AYDINLANMA VE AYDIN: BİLİMSEL VE POPÜLİST AÇIDAN BİR DEĞERLENDİRME

"Kendine has hiçbir fikri olmayan, formül haline gelmiş işporta fikirleriyle düşünen ayaklı kütüphanelere münevver demek zordur."

Peyami SAFA

Giriş: 

Türk Dil Kurumu Sözlüğü'nde geçen tanımlamaların derlenmesi üzerine bilim "Evren veya olaylarla ilgili belli bir konuyu bilme isteğinden yola çıkan, belli bir amaca yönelen, deneysel ve gözlemsel yöntemler kullanarak geçerli sonuçlar üretmeye çalışan bilgiler bütünü"; popülizm "Politik durumu dramatize ederek halkın ilgisini uyandırmak amacıyla yapılan politika" ve aydınlanma ise "Bir sorun üzerine gereği kadar bilgi edinme, tenevvür" olarak tanımlanabilir. Bu bilgilerden hareketle bu yazıda aydınlanmanın genel değerlendirilmesi yapıldıktan sonra bilimsel ve popülist açıdan hangi görüşlerin var olduğu ve bu var oluşun Türk aydınlanmasına yansıması üzerinde durulacaktır. Ayrıca ikinci bir yazı başlığı olarak günümüz Türkiye'sinde aydın kesim olarak ifade edilen zümrenin aydınlanmayı algılayış biçimleri ve ülke üzerindeki etkilerinin ele alınması da hedeflenmektedir

Temel Olarak Aydınlanma Ve Eğitim Ama Nasıl?

"Ne kadar aydınlanırsa insanlar, o kadar özgür olacaklar"

Voltaire

Modern ve Postmodern süreç içerisinde kendisine yer bulan aydınlanma, insanı ve toplumu ilgilendiren pek çok alanda (edebiyat, siyaset, ekonomi, sanat vb.) düşünce ve somut ürün ortaya koymuştur. Ortaya çıkan bu ürünler, günümüze kadar gelen süreçte değerini korumakla kalmamış yeni fikirlerin üretilmesinde temel oluşturan sağlam araçlar olarak varlıklarını sürdürmektedirler. Dolayısıyla aydınlanma, popülist ve bilimsel araştırma sahalarının hemen tümünde etkindir; çok sayıda atıf almış; siyasal düşünce dünyasında fikir sistemlerinin geliştirilmesi ve bu fikirlerin savunucuları tarafından konum alma şekillerini belirlemede önemli bir düşünce geleneğini oluşturmaktadır.

Aydınlanmanın terim olarak karşımıza ilk çıkış yerini "Batı Felsefesi" ve tarihini de kullanımındaki sıklaşma da göz önüne alınarak 18. Yüzyıl (17. Yüzyılda felsefesi detaylandırılmış; hatta 15-16 yüzyılda temelleri atılarak ilk eylemsel tepkilerini vermeye başlamıştır.) olarak belirtebiliriz. İngilizce'de "enlightenment", Fransızca'da "l'Age de lumiéres" Almanca'da "Aufklärung" ve İtalyanca'da "Illuminismo" olarak ifade edilen terim, Türkçe'de "Aydınlanma" olarak karşımıza çıkmasına rağmen zaman zaman "Entelektüalizm" şeklinde de kullanılmıştır ancak iki terimin birbirinden farklı muhtevalar içerdiği bir gerçektir ve bu farklılık, makalemize verilen başlıkla ilgili olmadığından bu konuya temas edilmeyecektir.

Başlangıcının İngiliz Devrimi, zirve çağının Fransız Devrimi olduğu genel kabulü ile aydınlanma; toplumsal, siyasi ve kültürel açıdan Batı burjuvasında yapılması gereken köklü değişiklerin bütünü olarak ortaya çıkmıştır.Bu toplumsal yapı değişikliklerine yapılan göndermelerin arka planında bulunan felsefe, insanın geleneksel görüşlerden, yetkelerden, bağlılıklardan vb. kurtulup yalnızca akla dayalı bir biçimde yaşamı kavrama ve düzenleme çabasını ifade eder [1]. Dolayısıyla aydınlanma için basitçe, bağımsız düşünme temeline dayanan aklı doğru kullanabilme eğitimi denilebilir.

