XI-XIV. Yüzyıllarda Anadolu’da Yetişen Meyveler

Damak zevki kadar sağlık açısından da vazgeçilmez besinler arasında yer alan meyve, geçmişten günümüze insanının beslenme alışkanlığında çok önemli bir yer tutan doğal ürünlerin başında yer almaktadır. Kaynaklarda genelde her tür meyvenin yetiştiği bir bölge olarak tarif edilen Anadolu'da bu işin satışı ile ilgilenen kişiye "Meyve satıcısı/ Mîve furûş" denildiği gibi aşılama yöntemi ile daha lezzetli tatlar elde etmeyi ise bahçıvanlar üstlenmiştir. 

Anadolu hakkında (XI-XIVyy) bilgi veren siyasî, coğrafî eserlerin yanı sıra menakıbnâmeler, münşeat mecmuaları ve seyahatnamelerde acaba hangi meyvelerin adı geçiyordu. Bu meyveler nasıl tüketiliyor ve içlerinde ihraç veya ithal edilenler oluyor muydu ? Günümüzdeki gibi o zamanlar da meyve üretiminde problemlerle karşılaşılıyor muydu ? sorularına cevaplar bulmaya çalışacağız.

A) Kaynaklarda adı geçen meyveler:

Anadolu'da yetişen meyvelerde alfabetiğe göre ilk sırayı Armut (Ahlat) almakta ve kaynaklarda İstanbul, Serûc, Erzincan, Akşehir, Kilikya bölgesinde yetiştiği belirtilmektedir. 

Ayvanın ise Serûc ve Akşehir civarında yetiştiğine dair kaynaklarda bilgiler yer almaktadır. Özellikle Akşehir'in ayvalarının çok üstün olduğu belirtilmektedir.

Bademin ise Kilikya ve Karadeniz (Pontus) bölgesinde yetiştiği bilinmektedir. Zira Sultan I. Alâeddîn Keykubad zamanında (1220-1237) Kogonya (Şebinkarahisar) meliki şehrin ihtiyaçlarını karşılamak için derin su sarnıçları, üç ev dolusu yağ, bal, şeker, tuz, odunun yanı sıra badem de depo ettiğinden" bahsetmektedir. Dolayısıyla adı geçen bölgede veya civarında muhtemelen badem yetişmektedir. 

Üzümün dışında da çeşitli meyveleri barındırdığı için bağlara da değinmek isterim. Zira Erzincan, Ahlat/Halat, Gerger, Elbistan, Maraş, Urfa, Amasya, Bayburt, Niksar, Konya ve Niğde'nin bağları çeşitli vesilelerle kaynaklarda geçmektedir. İbn Battûta özellikle Niğde ve Amasya'nın bağ ve bostanlarının bol olduğunu belirtikten sonra Niğde'den geçen su üzerinde üç köprünün bulunduğunu, bu köprüler üzerine konan depoların nehirden akan su ile doldurulup bağ ve bostanların bunlarla sulandığından bahseder. Amasya içinde bağ ve bahçelerin yanı sıra evlere de suyun şehirden geçen nehirlerin üzerine kurulan dolaplar vasıtasıyla verildiğini belirtmektedir. Ahmet Eflâkî, Konya'nın bağlarının meşhur olduğunu belirttikten sonra Mevlâna'nın müritlerinden Fahreddîn Divdest'in bağının bir yıllık ürününü dokuz bin dirheme sattığını belirterek önemli bir gelir kaynağı olduğunu bize göstermektedir.

Kaynaklarda cevizin geçtiği bölgeler arasında Karadeniz (Pontus) özellikle Kastamonu, Birgi, Kilikya ve Malatya'dır. İbn Battûta, Birgi hakkında bilgi verirken ceviz ağacının gölgesinde oturduklarından ve yemek yediklerinden bahsettikten sonra Türkler cevize "Koz" derler ve Kastamonu'nun cevizinin çok bol ve ucuz olduğunu, bir dirhem ceviz satın aldıklarında on kişi yedikleri halde bitiremediklerini belirtir.
Nasır-ı Hüsrev'in verdiği bilgiye göre ise Menbic'de şehrin mahallelerine ipek böceği yetiştirmek için dut ağaçları ekilmiştir. el-Ömerî'de "Balıkesir memleketinde bol miktarda ipek ve ladin çıkar" diyor. Eğer Balıkesir'de ipek üretiliyorsa tıpkı Menbic'de olduğu (Balıkesir'de de) gibi dut yetiştirildiğini düşünebiliriz.

