Türkleştiremediklerimiz

Ulusçuluk fikrinin on sekizinci yüzyılda insanlık tarihine yaptığı tepkimeden etkilenen Türk aydınları, Türklerinde bir millet bilincine erişmesi için yaklaşık yüz elli yıldır mücadele yürütmektedir. Hatta aydınların başlattığı bu mücadele belirli vakitlerde Türk devletleri tarafından da devlet politikası olarak yürütülmüştür. Tüm bu çalışmalara rağmen Türk Milleti –ne yazık ki- bir bütün olarak milletleşememiştir. Yüzyıl önce Kırım'ın Bahçesaray ilinde Türk Milleti'ni bilinçlendirmek için Tercüman Gazetesini çıkartan İsmail Gaspıralı'nın değindiği sorunlar ile yüzyıl sonra Tahtapod sitesinde yine Türk Milleti'ni bilinçlendirmek için yazı yazan yazarların değindiği sorunlar arasında –acı ama gerçek- pek bir fark görülmemektedir. Yüzyıldır yürütülen çalışmalara rağmen görüyoruz ki, Türk Milleti bir arpa boyu yol a-la-ma-mış-tır.

Tabiat kanunları karşısında tek başına acziyetini anlayan insan, tabiatın zorlaması ile toplumsallaşmak zorunda kalmıştır. İnsanın toplumsallaşması ve tabiatın yalıtımlarının insanlar arası iletişime engel olması, insanların tarihsel süreç içerisinde bulundukları toprak parçaları üzerinde milletleşmesine neden olmuştur.

Her insan topluluğu milletleşmesini sürdürerek; kimliğini, kültürünü, dilini, geleneğini ve kanunlarını oluşturmuştur. Çeşitli insanların bu potada erimesi ile artık birey geri plana atılmış ve bireylerin; güvenli, refah ve sağlıklı bir biçimde yaşamasının en önemli dayanağı olan 'millet' kavramı ön plana alınmıştır. Millet/milletleşme hala insanlığı düzenlemektedir. Bu nedenle milletleşme süreci, milletlerin ortaya çıkmasından binlerce yıl sonra dahi devam etmektedir.

Bugüne kadar milletleşememiş aşiretler günümüzde 'Geç Dönem Milliyetçilik' evresinde milletleşirken, tarihsel süreç içerisinde birçok boya bölünmüş veya millet bilincini kaybetmiş olan diğer milletler de yeniden boylar arası millet düşüncesini geliştirmeye çalışmaktadır. Slavların en güçlü boyu olan Rusların, on dokuzuncu ve yirminci yüzyıldaki 'Panslavizm' çabaları ile Nasyonal Sosyalist Almanya'nın Avusturya ile gerçekleştirdiği 'Anschluss' bu düşüncenin en somut örnekleridir.

Günümüz Türk Milleti, tarihte olduğu gibi bugün de geniş coğrafyalara yayılmış bulunmaktadır. Türk Milletini oluşturan bazı boylar; bugün esaret altında, bazı boylar özerk yapı içerisinde ve yedi tanesi de bağımsız bir boy olarak, varlığını sürdürmektedir. Dil teoriği açısından bu boylar, Altay dil ailesinin Türkçe koluna mensup olsalar da pratikte gerçeklik epey farklıdır. Çünkü bizim teoriğe bakarak 'Türk' dediğimiz boylar, gerçeklikte Türklükten uzak bir haldedir. Bunlara; Yakutları, Altayları, Hakasları, Tuvalıları, Çuvaşları örnek verebiliriz. Fakat bunların dışında Türk nüfusunun en yoğun olduğu, Türk boyları arasında ekonomik, askeri ve siyasi olarak en güçlü durumda bulunan Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ndeki Türkler de Türklük kimliğinden epeyce uzaktır.

