BU SEVDANIN BİTMEDİĞİ YERDE ARTIK YAŞAYAN SEVDA KALMADI

BU SEVDANIN BİTMEDİĞİ YERDE ARTIK YAŞAYAN SEVDA KALMADI 


Türkiye'nin batısını doğusuna taşıyamadık ama tersini yapmayı iyi bildik. Doğu'yu Batı'ya taşıdık; taşıdıkça da entegrasyon sorunu yaşadığımız ölçüde Doğulu değerlerimizden, kültürel kodlarımızdan o denli uzaklaştık. En çok göç veren bölgeler bazında bakınca bunun farkına varabildik. Ne Marmara'yı Karadeniz yapabildik ne de Doğu (Doğu ve Güneydoğu).


Bir gerçek var ki hepimiz çok iyi bildiğimiz halde göz ardı ediyoruz: Endüstriyi gerekli özen ve çaba gösterilerek, aynı şekilde gerekli teşvikler verilerek hafif, orta ölçekli ve ağır sanayi olmak üzere Türkiye'nin diğer tüm bölgelerine yayabilirdik. Doğru sanayi bölgesini doğru yere kurmak kaydıyla... İç Anadolu'da tarım ve savunma sanayii, kıyılarda kimya sanayisi gibi...


Yaydık mı sanayiyi?


Yaymadık.


Yaysaydık işsizliği ortadan kaldıramazdık ama azaltabilirdik. Böylelikle küresel düzende ayağı yere daha sağlam basan bir ekonomimiz olabilirdi.

Salt sanayiyi taşımanın, salt fabrikaları kurmanın işsizlik sorununu kökten çözeceğinden bahsedemeyiz. 


Fabrikaları taşımanın ve kurmanın yanında, nitelikli iş gücünü Anadolu'ya çekebilmek için hizmet sektörünü ve teknolojiyi de geliştirmek, taşımak gerek. Aynı zamanda ulaşımdan hareketle güçlü bir lojistik ağının oluşturulması gerek; bu bağlamda demiryolu altyapısı güçlendirilmeli, gereken yatırımlar ulaşımın ağır yükünü hafifleterek işlevini yerine getirmelidir.

İşsiz nüfusu Marmara'ya yığdıkça Anadolu'nun yaylalarında, ovalarında işini yapması gereken çiftçiyi de istemedikleri hayatları yaşamaya mecbur ettik. Oysa Batı'dan Doğu'ya endüstrileşmenin meyvelerini toplamış olsaydık Doğu'daki artan iş gücüne, işsizliğe yeni üretim tesisleri ve fabrikalar kurarak yanıt vermiş olabilirdik. Aile üyeleri, kardeşler arazi bölünmesinden ötürü açlık sınırının altında kalıp yöresini apar topar terk etmeyebilirdi. Tarlası yetmeyen, bahçesi yetersiz kalanlar kendi bölgesinin, yöresinin ve şehrinin fabrikalarında çalışarak il dışı göçe zorlanmayabilirdi. Her bir seçenek bir çözüm olabilir, çiftçinin dilinden yeterli tohum anlayabilirdi.


Bugün Marmara'ya sıkıştırılan bunca insana, arttıkça artan ve arkası gelmeyen işsizlik oranlarının faturası bu kadar kabarık gelmeyebilirdi. Bağıntı kurulması imkânsız denilecek mesleklerde görevlendirilen donanımlı kişilerin umutsuzluk ve yarınsızlık sarmalından çıkamamasına bu denli şahit olmayabilirdik.

Bu sosyo-ekonomik çıkmazın bireysel hayatlar üzerindeki yıkıcı etkisini, bir döneme damga vuran şu hikayede net bir şekilde görebiliriz:


EBRU MAHSUN'U NEDEN SEVMEDİ


Hayatı acılar içinde geçen bir adamın öyküsüdür "Bu Sevda Bitmez" dizisi. Doğduğu kurak topraklarda törelerin, yoğun baskıların, şiddetin ve kavgaların yontarak bir yaşam kalıbı verdiği isimdir o. Doğduğu toprakların fabrikasızlığından kaçmak, açlık sınırının altında ezilip yok olmamak için göç eder büyük şehirlere. Göç eder ama alışkanlıkları, kaygıları, derin acıları, yalnızlıkları ve yorgunluklarını da beraberinde getirir. 


Ailesinden göremediği yeterli sevgiyi başkaları doldurur ümidi ve imkânsızlığı ile olmazların peşine takılır. Güvenli bağlanma stiline nail olamayan çocukluğu yüzünden kimseye güvenemeyen bir kişilik özelliği geliştiren Mahsun, tüm olumsuz açmazların içinde büyük kentin üniversitelerinde öğrenim gören, varsıl bir ailenin kızı Ebru'ya aşkla bağlanır. Ebru'ya olan aşkı günden güne daha güçlü bir boyut kazandıkça imkânsızlığın dibine hüzünlü dalışlarını sürdürür. 