Ahlat, Erzincan, Akşehir ve İstanbul'da elma yetişmekte idi. Özellikle Akşehir'in elmasının tatlı ve renkli olduğundan bahsedilmektedir.
Eriğin ise Kilikya, Serûc ve Mudurnu-Kastamonu arasında yetiştiğine dair kayıtlar vardır.

Günümüzde de Anadolu'da yetişmeyen yada çok az yetişen bir meyve olan hurmanın XI-XIV yüzyıllarda Anadolu'da bilindiğine ve az da olsa Kilikya bölgesinde yetiştiğine dair kayıtlar mevcuttur.

Osmanlı dönemi ve günümüzde özellikle Karadeniz (Pontus) bölgesinde bol miktarda yetişen fındığın 900-1200 yılları arasında Bizans halkı tarafından tüketildiği bilinmektedir. Fıstık ise Anadolu'nun meşhur meyveleri arasında kaynaklarda yer almaktadır.

Sincar, Siirt, Sinop, muhtemelen Antalya-Isparta yolu üzerinde ve Konya bağlarında incir yetişmekteydi ve bu meyveyi satana "incir satıcısı/incir-furûş" dendiği gibi Mevlâna tarafından "kardeş incir satsana, incir satmaktan daha iyi ne iş olabilir?" diye övülmektedir.

Günümüzde Nikomedeia/İzmit Yarımca'ın kirazı nasıl özel ise geçmişte de adı geçen körfezdeki Levkate'nin kirazı menşur idi.
Anadolu'da yetişen meyveler arasında kaynaklarda en az adı geçenler arasında karpuz yer almaktadır. Niksar ve yöresinde karpuz yetişmektedir diyebiliriz. Çünkü Niksarlı Ahi Pehlivan'ın Dârü's-Sulehâsı'nda zaviyede sabah kahvaltılarında tüketilmek üzere zeytin ve peynirin yanı sıra karpuzda satın alındığından bahsedilmektedir. Hatta vakfiyede mevsimine göre meyvenin eksik edilmemesi şart koşulmuştur.

Reşideddîn Fazlullah'ın verdiği bilgilere göre ise Mardin'de de karpuz yetişmekteydi. Sultan Veled'in Maarif'in de karpuzun yanı-sıra ebucehil karpuzu diye bir karpuzdan bahsedilmektedir, fakat bu kabakgillerden, elma büyüklüğündeki meyvesi çok acı olan bir bitkidir. Ayrıca acı-hıyar, acı-elma, it-hıyar diye de bilinmektedir.

Kayısı ise Erzincan, Kilikya, Konya, ve Antalya bölgesinde yetişmekteydi. Özellikle Konya ile Antalya'da yetiştirilen badem görünüşlü, iri, tatlı ve sulu Kemareddîn kaysısının çok meşhur olduğu konusunda kaynaklar hem fikirdir.

Anadolu'da yetiştiği yerler konusunda kaynaklarda en az bahsi geçen bir diğer meyve de kavundur. Ancak Ahmet Eflâkî'nin "Mevlâna Şemseddîn zaman¬-zaman kendi müritlerinden ve aşıklarından kavun isterdi" kaydına göre Konya ve civarında yetiştiğini söyleyebiliriz.
Kilikya bölgesinde yetişen meyvelerden birisi de keçiboynuzudur.

İbn Battûta, Türkler'in kastalya'ya "n" ile Kastanya dediklerni, İznik ve Kastamonu'da pek bol olduğunu belirtir. Özellikle Kastamonu'da bir dirheme alınan kestaneyi on kişi yedikleri halde bitiremediklerinden bahseder. Ayrıca Kilikya bölgesinde de kestane yetişmektedir.
Limonun da Kilikya bölgesi ile Antalya ve Birgi'de yetiştiğine dair kayıtlar mevcuttur.

