Kasım Türküsü

Screenshot_20171028-091419

Aşağıda okuyacaklarınızı yazarken bile hadsizliğimin dehşetle farkındayım aslında... Hayatta hiçbir şey olmayı tam manasıyla başaramayan bir insan olarak;
Bir eşsiz öndere,
Bir tarihî dehaya,
Bir Başkomutana,
Bir Başöğretmene,
Bir devrimciye,
Bir ekonomiste,
Bir idealiste,
Bir ülkü devine,
Bir vatansevere,
Bir gönül adamına,
Bir centilmene,
Bir devlet adamına,
Bir toprak insanına,
Bir arkeoloğa,
Bir din adamına,
Bir babaya,
Bir ustaya dair cümleler üretmek, üretmeye çalışmak zor ve sıkıntılı. Zira birisi hakkında bir kaç kelam edebilmek için bir kapasite gerekiyorken, O'nun hakkında söz söyleyebilmek meşakkatin ve yeteneksizliğimin ta kendisine dönüşüyor. Ama yine de bir yerden başlamak gerekiyor ve ben o içimi en çok yakan türküden başlamak istiyorum.
Medeniyetin anası Anadolu' nun doğurduğu kahraman evladına olan hasretin türküsüdür 10 Kasım sabahları ve ağlatır o türkü her Türk'ü...
     200 yıldır sahip olduğu topraklardan çekilen bir İmparatorluğun en zor yüzyılında; kocaman olmuş karnında ölü bedenler taşıyor zannedilirken, o imparatorluğun bedeninden yeni bir devlet doğurtan usta bir doktordur Atatürk... Cenk meydanlarında çarpışırken; bir yandan yokluktan, kıtlıktan, sıcaktan, soğuktan kıvrıla kıvrana, bir yandan hastalıklarla boğuşa boğuşa mucizeler yaratan bir kahramandır Atatürk...
     O'nun dehası, sadece savaş meydanlarında düşmanın hal tarzını tahminden öte, görüp ona göre tedbir almak kadar basit ve ucuz değildir. 2 asırdır çekilen ve savunma pozisyonunda olan tükenmiş bir orduyu aşka ve tava getirmiş, o orduya tarihin en önemli zaferlerinden birine imza attırmış, yeni bir devlet kurdurmuş, her zaman ordu-millet olmakla övündüğü halde yüzyıllardır "padişahın kulu"'ndan ziyade bir adım öteye gidememiş, sadece savaş ve vergi zamanı hatırlanmış bir milleti yeniden ve yineden özüne döndürmeyi başarmış, dahası ayağa kaldırmış, bunların hepsini 23 sene gibi "bizim için uzun, toplumlar için anlık" bir zaman diliminde yapmış bir stratejik dehadır Atatürk.
     Bunca devrimi "Nasıl yaptı"'dan ziyade "neden yaptı" diye sormak aklımıza gelmediği için bir kısır döngünün içinde debelenip duruyoruz O gittiğinden beri. Oysa ki, yüzyıllardır savaşlardan, yokluklardan bitkin düşen bu halkı ve o halkın makus talihini o kadar iyi analiz etmiş ki Atatürk, tekerrürden ibaret olmasın diye tarih yazmış, uyarmış, yetmemiş güvence altına aldırmış, yetinmemiş moralimizi bozmayalım diye sonumuzu da söylemiş. Neydi o uyarı : "Gençliğe Hitabe"... Neydi o son: "Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır" ... Neyimize güveniyoruz ki biz? "Sadece Türklüğümüze"...
     Öyle bir lider ki, lider değil adeta bir baba... Bir baba gibi tüm tehlikeleri bir bir yok ediyor evlatlarının üstünden önce. Sonra öncü oluyor, yapıyor, gösteriyor, örnek oluyor, kuruyor, üretiyor, kazandırıyor, öyle böyle değil yok olmak üzere sinmiş, ihmal edilmiş hatta terk edilmiş bir hastaya can veriyor, kan veriyor, ayağa kaldırıyor, giydiriyor, kuşandırıyor, ihya ediyor, hayata katıyor, dünyaya karıştırıyor, harmanlıyor, yoğuruyor ve medeni sanılan aleme "bu size imzamdır" diye son bir ikaz çekiyor.
