Pollyanna ve Schopenhauer

kitle-psikolojis_20190415-160758_1

İnsan, yeryüzüne yayılmış canlı çeşitliliğinin bir parçası olsa da diğer canlı türlerinden farklı olarak bazı yetilere sahiptir. Bu yetiler, insan beyninin gelişiminden kaynaklanır ve onun işlevlerindendir. Buna adlandırma olarak akıl diyoruz. Yani insanı insan kılan yetiler, her canlıda bulunan dürtü ve duygu yetisiyle birlikte akıl yetisidir. İnsanın bu özgünlüğü, insanlık tarihi boyunca insan eylemlerinin, çelişkilerinin, çatışmalarının ve gelişimlerinin temel nedenidir. İnsan yaşamı da içten içe bu üç yetinin mücadelesidir. Bu üç yetinden biri eğer insan bedeninde egemen olursa insan olağan yaşamından sapmaktadır. Örneğin, dürtü yetisi insan yaşamında ana eylemleyici olursa -ki, günümüz insanlığının çoğunluğu bu dürtü yetisiyle eylemlemektedir- insan, aklı ve duygularını başta cinsellik olmak üzere hazlarının tatmini için kullanacaktır. Fedakârlık gerektirmeden zengin olmak, saray gibi bir evde yaşamak, gösterişini yapabileceği bir yaşam sürmek, cinsel tatmini sağlamak böyle insanların tek ülküsüdür. Şahsi yaşantımız da böyle seciyesiz insanımsılarla çevrilmiş durumdadır. Şayet duygu yetisi insanda baskın çıkarsa -ki, kültürlü diyebileceğimiz insan zümresi bu yetiyle dünyayı anlamaya çalışmaktadır- insan, akıl ve dürtülerini genellikle iyilik olmak üzere insanlığa fayda için heba edecektir. Ve böyle insanlar sapıklara acımamız gerektiğini, onlara da engellilere yaklaştığımız gibi yaklaşmamız gerektiğini, nefsi müdafaa için dahi şiddet kullanımın yanlış olduğunu, dünya barışının sağlanabileceğini telkinden yüzü kızarmayacaktır. Çünkü akıl ve dürtü yetilerini körelttiğinden gerçek yaşama ve insana yabancılaşmıştır. Yok eğer akıl yetisi insanı ele geçirirse, o zamanda öjenizmden ötanaziye, soykırımdan yapay kıtlıklara veya engelli-yaşlı insanların yok edilmesine kadar, gerçekleştirilmeye başlandığında insanın ruh ve beden sağlığını yozlaştıracak her türlü uygulamayı haklı görecektir. Hem insan yaşamı hem insan çevresi hem de insanlık tarihi bu üç tür yetiden olası birinin hakimiyetinde yaşanan olumsuzlukların örnekleriyle doludur.

Bunun için bu yetilere sahip olan insan, içinde süregelen yeti mücadelesinin farkına varmalı, doğru bir eğitim ve katı bir disiplinle bilinçlendirilmeli, kendi kendine hükmeden, yetileri dengeleyen veya denetleyen bir iradeye kavuşturulmalıdır. Kavuşturulan iradeyle, insan şahsiyet kılınmalıdır. Şahsiyetleşen insan, başta bilgibilimi olmak üzere temel insan bilimlerine vakıf olur, bu bilinç, irade ve bilgi onda duyarlılık ve örgütlenmeye sebebiyet verirse inşa sürecini tamamlamış demektir. Tabii insanı şahsiyetleştirecek eğitim ve disiplin günümüz toplumlarında uygulanmadığı için bu şahsiyetleşme süreci rastlantısal bir hal almaktadır. Bu sürecin başlaması ve tamamlanması için insan, yaşamında gerçek anlamda büyüleyici, esrarlı olaylara rastlamalıdır. Biliç Diotima'nın Sokrates'e dediği gibi "İnsanın salt güzellikle karşı karşıya geldiği an yok mu sevgili Sokrates, işte yalnız o an için insan hayatı yaşamaya değer." -bu sahneyi muhakkak herkes yaşamıştır- insanın yaşam gibi ağır bir eylemi hoş kılacak gerçekliğe erişmelidir. Bu ve benzeri nedenlerden ötürü her toplumda iradeli şahsiyetler daima azınlıktır. Toplum eğitimi ve disiplini uygulansa dahi yine azınlık olacaktır. Her insandan kahraman ve dahi olmasını beklemek ne kadar saçma ise iradeli şahsiyet olmasını beklemek de o kadar saçmadır. Yine de toplum eğitimi ve disiplini şahsiyetli azınlıkların toplumdaki yoğunluğunu değiştirebilir (binde birken yüzde bir olabilir).