Aydınlanma felsefesine göre insanın mutlak anlamda tek rehberi akıldır ve akıl, mantık ve bilimle eğitilip geliştirilebilen ortak bir yetidir [2]. Fakat toplumu oluşturan bireyler, ortak bir akıl kullanma yetisine sahip olmalarına rağmen toplumsal ve kültürel -hatta son süreçte bunlara küresel de eklenebilir- çevrelerin otoriter etkilerinin olması, bu yeteneğin herkes tarafından özgürce kullanılmasını kişinin bilişsel rehavete olan isteğiyle doğru orantılı olarak engeller ve bunun sonucunda da bazı kimseler, kendilerini bu otoriteye teslim etmeyi tercih ederler. Bütün bunlarla birlikte, toplumda hâkim olan otoriteler arasında çıkar çatışmaları peydah olabilir. İşte bu noktada Cevizci (2002), "Bu otoritelerden bağımsız olarak kendi aklını özgür bir biçimde kullanan bir kimse, bireysel ve toplumsal mutluluğu elde eder." der [2]. Dolayısıyla kişi, aydınlanma yolunda önemli bir adım atmış olur.

Aydınlanmanın Alman temsilcisi olan Immanuel Kant'a göre; "aydınlanma, insanın kendi suçuyla düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan, kendi suçuyla düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil; fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır. Sapere aude! 'Aklını kendin kullanmak cesâretini göster!' sözü, Aydınlanma'nın parolası olmaktadır." [3].

Aydınlanmanın sosyal, siyasal ve toplumsal açıdan değerlendirilmesini istersek; döneminin Prusya Kralı II. Friedrich'in aydınlanma çağına uygun icraatlarından da etkilenmiş olan Kant'a göre; "Özgür düşünme ve eyleme, yönetimlerin; yâni, hükümetlerin ilkelerini de etkileyecek ve kendilerine göre insanı kullanarak onu sömürebilecekleri ya da ondan yararlanabilecekleri düşüncesi, makineden fazla bir şey olan insanın onuruna uygun davranma düşüncesine dönüşecektir." [3].

Daha da önceye, Rönesans dönemine gidersek, Batı dünyasını büyük bir baskıya alan kilise feodalitesinden kurtulma çabalarının da konumuzla doğrudan ilgisi olduğunu görürüz. Bu dönemde insanlar, bilginin tek bir yerden gelmediğinin, aksine daima var olan bilginin, ancakkişi tarafından düşünerek ve araştırarak ortaya çıkarabileceğinin farkına varmıştır. Bir anlamda bilgi, laikleşmiştir.İşte bu durum, kilisenin haricinde ve hatta onun bilgisine aykırı bilgilerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu bilgileri ortaya çıkaranlar da modern anlamda "aydın" kişiliklerin ilk örneklerini teşkil edebilirler.

Dönemde üniversiteler gelişmiş, kiliseden bağımsızlaşılmış, toplumun sınıf düzeyi genişleyerek farklı ortamlardan gelen kişiler, toplumda hakim sınıfı oluşturan feodal yapının dışında kendiliğinden bir sınıf daha oluşmuş ve buna da "aydın sınıfı" adı verilmiştir [4].

Aydın zümresindeki kişiler, bağımsız akıl ve onun ürünü olan düşüncenin mutlak savunucuları olmuşlardır; sürekli fikirler üreterek dönemin kilise ve egemen toplum sınıflarına karşı toplumsal eleştirinin önemli birer temsilcisi haline gelmişlerdir. Buradan çıkarılacak bir sonuç olarak diyebiliriz ki bilim, doğayla alakalı bir konuda ilgili verilerin elde edilmesi sonucu, deneysel ve gözlemsel metotlar yardımıyla belli çıkarımlar yapmayı ve genel doğa yasalarına ulaşmayı amaçlar. Bu noktada bilimi gerçekleştirebilmek için bir bilimsel düşünceye ihtiyaç vardır ve onun temelini de akıl oluşturur. Tıpkı doğa bilimlerinde olduğu gibi insanı (psikoloji) ve toplumu (sosyoloji) konu alan bilimsel sahalarda da aynı şey amaçlanmalıdır. Elbette aklın özgür ve doğru metotlar ile kullanılması sayesinde…

