Ekoloji politikaları neden milli olmalı? Niçin bir milliyetçi ekoloji alanında mücadele etmeli?

Günümüzde milliyetçi camia pek çok politik konuda üretim gerçekleştirse de bu konular maalesef daha çok millet tanımı, ulus devlet gibi politikanın gayet soyut noktasına temas eden başlıklarda olmaktadır. Bu yazı ise bu konularda yapılan üretimi küçümseme maksadı taşımamakla birlikte günümüz dünyasında giderek önem kazanan çeşitli güncel sorunların kendilerini milliyetçi aydın olarak tanımlayan kitlenin ve kendilerini milliyetçi olarak tanımlayan tabanın gündeminde yeterli yer bulamamasını işlemektedir. Bu meselelere verilebilecek göze çarpan örnekler ise kadın hakları, insan hakları ve çevre politikası gibi konulardır. Bu yazıda bahsedilen güncel konuların içinden çevre meselesinin niçin işlenmediğine dair çekinceler üzerine birtakım kanılar[1] sunulacak ve çevre politikalarının aslında milliyetçiler tarafından niçin gündeme alınması gerektiğine dair birtakım gerekçeler işlenecektir. Yazının başlangıcındaysa bu konunun son dönemde niçin önem kazandığını hatırlatma amacıyla gündeme de değinilecektir.

AKP döneminde izlenen çeşitli özelleştirme politikaları devletin elinde olan kurumların satışa çıkartılması aslında bütün bu olayların başlangıcı oldu. Bu olgunun iki boyutlu olarak işlenmesi gerekiyor. Bunlardan birincisi işin rant boyutudur. Kurumların satışı işlemi o kadar artmıştır ki sonunda elde özelleştirilecek kurum kalmamış; bu durum da AKP hükümetini 2B kanunu ile orman vasfını yitirmiş arazi satışlarına ya da doğrudan ormanları çeşitli mazeretlerle işgale ve ardından rant arazisine çevirmeye yöneltmiştir. Bu talanın en vahim boyutu olarak kuzey ormanlarının üçüncü köprü ve üçüncü havalimanı bahane edilerek yok edilmesi ile karşımıza çıkmıştır. Çevre hususunda bir hassasiyetin en üst düzeyde toplumsal vicdanda yer bulmasına örnek olarak 2013 Haziran ayında yaşanan Gezi Parkı olayları örnek gösterilebilir. Mesele üzerine güncel bir örnek olarak Karadeniz'de yapılmaya çalışılan yeşil yol da örnek verilebilir. Bu işin ikinci boyutu da hükümetin devletin gıda pazarında belirleyici konumundan vazgeçmesidir. Et ve Balık Kurumu'nu özelleştirmek suretiyle devlet hayvancılık sahasından çıkarılmıştır. Bu yöndeki politik tercih ilerleyen aşamalarda devleti et ithalatına mecbur bırakacak kadar ileri giden bir duruma yol açmıştır.

Çevre konusundaki politik sorunlar daha fazla sol eğilimli grupların ve bireylerin ilgilerini çekmektedir. Farklı eğilimlerdeki kişiler de eğer çevre üzerine bir eylimlilik içine girerse toplum onu "sol"da olarak algılamaktadır. Bu yukarıda ifade ettiğim "çekince"lerin ilki ve en önemlisi olarak göze çarpmaktadır. Hatta "camia"nın içinden Gezi Parkı'na katılan kişilerin karşısına da çıkmıştır. Camianın içindeki bu kişilerin dışlanmaları bir çeşit korkuya da sebep olmuştur. Bu dışlanmayı meşruluk zeminini(!) inşa eden mazeretlerin kaynağında olayların başında Sırrı Süreyya Önder'in müdahale karşısında koyduğu tepki, olaylar sırasında sol grupların örgütlülükleri ile eylemin hâkim unsuru haline gelmeleri bulunmaktadır.

Bir diğer çekince de şudur. Bu tip alanlarda eylemlilik devletin kolluk kuvvetleri ile doğrudan çatışmayı gerektirmektedir. Milliyetçi camia bu hususta kendi öğretisinin bir parçası olan devlete bağlılık ilkesini çiğnemeyi göze alamamaktadır. İlkesini çiğnemekten kaçınması da milliyetçi camia için çevre konusunda eylemliği engelleyen önemli bir tabudur.

Bir diğer husus da milliyetçi kanaat önderlerinin çevre ile ilgili konuları gündemlerine almak yerine daha çok siyasetin gündelik seyri üzerine fikir yürütmeleridir.[2] Bu gündelik siyasi seyirdeki üretim alanlarını da yalnızca terör meselesi ve hükümetin milliyetçilik karşıtı politikalarının eleştirisi ile sınırlandırmaları söz konusudur. Günlük hayatın diğer sorunları henüz bu kişilerin düşünsel çerçevelerinde çok da önemli bir nokta olarak görülmemektedir.

Milliyetçi camia niçin aktif bir şekilde bu konularda fikir yürütmeli ve eyleme geçmelidir? Milliyetçi doktrinin dayandığı üç temel kavram vardır. Bu üç kavram: vatan, millet ve milletin atalardan bugüne miras kalan kültürüdür.

