HEPİNİZLE GURUR DUYUYORUM

gururduyuyorum

Demiryollarında çalışan bir babanın 5 çocuğundan biriydi İsmail. Üniversiteyi Ankara'da okumuş, babasının maddi imkânsızlıklarını düşünerek yaz aylarında da inşaatta çalışmıştı. Gerçekten de zor şartlarda okumuşlardı. Babası, yıllarca kurumun verdiği elbiseleri giymiş, bir giyim mağazasından üzerine giyebileceği bir gömlek bile alamamıştı. Eskiyi anlatırken babasının bu fedakârlığından dolayı göğsü kabarıyor, ona olan minnetini her kelimesinde dile getiriyordu. Diğer kardeşlerinin de kendisinden farkı yoktu. Ayakları üzerinde duracakları duruma gelinceye kadar yakınlarından en ufak bir destek görmemişlerdi. Öyle günler yaşamıştı ki; parasız kaldığı zamanlarda sabah, öğle ve akşam yemeğinde katıksız birer çeyrek ekmek ve su ile doyduğunu anlatırken, yıllar sonra bile gözleri doluyordu.

Üniversiteyi bitirince bir kamu kurumunda başladığı memuriyetin ardından yüksek lisansa devam ederek sonunda çalıştığı kurumdan ayrılıp Anadolu'daki bir üniversiteye öğretim görevlisi olarak geçiş yapmış, Hukuk ve İşletme Fakültelerinde derse girmeye başlamıştı. Orta yaşın üzerinde, yüzünde geçmişte yaşadıklarının izlerini taşıyan, esmer, kavruk bir Anadolu insanıydı.

Bir gün, hasta olan dayısı arayıp çalıştığı üniversitenin tıp fakültesi hastanesine geleceğini söyledi. Dayısı, Almanya'ya giden birinci kuşaktandı. Uzun yıllar yurt dışında çalışmış, ilk zamanlar eşini ve çocuklarını götürmemiş, orada bir düzen kurduktan sonra ailesini de yanına almıştı. Yurtdışındaki birikimleri sayesinde memlekette hatırı sayılır malvarlığına sahip olmuştu. Yıllar sonra kendisi ve eşi ülkeye dönse de çocukları halen Almanya'daydı.

İsmail hoca, dayısı otogara gelir gelmez arabasıyla alıp doğruca hastaneye götürdü. Daha önceden randevu aldığı için sırada çok beklememişlerdi. Yapılan tetkik ve tahlillerden sonra yaşlı adamın çok ciddi bir sorunu olmadığı fakat müşahede amacıyla hastaneye yatması uygun görüldü. Kısa sürede yapılan yatış işlemlerinden sonra poliklinikteki doktor servisi arayarak servisten sorumlu hemşireyle konuştu ve gerekenleri söyledi. Yaşlı adam, hastaneye yatırılacağını bilmediği için yanında gecelik ve çamaşır da getirmemişti. Asansörle çıkarken bunu yeğenine söyledi ama yeğeni gayet rahat bir şekilde:

"Dayımın düşündüğü şeye bak! Hepsi 2 atlet, 2 külot, bir de pijama değil mi? Hele önce odana gidelim, sonrası kolay!" dedi.

İsmail ve dayısı asansör ile üst kata çıktıklarında onları servisten sorumlu hemşire karşıladı ve doğruca özel odaya götürdü. İsmail Hoca, hemşire ile konuşmaya başladı:

"Hemşire hanım, dayımın ihtiyaçlarını almak için bir saatliğine ayrılacağım. Sizlerin de bir isteği olur mu?" 

Hemşire teşekkür edip ekledi:

"Siz gidin hocam. Dönünceye kadar biz amca ile ilgileniriz."

Ardından da yaşlı adama döndü:
"Amcacığım, hocamız gidip gelinceye kadar biraz yalnız kalacaksınız ama herhangi bir isteğiniz olursa çekinmeyin. Bizlere seslenmeniz yeterli!"

Dayısını odasında bırakıp aşağıya inerek arabasına bindiği gibi şehre doğru yol aldı. Bu arada servisteki diğer çalışanlar da gelen hastanın kendi üniversitelerinde görev yapan bir öğretim görevlisinin dayısı olduğunu öğrenince daha fazla ilgi göstermeye başlamıştı bile. Kimi elinde bir bardak meyve suyu ile odaya giriyor, bir diğeri bir bardak gazlı içecek ikram ediyor, biraz sonra bir başkası bir bardak çay getiriyordu. Yeğeni gidip gelinceye kadar yaşlı adam gösterilen ilgi karşısında neye döndüğünü şaşırmıştı. 

İsmail, elindeki poşetlerle odanın kapısından içeri girdiğinde yaşlı adam da az önceki ilgiden dolayı yaşadığı şaşkınlığı atmaya başlamıştı. İsmail konuşmaya başladı:

"Şu poşette bir pijama takımı ile bir çift terlik var. Ayak numaranı bilmesem de 41 numara aldım. Neden diyecek olursan, 'Er; dayıya, kız; bibiye çeker' demişler. Ben 41 giydiğime göre dayım da 41 giyer diye düşündüm. Ben içeride durursam sen rahat etmezsin. İstersen dışarı çıkayım öncelikle şu elbiselerini çıkar"

Yaşlı adam, yaşadığı şaşkınlığın etkisiyle sadece "Peki!" diyebildi. Yeğeni iyi bir mantık yürüterek terliği bile tam ayak numarasına göre almıştı.

Dışarı çıkmak için kapıyı açan İsmail, kapıda hemşire ile karşılaştı. 