Ulusçuluk fikrinin on sekizinci yüzyılda insanlık tarihine yaptığı tepkimeden etkilenen Türk aydınları, Türklerinde bir millet bilincine erişmesi için yaklaşık yüz elli yıldır mücadele yürütmektedir. Hatta aydınların başlattığı bu mücadele belirli vakitlerde Türk devletleri tarafından da devlet politikası olarak yürütülmüştür. Tüm bu çalışmalara rağmen Türk Milleti –ne yazık ki- bir bütün olarak milletleşememiştir. Yüzyıl önce Kırım'ın Bahçesaray ilinde Türk Milleti'ni bilinçlendirmek için Tercüman Gazetesini çıkartan İsmail Gaspıralı'nın değindiği sorunlar ile yüzyıl sonra Tahtapod sitesinde yine Türk Milleti'ni bilinçlendirmek için yazı yazan yazarların değindiği sorunlar arasında –acı ama gerçek- pek bir fark görülmemektedir. Yüzyıldır yürütülen çalışmalara rağmen görüyoruz ki, Türk Milleti bir arpa boyu yol a-la-ma-mış-tır.

Türkiye içerisinde etnik olarak Türk olan insanların, ezici bir çoğunluğu Türklük bilincinden uzak bir haldedir.

Şiiliğin bir nevi Türkçe yorumu olan ve Türkiye'de yoğun bir biçimde bulunan Alevi-Türkmenler, istisnalar olmak ile birlikte Türklükten öte mezheplerini, aidiyet olarak görmekte, kimlik olarak kabul etmekte ve kendilerini öyle nitelemektedirler. Onların zaviyesinden bakıldığında; Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Atatürk ile yakaladığı laik yapıdan 1950'lerden sonra sapmış, Suniliği esas alan, Alevileri asimile etmeye çalışan, Alevi düşmanı ve Alevi hak ve hürriyetlerini gasp eden bir yapıya bürünmüştür. Onların bu ve benzeri düşünceleri, onları, devletin dini yapısını yıkacağını, bütün dini, siyasi ve ekonomik ayrılıkları sonlandıracağını ve eşitlikçi bir toplumsal düzen kuracağını iddia eden Marksist oluşumların içine sürüklemiştir.

Türkiye'nin toplumsal yapısı içerisinde muhafazakâr ve dini kanadı oluşturan Sunni inançlı Türklerdeki durum, Alevi-Türkmenlerden pek farklı değildir. Onlar da Türk olmalarına rağmen Türklük kavramı onlar için maddidir, bir mana değildir.

Onlar için mana yalnızca geleneksel taklitle kabul ettikleri İslam düşüncesidir. Onlar, Türk ile Türk olmayan arasında bir fark görmemekte, mühim olanın Ehli Sünnet olduğunu iddia etmekte, bütün Sunni Müslümanların birliğini müdafaa etmektedirler.

Onlar için devletin adı, şekli ve asli unsuru, toplumumuzun demografik dengeleri ve kültürel değerleri, ikinci plandadır. Kapitalizmin, sosyalizmin savunduğu dil, kültür, etnik melezleşmeyi, onlar da 'ümmet' adı altında savunmaktadırlar. Onlar, 'bir insanın hangi milletten olduğunu insan seçemez, Tanrının seçtiğine saygı duymak gerekir, bir insan Hz. Muhammet'in getirdiği dine öyle veya böyle riayet ediyorsa, o kişi makbuldür' anlayışındadırlar.

Onlar; küreselleşme ve sınıfsız dünya saçmalıklarına benzer bir biçimde, Kadıköy'de ikamet eden bir 'beyaz Türk' ile Bangladeşli bir köylünün aynı kültür olduğunu savunmaktadırlar. Hatta Tataristanlı, Rus ile evlenmiş, elit burjuva bir insan ile Orta Afrika'da neden böyle bir devletin var olduğunu hala anlayamadığım, neanderthallerin yaşayan örnekleri olan Çadlıların bir arada, İslam demokrasisi içerisinde yaşayabileceklerini düşünmekte ve buna inanmaktadırlar.

