MERVE ÖĞRETMEN KADIN MAĞDURİYETİNİ ELE ALIYOR
Başlangıç notu:
Merve Öğretmen yalnızca bir metafordur. Zira Türkiye'de binlerce atanmamış öğretmen, belki yüzlerce Merve Öğretmen vardır. Amacımız Merve Öğretmen metaforu üzerinden siyasi düzenin yanlışlarını, haksızlık sayılabilecek fiillerini yapıcı bir biçimde yermektedir. Öyküleyici içeriğe sahip bu yazımızda ataması yapılmayan bir öğretmen adayından hareketle kadının kadını ele alması, kadın mağduriyetleri noktasında değerlendirmesi söz konusudur. Yazıda adı geçen Merve Öğretmen metaforu Sivaslı, Tokatlı bir Merve Öğretmen'le birebir örtüşebilir; lakin yukarıda da belirttiğim gibi öyküleştirilen yaşamlarda isim ve yaşam benzerliği olabilir. Yazının gerçek hayatta bir karşılığının olmadığını, dolayısıyla bir hayal ürünü olduğunu belirtmek istiyorum.
...
MERVE ÖĞRETMEN KIZ KARDEŞİNİN DURUMUNA BAKARAK ÇEKİRDEK ÇİTLİYOR
Türkiye'de hayat kime istediğini verdi ki küçük bir kesim hariç? Yüzde 10 mu dersin, 15 mi, 20 mi? Sana kalmış, kaç dersin bilemem... Hiçbir şey demesen de bu kesim öyle bir kesimdir ki yatar kalkar, gezer tozar, memleketin kaymağını yalar yutar, öyle böyle eğlenmez; kazma gibi ayak tırnağından çalı gibi saçına, dazlak kafasına geçirdiği peruğuna kadar her gün başkalaşır, gün gün yaldızlanır; tıka basa doyarcasına eğlenir de eğlenir; ya diğer kesim ne yapar? Bir kısmı işsizlikle kırılır, bir kısmı sözde "işim var" deyip belini doğrultamaz sömürülmenin sancısıyla... Benim gibilerse onca yıl okur okur, kendi ülkesi dediği topraklarda severek okuduğu bölümle ilgili devletin resmi kurumlarında kadroya geçemez.
Vay anam vay! Doğup büyüyecek gelişmiş bir ülke bulamadığıma mı, yoksa bu ülkenin güzelliklerini sömüren siyasete mi yanayım?
Oy anam oy! Gerçi anam da öyle "oy oy" diyerek dert anlatılacak kadın değildi; bakma sen, sözün gelişi abanıyoruz cümleye hayatın kornerinden...
Bu gibi düşüncelerin aklından geçtiği sırada Merve Öğretmen arka koltuğa iyice yaslanıp hızla akıp geçen doğayı seyrediyordu ki kız kardeşi Emine kulağına bir şeyler fısıldadı. Fısıldadı ama Emine'nin kocası Necip'in yüksek sesle dinlediği müzik yüzünden bir şey anlamadı. Emine bunun üzerine Necip'in omzunu çimdikleyip müziğin sesini kıs işareti yaptı. Necip müziğin sesini kısınca Merve Öğretmen'in kulağına, "Size gidelim... Anlatacaklarım var," dedi.
Necip onları Merve Öğretmen'in evine bırakıp doğru annesine koştu; annesinin dizinin dibinde biter bitmez cebinde taşıdığı tarağı, "Saçlarımı tarar mısın?" diyerek annesine uzattı. Annesi "Kıyamam oğlum, oğluşuum..." deyip oğlunun koca başını kucağına uzattı. Sanki yedisinde bir çocuk da "saçımı tara" diyor annesine; oysa 35-40 yaşlarındaki bir adamın saçıydı taranmayı bekleyen...
...
"Gördün mü?" dedi, "Bak nasıl da içeri girmeden hızla gitti."
"Ne olacak, gitsin..."
"Nasıl gitsin kız, niye gitsin? Kime gitti biliyor musun? Anasına... Karı gibi adam, kaynana gibi adam; dırdır etmeye, arkamdan konuşmaya gitti."
Emine'nin Necip'e karşı yakındığı bu gibi şeylere Merve Öğretmen, "Haklısın... Doğrudur..." minvalinde yanıtlar vermiyor; bilakis tersi yönde davranıyordu.
Neden mi?
Çünkü bir zamanlar Merve Öğretmen de bu gibi şeylerden yakınırken Emine, komşunun sık sık kahkaha atan kızını koluna takıp marketten de bir torba çekirdek alıp eve gelmişti.
Merve Öğretmen hüngür hüngür ağlayıp, "Kocam ağzıma öyle bir sıçtı, öyle bir sıçtı ki ağzımın tuvaletten farkı kalmadı... Mutsuzluktan kırılıyorum, hey sizi gidi leş götler, beni dinleyin!" dediğinde komşunun kahkaha patlatan kızıyla Emine çekirdek çitleyip, "Aman senin de taktığın şeye bak kız! Her gün kocan mı sıçacak ağzına, bir gün de sen sıçarsın, olur biter," diyerek Merve Öğretmen'in içinde bulunduğu hazin, buhran yüklü durumu hafife almışlardı. Belki kız kardeş kıskançlığından, "Kardeş kardeşin ne ölmesini ne de olmasını ister," sözünden kaynaklanıyordu davranış biçimleri...