Siirt, Serûç, Mardin, Kilikya, Denizli, Bursa ve İznik'in narların güzelliğinden, bolluğundan kaynaklar bahsetmektedirler. Meselâ, el-Ömerî, "Denizli'nin suyunun ve meyvesinin bolluğunun Şam'da bile olmadığını söyledikten sonra burada meyvelerden en çok çeşitli renklerde nar vardır" der. Ayrıca narların hepsinin çekirdeksiz olduğunu ve pek ucuza "bir nar bir dirheme" satılır demektedir. İbn Battûta'da Bursa'dan İznik'e giderken yolda Gürle köyünden geçtiklerini ve bu köyün çıkışında tatlı ve ekşi nar ağaçlarının sıralı olduğun belirtmektedir.
Kilikya bölgesi ve Antalya'da portakal yetiştiğine dair bilgiler mevcuttur.

Akşehir, Eskişehir civarı ve Mudurnu-Kastamonu arasında şeftali yetiştiğine dair kaynaklar bilgi vermektedir. Meselâ, Niketas Khoniates'in Historia'sında "Bizans İmparatoru Manuel'in Miryokefalon/Binbaş savaşı öncesi Dorylaion/Eskişehir yakınlarında yemeğe oturmaya hazırlandığı sırada bıçağı ile bir şeftaliyi soyarken Türklerin baskına geldikleri haberi kendisine ulaşmıştı" demektedir. Bu da bize Eskişehir civarındaki Dorylaion'da şeftalinin yetiştiğini göstermektedir.

Kaynaklarda en çok adı geçen ve Anadolu'nun hemen-hemen her yerinde yetiştiği için Anadolu meyvesi diyebileceğimiz yegane meyve üzümdür. Nasır-ı Hüsrev, Erzen şehrinde "Ermanuş üzümü" denilen bir üzümden bahseder ve bu üzümün Farslıların azer ayında iki yüz batmana satıldığını bildirmektedir. İbn Battûta'da İznik'te yetişen "İzarî" adındaki üzümün dünyanın başka hiçbir ülkesinde görmediğini, çok tatlı bir üzüm olup kabuğunun ince, renginin şeffaf, tanelerinin ise iri olduğundan her tanesinde sadece bir çekirdek olduğundan bahsetmektedir. Ayrıca Sinop ve Aksaray'ın bostanlarının çok olduğundan en çok yetişen meyvelerden birinin üzüm olduğunu yazmaktadır. İbn Bibi Niğde'de üzüm bağları olduğunu ve I. Alâeddîn Keykubad ile I. İzzeddîn Keykavus arasındaki taht mücadelesi sırasında Alâeddîn'e destek veren Zahireddîn İli, Kayseri muhasarasından çekilince Niğde'ye sığınmış ve şehrin ileri gelenlerini ve halkı ikna için hediyeler vermiştir. Ayrıca İzzeddîn şehri muhasara edip bahçelere, üzüm bağlarına zarar verirse karşılayacağını garanti ettiğini belirtmektedir. Yine Konya'dan bahsederken "büyük nüfuslu ve zenginlikle donanmış, uzunluğu ve genişliği arasında bir günlük yol olan, her tarafı üzüm bağları ve meyve ağaçları dikilmiş bir şehir" olduğunu belirtmektedir. Amid'de de üzüm bağları olduğunu ise tarihçinin kalenin muhasarası ile ilgili verdiği şu bilgilerden anlamaktayız: Amid'in Türkiye Selçukluları tarafından muhasarası sırasında üzüm çubuklarının kalenin giriş kapısına yığılıp daha sonra ateşe verilmesi ile kale kapısı aşılmış ve askerler kaleye girebilmişlerdir. Kaynaklarda Menteşe Beyliğine bağlı olan Balat (Polatia) şehri pazarında Küçük Asya (Anadolu)'nın çeşitli doğal ürünlerin yanı sıra Şam üzümlerinden bahsedilmektedir fakat bunun bir üzüm cinsi mi? Yoksa Şam'dan geldiği için mi bu adla anıldığı konusunda ayrıntılı bilgi verilmemektedir.
Yetiştiği yer ve özellikleri hakkında bilgi sahibi olup da adını tespit edemediğimiz tek meyve Samsun civarında yetişmektedir. Hamdullah Müstevfî Samsun hakkında bilgi verirken, "Bu civarda bulunan bir ağaç vardır ki bademe benzer, kabuğu ile yenebilir, baldan daha tatlıdır. Bundan daha lezzetli bir meyve görülmemiştir" şeklinde övücü bilgiler verdiği halde meyvenin adını niçin zikretmediğini bilemiyoruz?.