İnsanlar veya insanlık bu gerçekliğin farkına varmadığı, var olanların egemen olmadığı için bugünün dünyası, dürtülerinin ya da duygularının yönlendirmesiyle eylemleyen insanların sirk yerine dönmüştür. Aklın boyunduruğuna düşenler ise bugün ideolojik veya dini oluşumların en aşırı, en köktenci müridine evrilmiştir. Bu üç et yığını arasında şahsiyetli insanlar için en tehlikeli yığın duygu yetilerinin yönlendirmesine boyun eğenlerdir. Çünkü dürtücü bedenler zaten toplum yaşamı veya yönetimine duyarsızdır. Onlar için toplumu kimin, nasıl ve niçin yönettiğinin bir anlamı yoktur. Onların küçük yaşantılarına dokunulmasın yeter (günümüz Türk insanları). Akılcılar hem on binde birlik bir azınlığı, hem aşırı köktenciliği körü körüne savunduğu için terörizm dışında var olmaları mümkün değildir (bakınız Avrupa aşırı terörizmi). Ama duygucular -ki sağ-sol, seküler-muhafazakar, uluslarası-ulusçu- hem kültürlü, hem toplum sorunlarına duyarlı hem de belirli eşikleri tutmuş veya tutabilmiş yığınlardır. Bu yığınları tarif için en iyi örnek; Avrupa, mülteciler tarafından istila edilirken mültecileri savunan Avrupalı 'aydın'lardır. Veya çevre ve hayvan haklarına herkesten duyarlı, örgütlü, bilgili ve bilinçli bir eylemci, çevre ve hayvan sömürüsünün sonlandırılması için ihtilal cemiyeti kurmak yerine bu konular hakkında en ufak bir bilgi kırıntısı veya algısı olmayan gençlerin oylarına talip olup, demokrasinin tek kurtuluş yolu olduğunu düşünüyor. Yani bu duygucuları 1960'ların veledi zinaları olan "çiçek çocuklarını" benzetebiliriz. Kampuçya'ya (Polt Potlar) gitmek için yola çıkan çiçek çocuklar. Duygucular, bireyin, toplumun, insanlığın ve doğanın acil ve hayati sorunlarını kitleleri ikna ederek, el ele, kimsenin burnunu kanatmadan, kalbini kırmadan, uzlaşı ve iletişim yoluyla çözebileceklerine inanıyorlar. Bu yığınlara herhalde takılacak en iyi lakap 'Pollyanna'dır. Masal kahramanı Pollyanna gibi mutluluk oyunuyla insanlığın sorunlarına bir çırpıda çözüm getiriyorlar.

