Mehmet Alp'in Defteri

ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ VE EKONOMİ

16 Nisan'a 3 gün kaldı. 

Üç gün sonra Türkiye yeni bir anayasa yanı sıra Cumhurbaşkanı R. T. Erdoğan'ın vatanı kendi görüş ve keyfiyetine göre daha ne kadar yönetebileceğini oylayacak.

Bu oylamanın aslında Cumhurbaşkanı'nın şahsınla alakadar olmadığı, temel bir sistem değişikliği manasına geldiği ve Recep Tayyip Erdoğan'dan sonra da geçerliliğini koruyacağı özellikle 'Evet' diyenler tarafından göz ardı edilmekte.

Yani bugün bütün bu yetkileri Recep Tayyip Erdoğan'ın eline verenler yarın kimin eline düşebileceklerini düşünmüyorlar.

Her ne kadar getirilmek istenen anayasa 'Başkanlık Sistemi' diye adlandırılarak ABD örnek gösterilse de bu sistemin ABD anayasası ile bir alakası olmadığı çok açıkca belli. Zira ABD anayasasında katı kuvvetler ayrımı hakimken milletimizin önümüzdeki pazar oylayacağı sistemde kuvvetler ayrımı kalkıp devletin tüm yetkileri bir makama bağlanıyor. Dolayısıyla bu sisteme göre 'Başkan'a hesap sorabilecek, ciddi manada muhalefet edebilecek kimse ve hiç bir kurum kalmıyor.

İstediği zaman meclisi feshedebilen ve Yargının ağırlıklı kısmını doğrudan veya dolaylı kendi tayin eden bir makamın bir maddede yargılanabileceği yazdığı için gerçekten de adalete hesap vereceğini düşünmek iyimserlikten de öte bir 'saflık' olabilir ancak.

Olayın sosyopolitik etkilerini defalarca başka yazılarımda ele aldım. Bu sefer biraz da ekonomik açıdan ele almak istiyorum. 

Türk ekonomisi ve TL için iyi olan senaryo ne olurdu?
Türk ekonomisi ve TL için kısa ve uzun vadede en iyi durum referandumda 'Hayır' çıkması ve Cumhurbaşkanı dahil tüm siyasilerin milletin verdiği bu karara saygı göstermeleri, OHAL'in sona ermesi ve parlamenter sistemde yapıcı bir tavırla iç ve dış siyasette geçmişte yapılan yanlışların onarılması ve borca dayalı şişme ekonomi modelinden vaz geçip kalıcı reel sektör ekonomisine dönülmesi olurdu.

Bu senaryonun günümüzün şartlarında fazlasıyla iyimser, hatta hayalperest olduğunun farkındayım. Dolayısıyla Türk ekonomisi ve TL için referandum 'Kötünün iyisini' seçmekten ibaret. Bu seçimde de yine kısa ve uzun vadeli bakış açısını ayırmak gerekiyor.

Yukarıda da belirttiğim gibi sandıktan 'Hayır' çıktığı takdirde Cumhurbaşkanı'nın tekrar eski anayasa tanımına uygun şekilde görevinin başına dönmesi beklenemez. Aksine bu tür bir sonuçtan sonra özellikle 'Evet' cephesinde yer alan siyasilerin daha saldırgan bir tavır sergileyerek siyasi gerilimin artmasını sağlayacaklarını düşünüyorum. DOlayısıyla kısa vadede güvensizlik artar ve bu da TL'yi olumsuz etkiler ve diğer para birimlerine karşı düşmesine yol açar.

Kaldı ki, bu durumun kabullenmeyip daha ileri zamanda yeni bir referandum veya erken seçime gitme ihtimali de var. Bu halde mevcut yönetimi ile MHP seçime yalnız girerse aynı HDP gibi baraj altı kalır bu da AKP'nin istenen anayasa değişikliğini referandumsuz meclisten geçirebilecek koltuk sayısına sahip olmasını sağlar.

Oysa diğer yandan zaten 15.7'den beri OHAL ile yönetilen bir ülkede sandıktan 'Evet' çıkması ilk başta piyasaları çok fazla etkilemez. Çünki piyasa aktörleri zaten aylardır bu duruma alışkınlardır. Hatta siyasi gerilimin yaşanmayacağı farz edilerek TL paritesinde bir nebze rahatlama bile görülebilir.

Ama dediğim gibi bu kısa vadeli bir bakış açısı.

Asıl uzun vade ele alındığında Türk Ekonomisinin çok zor bir durumda olduğu görülmekte. Bunun için bazı temel verilere göz atmak eterli.