B) Meyvelerin Tüketim Şekilleri İle İhraç veya İthal Edilenler :

Kaynaklarda bademin şeker olarak tüketildiği geçmektedir. Meselâ, Mevlâna "bulunduğu bir düğünde badem şekerini getirsinler" diye seslenmiştir. Yine bademden helva da yapılmakta idi. Bademin Mevlâna tarafından sağlık için kullanımına dair Ahmet Eflâkî şu bilgileri verir: "Mevlâna sıtma hastalığına yakalanan kimseler için üç diş sarımsağın ve eğer bunu yiyemeyen olursa bademin üzerine ezan, izin, besin yazıp yediriyordu". Tıpkı bademden olduğu gibi cevizden de helva yapıldığı konusunda kaynaklar bilgi veriyor.

Anadolu'da yetişen meyveler arasında yer alan elma, erik, kayısı ve şeftali kurutularak da tüketilmekteydi. Meselâ, İbn Battûta Mudurnu'dan Kastamonu'ya giderken yemek yedikleri bir evde kendilerine elma, erik, kayısı ve şeftali kurusu ikram edildiğinden bahsediyor. Özellikle Konya ve Antalya'da yetiştirilen Kemareddîn kayısısının Mısır ve Şam'a ihraç edildiğini ve buralarda çok muteber bir meyve olarak kabul edildiğini de belirtmektedir. Saruhanoğulları Beyliği'nin İtalyan tüccarları ile 1340'da yaptıkları bir anlaşmaya göre onlara kuru meyveler satmaktaydı.

İbn Battûta, Birgi hakkında bilgi verirken, limon suyunun içine küçük peksimetler konulmuş meşrubat içtiklerinden bahsetmektedir. el-Ömerî'de Denizli'de "nar suyu sıkılır ve ondan bir pekmez yapılır ki bal ile yan-yana konulsa birbirinden ayırt edilemez" dedikten sonra "nardan bir tür şarap yaparlar ki üzüm şarabından daha çok sarhoşluk verir ve daha ziyade hurma şarabına benzer. Üzüm şarabı da bol olsa da ahalinin nar şarabını" kullandıklarını ifade eder. Hatta çok meşhur olan Denizli'nin bu nar şarapları, Suriye ve Mısır'a satılıyordur.

Narın farklı bir kullanım alanına örnek olarak ise Türkiye Selçuklu Mimarisinde cami ve saray duvarlarının süslemesinde kullanışını gösterebiliriz. Cami gibi dini eserlerde daha çok hayat ağacı motifinin dalları arasında kullanılan nar, cenneti temsil ederken, saray duvarlarını süsleyen çini motiflerinde ise bolluk ve bereketi sembolize eden haşhaş bitkisinin dalları arasında yer almaktadır.

Üzümün tüketim şekli ise daha çok kuru üzüm ve şarap olarak kaynaklarda geçmektedir. Mesela kuru üzüm tüketimine dair şu bilgiler verebiliriz: "Sultan I. Alâeddîn Keykubad zamanında Şam melikleri ile arası açılmış ve yapılan savaşlarda Şam melikleri Harput Kalesi'ne sığınmışlardı. Harput meliki kalede fazla zahire bulundurmaması yüzünden yiyecek sıkıntısı olmuş ve üzüm yemekten bıkıp toprak yalamaya başlamışlardı". 1277 yılının Mayıs ayında Mısır Sultanı Baybars'ın Kayseri'de iken fazla talep yüzünden meydana gelen kıtlık dolayısıyla tahıl fiyatları öyle yükseldi ki bir mud tahıl 40 dirheme bulunmaz olmuştu. Hatta bir men kuru üzümü on dirheme satın alıp hayvanların ihtiyaçlarının bu şekilde karşılandığından bahsetmektedir.

Kilikya bölgesinde bol yetişen üzümden yapılan şarap ve kuru üzümün ihraç edildiğine dair de bilgilerimiz mevcuttur. Mesela Menteşe Beyliği'ne bağlı Balat (Polatia) şehir pazarındaki Küçük Asya'nın doğal ürünlerinden buğdayın Rodos ve Kıbrıs'a ihraç edildiğini onun dışındaki ürünler ki bu ürünler arasında Şam üzümlerinden bahseder ve alıcısının Sakız Adası'ndaki Cenevizliler olduğunu, onlarında bunları Mısır'a götürüp karşılığında da kumaş, sabun, kalay, kurşun vb.... ürünleri ithal ettikleri bilinmektedir.

