GALLEMİT’TEN BİZE KALAN

Bir kitap okuyup, hakkında yazacaksanız kuraldır; ilk olarak yazar hakkında bilgi verirsiniz. "Servet Somuncuoğlu Kimdir?" sorusunu cevaplamak yerine "Servet Hoca'mız bizim için kimdir?" sorusuna cevap vermeyi yeğlerim.

Servet Hoca Türkiye'nin az yetişen, nadir bulunan cevherlerinden biridir. Akademik alana -türlü sebeplerden- çok fazla tesir edememişse de kafasına Türkoloji fikrini  koyan gençlerin üzerinde ciddi anlamda tesir etmeyi başarmış -inkâr edenlere rağmen- bir bilim insanıdır. Slogan atmaktan ve övünmekten çok daha fazlasını yapmış, fikir dünyasını ete kemiğe büründürmüş ve Türk milletine armağan etmiştir.

Yıllarca Türkoloji'ye hizmet eden önemli işler yaptı Servet Hoca. Program yapımcısı olarak duyulmuşsa da o bir Türkolog ve iyi de bir fotoğrafçıydı. Yaptığı her araştırmayı elleriyle fotoğraflayarak arkasında bırakabileceği çok şey biriktirdi. "Taştaki Türkler", "Damgaların Göçü", "Karlı Dağlardaki Sır"," Saymalı Taş", " Don Kazakları", "Altın Elbiseli Adam" çalışmalarının sadece en bilinenleridir.

"İlim ve sanat camiasında işlerinden çok magazin yönleri ile yer eden, kerameti kendinden, kopyala yapıştırcı, sıradan okutman sayılabilecek insanlar el üstünde tutuluyorken böyle bir değeri göz ardı etmek, milletine hizmeti borç bilmiş böylesine kıymetli insanları bir-iki akademik tezgahtardan daha işe yaramaz görmek nedendir!?" demeyeceğim elbet; ama en azından yakın zamanda Servet Hoca'nın araştırmalarına akademik alanda yer verilmesi dileği, bir Türkolog adayı olarak gönlümdedir.

Yine adettendir, anlatayım… Servet Hoca'yla tanışıklığım 2012 yılının sonunda gerçekleşmişti. Televizyonda gezerken bir kanala denk gelmiştim, güzel bir programda güzel bir sohbet vardı, başlık ise müthiş ilgi çekici "Taştaki Türkler". Dinlemeye başladım, şöyle diyordu Hoca: "Ders kitaplarından gördüğümüz kadarıyla bizim tarihimiz Orhun Anıtlarıyla başlar. Oysaki Orhun Anıtları Türklerin taşlar üzerindeki son sözüdür. Asla Türk tarihinin ön sözü değildir." Aradan yaklaşık 8-9 ay geçti, vefat ettiğini öğrendim, Türklüğe hizmet etmiş bir değer göçüp gitmişti, basın ise sessizdi…

Farklı bir kitap yazdı Servet Hoca: "GALLEMİT".

İlk bakışta fantastik bir roman olarak düşünülebilecek bir yapıya sahip olan eserin kurgu olmadığını yazar peşin peşin söylüyor: "Bu kitapta anlatılanların hepsi gerçektir ve romanın esrarengiz kahramanı hala hayattadır." Olaylar gerçeklikten esinlenilmemiş, gerçeğin kendisi lakin "böyle bir gerçeklik bir daha yaşanamaz" dedirten etkileyici bir hikâye.

Öğrencisi olduğum lisans dalı sebebiyle birçok felsefe kitabı ile haşır neşir oldum. İlk başlarda gözümüze hep "Türk felsefeci neden az hatta yok?" sorusu çarpardı.Türkler savaşçıdır, Türkler göçebedir" vesaire vesaire bir sürü cevapla karşılaştık. İşte Servet Hoca bize bir Türk felsefecisini anlatıyor. Bir anda söylediği bir tek cümleyle insanı saatlerce düşündürmeyi başarabilen; aslında bilindik şeyleri, insani ve bir o kadar da felsefi olarak izah ederken insanın aklında ışık yakabilen bir kahraman ile kitabı okuyup bıraktıktan sonra saatlerce belki de günlerce okuduklarınızı düşünmenizi sağlayacak bir anlatım ve üslup vaat ediyor Gallemit…