Aklın özgür kullanımını temel alan aydınlanma, amaçladığı ürünlere ulaşabilmek için doğru metotlar kullanmalıdır. Bu metotların kullanımında ise eğitim, çok önemli bir belirleyici olarak karşımıza çıkmaktadır. Fakat bu eğitimin herkese eşit olarak arz edilmesi hususunda farklı görüşler mevcuttur. Örneğin; "Helvetius, insanların yetileri bakımından doğuştan eşit olduklarını ama 'eğitim farklılığının zihinsel eşitsizliği doğurduğunu' belirtip uygun ve yaygın bir eğitim yoluyla bu eşitliğin yeniden kurulacağını ileri sürerken Diderot, Helvetius'un bu görüşünü benimsemez. Çünkü ona göre, insanlar arasında beyinleri, darlıklar karakterleri bakımından doğuştan gelme farklılıklar vardır. İki insanın aynı eğitime aynı tepkiyi göstermemesinin nedeni bu farklılıklardır [5]."

Sonuç olarak aydınlanma düşünürlerinin ortak kaygısı ve önem atfettikleri konu eğitimdir ama 'kim eğitilmelidir?' sorusuna verilen cevap değişkenlik göstermektedir. Kimi düşünürler bütün bir halkın eğitilmesinden yana iken bir kısmı ise çeşitli faktörlerle okuma-yazma oranı bile çok düşük olan bir halkın en azından yakın dönemde eğitilmesi çok zor olduğunu ve aydın zümresi için böyle bir enerji aktarımının, büyük bir vakit kaybına neden olacağını savunmaktadırlar. Dolayısıyla eğitimle, o dönemde –belki de yer yer günümüzde de -ayak takımı', 'bağnaz' ve/veya 'kitle' olarak tanımlanan güruhtan herhangi bir olumlu geri dönüş beklentisi olmamaktadır ve bu noktada karşımıza seçkinci bir yaklaşım çıkmaktadır.


Türk Aydınlanma Süreci:

"Aydın,fedakârlığı öğretir ve topluma asıl yönünü gösterir;

tereddütleri kaldırır, varoluş damgasını basar ve hareket yolunu aydınlatır." 

Ali Şeriati


Türk aydınlanma sürecinin Tanzimat Dönemi ile başladığını görmekteyiz. Öncesinde Osmanlı Dönemi'ni incelediğimizde bugünkü anlamıyla bir aydın sınıfından bahsedemeyiz. Orada sadece arif, âlim gibi sınıflandırılabilen düşünürler ile "halkla bütünleşmiş" bir ulema zümresi vardır.Halkla bütünleşmiş ifadesini Cemil Meriç şu şekilde ifade etmektedir: "Ulema, halkın vicdanı, arzusu, öfkesi, sağduyusu ve sesidir. Ulema ayrı bir sınıf değil; halkın kendisidir" [6].

Bu anlamda Türk aydınlanması dediğimizde anlamamız gereken üç farklı dönem olmalıdır. Bunlar; Tanzimat Dönemi, Cumhuriyet Dönemi ve Çağdaş Türkiye Dönemi şeklinde sıralanabilir. İlk iki dönem Türkler için aydınlanmanın temelini oluşturur. Yeni bir devlet kurmanın temellerinin atıldığı ve eylemin gerçekleştirildiği zaman diliminde yaşayan aydın zümresi, dönemlerinin tüm zorluklarını üzerlerinde ve aydınlanmanın gerçekleştirileceği her alanda hissetmişlerdir.

