OZAN’IN GEÇMEZ GÖNÜL YANIĞI

Türk'ün hayatında ozanlık ayrı bir yerdedir. Ozanlar, Tanrı'nın dil bağışladığı kimselerdir. Görünenin arkasındaki görünmeyeni görecek gözle, bilinenin arkasındaki bilinmeyeni bilecek özel bir zihin ve ruhla donatılmışlardır. Biz onları bu yaradılış imtiyazıyla kabul eder, anlar ve severiz. Kamlık dönemlerinden beri kutsal bir merkezle temasta bulunduklarına dair köklü anlayışımıza her zaman bağlı kaldık. İslamlıktan sonra değişen bir şey yoktur. Sadece yeni inanışa göre şekillenmiştir. Türk Müslümanlığıiçinde tesviye edilmiş, kavramları değişmiş, kutsalla ilişkisi değişmemiştir. Bunun için Türk'ün mistik karakterini en güzel onlar yansıtırlar.

Şimdi çok kullandığımız "saz şairleri" tabiri bizde yenidir. Batılılaşma döneminde tercüme yoluyla girmiş ve sıkça kullanılmış bir kavramdır.Bizim dilimizde onlar "âşık"lardır. Okumuşun dilinde de halkın dilinde de öyledir. İstanbul'da çok rağbet edilen kahveleri vardır. Semâî Kahveleridaimî konser salonlarıdır. Sözün sohbetin derinleştiği, ruhların cilâlandığı mekânlardır.

Ozanlar içinde Ozan Ârif

Ozan Ârif'ten bahsedeceğim bir yazıda bu girişi zarûrî gördüm. Çokları onu elinde sazı olan bir şair kabul edebilir. Günümüz için bu tabiidir. Ancak gerçek bunu aşan bir durumu gösterir. Uzun asırların geleneğinin devamcısı bir "âşık"ı, "saz şairi" gibi görüp geçemeyiz. Odur ama sadece o değildir. Daha açıklayıcı cümleler kurmak zorundayız. Tasavvuf terimi gibi "Bâdeli" denen ozanlar ayrı bir bölüktür. Belki Ozan Ârifonlardan değildi ama onlara yakındı.Evet saz şairi idi, ozandı; hem bütün bir cedler silsilesinin ozanı, hem de yeni zamanların şairiydi. İyi şairdi. Fakat bu "iyi şâir" de onu verecek bir sıfat değildir. Durumunu daha iyi kavramak için biraz hayatına bakmak gerekecektir.

Giresun Alucra'nın Hapu köyündendi. Babası memurdu. O yıllarda memurluk orta seviyede bir geçim sağlayabiliyordu. Ancak ailenin genişliği yoksul bir ailenin çocuğu gibi yaşamasına yol açtı. Babasının memuriyeti dolayısıyle ilk ve ortaokulu Samsun'da okudu. Memur çocuğu olması büyük şanstı. Çünkü köyde yaşayanlar için oradan başka bir yere gitmek, hele okumak ve bir şey olmak için köyden çıkmak kolay değildi. Ayrıca, 1950'lerin 60'ların Türkiyesi fakir bir Türkiye'dir. Taşra merkeze uzaktır. Köylü için bu uzaklık aşılamaz derecededir. Küçük Ârif, memur babasıyla bu çemberi kolay kırmıştı, fakat yine büyük zorluklar vardı. Detayları da mutlaka yazılmalıdır ama ben sonucu söyleyeyim, bu zorlukları aşmıştır. Bu hususu şahsiyetinin oluşmasında çetin bir dönemeç gibi anlamak lazımdır.