Tabii eski dünyanın toplama kampına dönmüş ve envaiçeşit beşeri içerisinde barındıran Türkiye, her şeyde olduğu gibi bu Pollyannalar bakımından da epey zengin bir memlekettir. Günümüz Türk Milliyetçileri dahi avamın keyfini yapmaya uğraşıyorlar. Şaşılacak şey doğrusu. Misal, iki hafta önce gerçekleşen seçimlerden, ülkeye 17 yıldır etmediğini bırakmayan siyasal iktidar %44 ile birinci parti çıktı ve dahil olduğu ittifak %51'in üstünde oy alarak, bir nevi güvenoyunu aldı. Ama Pollyannalar, Ankara ve İstanbul ilinin yalnızca büyükşehir belediye başkanlıklarını kazandıkları için kutlama yapıyorlar, yarına ümitle bakıyorlar. Hatta Çerkez tepinmesiyle mutlu olanlar bile var. İlginç. Yani üç mayası tutmaz bir araya geliyorsunuz, soğan sarımsak için oy değiştirecek kadar vasıfsızları yanınıza alıp diğer adayı kıl payı geçiyorsunuz, bir de utanmadan buna milli irade, uyanış, demokrasi diyorsunuz. İşte tarifine uğraştığımız Pollyanna'lar bunlardır. Bunlara göre ne olacak? İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediyelerindeki yolsuzluklar ortaya çıkarılacak, halk bunları görecek, a biz dolandırılmıyormuş diyecek, iktidar partisine küsecek ve beş yıllık muhalefet belediyeciliğiyle muhalefete ısınacak, 2023 cumhurbaşkanlığı ve meclis seçimlerine muhalefet olarak iyi hazırlanıp İBB Başkanı olduğu rivayet edilen Ekrem İmamoğlu'nu 13. Cumhurbaşkanı, TBMM'de de CHP-İP çoğunluğu sağlanarak beş yılda (2023-28) devri sabık yapılacak, gerekli tasfiyeler gerçekleştirilecek, adalet yerini bulacak, zedelenmiş kurumlar yeniden diriltilecek, dış politika derlenip iç politika düzenlenecek, eğitim devrimi, üretim ekonomisi derken bu hayal ile sivil anayasa bile yapılacak. Pollyannacılığın sonu yok. Türkler, araba yapar, atom bombası geliştirir, uzaya egemen olur ancak 'demokratik'-sivil anayasa yapamaz. Bu iddiamızın kanıtı Türkiye toplumunun ortak değerlerden yoksun oluşudur.

Bu çeşit hülyalara dalanlar sadece orta sınıf üyeleri olsa içimiz yanmaz. Ama ne yazık ki, öyle değildir. Bugünün 'üniversite' gençliği dahi yurt sorunlarının çözümünü patlıcan için oy veren seçmende görmektedir. O halde suyun litre fiyatı 10 TL'yi bulursa onlara göre toplum devrimi gerçekleşecek. Hadi üniversite gençliğine 18-22 yaş aralığında, bilgilenmeleri tamamlanmamış, gençlik heyecanı içerisindeler deyip safiyane bir tebessümle anlayış gösterdik diyelim. Peki şu ana akım medyada konuşma imkanı elde eden, konferanslar tertipleyen veya derste bize hukuk, basın, tarih, felsefe dersi veren koca koca akademisyenlere ne demelidir? Bire bir yapılan mahrem konuşmalarda dahi memleket meselelerinin çözümünü ya geniş tabanlı demokratik sol ortaklığında, ya günümüz milli muhalefetinin sağ-muhafazakar politika ve söylemlere yönelişinde ya da iktidar partisinin bölünmesinde görüyorlar. Bu akademisyenler kendi ihtisas alanlarına, bilime, hukuk ve tarihe ihanet ettiklerinin farkında değiller midir, bilinmez. Siyasal iktidarın demokratik usuller dairesinde değişmesini talep etmelerini anlayabiliyoruz ancak memleketin köklü ve acil sorunlarının demokratik toplumla çözüleceğine inanmaları, neresinden bakılırsa bakılsın her yönüyle Pollyannacılıktır.

1946-60, 1961-80, 1983-2013 yılları arasında demokrasiyle ne gibi yurt sorunları çözüme kavuşmuş, ne gibi insancıl yasalar koyulmuştur? Daha dün Cumhurbaşkanı Erdoğan, "1,5 milyon imam hatipli var, imam hatipli olmak dava adamı olmak demektir" demedi mi? Bu 1,5 milyon imam hatipli mi demokratik toplumu yaratacak veya bugünün üniversite genci olup yarının aile kuracak olanlar mı, sağlıklı demokrasinin yurttaşları olacak? Bu Pollyannalar hiç düşünmezler mi ki, tarihin karanlık çağlarında dahi bir değişim ve ilerleme güle oynaya olmamıştır. Ne ilkçağ Atinası'nın yaratılışı, ne Helen Uygarlığı'nın doğuşu, ne Rönesans, ne Reformasyon, ne Amerikan Bağımsızlığı, ne Fransız İhtilali ve İnsan Hakları'nın kabulü, ne de parçası olduğumuz Türk devrimi kitlelerin uzlaşısıyla gerçekleşmiştir. Tarihteki bütün gelişme ve ilerlemeler Alman soyunun büyük şansölyesi Otto von Bismarck'ın altığını çizdiği gibi -Günümüzün büyük meseleleri müzakereler ve ekseriyet kararlarıyla değil, kan ve demirle çözülecektir- gerçekleşmiş, gerçekleşmektedir. Yoksa biz mi yanlış bilmekte ya da olayları kötümser yorumlamaktayız? Esasında bu denli ürkecek ya da endişe edilecek bir durumda değil miyiz? O halde en aşırı sağından en aşırı soluna, en dindarından -hatta dinci bağnazından- en ateistine, en üst devlet yetkililerinden Türkmen köylüsüne değin hukukun askıya alındığı feryadı nedir? Eğer her çevreden bu kadar insan mağdur oluyor ve hukuk gibi önemli bir konuda 'askıya alınma' kelimelerini kullanıyorsa, sorun hepimizin hayal ettiğinin ötesinde önemli demektir.