Gallemit'ten bana kalanların derinliklerine girmeden evvel kahramanımız hakkında bir iki detay vermek istiyorum. Roman boyunca Somuncuoğlu ondan "Ulu Kam", "Kam", "Bilici" olarak bahsediyor, kahraman gerçek bir kişi olmasına rağmen yazar onun sakin ve huzurlu yaşamını zedelememek adına bu kişinin ismini asla söylemiyor. Günümüzde bu kişinin kim olduğu, ne olduğu belli hatta kendisiyle yapılmış röportajlar dahi var lakin eğer Gallemit bir "Öğreti kitabı" olsaydı tahminim o ki ilk öğreti "Kişilerin tercihine saygı duymalısın." Olurdu. Kahramanımız ismini yazdırmamış, yazarımız bu tercihe saygı duyarak isim belirtmemişti. Ben de ilk öğretiye sadık kalacak ve kahramanımızın gerçek ismini vermeyecek, tıpkı Servet Hoca'mız gibi ona "Ulu Kam" diye sesleneceğim.

Somuncuoğlu İstanbul ile başlıyor kitaba. Sonradan anlıyoruz o şairane kelimelerin aslında hasretle çığlıklar atan gönlün sesleri olduğunu…

Yazarımız öyle derin tasvirlerde bulunuyor ki etkilenmemek elde değil. Elli adımda değişen insanların, İstanbul'un hareketliliği içinde oradan oraya savrulan lakin tek gayeleri ise yaşamak olan insanların müthiş tasvirleri.

Hemen ardından karşıdan karşıya geçmek için vapura binilen saatleri anımsatıyor Yazar. Düdük seslerinden Beyoğlu'na, seyyar satıcılardan insanların hüzünlü suratlarındaki boş bakışlara kadar yapılan insanı daha ilk sayfalarda kitabın içine kilitleyen tasvirin gücü ile okuyucu anın içine bütünüyle alınıyor. Bu tasvirlerden sonra " Anlattım çünkü uzak kalınca özlüyorum" diyor yazar. Lakin bir yandan şahane anlatımı ile de bir Ankaralı 'ya İstanbul'u özletiyor.

Yeni bir yolculuktan gelmiş yazarımız, İstanbul özlemi ile Taksim'e iniyor. Yine bir tasvir şöleni, -uzun zamandan sonra ilk defa- bir Cumhuriyet dönemi eserinde İstanbul'un nefis anlatımı takdire şayan diyebileceğimiz türden.

Sonra Aziz'i buluyor, Aziz 30 yıllık bir dost…

Yazarımız ile dostu Refik Halit Karay'ın " Şeftali Bahçeleri" hikâyesinden etkilenmişler. "Aziz" diyorlar birbirilerine. " Herkesin bir Aziz'i vardır" diyor Somuncuoğlu. Herkesin bir Aziz'i olmalı…

Yazarımız her şeyini paylaştığı 30 yıllık Aziz'ine anlatmadığı bir konu olduğunu anımsıyor birden bire. Vapurdalar… Çantasından çıkardığı mektupları Aziz'e uzatıyor.Aziz eline aldığı mektupları incelerken "Kim bu adam" diyor.

"O bir kam, bir bilici"

Aziz mektuplara göz gezdirdikten sonra mırıldanıyor; duraklıyoruz, anlamaya çalışıyoruz: "Bey oğlu Bey, köle oğlu köle olmak rızasındadır."

Aziz'in bakışlarındaki tuhaflığın arttığını hissedebiliyoruz, "Hiç mi normal adam olmaz senin etrafında, kim bu adam?" sorusunu soruyor tekrar.Yazarımız için zor bir soru bu, "Zordu belki bu adamı anlatmak ben denedim sadece" diyor aslında kendisi de ne O'nu anladığından ne de anlatabildiğinden tam emin değil…

Servet Hoca'nın aklındaki düşünce şöyle oluyor o anlarda; "Aziz merak etti, onu duyan herkes merak edecek. Anlatmalıyım."

İşte böyle başlıyor "Gallemit"i öğrenme ve anlama serüvenimiz.

Nedir Gallemit ya da kimdir? Biz de bilmiyoruz bu bir sır. Lakin "Ulu Kam" istiyor bu ismin kitaba verilmesini "İşte sana büyük bir sır verdim… Bu büyük sırrın yanında birçok sırlar da verdim… Paylaşırsın ya da kimseyle paylaşmazsın ama isterim ki paylaş, insan paylaşmakla çoğalır; paylaşmakla büyür… GALLEMİT dedim sana. Eğer bir kitap olacaksa konuşacaklarımız, adını böyle ver."