Çok düşünceli bir çocuktur. Sorumluluk duygusu gelişmiştir. 1969'da Öğretmen Okulu'na gitmesi de kısa yoldan aileye yardım edebilmek düşüncesiyledir. Saza düşkünlüğü çocukluktan bellidir. Saza mı söze mi, her ikisine birden mi? Her ikisine birdendir çünkü "âşık" olacaktır ve "âşık"ın şiiri sazından ayrı değildir. Şairliği erken yaşta ortaya çıkmıştır. İlk sazına kavuşması 15. yaşındadır. İstanbul'dan, meşhur Şemsi Yastıman'ın dükkânından almıştır. Harçlığından uzun zamanda biriktirdiği 15 lira bu sazı almaya yetmiştir. Bundan sonrası bellidir. Artık yarımlıktan kurtulan, -tâbir câizse- şeklen tamlanan, manasına yol alacak bir Ârif vardır.

Kavga Günleri

Biz Ülkü Ocaklıydık. Ülkü Ocakları'nda kültür dikkati zayıftı. Bunu farkedenler vardı. Hem milletten bahsedecek, hem onun için yaşayıp ölme duygusunda olacak hem de onu bütün yönleriyle bilip tanımayacaktık. Böyle bir paradoksu hissediyorduk. Büyüklerimiz bizden farklıydı. Hep söylediğim gibi milliyetçilik entelektüel bir hareketti. Onlar o yüksek kültürü edinmiş milliyetçilerle yetişmişlerdi. Kendileri de kültürlüydüler. Sayıları her zaman az olmuştu. Bu, kültür ve yetişme bakımından bir avantaj gibiydi. O tarihe kadar sayıca az ama sağlam ilerlemişlerdi. Fakat bizim nesille birden çoğalmıştık. Harekete yeni katılan yüzbinleri bu kültür iklimine katacak sayıda değillerdi ve buna yetecek kitaplar ve yapılar da yoktu. Bu kadar insanı yüksek seviyede yetiştirmek kolay da değildi. Hâsılı bizi yetiştirmeye yetişemiyorlardı. Kendini yetiştirme mecburiyetini duyanlarımız da azdı. Çünkü anarşi dönemiydi. Kavga içinde kolayına düşünülemiyordu.

İhtiyaç açıktı. Bu çığ gibi büyüyen kalabalığa ruh verecek faaliyetlerde bulunmak gerekiyordu. Ülkü Ocakları Sosyal Faaliyetler Merkeziişte bu maksadla fakat el yordamıyla açıldı. Tömfedadıyla bir de foklör derneği kurulmuştu. 1975 itibariyle Sosyal Faaliyetler Merkezidoğrudan ocak genel merkezinden bir yönetim kurulu üyesinin başkanlığına verilmişti. Müzik, tiyatro, yayın grupları düşünülmüştü. Folklör, Tömfedbünyesinde kalmıştı. Ayrı bir kurum gibi çalışıyordu. 1978 sonundan itibaren Sosyal Faaliyetler Merkezi Tömfed'le birleşecek ve o adla devam edecekti.

Merkezde bilgi görgü eksikliğine rağmen çok önemli hizmetler görüldü. En iyi başardığımız iş ülke çapında düzenlenen gecelerdi. Birkaç şarkıcı, türkücü ve âşıktan oluşan bir program hazırlardık. Gece düzenlenen şehir veya bölgeden de foklörcüler ve varsa mahalli sanatçılar da dâhil edilirdi. Her ay yanlış hatırlamıyorsam en az on-on beş gece düzenlenirdi. Bazen iki ekip birden yollarda olurdu. İşte bu ekiplerin içinde en fazla programa çıkanlardan biri Ozan Ârif'ti.Samsun'da yaşardı. Programları kendisine bildirirdik, ona göre ayarlar ve gelirdi.
Fevzi Çakmak Sokağı'nda bir apartman dairesi merkezin idare yeriydi. Günün her saatinde az veya çok insan bulunurdu. Hafız Tahir Karagöz, Neyzen Ekrem Vural, Kanuni Bekir Reha Sağbaş, Kanuni Lokman Tunçer, Kemani Yakup Akbulutve daha birçok radyo saz sanatçısı bizimleydi.Ali Şenozan, Necdet Tokatlıoğlu, Ela Altın, Seyit Al, Abdurrahman Kızılay, Nureddin Dadaloğlu ve daha bir çok radyo ses sanatkârı da bizimleydi.Ayrıca aramızdan türkü ve şarkı okuyan, saz çalan, sayıları on kişiye ulaşan bir grup da vardı. Düzenlenen gecelere bu geniş isim listesinden takımlar ayarlanır, Ankara'da toplanılır ve hareket edilirdi. Bu gecelerin bazılarına sunucu olarak ben de katılırdım. Ozan Ârif'le merkezdeki yakınlığımız bu yolculuklarda pekişti.