Kaynaklar her ne kadar her tür meyvenin yetiştiği bir yer olarak Anadolu'yu tarif etseler de çalışmamız sırasında Isfahan ve Sakız Adasından meyve ithali yapıldığı hakkında az da olsa bilgi vermektedirler. Meselâ, Hamdullâh Mustevfî, ayrıntıya girmeden Isfahân'dan Hindistan ve Anadolu'ya meyve götürüldüğünü bildirmektedir. Bizans halkının ise Sakız Adası'ndan gelen kuru üzüm, ceviz, kuru incir, hurma ve elmaya talip olduğunu bilmekteyiz.

C) Üretimi Engelleyen Faktörler:

1) Doğal olaylar:

1058-1059 yılında Urfa civarında karın ve yağmurların çok yağması nedeniyle birçok meyve ağacı kurumuştur. 1099-1100 yılında ise kuraklık nedeniyle meyve ağaçları ve bağların kuruduğu bilinmektedir.

Süryani Mihael, 1185-1195 yılları arasında çekirgelerin musallat olması nedeniyle hububat ve bağların zarar gördüğünü belirtirken, Ebu'l-Ferec ise 1235 yılında Rum (Anadolu) diyarında kışın şiddetli geçmesi nedeniyle bağların ve ağaçların kuruduğunu bu nedenle de büyük bir kıtlık olduğunu kaydeder.

Üzüm kıtlığına dair ise Süryanî Mihael 1120 olayları arasında "Mayıs ayında Malatya'ya çekirgenin musallat olduğunu ve sık-sık yapılan dualar ile çekirgelerin ağzının bağlandığını fakat yumurtlamış olduklarından bir süre sonra ağaçları ve üzüm asmalarını tekrar yemeğe başladıklarına" dair bilgi vermektedir. 1172 yılının Eylül ayında ise yağmur ve kar yağmasıyla aniden havanın soğuması yüzünden üzüm asmalarının ateşte yanmış gibi kömür haline geldiğinden, 1174 de ise yağmurun fazla yağması yüzünden meyve ve üzümün yetişmediğinden bahsetmektedir.

2) Savaş ve yağmalar:
Kaynakların verdiği bilgilerden ortaçağda bir bölgede eğer savaş varsa veya askerî birlik geçiyorsa bir şekilde oranın zarar görmesi, yağmaya uğraması, çok sık rastlanan bir durumdur, buna meyve ağaçları da dahildir. Meselâ, Süryanî Mihael 1120-1123 yıllarından bahsederken Hısn-ı Keyfa Artukluların'dan Belek'ın Gerger'a geldiğini köyleri ve bağları yaktığını kaydeder. Urfalı Mateos da, "1105-1106 yılında Elbistan Franklar yüzünden büyük sıkıntı ve felakete maruz kaldı. Bağlar, ağaçlar kurudu" der. Yine I. Aleksios Komnenos (1081-1118)'un oğlu Ioannes Komnenos (1118-1143) zamanında Ağustos 1137'de Antakya muhasara edilince Romalı yaya askerlerden bir kısmı, büyük bir orduda her zaman olduğu gibi şehrin önündeki bahçelere meyve toplamak için koştuğu Bizans kaynaklarında geçmektedir. Antakya Seferi (1142) sırasında İmparator Ioannes şehrin varoşlarında konaklayan orduya yağma emri vermiş ve meyve ağaçları da bu yağma dahilinde idi. Yakacak azlığı bahane edilerek bu ağaçlar ordugahta yakılmıştır. Konuyla ilgili İbn Bibi de şu bilgileri verir: Türkiye Selçuklu Sultanı I. İzzeddîn Keykavus (1211-1220) Halep Seferine (1218) çıkınca yolda Tel-bâşer kalesini kuşatmıştı. On gün süren kuşatmadan sonra kale halkı direnmeye devam edince sultan her sipahiye keskin birer balta verdirip kalenin dışındaki ağaçları kestirmeye başladı. Bunu gören halk melikin huzuruna çıkıp "Bizim geçim kaynağımız bu ağaçların meyveleridir" çoluk çocuğumuzun selameti için kaleyi sultana teslim edersek bizi ayıplamasın dedi. Ayrıca II. Gıyaseddîn zamanında Ermeniler üzerine düzenlenen seferde Türkiye Selçuklu askerlerinin civardaki nar ve narenciye ağaçlarını, ekinleri kestiğinden de bahseder. Benzeri bir hadiseyi de Aksarayi şu şekilde nakleder: II. İzzeddîn Keykavus (1246-1262), Bizans İmparatoru VIII. Mikhail Palaiologos (1259-1282) tarafından İstanbul yakınlarında bir kaleye (Enez/Enos) hapsedilince Altınordu Hanı Berke'nin eşi olan sultanın halasının isteği doğrultusunda tutuklu bulunduğu yerden kurtarılması için sefer düzenlendi. Moğol ordusu kaleyi bulup malları yakmaya başladıktan sonra civardaki meyve ağaçlarını da kesmeye başlamışlardır. Bezm ü Rezm'de Emir Mutahharettin yönetiminde bulunan Koyuluhisar kuşatıldığında askerler bölgenin bağ ve bostanların tahrip ettikleri kayıtlıdır. Bazen de düşman zor durumda kalsın yiyecek sıkıntısı çeksin diye bölge sakinleri bilerek meyvelere zarar vermekteydi. Mesela, 1101 yılında Haçlı Ordusu Konya'ya geldiğinde yiyecek maddesi bulamamıştır, çünkü Türkler geri çekilirken yiyecek maddelerini beraberinde götürdükleri gibi varoşlardaki bahçe ve meyveliklerin de bütün mahsullerini koparmışlardı.