Dönemle ilgili bilinen şey, Batı'nın toplum ve toplumun aydınlanma süreci üzerindeki baskıcı tavrının oldukça şiddetli olduğudur. Bu konuda Yaşar (2011)'a göre; "Tanzimat Dönemi ve sonrasında gerçekleştirilen bütün iyileştirme çabaları ve düşünsel mücadeleler mutlak bir mağlubiyetin ardından gerçekleştiği için dağılma sürecine sürekli millî değerlerin aşağılandığı ve bu değerlerden duyulan mahcubiyete çoğunlukla nefretin eşlik ettiği bilinmektedir. Aslında Türk aydının ortaya çıkmasında etkili olan olaylar Batı'da olduğu gibi geleneksel yapıya yerleşen radikal dinamiklerin sarsıcı etkileriyle değil, Batı karşısındaki mağlubiyetlerin sonucu geride kalmışlık hissinin yaygınlaşmasıyla birlikte gelişmiştir" [7]. Çünkü dönemde aydınlar belli bir takım düşünceler üretmek durumundadır; bu düşüncelerin üretilmesiyle ilgili olaylar Batı kaynaklıdır. Bu da onların öncelikle menşei Batı olan eserler okumalarına neden olmuştur. Sonrasında halktan kopuşlar, beraberinde 19. Yüzyılda yönetim politikalarında batılılaşmanın benimsenmesi gibi durumlar Türk aydınında halktan ne kadar uzak durulursa o kadar çabuk Batı medeniyetine entegre olunacağı ve ilerleme sağlanacağı bu sayede de gelişmiş ülkeler seviyesine çıkılabileceği yönünde inanışlar meydana getirmiştir. Sonuçta da Tanzimat aydınları ile Anadolu insanı arasında kocaman bir duvar örülmüştür. Birbirini anlamayan iki gruptan biri boğaz kenarındaki yalılarında Batılılaşma hülyası içinde bohem bir yaşantı içindeyken Anadolu insanı gittikçe fakirleşmeye, sömürülmeye ve cehalete doğru savrulmuştur. Turhan, halkın tavır ve zevklerinden uzak durmayı marifet sayan dönem aydınlarının kültürel hoyratlığından bahsetmektedir. Başka bir ifadeyle halkın medeniyet anlayışı ile aydınların medeniyet anlayışı arasında büyük bir uçurum oluşmaktadır [8].

20. yüzyıla gelindiğinde Türk aydınında hâlâ kimlik arayışının devam ettiğini görürüz. Dönemin aydınları, halktan kopuk bir aydınlanma mı yoksa halka doğru ve halkla iç içe bir aydınlanma mı, ikilemi içindedir. Halka doğru bir aydınlanma sürecini benimseyenler arasında Ziya Gökalp, Yusuf Akçura, Halide Edip, Hamdullah Suphi gibi isimleri ve dönemde kendisine yer bulan Türk Ocağı gibi kuruluşları görmekteyiz. Hatta dönemin görüşüne bir örnek vermek gerekirse; Yusuf Akçura "Halka" başlıklı yazı dizisinde "Biz Halka Doğru diye ad taktığımız bu cerideyi halk için, halka faydalı olmak için çıkarıyoruz" diyordu. Akçura'ya göre "halkın, yani köylü ve esnafın, mektepler, cemiyetler yapabilmesi için önüne düşüp yol gösterecek okumuş adamlara ihtiyaç" vardı [9]. Türk Ocağı ilk açıldığı günden beri gençleri Anadolu'ya yöneltmiştir. Oraya gitmek, gezmek, öğrenmek, anlamak ve sevmek yönünde telkinlerde bulunulmuştur.Bu noktada şiirler, yazılar kaleme alınmıştır.

Dönemde edebiyattaki aydınlanmada da Ziya Gökalp'in başı çektiğine şahit oluruz. Bunun yanında Ömer Seyfettin, Ali Canip gibi isimlerin kendisine eşlik ettiği ve hedeflerinin dilde Türkçeleşme'nin sağlanması olduğu bilinen bir gerçektir. Çıkarılan Genç Kalemler Dergisi bunun en güzel örneklerinden biridir. Beraberinde Halka Doğru dergileri, Türk Yurdu dergileri de Türk aydınlanmasının halkla bütünleşik yapısının temel taşları olmuştur.


Aydınlanma ve Popülizm:

"İktidar yozlaştırır, mutlak iktidar mutlak yozlaştırır."

Lord ACTON


Rusya, özellikle de 19. Yüzyılda dünya üzerinde gelişmekte olan ülkelerin ideolojilerinde insan kategorileştirmeleri yapmaları bakımından önemli bir kaynak olmuştur. Bu durumun kuramsal olarak şekillenebilmesi için iki temel ayak vardır. Bunlar entelektüel ayak ve siyasal ayaktır. Bu iki kesitte de birbiri ile kopukluk yaşayan halk ve burjuva kesimlerinden halk tarafının ön plana çıkarılmasında önemli bir politik duruş olarak popülizmi görmekteyiz.