Türk Ulusu bu darboğazdan ancak çetin bir boğuşmayla çıkabilir. Başka bir yol mümkün değildir. Türk Ulusu'nun milli kahramanı, Türkiye'nin kurtarıcısı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kurucusu ve Türk Devrimi'nin ebedi önderi Ulu Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün de altını çizdiği gibi -Egemenlik ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye; görüşme ile, münakaşa ile verilmez. Egemenlik, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk Milleti'nin egemenlik ve saltanatına el koymuşlardı; bu musallat olmalarını altı asırdan beri devam ettirmişlerdi. Şimdi de Türk Milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, egemenlik ve saltanatını, isyan ederek kendi eline açıkça almış bulunuyor. Bu bir olupbittidir. Söz konusu olan; millete saltanatını, egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Mesele zaten olupbitti haline gelmiş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu, mutlaka olacaktır. Burada toplananlar, meclis ve herkes meseleyi tabiî görürse, fikrimce uygun olur. Aksi takdirde, yine gerçek gerektiği şekilde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.- egemenlik görüşmeyle, münakaşayla, seçimle değil kudretle ve zorla alınır. Türk soyu da artık 73 yıldır kendine giydirilmeye çalışılan deli gömleğini -demokrasi- yırtarak kurtulmalı ve vatan sathında bütün yetki ve kudreti kendi bağrından yetiştirdiği münevverlere emanet etmelidir. Şüphesiz bu sözlerin kullanımı dahi en gerçekçi insanda memnuniyetsizlik yaratmakta, değişimin daha yumuşak bir geçişle olmasını düşünmektedir. Biz de öyle olmasını istiyoruz açıkçası ama olmuyor. Olmadığına bizim dışımızda bir önek isteyenler bugünün Avrupa -koca İngiltere'nin gark olduğu komik hal- ve Amerika Birleşik Devletleri -mülteci istilası- sorunlarına bakabilir. Rusya'nın ve Çin'in eylemlerine odaklanabilir. Gözlerimizin önünde tüm çıplaklığıyla yaşanan Suriye İç Savaşı'na yeniden göz gezdirebilir.

Bütün bu malumatları da ortaya koysak ve ihtilalimiz insan hak ve hürriyetlerinden hareket eden değil de tamamıyla hak ve hürriyetleri yaşamın her alanında hakim kılmaya çalışan bir eylem dahi olsa, birçok aydınımız, yürütülecek yargılamalara ve yeni düzene geçiş uygulamalarına etik değer üzerinden gerçeklikle alakasız sayısız, kuramsal reddiyeler yazacaktır. Muhakkak ki aydınlarımızın hakkı olacaktır ama neyleyelim ki, toplum sorunları onların arzu ettiği gibi çözülmüyor, çözülemiyor. Eğer aydınlarımız arzuladığı etik kişilerin rastlantısal olarak karşılaşmasını beklersek, daha nice Türk genci rezil eğitim sisteminin mağduru olacak, daha kaç kere sınav soruları çalınıp önce sınav kurumun açıklamalarından tatmin oldum deyip daha sonra resmen soruları çalmışlar diyen devlet başkanlarına denk geleceğiz. İnsan hakları ihlalinde ve kadın tecavüz ve cinayetlerinde zirveye oynayacağız. Bir şarlatan politikacı çıksın da bütün eğitimi felsefe ve etik değer üzerine temellendirsin diye ümit edeceğiz.

