde tutulan Alparslan Türkeş, buradaki işkenceleri, "Hücrenin rutubeti, ışıksızlık, güneş yüzü görememek, bir şey okuyamamak, atalet beni yıpratmıştı." sözleri ile ifade etmiş. Aklanmalarından sonra da zulüm ve baskılar devam ederek kimisinin görevi iade edilmedi, kimisini de uzak yerlere en alt kademe görevi ile sürgün edildiler. İşkenceler sadece sanık adaylarına yapılmamış ve bazılarının ailelerine de maddi işkenceler yapılmıştır. Tutuklanan 23 Türk Milliyetçisinden biri olan Reha Oğuz Türkkan'ın en çok işkencelere maruz kaldığını şu sözleri ile daha net anlayabiliriz. "Bazılarımız da işkence görüyor. Ben tabutlukta 3 gün 4 gece işkence edilerek, 23 arkadaşımın arasında korkunç bir "rekor" kırmış oluyorum ama sol gözüm zedeleniyor, kör olma derecesine geliyorum. (Amerika'da tedavim 8 yıl sürdü.) Çoğumuza şu veya bu çeşit zulüm ve işkence yapılıyor. Sekiz ay sonra başlayan mahkemede de bunların izi kalmadığı için isbat edemeyeceğimizi sanılıyor. (Benim isbatım, onları pek şaşırttığı gibi, Askeri Yargıtayın mahkûmiyet kararını bozma sebeplerinden biri oldu.)"

Burada üzerinde önemli durulması gereken nokta ise bütün bu olayların en başta gençlik arasında yankı buluyor olmasıdır. "3 Mayıs 1944 Türkçülük Davası" Sebahattin Ali ve H. Nihal Atsız davası gibi görünse de temelinde Sovyet Rusya eliyle Cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından komünizme dur diyen Türkçü ve Turancı gençlik aleyhinde baskılar oluşturup cezalandırmaktır. Çünkü İsmet İnönü ve etrafında komünizm fikrini benimsemiş devletin ileri kademelerinde yer alan kişiler, II. Dünya Savaşı'nın başlarında Alman yanlısı politika benimsemişlerse de Türk devlet yönetimi değişen şartlara göre politikasını değiştirmiş ve savaşın sonlarına doğru Sovyet Rusya'nın zafer kazanıp savaşı bitirmesi dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'yü ve çevresindekilerini umutlandırmıştı. Sovyet Rusya'nın esareti altında bulunan Türk Dünyasının sorunlarını yazı ve haberlerle dile getiren Türkçü ve Turancı gençlik olduğu için Sovyet Rusya'yı tedirgin ediyordu. Bu yüzden Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Türkiye'yi SSCB'ye yaklaştırmak ve komünizmi yayma çabası içine girmiştir.

"3 Mayıs 1944", Türkçülük fikriyatının salonlardan meydanlara indiği, yüzlerce isimsiz kahramanların Türklük uğruna dayak yiyerek tutuklandığı, Türkçülerin ise aralarındaki yüreksizleri gördüğü, dost sandığı hainleri ayırt ettiği ve Türkçülüğün karşısındaki can düşmanlarını yani vatan haini olan komünistleri açık açık tanıdığı bir diriliş günüdür.

Bu yüzdendir ki damarlarında dolaşan asil "TÜRK" kanını taşımaktan şeref duyan tüm "TÜRK" soyluların "3 Mayıs TÜRKÇÜLER Günü"nü anıyorum.

Sevgilerimle...

Yeliz Yıldırım

Araştırmacı - Tarihçi ve Tarih Öğretmeni

KUZULARIN SESSİZLİĞİ
Söz konusu Ana Vatan, Millet ise, Gerisi Teferruat...

İlgili İletiler

 

Yorumlar (0)

Henüz Yorum Yapılmamış

By accepting you will be accessing a service provided by a third-party external to https://www.tahtapod.com/