Şimdi istediğin kadar sitem et Emine, dilersen figan et, camlara çık bağır çağır; dilersen kendine tapınan anneme de seslen. Hayatı boyunca kendi burnundan bir adım ötesini göremeyen, narsist kılıklı, uyduruk çehreli annemden medet um! Dilersen baba demeye bin şahit, hatta milyon şahit gerektiren babamdan yardım dilen... Gelir mi ha, ne dersin? Ev yıkılsa, yansa odasından çıkmayan adamdan... Orada yıllardır ne yaptığı bilinmezken; televizyonsuz, radyosuz, telefonsuzken; bir şeyler yazdığı, karaladığı görülmezken hep bir şeyler yapıyormuşçasına davranan o adamdan... Belli ki ressam değildi, olsaydı tuvallerini ilk biz görürdük. Belli ki şair de yazar da değildi; olsaydı şiirleri, öyküleri, romanlarını ilk biz okurduk. Bu arada aşık da değildi, sevgiden de anlamazdı. Kendi putlarına tapınan annemize seneler sonra mektubu andırsın diye bir kağıda "Doğum günün kutlu olsun sevgilim" yazıp vermesini istedik. Yazdı yazmasına ama sevgilim yerine dingilim yazdı. "Yanlışlıkla oldu; kalem kaydı, kağıt kaydı; cam açıktı, rüzgâr esti, sayfa kaydı," dedik ama narsist annemize inandıramadık. Burnundan kıl aldırmayan kadına sevgilim yerine dingilim yazarsan olacağı budur. Hayatında iki satır yazı yazmamış adamdan ne bekliyorsun ki? Sevgiliyi dingil de yazar debriyaj da kaporta da...
"Olacak iş değil" diyemeyeceğim çünkü çoktan oldu.
Hatırlıyor musun Emine? "Ana kuzusu, koyunu, buzağısı... Karı gibi dırdır eden adam" dediğin kocanla tanıştığın sıralarda narsist annemle ben uyarmıştık seni. Kapat gözlerini de şimdi seni o günlere götüreyim.
HANGİ KADIN MAĞDUR
Tutturdu o adamla evleneceğim diye. Anam bir taraftan, ben bir taraftan "Dur yapma kız" dedik ama işe yaramadı.
Kız kardeşim laf dinlemeyince annem eline bir sopa alıp kibir abidesi kardeşimin üzerine yürümez mi? Evin içinde adeta çember çizip ben, annem ve kız kardeşim üçlüsünden ibaret bir yörünge oluşturduk. Derken babam geldi. Pek hoşlandığı, zaman zaman taklit etmeye çalıştığı Doğu Karadenizlilere has bir ağızla, "Ne oluyi ula ha burda?" diye sordu. Annem korkudan altına etti, ben de ettim; kız kardeşim..? Galiba o çişini etmekle yetindi. O denli korkardık babamızdan. Misal babamız Allah olsaydı beş vakit namaza beş daha katar, babamıza kılardık namazımızı...
Annem meseleyi babama anlatmak istiyordu ama korkudan titrediği için düzgün cümle kuramıyordu.
Babam bu kez daha çok sinirlenerek odasına çekildi.
Babamın öyle bir huyu vardı ki odasına çekildi mi kıyamet kopsa dışarı çıkmazdı. Bunu bilen, fırsatını bulan annemle, tekrar dahil olduğumuz yörüngeyi takip ederek kız kardeşimin peşinde koşmaya devam ettik. Bir ara yönümüzü şaşırdık; biz kaçtık, kız kardeşim kovaladı.
"Kim kimi kovalıyor?" diye düşünürken yörüngeden çıkıp kenara çekildim. Şöyle bir baktım annemle kız kardeşime.
Annem ne kadar doğruydu da kız kardeşime, "O adamla evlenme. O adam doğru adam değil," diyordu. Ya kız kardeşime ne demeli? O ne kadar doğruydu da doğru adama denk gelecekti? Olaylara hep erkeği suçlayarak bakıyoruz. Karşı tarafa (erkeğe) soruyor muyuz; hayatı boyunca arkadaşları, dostlarını çekemediği için yarı yolda bırakan, telefon aramalarını zınk diye kesen, bir kez olsun arkadaşları, dostları hakkında iyi düşünmeyen kız kardeşim, o adamı hak ediyor muydu?
Adam kötü bile olsa kız kardeşim iyi miydi?
Ne var ki bizim toplumda yıllardan beridir çakal yürekli, bukalemun fikirli, yalancı, art niyetli ve fesat olduğu halde hep bir kadın mağduriyeti pazarlanıyor. Kanımca bazı kadınlar, kötü erkeklerden daha kötü olmalarına rağmen nedense hep mi hep mağdur rolünde yer alıyor," diyerek çıktığı yörüngeye bir daha girmedi Merve Öğretmen.
Engin Yeşilyurt
19 Ekim 2026
Sayfamızda yayımlanan yazıları kaçırmamanız için yayınımıza abone olun.
Aboneliğinizi istediğiniz zaman sonlandırabilirsiniz.