Popülizm, temelleri Çarlık Rusya'sına dayanan bir tavır hareketidir. Bu anlamda Lenin'i ilgili geleneği, kuramlaştırıp himayesi altına aldığı Asya ülkelerinde pratik uygulamalarını yaptığını görmekteyiz. Hatta "İki Ütopya" isimli eserinde de benzer pratik çalışmalara yer verdiğini görürüz. Bununla birlikte her ne kadar popülizmin anavatanının Rusya olduğunu düşünsek de popülizm, özellikle 20. Yüzyıl Türkiye'sinde var olan "Halkçılık" hareketi ile ilk ve önemli örneklerini sunmuştur.Ayrıca popülizm terimi 1870-1890'lı yıllarda ABD'de meydana gelen çiftçi hareketleri ile karşımıza çıkmaktadır.

Doğu ve Batı arasındaki bilime bakış yönünde bulunan farklılıklardan olsa gerek terimin kuramsallaştırılması Edward Shils, Peter Worsley, Jean Leca vb. birçok yazar sayesinde olmuştur. Bununla beraber London School of Economics and Political Science'da düzenlenen bir tartışmada da popülizm, enikonu irdelenmiştir [10].

Bununla birlikte popülizm kimi yazarlara göre farklı boyutları bulunması itibariyle bir tek tanıma indirgenemezken kimisine göre de geniş içerikli bir tanımlama yapmak mümkündür.

Birkaç popülizm tanımı vermek gerekirse;

"Popülist hareketler, hızlı ekonomik, toplumsal, kültürel ve siyasal değişikliğin baskısına, var olan siyasal yapıdan yabancılaşmış entelektüeller başta olmak üzere, başkaldıranların ya da tepki duyanların tüm halkın çıkarları için iktidarı hedefledikleri hareketlerdir. Bu hareketler halktan, özellikle faziletin yuvası olarak değerlendirilen arkaik kesiminden, kaynaklanan basit ve geleneksel biçim ve değerlere dönme ya da bunları benimseme inancı bu hareketlerin temel niteliğidir."

Amerikalı sosyolog Shils'in Worsley'le paylaştığı bir başka tanıma göre popülizm iki ilkeye yaslanır: "Her türlü siyasal standardın üstünde "halkın iradesi"nin önceliği, liderlerin, ara siyasal kurumları aşarak kitleyle doğrudan teması.

Fransız siyaset bilimcisi Leca popülizmin şu unsurlardan oluştuğunu savunur: "kentin, kent cazibesinin ve onun yozlaşmış liderlerinin "kirletmediği" basit insanın faziletlerine körü körüne bağlılık; her türlü iktidara güvensizlik; siyasetçiyi ve resmi kisve taşıyanı, bürokratı küçümseme." [10].

Yukarıda da bahsettiğimiz, gelişen ve gelişmekte olan ülkeler açısından iki tür popülizmden biri "entelektüel popülizm" diğeri "siyasal popülizm"dir.

Birçok yazarın "Nadorizm" olarak da ifade ettiği entelektüel popülizm, kapitalist gelişme sürecine geç entegre olan toplumlarda kendini gösterir. Kapitalistleşme, ABD'nin büyük katkısı sonucu toplumlarda kendini hâkim kılması geciktiği için sonradan eklemlenmeye çalışan toplumlarda bazı sancılara sebep olur. Siyasetten ekonomiye, kültürden ideolojilere kadar geniş bir yelpazede karmaşalara, düşünce çarpışmalarına ve ideolojik tepkilere neden olur. Dolayısıyla dönem içinde çeşitli sahalarda meydana gelecek olan değişikliklere karşı, kendi çağdaşlaşma algıları çerçevesinde milli reflekslere sahip modernistlerin tepkileri oluşur. Bu duruma en iyi iki örnek; II. Meşrutiyet yıllarındaki ekonomik tabanlı yenileşmede İttihatçılar'ın Ankara'ya heyet gönderip Ahi örgütlerini inceletmeleri ve Gökalp'in siyasal yapıyı çağdaşlaştırma sürecinde loncaları Millet Meclisi'ne göndermesi gösterilebilir.

Türk entelektüel popülizmine genel itibariyle "halkçılık" diyebiliriz. Popülizm araştırmaları içinde "Türk Halkçılığı" ne yazık ki uluslararası ölçekte kendisine hak ettiği ölçüde yer bulamamıştır. Fakat halkçılık, hem popülizm başlığına hem de Türkiye Cumhuriyeti'nin doğuşuna büyük katkılar sağlamıştır. Bilim tabanlı bir bakış açısıyla diyebiliriz ki gelişmişlik düzeyi nispeten geride olan toplumlarda belli bir burjuva sınıfı oluşturulamadığı için adına intelijansiya denilen aydın zümresi, toplum üzerinde hâkimiyet açısından çok daha etkin bir rol oynayarak milletin yapı taşlarının oluşturulmasını sağlamaktadır. Türk Halkçılığı, Osmanlı Narodniği, Tanzimat Aydınları ya da "Halka Doğru Gidenler" bu çerçevede değerlendirilmelidir.