Onlarca, İslamlaşmadan evvelki Türk kültürü, Türk tarihi ve Türk simaları yalnızca bir ilmi anlam taşımaktadır. Gagavuzlar, Hakaslar, Tuvalar, Yakutlar ve Altaylılar 'cihat' edilmesi gereken kâfirlerdendir. Hatta Müslüman olmalarına rağmen coğrafi olarak Türkiye'ye yakınlığı bulunmayan Doğu Türkistan'ın ve Tataristan'ın yaşadıkları Türkiye Türklerinin muhafazakâr kanadı için pek önem taşımamaktadır.

2010-11 yıllarından sonra Orta Doğu'da yaşanan iç savaşlar için Türkiye'nin meydanlarını ayağa kaldıran bu taban, ölen Araplar için ağıtlar yakıyor, resmi ve gayri resmi Arap güçlere, Türk'ün vergileri ile yardım ediyorlar. Savaştan kaçan bütün Arapları da hiçbir şekilde katkıları olmadıkları, şehit kanı ile sulanıp, şehit bedeni ile bütünleşmiş vatan toprağına alıyorlar. Demokratik sistemden ötürü ülkemiz aleyhine yaşanan tüm bu olumsuzluklara karşı hükümet suçlanamaz. Çünkü defalarca gerçekleştirilen seçimler ile görülmüştür ki, millet bu politikaları onaylamaktadır.

İşte bu ve daha da çoğaltabileceğimiz örnekler, Türkiye Türklerinin ekseriyetini teşkil eden Muhafazakâr-Dini tabanın Türkleşmediğini, Türkleşemediğini, onları Türkleştiremediğimizi göstermektedir. Türk Milleti'nin bin yılı aşkındır, bütün sorunlarının anası, bu sorundur: Türkleşememek.

Türkiye de bu iki tabanın dışında bir üç taban daha mevcut bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesi, insan fıtratına aykırı olsa da teknolojinin ve bilimin gelişmesiyle gerçekleşme imkanı bulunan bireyciliktir. Bu kesimi daha çok neo-aristokratlar ve burjuvalar oluşturur. Bunlar için vatan, millet, bayrak, din, kültür ve toplumun geleceği vb. kavramların anlamı yoktur. Liberalizmin sloganı olan 'bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler' mantığı ile dünyayı yorumlamaktadırlar.

Toplumda yaşanan olaylar, kendi çıkarlarını tehdit eder duruma geldiğinde bireysel çıkarlarını korumak için toplumla ilgilenirler. Çıkarlarını muhafaza edemez bir duruma geldiklerinde ise ilk adresleri Atatürk Havalimanı olur. Millet bilincinden hatta aile bilincinden dahi yoksun olan bu kesimin için millet yalnızca onların dünya nimetlerinden yararlanmasını sağlayan birer vasıtadır. Bu düşüncedeki bireyler, Türk bir ailede, Türk kültürüyle, Türk diliyle yetişip, Türk devletinin 'milli' eğitimini almasına rağmen milli bir bilince erişememiştir. Bu bireyleri disiplinli bir biçimde Türkleştiremediğimiz için şahsi çıkarlarını, devletin ve milletin üzerinde tutabilmektedirler. 

Aynı şekilde sosyalizan düşüncedeki bireyler de Türklük bilincinden bihaberdir. İnsanların, Orta Çağın ürünü olduğunu düşündükleri inançlar ve seçmedikleri aidiyetler üzerinden bölünmesini kabul etmemekle birlikte toplumsallaşmanın yarattığı sınıflar üzerinden birbirini sömürmesine de itiraz etmektedirler.

Teorik olarak akla yatan bu düşünce, tabiat kanunlarına ve gerçekliğe yorumlandığında yalnızca bir temmenniye dönüşmektedir. Marks'ın gençlik dönemlerinde üzerinde dikkatle durduğu bir kavram olan 'Yabancılaşma' esasında Marksizm içinde mevcuttur.