Her ne kadar geçen senenin sonunda Gayri Safi Yurtiçi Hasıla beklenenden iyi çıkmış olsa da turizm sektöründe hala çok ciddi sıkıntılar çekildiği, resmi işsizlik oranının %13'le 2010'dan beri en yüksek seviyede olduğu, endüstri üretiminin istenilen hızda gelişmemesi, ve Mart ayı enflasyon rakamlarının %11'le 2008'den beri en yüksek seviyeye çıkması ve en önemlisi de 420 milyar USD civarında toplam borç ekonominin ne kadar kırılgan olduğunun bariz göstergeleridir.

Ve bütün bu olumsuzluklar varken, TL değer kaybederken, TCMB'nın tavrı Cumhurbaşkanı'nı kızdırmamak için faizi Kasım ayından beri artırmamaktan ibaret. Oysa yatırımcıların güveni için için ekonomisine hakim, duruma göre doğru müdahale eden ve gerektiğinde her türlü önlemi alabilen bağımsız bir merkez bankası çok önemlidir.

Peki kendini adeta ekonomi dehası olarak kutlayan bir iktidarla ülke 15 senede nasıl böyle bir hale geldi?

Evvela şunu açıkça belirtmek gerekir; AKP'nin iktidara geldiğinden beri kendine mal ettiği ekonomik başarının temeli 2001 krizinden sonra 57. hükümetin IMF ile (ülkenin geleceği için verilmemesi gerekecek kadar büyük tavizler vererek) yaptığı anlaşmalara dayanmakta. AKP o dönem kararlaştırılan proğramı devam ettirmekten başka bir başarı göstermedi.

Batıya yakınlaşma, AB müzakereleri ve siyasi istikrar ve Eylül 2001 saldırılarından sonra ABD'de FED'in faizleri düşürmesi uluslar arası yatırımcıya Türkiye'yi güvenilir ve cazip hale getirdi ve ülkeye çok para aktı.
Ve yurt dışından bu kadar para gelmesinin ve yatırım yapılmasının baş sebeplerinden diğer bir sebebi ise uluslar arası hukuk şirketlerinin Türkiye hakkında olumlu hukuki görüş beyan etmeleriydi. Bu "Legal Opinion" dediğimiz beyan uluslar arası yatırımcıların Türkiye`de olası bir anlaşmazsızlık yaşadıkları zaman Türk mahkemeleri önünde bağımsız ve adil bir yargıyla karşılaşacaklarını ifade ediyordu. Dolayısıyla gerekirse adil şekilde hakkımı arayabilirim düşüncesi çok yatırımcının Türkiye"ye yönelmesini kolaylaştırdı.

Ama AKP iktidarı bu paraları akıllıca kalıcı yatırıma, üretici reel sektöre ve ARGE'ye kanalize etmektense özellikle inşaat sektörüne yönlendirerek hem ekonomide suni bir şişme sağladı hem de kendi taraftarlarının nemalanmalarını sağladı.

Yatırımcı bu gidişatın ilk faturasını ilk defa tam 2008'de kesecekti ki, dünyada ekonomi tarihinin en büyük krizi olan ve hala atlatılamayan 'mortgage krizi' olarak bilinen kriz patlak verdi.

Kısa bir güvensizlik dönemi sonrası Türk bankalarının bilançolarında 'zehirli tahviller' olmadığını gören 'Batı' yine parayı Türkiye'ye yöneltmeye başladı.

İlk dönemlerinden ders alıp bu sefer doğru yatırım yapmaktansa AKP yine aynı şişme ekonomi politikasına devam etti.

Allah göstermesin, iflas gelmese bile bence 2001', mumla aratacak bir kriz kapıda.

Günümüzde maalesef özellikle Türkiye`de ekonomiyi borsa, sermaye piyasaları ve bankalardan ibaret sanan bir anlayış hakim. Bu çok yanlış ve yanlış olduğundan da çok daha tehlikeli.

Çünkü insanların yasamak için hissesenedine, paraya (fiziki olarak) veya tahvile ihtiyacı yok. İnsanların yemeğe, gıdaya, suya bunlar için temiz ve sağlıklı çevreye ve enerjiye ihtiyacı var.

Yani borsalar çöker ama buğdayınız varsa aç kalmazsınız.

2001 krizinde örneğin toplum olarak fakirleştik evet, ama açlık manasında hayati bir tehlike yaşamadık.