Osmanlı Tanzimatı ve devam eden süreçte geleneksel elit denilen sarayın her geçen gün daha da güçsüzleştiği ve burjuva kesim denilebilecek güruhun da Gayr-i Müslim olduğu düşünüldüğünde siyasi ve sosyal hâkimiyet alanı otomatik olarak Türk İntelijansiyası'na kalmıştır. Bu dönemsel bir şans olarak nitelendirilebilir olsa da esasen doğru bakış açıları geliştiremeyen, millet faydasında düşünsel ürünler ortaya koyamayan ve etkili adımlar atamayan bir grubun elinde heba olan bir millete ve kaybolup giden bir tarihe de dönüşebilme ihtimali yüksektir. Şükür ki Gökalp, Akçura, Ağaoğlu, Köprülü, M. Şemsettin Günaltay, Memduh Şevket Esendal gibi bizim (bugün küçük sayılabilecek bir grubun fikirlerini devam ettirdiği) aydın zümremizin doğru tahliller yapıp doğru teşhisler koyduğu gerçeğini de göz ardı etmememiz gerekir.

Siyasal popülizm ise "köylü severlik" ya da "halkı kutsama" olarak tabir edilebilir. Bizde buna "köycülük hareketi" örnek olarak gösterilebilir. Köycülük hareketinin entelektüel boyutu oldukça etkili olmuştur.

Bizim toplumumuzdaki ekonomik sınıfsal düzeylere bakıldığında en geniş alanı köylülerin kapladığı görülmektedir. Aynı zamanda köylüler, milleti oluşturan kültürel geleneklerin en önemli taşıyıcıları hatta omurgasıdır denilebilir. Bu anlamda popülist tavır hareketi içinde köylüler oldukça büyük önem taşımaktadırlar. Dolayısıyla popülistler için ya da bizdeki ifade biçimi olan halkçılar yahut daha makro seviyede milliyetçiler (milliyetçiler popülisttir iddiasında bulunulmaksızın) için köycülük, bir milletin varlığının kabul ettirilmesi ve devamlılığı açısından elzem bir unsur konumundadır.

Ülkemizde Türk siyasal popülizminin özelde de köycülük hareketinin en belirgin örneklerinden birkaçı; bu fikri ABD'de eğitim aldığı zamanlarda benimseyen Nusret Kemal Köymen'in çıkardığı Ülkü Dergisi, tek partili dönemde varlık gösteren Atsız Mecmua, Türk Yurdu, Halka Doğru ve Türk Sözü dergileri, Fethi Tevetoğlu'nun Samsun'da yayınladığı Kopuz Dergisi olabilir. Özellikle Hüseyin Nihal Atsız'ın "İnkılap köyde olur, köyde doğar, köyde büyür", "Damarlarımıza alnının terini ve midemize emeğinin ekmeğini veren köylümüzün izdırabına karışmak borcumuz" ve "demokrasiye inanıyor ve milletimizi yükseltmek istiyorsak halkımıza tapalım ve dediklerini yapalım." gibi ifadeleri Cumhuriyet Dönemi Türk aydınının popülist yaklaşımlarına verilebilecek en iyi örneklerdendir [10].


Sonuç:

"Cumhuriyet fikir serbestliği taraftarıdır.

Samimi ve meşru olmak şartıyla her fikre saygı duyarız."

Mustafa Kemal ATATÜRK


Esasen temelini eleştirel bakış açısının oluşturduğu aydınlanma, bu yazıda bilimsel ve popülist açıdan değerlendirilmiş, hem kavramsal olarak hem de eylemsel olarak dünya ve ülkemiz tarihinde yer alan örnekleri savunucuları ile birlikte incelenmiştir. Ayrıca özellikle Türk toplumundaki yansımaları daha da detaylandırılmaya gayret gösterilmiştir.