Yukarıda da bahsedildiği gibi çeşitli sebepler nedeniyle bir bölge tahribata uğradığında zarara uğrayan meyve ağaçları ve tarım alanları ortalık sakinleşince bölgenin tekrar canlanması için idareciler çeşitli tedbirler almaktadır. Meselâ, Türk akınları yüzünden Bergama (Pergamon) ve Edremit (Atramytion)'e tarım zayıfladığı için İmparator Manuel (1143-1180), bu şehirlerdeki köyleri birleştirip etraflarını surlarla çevirip bölgede güvenliği sağlayıp nüfusu arttırdıktan sonra tarımın gelişmesi için gayret sarf ettiği gibi meyve veren her ağacın bölgede kök salmasını sağlamıştır.

Anadolu'daki meyve üretiminin fazla olmasında gerek iklim ve coğrafî koşulların elverişliliği gerekse meyve ağaçlarının mülkiyetinin kişiye özel olması durumunun etkili olduğu konusunda da bilgiler mevcuttur. Meselâ, "Ebu'l-Fida Malatya yöresindeki meyve ağaçlarının mülkiyetinin, diğer Müslüman ülkelerindeki uygulamaların aksine kişilere ait olmasına şaşmasını" oldukça ilginç bulmuştur. Yine Anadolu'daki ağaç yetiştiriciliğin havas ve ayan gibi bölgenin ileri gelenlerinin elinde olduğu ve bu işi zevk için yaptıklarını, çünkü asma, zeytin ve diğer meyve ağaçlarının yetişmesi için uzun yılların yanı sıra özel ihtimamın ve yüklü harcamaların yapılması gerektiği konusunda da bilgiler mevcuttur. Hatta bu nedenlerle fakir köylülerin asıl uğraşları arasında bağ ve bahçecilik işinin yer almadığı düşünülmektedir. 