Marks, proletaryanın kendi emeği ile yarattığı ürünlere ulaşamamasını, proletaryanın kendi emeğine ve kendine yabancılaşması olarak görmektedir. Yabancılaşma kavramı, millet-Marksizm açısından ele alınırsa; Maksizm, milletleri millet yapan değerlerin üstünü 'eşitlik' düşüncesi ile çizmektedir. Bu silme ile bizi biz yapan bütün değerler gitmektedir. Dilimiz, geleneğimiz, göreneğimiz, kültürümüz ve medeniyetimiz bizden sökülmektedir. Böylelikle birey, onu o yapan bütün kavramlardan uzaklaştırılarak, bir et yığınına dönüştürülmektedir. Sonuç olarak birey, kendine bilinç olarak yabancılaşmaktadır. Türk'ü Türk yapan değerlerin Türkten alınması, Türk kültürüne veya başka kültürlere dair sayısız mitin, kültün, folklorun yok olmasına neden olacaktır.

Fakat milli ekonominin yokluğundan kaynaklanan ekonomik sömürü gerçekliği, çok sayıda Türke, Marksizmi kabullendirmektedir. Bu insanlar; Anadolu Türkmen kültürü, İslam dininin egemen olduğu toplumsal yaşantı da büyümelerine rağmen üniversitelerde gördüğümüz gibi henüz on üçlü yaşlarında bu düşünceyi kabul etmektedir. Bu durum, eğitimimizin nasıl Tanrıya havale olduğunu gösterdiği gibi Türkleştirmenin önemini de ortaya koymaktadır.

Türkiye Türklerini oluşturan üçüncü taban ise apolitiklerdir. Bu grup, liberallere yakın olmakla birlikte onlar kadar etkin değildir.

Onlar, bir cümlenin kurulması için gerekli bağlaçlardan, birtakım istatistik verilerinin sağlanabilmesi için gereken rakamlardan ve feylesofların düşüncelerinin denenmesi için var olması gereken toplumları oluşturmak için doğan organizmalardır. İnsandırlar hatta Türk, fakat bundan bile habersiz 'yaşayan' etkisiz elemandırlar.

Kimdir bunlar? Belki hasta hanımına bakmak için gece gündüz çalışan Mehmet Bey, belki engelli çocuğunu güldürmek için mücadele eden Meltem Hanım, belki de sokaklarda bizden bir dal sigara isteyen evsizler, berduşlar. Ne Karabağ kelimesini bir kere duymuşlardır, ne Hocalı'nın göğü yırtan çığlıklarını işitmiştirler. Ne Kırım ilhak edilmesi, ne binlerce Türkmen kadının tecavüze uğraması onlar için önem arz etmektedir. Türk değiller ki, önem arz etsin? Onlar için iki kent takımının birbirleri ile maç yapması daha mühimdir veya iki ünlünün birbiri ile ağız dalaşına girmesi.

Tüm bu bilinçsiz tabanların yanı sıra Türklük bilincine sahip, milletleşmenin ne demek olduğunu kati suretle bilen bir azınlık da mevcuttur. Fakat, toplum bir sarmal içinde yaşadığı için bu kitle yönetim erkini ele alamamakta ve bu nedenle bu bilinç, yalnızca araştıran üniversite öğrencileri ile okuyan aydınlara mahsus kalmaktadır.

Tarih, millet bilincine erişememiş toplumların akıbetini apaçık yazmıştır. Türk Milleti, yüzyıllara yayılan hatalarından ders çıkarmamak için var gücü ile inatlaşır ise, tabiat tarafından ayıklanması geç değildir.

Türk Milliyetçileri!
Tarihin bu çetin anındaki zor görevinizi artık görünüz.


27 Temmuz 2017 - İstanbul
Orhun

Telif Hakkı

© Ali Kelle @ tahtaPod.com | Tüm hakları saklıdır.

DEVLETİMİZİN YENİDEN HARLANACAK ATEŞİ:LAİKLİK
Deve Sidiğinde Şifa Arayan Yobazlık

İlgili İletiler

 

Yorumlar (0)

Henüz Yorum Yapılmamış