Hoca asker ocağında karşılaşıyor Ulu Kam ile ilk defa. Kulağına bir dedikodu geliyor "Delinin biri askerliğe sosyal kader diyormuş." İrkiliyor, hemen tanışmak istiyor bu tabirin sahibiyle. Gidip buluyor, oturuyor karşısına iki Edebiyat mezunu uzun uzun sınıyorlar birbirlerini, iki âşık gibi atışıyorlar. Servet Hoca divan edebiyatından okuyor Ulu kam ise halk şiiri seviyor. Sohbet ve atışmalar uzuyor, artık sınama değil; iki dostun keyifli zamanlar geçirdiğine şahit oluyoruz. Okudukları şiirlerle birbirlerini ölçüp tartıyorlar aslında. İnsanın okuduğu şiir onun anlayışını, dünyaya bakışını, aklını, gönlündekini ortaya koyar diye bilinir, onlar da öyle düşünüyor belki. "Elsa'nın gözleri" ile son buluyor sohbet. Şahane bir seçim… Kalkıp kucaklaşıyorlar, artık birbirlerini tanıyorlar, anlıyorlar.

Sanki kırk yıllık ahbaplar gibi sık sık akşamları çamların arasına gidip uzun sohbetler ediyorlar. Bu uzun sohbetlerde dikkatimi çeken bir şey var; onların konuşmalarında hayatın görünen yüzüne, günlük yahut anlık olaylara dair herhangi bir şey yok. Onlar hep başka bir âlemde, hep bambaşka sırların peşindeler.

Yine ilgi çekici bir detay; Ulu Kam dedesinin yanında büyümüş. Dede dediysem Dedem Korkut gibi bilge, bilici, kam bir dede. Kendisi de onunla yaşayarak tıpkı öyle bir Bilici olmuş anlaşılan. Gen aktarımı mevzusu geliyor burada okuyucunun aklına. Dedesinden Ulu Kam'a geçen gen belki de binlerce yıl önce Asya'nın kamlarından mirastır fikri ile ürpermemek elde değil.

Ulu Kam; insanın içe yolculuğundan çok eskilerden getirdiğimiz kozmik kodlara kadar birçok şeyi biliyor, bin yıllardan bu yana gelen kamların izlerini okuyor, sözlü kültürü tam anlamıyla ruhunda taşıyor. Ulu Kam; yüzyılların hayat birikiminin günümüze gelmiş son ve en somut hali olarak çıkıyor karşımıza. İnsanın akıldan önce duygusal zekâyla yaşadığı dönemleri, insanların ruh halini, duygusal zekâdan entelektüel zekâya, doğal yaşama geçişin izlerini, zararlarını anlatıyor. Entelektüel zekânın yıkıcı etkilerini bildikçe ürpermemek elde değil. Hayatı, bilgiyi ve yaşamayı açıklarken insanı kaybettik diyor. "Entelektüel zekâ insanları refaha götürmüş olabilir ama yok oluşu da beraberinde getirdi." İnsanın insanlığını kaybettiğini söylüyor ve ekliyor "İnsanı aramalıyız. Geçmişte yahut gelecekte. Benim gelecekte aramaya gücüm yetmez ben geçmişe bakacağım."

Bilgiye değil; faydalı, işe yarar bilgiye inanıyor Ulu Kam. Saçlarını, sakallarını, tırnaklarını kesmekten hiç hoşlanmıyor, bu yüzden komutanlardan kaçıyor askerlik boyunca. Görünmemek için, girip çıkarken hep kuytu ve karanlık köşeleri kullanıyor. Karanlık yerlerde gizli şeylerin olduğunu bilebilecek deneyime sahip komutanlar sık sık enseliyorlar Ulu Kam'ı. Servet Hoca bir öneride bulunuyor "En iyi saklanma şekli saklanmamaktır.", Hoca'nın önerisini dinleyen kahramanımız gerçekten uzun zaman yakalanmıyor ve " Doğru demişsin. Bilginin işe yarayanı makbuldür. İşe yaramıyorsa at çöpe." Sözlerini söylüyor.

Birlikte zaman geçirdikçe Servet Hoca karşısındaki kişinin gerçekten özel biri olduğundan emin oluyor. Bilici uzun uzun anlatıyor; Servet Hoca âlemlerden âlemlere uçuyor, başka diyarlara gidiyor, geliyor. Bilici anlatıyor, Servet Hoca dinliyor. Soru soracak oluyor, Ulu Kam daha soru sorulmadan veriyor cevaplarını.