İnsanlık tarihi boyunca hukukun gelişimini irdeleyen bir profesör ise hiç gocunmadan Türkiye'deki kadın-birey, eğitim-aile, güvenlik-terör, anayasa-hukuk, toplum-değişim sorunları için dedelerin veya ebelerin iknasın da olduğuna inanıyor. Toplumumuzun en alt seviyesindeki insanlardan üniversite eğitimi aracılığıyla iyi kötü uluslararası tanınırlığı olan profesörlere kadar bu bağnaz inancı görünce, 19. yüzyılın büyük Alman düşünürü Arthur Schopenhauer'in "İyimserlik dinlerde olduğu gibi felsefede de gerçeklerin yerini almış temel bir yanılgıdır" özdeyişine katılmamak imkansız bir hal almaktadır. Bu duygu dürtüsünün insanda egemen olması, iyimserliğe bu denli kapılış, insanı yaşadığı toplumun gerçekliğinden ıraklaştırıyor. Herhalde o büyük bilge bugün bir günlüğüne mezarından kalksa ve insanlığın durumuna göz atsa, kabrine delirerek dönerdi. Bu kadar gerçeklikten sapkınlık nasıl olabilir diye. Schopenhauer de bizim gibi gerçekçiliğinden ötürü kötümserlik yaftasıyla yaftalanmış kıymetli bir düşünürdür. O, insanlığın gerçekliğine öyle nüfuz etmişti ki, kendini Budizm'e kaptırmaktan alıkoyamadı. Zaten insan ve insanlığın ereksizliğini ve çirkinliğini tüm çıplaklığıyla görüp de kim kendini İslam peygamberi Muhammed gibi mağaralara kapatmaz? Schopenhauer'de çokça kendinden şüphe etmiş, "aslında olmayan tehlikeler bekleyen ve gören, sürekli huzursuz endişelerim" gibi kendine yönelik bir serzenişte bulunmuştu. Oysa bugün biz, o büyük düşünürün düşmeyi bırakmasından 160 yıl sonra ne kadar haklı olduğunu anlıyoruz. Schopenhauer'in nsanın vahşiliği ve tehlikesi için yaptığı tüm çıkarımların haklılığına 20. yüzyıl başlı başına bir delildir. Yirminci yüzyıl, içerisinde I. Dünya, II. Dünya savaşlarını barındıran, insanlık yaşadığı trajedileri gören, yüzlerce soykırıma tanık olan bir yüzyıl olarak, kötümserliği ile ün salmış Schopenhauer'i bile iyimser bırakmıştı. İçinde bulunduğumuz yüzyıl veya toplumda yirminci yüzyıl ve toplumundan farksızdır. Çünkü ne insanlık, ne de toplumumuz ders çıkaracak idrake henüz ulaşamadı. Bugün hala II. Dünya Savaşı'nda neler yaşandığını gerçek manasıyla bilmeyen yüz milyonlarca insan var. İşte bu insanlar, dürtü ve duygularının körelttiği insanlar, akıl çılgınlığı ile kendi vahim sonunu, içine doğayı ve canlı çeşitliliğini de katarak hazırlamaktadır.

Eğer bu vahim gerçeklik karşısında iradeli şahsiyetler bir araya gelip Pollyanna'ya oynadığı mutluluk oyunun -demokrasi- bir faydası olmadığını, o kendi kendini kandırırken her yerde tacizin, tecavüzün, hırsızlığın, yolsuzluğun ve adaletsizliğin kol gezdiğini, bu sorunların üç beş kişi etik değer çerçevesinde eğitmekle çözülemeyeceğini söylemeli, bu ruh sağlığı bozulmuş kızcağızı terapiye almalı ve yeni düzeni gerçeklik üzerine topyekun olarak inşa etmelidir. Aksi halde, yirminci yüzyıl yalnızca yıl olarak son bulmuş ancak zihniyet olarak devam etmiş olacaktır. Ortaçağı hazırlayan nedenler silsilesi hakkında bilgisi olan herkes, insanlığın ikinci bir ortaçağın eşiğinde olduğunu görecektir.


ÜLKÜCÜLÜĞÜN ŞEREFİNİ KURTARMAK
DESTANDAN REALİTEYE

İlgili İletiler

 

Yorumlar (0)

Henüz Yorum Yapılmamış