Mahsun, Ebru'yu görür görmez karşılıksız sevginin çeperine sıkışıp kaldıkça filmi yıllar öncesine sarar. Aileden göremediği şefkati, kucaklayıcı duyguyu yine aynı çıkmazın karanlığında arar. Daha önce bunu denediğini bilir ama sanki bilerek ve isteyerek yapar seçimini. Ebru'ya duyduğu hisler, "Bu Sevda Bitmez"e dönüşür. Oysa hayatta bitmeyen, öylece kalan hiçbir şey mevcut değildir. Hele hele bu bir duygudan ibaretse zamanla sönümlenmeye mahkûmdur.


"Zincirlere vursalar, zamanı durdursalar, sırtımdan da vursalar bu sevda bitmez," diyen Mahsun, esasında dünyanın sağlıklı duyguyu var eden gerçeklerine aykırı hareket ederek bir abartıyı cilaladıkça cilalar.

Hangi konunun üzerinde defaatle duruyorsanız o konuda zaaflarınız, güvensizlikleriniz var demektir.


"Ben kimseye yalan söylemem. Ben kimseyi üzmem... Ben, ben, ben..." diyerek özne olmadan kurulabilecek bir cümleye ısrarla özneyi dahil etmek, dahil edilen şey hususunda kendimize güven duygumuzun zayıf olduğunu gösterebilir.


"Bu Sevda Bitmez" dizisinde imkânsıza, olmaza aşıkmışçasına yaratılan Mahsun karakteri belki gerçekte Ebru'ya aşık değildir. Belki içindeki başka şeylerin, örneğin zamanında göremediği ilginin, sevginin boşluğunu doldurmaya çalışıyordur. Belki Mahsun aşık olduğu Ebru'dan daha güzeliyle karşılaşsa, yaşadığı ilgi eksikliğini kaşıyan başka bir elin –Ebru'nun– varlığıyla yüzleşse ona da aşık olacaktır.


"Bu Sevda Bitmez" dizisinde varlık gösteren Mahsun böyle bir karakterdir. Büyük şehirlerde varsıl yaşam süren lakin çocukken ebeveynlerinden yeterli ilgiyi, desteği göremeyen Ebru; sonradan hayatını zindana çevirecek bu sevgi eksikliğine rağmen Mahsun'un kendisine duyduğu büyük(!) aşka karşılık vermez. Mahsun'u yakın bir dost, omuzdaş olarak görür. Onu sevmemesindeki en geçerli gerekçelerden birkaçını sosyo-kültürel farklılıklar, töreler, yöreler minvalinde izah eder.


Dizide görüldüğü üzere Batı'nın insanı (İstanbul, Kocaeli vs.) genelde samimiyetsiz, riyakâr ve kalleş olarak ekranlara yansıtılırken Doğu'nun insanı mert, yalansız, sevdi mi ölümüne seven olarak yansıtılır. Aynı şekilde dizide Batı'nın insanı (Mahsun'un bağ kurduğu şirket sahipleri) maddi anlamda pek zengin olsa da yürekleri, insanlıkları noktasında yoksulluğun kıskacında debeleniyor görüntüsü vermektedir. "Bunlar yanlıştır ya da doğrudur," demeden gördüklerime tarafsız bakarak analizimi sürdürmek istiyorum.


PEKİ BU DİZİ BİZE VURUCU NOKTA BAĞLAMINDA NEYİ ANLATIYOR


Yazının başında da belirttiğimiz gibi, göçe zorlanan insanların yaşamı toplumların hem bireysel hem de toplumsal entegrasyon sorununa neden olur. Bir taraf diğer tarafı kabullenmekte zorlanabilir. Bir taraf diğer tarafın benimsediği, değer olarak adlandırdıklarından irkilebilir. Berbat bir hayat yaşamasına rağmen Ebru'nun Mahsun'u duygusal anlamda hayatına dahil etmede yaşadığı irkilme gibi... Oysa sanayiyi, hizmet sektörünü ve teknolojiyi Türkiye'nin her bölgesine dengeli biçimde yaysaydık belki bunları (Ebru ile Mahsun'un ayrı dünyaların insanı olması durumunu) yaşama ihtimalimiz çok düşük olacaktı. Bu kez Batı (Marmara vs.) göç alan değil, göç veren olacaktı. İnsanlar doyduğu yerde değil, doğduğu yerde iş sahibi olacaktı. Ebrular Doğu'yu, Güneydoğu'yu, Karadeniz'i daha yakından tanıyıp kültürleşmenin, kaynaşmanın, entegre olmanın paydasında ayrı dünyaların insanı olma kopukluğuna belki daha az rastlayacaktı.


Belki "Bu Sevda Bitmez" yakarışı, karşılıksız sevgiye maruz kalınca değil; birbirini karşılıklı severken bir ömre vakıf olarak devam ederdi. Belki o zaman seven sevdiğine, kendisini sevene "Benim sana olan bu sevdam hiçbir zaman bitmez," demeyi daha sağlıklı, daha yerinde bulurdu.

Engin Yeşilyurt

1 Ekim 2026


×
Yayınımıza abone olun

Sayfamızda yayımlanan yazıları kaçırmamanız için yayınımıza abone olun.
Aboneliğinizi istediğiniz zaman sonlandırabilirsiniz.

ÖLÜMÜN ÖĞRETEBİLECEĞİ YAŞAMSAL GERÇEKLER VE DAYANM...

İlgili İletiler

 

 Galeri

 Blog Takvimi

Lütfen takvim görünümü hazırlanırken bekleyin