Dünya'daki ayrı gayrılık, savaşlar ve kavgalar hakkında söyledikleri de okuyucunun aklında yer ediyor. " Din ihtiyaç Tanrı ise mecburiyettir. Tanrısız olmaz, hepimiz Tanrı yolcusuyuz. Nedir bu ayrılık?" cevabı yine kendisi veriyor. " Sözün farklı anlamlar kazanmasından. Ak ve kara aynıdır çoğu zaman, insanlar sözlere dayanarak ayırır onları. Sözü sesle söyleriz, ses enerjidir bize geri döner. Sesine sahip çıkacaksın, sesin güçlü olacak." Servet Hoca bu sıralarda bütün renklerin karışıp beyazı oluşturmasını anımsıyor, gökkuşağını düşünüyor…

Asker ocağında dağıtım yapılıyor. Ulu Kam başka bir memlekette devam ediyor göreve. Vedasız ayrılıyorlar. Yazarımızın aklında şu sözler kalıyor dostunun ardından "İlkel yaşama döneceğim ben. Ömrümün kalan kısmını insan gibi yaşamak istiyorum."

Yolları ayrılan iki dost sohbetlerine mektuplar aracılığı ile devam ediyorlar. Askerlik bitince Servet Hoca şehre dönüyor, Ulu Kam yalnızlığa. Kendi deyimi ile insanlığa. Gerçekten dediğini de yapıyor, ilkel hayata çekilip duygusal zekâya dönüş yapıyor. Kendisi gibi insan gibi bir hayata çekiliyor.Bu benim seçimimdir diyerek saygı duyulmasını bekliyor.

Ulu Kam'ın hanımı ve çocukları Ankara'ya göçüyorlar. Kendisi bir çiftliğin kenarında küçük bir kulübede hayatını yaşamaya çalışıyor.

Saçını, sakalını, tırnaklarını kesmiyor, ateş değmemiş yiyecekler tüketiyor. İnsanlar Ulu Kam'a yardımcı olmaya çalışıyorlar, O ise "Bu benim tercihim" diye düşünüyor sürekli.

Servet Hoca farklı Ulu Kam farklı dünyalarda yaşıyorlarsa da yazarımız içinde O'nu görmek arzusu duyuyor. Sonradan fark ediyor ki hep O'nu düşünüp kendi içinde yine onunla sohbet etmiş. Bu arzunun peşinde Hoca önce telefonla ulaşıyor Ulu Kam'a. Sonra yollara düşüyor. Servet Hoca Ulu Kam'ı ararken, kendisi Servet Hoca'yı buluyor. Sanki hiç ayrılmamışlar gibi kaldıkları yerden başlıyorlar sohbete. Bunun sebebi Ulu Kam'ın bilgeliği midir yoksa gerçek dostluk bunu mu gerektirir bilemeyiz ama aralarında güçlü bir bağ olduğunu biz- hikâyenin 3. Kişileri- bile anlayabiliyoruz.

Servet Hoca bu şekilde birkaç kez ziyaret ediyor Ulu Kam'ı. Bu ziyaretlerde Ulu kam birçok tavsiyede bulunuyor Hoca'ya özellikle sağlık tavsiyeleri çok ilgi çekici. "Ateş değmemiş yiyecekler ye, yıkandığın suyun sıcaklığına dikkat et, kilo alma. Ancak sağlam kişiler sağlam işler yapabilirler." Diyor. Dikkatimi çeken bir nokta da şudur, ekliyor: "Ben sana nasihat etmiyorum. Senin için söylüyorum. Ben böyle yapıyorum" diyor. Ruhbanlar sınıfını düşünmeden geçemiyorum.İnsanlardan uzaklaşıp riyazete çekilerek dünya zevklerini terk eden ve kendini aşırı bir şekilde ibadete veren bu kişilerin ulaşmaya çalıştıkları felsefenin bizim Ulu Kam'ın felsefesi olabileceğini düşünüyorum, ama Bilici alçakgönüllü, insaniyetperver biri, duyduğum bütün Ruhbanlardan daha erdemli bir kimse olarak kaldı aklımda. Umarım Ruhbanlar bir gün onun felsefesine ve erdemine ulaşabilirler.