20. yüzyıl Türk aydınlanması, bir anlamda türlü zorluklar içinde yeniden inşa edilmeye çalışılacak olan bir devletin temellerinin atıldığı ve aydınlanmanın anlama ve biçimlendirilme aşamasında çeşitli akıl karışıklıklarının giderilmesi için bir umut ışığı olduğu bir aydınlanma hareketidir. Edebiyattan sosyal yaşama; ekonomiden siyasete hayatın her alanında kendini hissettirmeyi başarmıştır. Öyle ki dönemde var olan fikirler kurulacak yeni Türk Devleti'nin tartışmasız tek önderi olan Mustafa Kemal Atatürk'ün de rehberi olmuştur. Atanın "Benim fikirlerimin babası Ziya GÖKALP'tir." Sözünden de bu durum anlaşılmaktadır.

Türkiye'de aydınlanma, özellikle de popülist aydınlanma hareketini iki evrede incelemek gerekmektedir. Birincisi Cumhuriyet öncesinde başlayıp Tek Partili Dönem'in sonuna kadar devam eden süreçtir ki bu zaman diliminde ekseriyetle "entelektüel popülizm" denilen tavır sergilenmiştir.Aydınlanmanın eleştirel ve özgür akıl kullanımı olduğu bilincinden vazgeçmeden "halkçılık" olarak tanımlanan bir popülist refleks geliştirilmiştir. İkincisi "siyasal popülizm" safhasıdır ki bu da çok partili dönemle başlamıştır denilebilir. Demokrat Parti döneminden başlayan siyasal popülizm sürecini Demirel ve Özal dönemleri devam ettirmiştir.

Bir takım kendine özgü formalara evrilse de siyasal popülizm günümüze kadar varlık sürdüren ve muhtemelen sürdürecek olan bir harekettir. Fakat her dönem kendi popülistik anlayışını devreye sokmuştur. Bu sebeple Türkiye'de popülizm irdelemesi yapabilmek için her bir dönemi kendi başına ele alarak değerlendirmek ve döneler arası karşılaştırma yapmak gerekmektedir.

Bütün bunlarla beraber popülizmin entelektüel ve siyasal boyutu da karşılaştırmalı olarak incelemeye açık bir konudur.


KAYNAKÇA

  • 1.AKARSU, Bedia, (1998). Felsefe Terimleri Sözlüğü, İstanbul: İnkılâp Kitabevi.
  • 2.CEVİZCİ, Ahmet, (2002). Aydınlanma Felsefesi, Bursa: Ezgi Kitabevi.
  • 3.KANT, Immanuel, (1984). "'Aydınlanma Nedir?' Sorusuna Yanıt", Seçilmiş Yazılar, İstanbul: Remzi Kitabevi.
  • 4.ÖZLER, İbrahim, (2000). "Cemil Meriç'te Aydın Problemi", Yüksek Lisans Tezi, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Erzurum.
  • 5.AĞAOĞULLARI, M. Ali, ERGÜN, Reyda, ÇULHA ZABCI, Filiz, (2006). "Kral Devletten Ulus Devlete", İstanbul: İmge Yayınevi.
  • 6.AKÇURAOĞLU Yusuf, "Halka," Halka Doğru, cilt 1, sayı 22, 5 Eylül 1329.
  • 7.YAŞAR, Ö. (2011). Ziya Gökalp, Hilmi Ziya Ülken ve Erol Güngör Örneğinde Dine Yaklaşımları ile Türk Aydını. (Yayımlanmamış yüksek lisans tezi). Dumlupınar Üniversitesi, Kütahya.
  • 8.Turhan, M. (2001), Kültür ve medeniyet, Türkiye Günlüğü, 67, 85-93.
  • 9.TOPRAK Z., (1995). "Türkiye'de Aydın, Ulus-Devlet ve Populizm," Türk Aydını ve Kimlik Sorunu, der: Sabahattin Şen, İstanbul; Bağlam Yayınları, s. 39-81.
  • 10.TOPRAK Z., (1992). "Popülizm ve Türkiye'deki Boyutları, " Tarih ve Demokrasi - Tarık Zafer Tunaya'ya Armağan, İstanbul; Cem Yayınları; Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği, s. 41-65.
...

Gencay Dergisi - SAYI: 61 - ŞUBAT 2017

​Bu yazıya ve diğer yazılara ulaşmak için ilgili linki kullanabilirsiniz.
Nedeni Olan, Sonucu Olmayan Yazı
Hasreti Yangın

İlgili İletiler

 

Yorumlar (0)

Henüz Yorum Yapılmamış