Yeni gelecek olan krizin etkisi 2001'den çok daha vahim olacak. Çünkü 15 senedir reel sektör diye bir şey bırakılmadı. Hiç bir üründe bırakılmadığı gibi özellikle tarımda durum çok vahim.

Günümüze baktığımızda FED USD'de yavaş yavaş yine faiz artırımına gidiyor, AB / Batı ile iyice ilişkiler gerildi.
Bölge, komşularımız kan gölü durumunda. Türkiye Ortadoğu cehenneminin odağında.

Şimdi Halil İbrahim Bayrakçı arkadaşımın 'FİNANS PİYASALARININ REFERANDUM SONUCUNA TEPKİSİ NE OLUR?' makalesinde yaptığı analize bakalım:

'Öncelikle Hayır kararı çıkarsa 15 Nisan'la 17 Nisan arasında iktisadi açıdan hiçbir değişiklik olmaz.'

16.4.'de 'Hayır' çıkarsa 17.4'de Türkiye"de 15.4.`e göre uzun vade için değişen bir şey olacak mi?

Hayır.

İktidar aynı, Başbakan ayni, Cumhurbaşkanı aynı.

Dolayısıyla 'Hayır' çıkarsa Ekonominin de diğer alanlarda olduğu gibi gelişimi tamamıyla bu aktörlerin vereceği kararlara bağlı olacak.

Ama Evet çıkarsa? Uzun vadeye etkileri ne olur?

Kuvvetler ayrımı fiilen kalkıyor, dolayısıyla kimse Türkiye hakkında olumlu 'legal opinion' vermez verenler de yeniler, olumsuz verir.

Bu şartlarda kim neden Türkiye`ye yatırım yapsın?

Kurumsal güvenilir ciddi piyasa aktörleri çıkar, geriye ancak bizim sektörde kumarbaz veya 'çekirge' dediğimiz kısa zamanda vur kaç oynayanlar kalır, onlardan da hiç bir ekonomiye fayda gelmez.Türkiye`ye faydadan çok zararları olur.

Hatta hayır çıkarsa ilk kısa vadeli tepkiler sonrası Batı"nın bunu siyasi istikrarsızlık olarak değil Turk milletinin hukuk devleti ve demokrasiye 'evet'i olarak değerlendireceğinizden emin olabiliriz. Zira özellikle CumBa ve Türk siyasilerinin bu aralar 'batı'ya karşı sergilediği tavır zaten fazlasıyla itici olarak algılanıyor ve hatta Türkiye`ye karşı ekonomik yaptırımlar konuşuluyor.

Ben 'Avrupa / AB Türkiye'ye düşman oldukları için Başkanlığa Hayır diyorlar' söylemine katılmıyorum.
Türkiye AB ile diktatör ve siyasi istikrarsız, silahlı mücadele hakim olan Ortadoğu arasında olan ve nispeten demokratik sayılan Nato üyesi bir tampon bölge. Kimse komşu ülkesinin hukuk devleti olmaktan uzaklaşmasını, gerilimin kendi kapısına dayanmasını istemez. Onun için Hayır diyorlar.

Kaldı ki, adamların referandumu beklemek, etkilemek gibi derdi yok. Dediğim gibi toplam borç 420 milyar USD. Bu borç yeni borçlarla dönüyor. Türkiye'de istikrarsızlığı isteyen yeni borç vermez. Bu Türkiye'nin uluslararası 'İflasına' kadar gidebilir. Ve bence böyle bir durumun 2017 sonu veya 2018'de gerçekleşme ihtimali çok da uzak değil.

Görüldüğü gibi ekonomik açıdan referandum olmasaydı bile Türkiye'nin önünde çok ama çok çetin bir yol vardı.

Sandıktan 'Evet' çıkar ve ülke tek bir makamın keyfiyetine teslim edilirse bu yolun gelecekte katbekat zorlaşacağından kimsenin şüphesi olmasın.

Referandumdan çıkan karar ne olursa olsun, yöneticiler borca dayalı şişme ekonomi politikasından en kısa zamanda vaz geçip acilen kalıcı bir ekonomi politikaya dönmeleri gerekiyor. Aksi takdirde milletimizi ekonomik açıdan çok kötü günler beklemekte.

Telif Hakkı

© Mehmet Alp @ tahtaPod.com | Tüm hakları saklıdır.

BOZKURTLAR DİRİLMELİ
31 MART OLAYI’NA FARKLI BİR BAKIŞ - İhtilâlin Önce...

İlgili İletiler

 

Yorumlar (0)

Henüz Yorum Yapılmamış