Çok devrimci, çok lider, çok bilge, çok nazik, çok komutan ve bir o kadar da çok insan Atatürk... Benim O'nun hayatını her okuduğumda en az ufkunun uçsuz bucaksızlıgı kadar etkilendiğim bir şey daha var. Yalnızlığı ve hasretleri... Bir yetim ve belki de en çok babasına hasret. O yüzden memleket yetim kalmasın diye ömrünü koyuyor ortaya...ve memleketin yetimlerini getiriyor o Çankaya'ya... Ömrü cepheden cepheye koşmakla geçiyor ki kesinlikle anneciğine çok hasret. Kadınlar konusunda şanssız belki, bilvesile sevdiği kadınlardan olmuş hep, evet bütün halkı deli gibi seviyor fakat çok mümkün ki şöyle bir güzel sevilmeye, bir kadın tarafından anlaşılmaya hasret... Ama en acımasızı da, o cephelerdeyken imparatorluktan kopan vatanına hasret... Aslında belki de gerçek şu ki hiç dinmemiş doğup büyüdüğü yerlere olan hasretinin sızısı... Her türküde, her yemekte, her lehçede belki o Rumeliye "elveda" demenin acısını yaşamış. Çok insan evet, lakin çok acılı insan. Gelin görün ki bir gün bile bu acının hesabını kimseden görmeye kalkmamış çok yüce insan...
      Anadoluda kan gövdeyi götürürken bile ne azminden, ne centilmenliğinden, ne edebiyattan, ne sanattan, ne bilimden vazgeçmemiş, geçirmemiş. Kelimeleri özenle seçmis, cümleleri özenle kurmuş. Çünkü biliyor ki, evlatlar ebeveynlerinin aynasıdır ve o ebeveyn o evlatlara hiç kırılmamış, hiç gücenmemiş, hiç yüksünmemiş, hiç üşenmemiş... Öğretmiş ha öğretmiş. Evet itiraf edeyim ben, iş hayatımda, sosyal hayatımda, toplumsal ve politik düşüncelerimde, aile hayatımda ve hatta kızımı yetiştirirken çok düşünmüşümdür "Atatürk olsa ne yapardı" diye... Kafamın bir köşesinde hep bu cümle sabit asılı durur. "Atatürk olsa ne yapardı"? Bu önemli çünkü, O'nun penceresinden hayata bakabilmek 100 yıl sonra bile doğruya götürüyor beni. Zaten O değil miydi 100 yıl sonrası için bile bizi uyaran... Işte tüm bunlar yüzünden ülkece bir tavır değişikliğine gitmeli diye düşünürüm çok zaman. Biz artık, heykel Atatürkçülüğünü, hamaset Atatürkçülüğünü, destan Atatürkçülüğünü bir kenara bırakalım. Önce bir emanetin ne olduğunu değil ne olmadığını algılayalım. İlelebet payidar kalacak olan devletimizin özüne bir ulaşalım. Türklük şuurumuza yeniden ve bırakmamacasına kavuşalım. Unuttuğumuz o güzelim "ahlâk, kültür, nezaket, ülke, ülkü, vatan" olgularını yeniden hatırlayıp elimize alalım. Sanırım o zaman Atatürk' ü layıkıyla anmış ve anlamış oluruz. Biz O' nu bir anlayalım hele Kasım türkülerinde yine ağlarız, ama layığıyla ağlarız...Körü körüne değil. Bu 10 Kasımda ve her 10 Kasımda rahmet ve dua ile... Sizler de kalın selametle...

Emel Uysal Köse

Telif Hakkı

© Emel Uysal Köse @ tahtaPod.com | Tüm hakları saklıdır.

SUUDİ ARABİSTANIN YENİ YOL HARİTASI ILIMLI İSLAM
SORUYU DOĞRU SORMAK

İlgili İletiler

 

Yorumlar (0)

Henüz Yorum Yapılmamış