 BİBLİYOGRAFYA
  • Ahmed Eflaki; Menakıbü'l-Arifin, I-II, nşr. Tahsin Yazıcı, TTK Ankara 1976, Türkçe çev. Tahsin Yazıcı, Ariflerin Menkıbeleri, I-II, MEBY 1989.
  • Akdağ, Mustafa; Türkiye İktisadî Ve İçtimaî Tarihi, I, İstanbul 1974.
  • Aksaryî; Müsâmeretü'l-Ahbâr, Türkçe çev. Mürsel Öztürk, TTK 2000.
  • Anna Komnena, Alexiad, Türkçe çev. Bilge Umar, İstanbul 1996.
Cahen, C.; "İbn Sa'id Sur l'asie Minevre Seldjuqide", A.Ü. Tarih Araştırmaları Dergisi, 1968, VI. 
________; Osmanlılar'dan Önce Anadolu'da Türkler, Türkçe çev., Erol Üyepazarcı, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul 2000. 
  • Ebu'l-Ferec, Ebu'l-Ferec Tarihi II, Türkçe çev. Ö. Rıza Doğrul, TTK 1987.
  • Ebu'l-Fida, Geographie D'Aboulfeda, Traduite De'l-Arabe En Français, Et Accompagnee De Notes Par M. Stanislas Guyard, Paris 1883.
  • ________, Kitabu'l-işarat ila marifeti'z-ziyarat, nşr. J. Sourdel-Thomine, Damas 1953.
  • el-Ömerî, Mesâlîkü'l-ebsar fi memâlikü'l-emsâr, nşr. F. Taeschner, Leipzig 1929;Türkçe çev. Yaşar Yücel, Anadolu Beylikleri Hakkında
  • Araştırmalar, XIII-XV. Yüzyıllarda Batı Anadolu Tarihi, Çoban-oğulları Beyliği-Candar-oğulları Beyliği I, TTK Ankara 1988.
  • Ersan, M; Selçukluları Zamanında Anadolu'da Ermeniler, TTK Ankara 2007
  • Esterabâdî, Bezm ü Rezm, Türkçe çev. Mürsel Öztürk, KBY Ankara 1990.
  • Göney, Süha; Türkiye Ziraatinin Coğrafi Esasları I, İstanbul 1987.
  • Hamdullah Müstevfi, Nüzhet Nüzhetü'l-Kulûb, nşr. G.Le Strange, Leyden 1915.
  • Harvey, Alan; Expansion in the Byzantine Empire 900-1200, Cambridge 1984.
  • Heyd, W; Yakın-Doğu Ticaret Tarihi I, Türkçe çev. Enver Ziya Karal, TTK Ankara 1975.
  • İbn Batuta, Tuhfetü'n-nüzzâr fî, garâibi'l-emsâr, Türkçe çev. İbn Battuta Seyahatnamesi, çev. A. S. Aykut, YKY 2000.
  • İbn Bibi, el-Evâmirü'l-Alâiyye fi'l-Umuri'l-Alaiyye, nşr. Adnan Sadık Erzi, Ankara 1956, Türkçe çev. Mürsel Öztürk, el-Evâmirü'l-Alâiyye fi'l Umûri'l-Alâiyye, Selçukname, KBY 1996. 
  • Kofoğlu, S.; Hamitoğulları Beyliği, TTK Ankara 2006.
  • Reşideddîn Fazlullah, Mecmua-i Asar, Tahran 1358.
  • Merçil, Erdoğan; Türkiye Selçukluları'nda Meslekler, TTK Ankara 2000.
  • Mevlâna'ın Divan-ı Kebir, I, haz. A. Gölpınarlı, 1999. 
  • Mevlâna, Mesnevî, II, haz. A. Gölpınarlı, 2009
  • Mikhael Psellos; Khronographia, Türçe çev., Işın Demirkent, TTK Ankara 1992.
  • Müneccimbaşı; Camiü'd-Düvel, II, haz. Ali Öngül, İzmir 2001.
  • Nasır-ı Hüsrev, Sefernâme, nşr. Muhammed Debir-i Siyakî, Tehran 1344, Türkçe çev., Abdülvehhab Tarzi, İstanbul 1950.
  • Niketas Khoniates; Historia, Türkçe çev. Fikret Işıltan, TTK Ankara 1995.
  • Öney, G.; Anadolu Selçuklu Mimari Süslemesi Ve El Sanatları, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1988.
  • Özergin, Kemal; "Anadolu Selçuklu Kervansarayları", İ.Ü.E.F. Tarih Dergisi, Mart 1965.
  • Sultan Veled, Velednâme, Türkçe çev., A.Gölpınarlı, 1966.
  • __________, Maarif, Türkçe çev. M. Anbaracıoğlu, Ankara 1966.
  • Süryani Mihael, Vekainame., Türkçe çev. H. Andreasyan, TTK Basılmamış Nüsha. 
  • Şerafeddin Turan, Türkiye-İtalya İlişkileri I, KBY Ankara 2000.
  • Urfalı Mateos, Vekayi-Nâmesi., Türkçe çev., H. Andreasyan, TTK 1987.
  • Yediyıldız, B.; "Niksarlı Ahi Pehlivan'ın Dârü's-Sulehâsı", Türk Tarihinde ve Kültüründe Tokat Sempozyumu 2-6 Temmuz 1986, Ankara 1987
ARAF'TA BİR BEN...
SON TÜRKÇÜ ATSIZ KİTABI

İlgili İletiler

 

Yorumlar (0)

Henüz Yorum Yapılmamış