O'nun gerçek bir Kam olabileceği düşüncesi tam olarak buralarda yerleşiyor aklıma. Yüksek ahlaklı, erdemli bir kimse. Dayatmıyor, zorlamıyor, lazım olmayan şeyi konuşmuyor. Bugün kendini düşünce adamı olarak, bilirkişi olarak tanımlayanları düşününce daha çok seviyorum Ulu Kam'ı. Türkler Bey töresince yaşarlar, töreyi Ulu Kam'da görüyorum.

Sohbetlerinden birinde Ulu Kam "Konuşması gereken yazmasın, yazması gereken ise konuşmasın. Ben konuşayım, sen yaz. Öğrensinler" diyerek Hoca'ya bu kitabı yazmasını salık veriyor.Kitap basıldıktan sonra Servet Hoca bir tane de ona hediye etmiş olmalı, sosyal medyada Ulu Kam ile yapılmış bir röportajda okuduğuma göre elindeki kitabı bir gazeteciye ödünç vermiş.

Ötelerde bir yerlere ulaşmak çabam yok zamanı yaşamak için gayret ediyorum, diyordu Ulu Kam. Başkasının bilmesi de gerekmiyordu, onun bilmesi yetiyordu yaşadığı hayatı… Anlatılan kadar bildik, bize de yetti.

İnsanın kendi içine yürümesi kadar zor bir yolculuk olmadığını anlıyorum okudukça. Tüm evreni, eşi dostu bırakmak… Benliğinde karşılacağın bin bir sorunun üstesinden gelerek, belki de zamanla benlikten tamamen sıyrılmak amacıyla çıkılmış bir yolculuk… Benlikten sıyrılıp, tüm insanlığın acısını göğsünde duyabilmek, uçan kuştan ve esen yelden haberler alabilmek, köpeklerle çeşitli canlılarla konuşabilmek dost olabilmek, bir tomurcuğun çiçeğe dönmesini günlerce uyumadan seyredebilmek amacıyla çıkılmış bir yolculuk…

Kendi içinden çıkmayı başaran insanın Kozmos'a doğru yürüyüşünün başladığını görüyorum.

Yaratılıştan kıyamete kadar sürecek ve bitmeyecek bir yürüyüş… Kozmik kodların yorumlanabilmesi, yıldızların okunabilmesi, atalar mirası izlerin ve hatta ruhların anlaşılabilmesi, şifrelerin deşifre edilmesi duraklarından geçen bir yürüyüş…

Lakin bilinmeli; "Şifrenin bilicisi evrenin yaratıcısı olan Tanrıdan başka hiç kimse değil."

İnsanın içinden geçmiyor değil Kaos'dan Kozmos'a bir yürüyüş. Gerekli cesareti bulduğumuz gün denensin, notunu düşüyorum.

Son olarak sevgili Servet Somuncuoğlu'na hep biz gençlere aşıladığı umut için teşekkür ettik. Bir gerçektir; bilhassa genç Türkologların içinde bulunduğu "Çalışacak ne kaldı ki?" polemiğine son veren Servet Hoca'mız bize yeni bir sayfanın kapılarını araladı. Özellikle Anadolu sahasında gün yüzüne çıkmayı bekleyen sırların olduğu umudunu aşıladı. "Servet Hoca'mızın çalışmaları hak ettiği yeri bulsun, gerçek oldukları kanıtlansın diye çalışmalıyız." Fikrini de yeni bir neslin Türkolog gençlerine yerleştirdi. Belki de yeni bir neslin temellerini attı ve gitti, bilemeyiz. Ama bu çalışmalar için kendisine hep teşekkür ettik.

Şimdi yeni bir şey için daha teşekkür etmeliyiz diye düşünüyorum. "Gallemit" için… Gallemit okuyanın ruhunda ciddi tesirler yaratacak bir eser. Okuduktan sonra başımı ellerimin arasına alıp "Ben n'apıyorum? Amacım ne? İstediğim ne?" sorularını uzun uzun düşündüğümü hatırlıyorum. Anlayacağınız Servet Hoca yine bir sayfa daha açıyor önümüze, belki de bir gerçeği vuruyor yüzümüze. Velhasıl, bir kez daha umut aşılıyor Hoca'mız. Teşekkür ediyoruz. Ve tekrarlıyoruz:

"Servet Hoca'nın bıraktığı yerden…"

Ve herkesin derdi kendine ağır Gerisinin dili lal...
İnsanları Sevmeyen Adam

İlgili İletiler

 

Yorumlar (0)

Henüz Yorum Yapılmamış