Vatan konumuzla nasıl bağdaştırılır? Vatan bir milletin fertlerinin yaşadığı toprak parçasının milliyetçi öğreti içerisinde kavramsallaştırılmasını ifade eder. Peki, toprak yalnızca yüzölçümünden ibaret bir unsur olarak görülebilir mi? İktisadi açıdan toprak değerlidir. Zira tarım bir milletin bağımsızlığı için oldukça önemli bir şeyi ifade etmektedir. Gıda üretimi hususunda bağımlı olmak çok ciddi bir sıkıntıdır. Nitekim sağlıklı nesilleri bu topraktan yetişen kaliteli ürünler ile yetiştirebilirsiniz. Bunların yanında toprağın sağlığı boyutu vardır. Toprak genel kanının aksine hayati bir döngüye sahiptir. Toprak içindeki kimyasal birleşiklerce daha verimli ya da verimsiz olur. Tam olarak bu yüzden toprak hususunda oluşabilecek bu tip sıkıntılar üzerine ciddi politikalar üretilmelidir. Hükümetlerin bu hususta politika üretiyor olması gerekmektedir. Ormanlar da vatanın ikliminin korunması ve vatandaşların soluduğu havanın kalitesi açısından hayati bir önem taşımaktadır. Su temizliğinin önemine girmeye gerek dahi yoktur. O halde bir milliyetçi için vatanını canı pahasına korumanın içine vatanın doğasını korumak nasıl girmez?

Millet bahsine aslında vatanın içinde değinmiştim. Milletin fertlerinin sağlığı gıda ve su tüketimi ile yani beslenme ile doğrudan ilişkilidir. Bu yüzden bir hükümetin tarım ve hayvancılığın her alanında ürettiği her politika en az istihbarat alanında ürettikleri kadar önemlidir. Zira bugün yapılan gen çalışmalarının insan sağlığı açısından ne gibi sonuçları olacağını öngörecek kadar elimizde veri mevcut değildir. Bu tip ürünlerin denetim mekanizmalarının henüz oluşmamış olması ve AKP hükümetinin bu alanda izlediği geleceğe kayıtsız tutumlar sorun içermektedirler. Milliyetçi öğreti gereği vatanın her parçası bu milletin geleceğinin emanetidir. Yani lüzumsuz yere kesilen her ağaç kirletilen her dere aslında milletin geleceğinden çalınmış bir hazinedir. Bir ağacın yetişme süresi ya da kirlenen bir derenin ıslah ve arıtma süreçleri düşünüldüğünde bu zararın maddi yanı daha da açığa çıkmaktadır. Manevi hasarsa en az maddisi kadar mühimdir. Şehrin betonlaşmasının ve şehrin içinde betondan yeterli kaçış alanı olmamasının, kent sakinleri üzerinde olumsuz bir etkisi olduğu bugün bilimsel tetkikler neticesinde kabul gören bir tezdir. Şehirdeki yeşil alan oranı bireylerin ruh sağlığı açısından da önemlidir. Milletin bedeni ve ruhi sağlığını olumsuz etkileyecek şeyler en az dış mihraklar kadar tehlike arz etmez mi?

Kültür meselesine gelecek olursak bir milletin içinde yaşadığı coğrafyadan ötürü geliştirdiği davranış biçimleri, yetiştirdiği tarım ürünleri bunlardan üretilen mutfak kültürdür. Zaten kültürün bu boyutu çok da görülmez değildir. Bu hususta çok çeşitli çalışmalar yapılmış özellikle endüstrileşmenin kültürel alanda yarattığı etki çokça işlenmiştir. Bunların yanında göz ardı edilen boyut aslında tohumların da kültürümüzün bir ürünü oluşudur. Yani özete dikkatli bakıldığında çevreye dair koruyamadığımız her şey kültürden de önemli unsurlar götürecektir. Kültürü küreselleştirmeden korumak kadar insan eliyle dönüşen çevrenin vereceği zarardan da korumak gerekmez mi?

Son olarak da şunu söylemek gerekmektedir. Günümüzde toplumsal tepki ideolojik temelde değil değerler üzerine gelişmektedir. Dolayısıyla bu tip konuları dile getirmeyen gruplar kamuoyu oluşturma hususunda da yetersiz kalabilmektedirler.

Bütün bu yukarıda dile getirilen hususları düşündüğümüzde aslında sorularımızın da cevabı meydana çıkmaktadır. Çevre ile ilgilenmek hem ilkesel olarak hem de pragmatik olarak bir milliyetçi için önemli bir tamamlayıcı unsurdur. Zaten her fırsatta ecdadın çevreye verdiği önemi anlatan bir grubun –hatta bunu ecdadın yüceliğinin önemli bir parçası olarak sunan- bu tip konularda başka grupların gerisinde kalması en nazik tabirle komik durmaktadır. Bunun yanında yukarıda çekince olarak zikrettiğim unsurlar da bu tip bir eksiliğin üstünü örtmek için geçerli gerekçeler değillerdir. Bu yukarıda bahsedilen eksiklerin tümü milliyetçiliğin derdini yeni kuşaklara anlatmasına engel olmaktadır. Bunun yanı sıra da bu tip tutarsızlıkların var olması da öğretiye olan bu yaklaşımın etkisini de zayıflatmaktadır.


[1] Kanı ifadesi bu yazıda öne sürülecek savların henüz bilimsel bir sınanmaya tabi tutulmamasından dolayı özellikle kullanılmıştır. Bu yazı kendini bilimsel bir yazı statüsünde görmek iddiasında değildir. Burada sıralanan tespitler yazarın öznel gözlemlerini içermektedirler.

[2] Bu bir çekince değildir. Ancak yine de engellerden biri olarak yazının bu kısmında işlenmiştir.

VE TUZ KOKTU
Tahtapoddaki İlk Yazım Neden Gecikti?

İlgili İletiler

 

Yorumlar (0)

Henüz Yorum Yapılmamış