Hemşire:

"Amcanın bir ihtiyacı var mı diye sormaya gelmiştim. Gelirken size de çay getirdim hocam. Buyurun!" diyerek elindeki çay bardağını uzattı.

Hemşireye teşekkür edip elindeki bardakla koridorda volta atmaya başlayan hoca, yeterli sürenin geçtiğini düşünerek odanın kapısını tıklattı

"Girebilir miyim dayı?"

İçeriden yaşlı adamın sesi duyuldu:

"Gel yeğenim, gel!"

Gençliğinde köyün en yakışıklılarından olan yaşlı adamın bu yaşta bile karizmatik bir duruşu vardı. Hoca, içeri girer girmez, yaşlı adama bakıp tebessüm etti:

"Sanki yeni damat gibi olmuşsun dayı. Başkası elbise giyse dahi yakışmazken bir adama pijama bile böyle güzel yakışırsa söylenecek tek şey; 'Allah esirgesin' olur. Şimdi gelin bacım seni görse yeniden âşık olurdu."

Yaşlı adam içten gelip yüzüne yansıyan bir tebessümle:

"Yok be yeğenim! Bu yaştan sonra beni kim ne yapsın? O senin gözlerinin güzelliği."

Dayısının üzerini giymesinden sonra diğer poşetleri açan İsmail, aldığı malzemeleri odadaki dolaba yerleştirmeye başladı. Aldıklarının içinde neler yoktu ki? Poşetten çıkanlar, sanki bir hastane odasına değil de bir eve alınmıştı. Hasta için lazım olan temel malzemelerin dışında bir yığın eşya vardı. Hoca, dolaba koyduğu her eşyanın ardından dayısına dönüp "Almayı unuttuğum bir şeyler olabilir. Eksik olan ne varsa çekinmeden haber ver, alır getiririm" diyordu.

İsmail, dayısının yanında refakatçi olarak kalmak istediyse de hastane personeli onun bu isteğini "Biz burada ne için varız ki hocam? Siz evinize gidin, biz amca ile ilgileniriz" diyerek geri çevirdiler.

Yaşlı adam o özel odada dört gün kaldı. Bu süreçte durumu sürekli olarak kontrol ediliyordu. Geçen süre boyunca yeni doğan bir bebekmiş gibi hastane personelinin yakın ilgisini gördü. Nöbet değişimlerinde önceki personel sonradan gelenlere gerekli ikazda bulunuyor olmalıydı ki; bütün çalışanlar serviste sanki tek hasta yaşlı adammış gibi etrafında pervane gibi dönüyor, her şeyiyle en ince ayrıntısına kadar ilgileniyordu. Yaşı epey ilerlemiş olan hasta adam ise sanki hastanede yatan bir hasta değil de 5 yıldızlı otelde ağırlanan misafirmiş gibi kendisine gösterilen ilgiden oldukça memnundu. Doktorlar ve hemşireler sık sık yanına gelip hastalığının seyrini kontrol ediyor, bir sıkıntısı olup olmadığını soruyordu. Kendi evinde yatarken çocukları bile hastanedeki görevliler kadar halini sormamıştı. Bu durum da hoşuna gidiyor, içten içe seviniyordu.

Bu süre boyunca yeğeni de sık sık yanına uğruyor, durumunu yakından takip ediyordu. Taburcu edildiği gün üzerini giyindikten sonra yeğeninin gözlerine bakıp:

"Seninle, kardeşlerinle, hiçbirinizi ayırt etmeden hepinizle ayrı ayrı gurur duyuyorum. Sizin gibi yeğenlerim olduğu için ne kadar şükretsem azdır. İyi ki benim yeğenlerimizsiniz" dedi.

Hoca, "Bence bizlerle gurur duymak için geç kaldınız dayıcığım. Zavallı babamın beşimizi birden okutabilmek için ne sıkıntılar çektiğini biliyordunuz. Sizlerin de maddi durumu gayet iyi idi. Buna rağmen Allah'ın bir günü 'Yeğenlerimize harçlık olur' diye düşünüp bırakın babamı, doğrudan doğruya bizlere bir delikli kuruş bile yardım etmediniz. Siz Almanya'dan izne geldiğinizde biz memlekete gidemezdik, siz bize gelirdiniz. Neden gidemediğimizi elbette biliyordunuz. Hem yaz boyunca bizler inşaatta çalışıyorduk hem de cebimizde otobüse verecek paramız yoktu. Bizim eve geldiğinizde beni evde boş boş otururken bulduğunuz tek bir sefer söyleyebilir misin? Akşamları üzerimdeki çimento ve kum tozu ile eve geldiğime az mı şahit oldunuz? Bizlerin inşaatta çalışması zavallı babamın zoruna giderken, sizler o kirli elbiselerimize küçümseyen gözlerle bakıp 'Çocukların daha bu yaşta ekmek peşinde koşması iyidir' diye benimle ve kardeşlerimle alay eder gibi konuştunuz. O yüzden dayıcığım, bizimle gurur duyma hakkı; amcalarımıza, dayılarımıza, bibilerimize veya teyzelerimize ya da başka bir deyişle bugüne gelinceye kadar halimizi sormayanlara değil, biz aç isek bizimle beraber aç kalan, biz doyduysak bizimle beraber doyan ana-babamıza aittir" diyecek oldu ama sonra vazgeçip yüzündeki sevecen ifadeyi hiç bozmadan dayısına cevap verdi:

"Eksik olmayın dayı. Çocukluğumuzdan beri bizimle gurur duyduğunuzu hep hissettirdiniz!"

Mustafa Erkenekli
27.08.2019-Malatya

ERENLER BİLİR
APOLİTİK

İlgili İletiler

 

Yorumlar (0)

Henüz Yorum Yapılmamış