Ozan Ârif'ten bahsederken bilerek çevre ve insanlardan -belki fazlaca- bahsediyorum. Bunu önemli görüyorum. Yaşadığımız dönemin şartları içinde bir Ozan'ı az çok düşündürmek istiyorum. Bu detayları etraflıca bilen epeyce dostumuz hayatta. Yazmadılar ve büyük ihtimalle de yazmayacaklar. Bunu da düşünerek kısa da olsa devrin şartları ve görüntüsüyle ilgili bazı notlar düşmek ihtiyacındayım.

Sosyal faaliyetlerden bahsederken şunu söylemem lazım: Bu gecelerde gazino geleneğimizdekine benzer kuralları uygulayarak Türk sanat Müziği radyo sanatçımızı en sona bırakırdık. Afişlerde de onların isimleri en üste yazılırdı. Fakat gerçekte assolistler âşıklardı.Abdülvahab Kocaman, Kul Mustafave gençlerden Ozan Ârif'in ayrı bir yeri vardı. Kocaman'ın kahramanlık destanları o gür sesinden ve Adana şivesinden heyecanla dinlenirdi.Ozan Ârif'in taşlamaları çok sevilirdi. Arada sevda şiirleri de, sosyal konuları işleyen şiirler de okurlardı. 

Can pahasına…

Kavga günlerinde bu geceler de kavgaya dâhildi. Hiç kolay değildi. Yollarda kurşunlanmak ihtimali vardı. Gidilen yerlerde saldırıya uğramak ihtimali de her zaman gözetilirdi. Bundan dolayı bazı radyo sanatçılarını kritik yerlere götürmezdik. Kendileri de bazen gitmemek isterlerdi. Ali Şenozangibi her yere giderimdiyenler de elbette vardı. Demem o ki, riskli bir işti. Gerçi her birine satılan biletlerin gelirinden belli oranda para veriliyordu. Olsun, o faaliyetler sadece para ile girişilecek işlerden değildi.

Yorucu yolculuklardı. Yollar bozuktu. Otobüs ve minibüsler de bugünkü gibi değildi. Gidilen yerlerde konaklama imkânları da sınırlıydı.Az para harcamak için genellikle gece yolculukları yapardık. Ozan Ârif'in bir eski kanepeye uzanmış uyur fotografı işte bu gecelerdendir. Halimizi en iyi anlatacak bir görüntüdür. O kanepede kimler oturmuş, kimler uyumuştur düşününce gözlerim dolar. Anlı şanlı radyo sanatkârları, şairler, yazarlar, çeşitli meslek erbâbı, o mahrumiyet günlerinin gecelerinde gündüzlerinde oralarda konakladılar. Bir büyük mücadelenin gülen yüzü, moral kaynağı bir merkez, bu duyguyu o dekordan çıkardı.

Fedakârlık hemen her yerde vardı. En büyük fedâkârlığı da Ozan Ârif'le birkaç isimde görürdük. Aylarının yarısı yollarda geçerdi. Hiç yüksünmezdi. Yatacak yer aramazdı. Nazı, kaprisi olmazdı, titizliği vardı. Ağız tadına düşkün olduğu halde yemek aramazdı. Neredeyse her öğünde yoğurt yemeyi severdi. O zamanın yoğurtları da yoğurttu. Pek çok yiyecek içecek gibi yoğurt da henüz fabrikasyon ürünler arasına girmemişti. Yoksul fakat sebzesi meyvesi bol ve bir ölçüde sağlıklı yetiştirilen bir Türkiye idi. Vesselam zor fakat herşeye rağmen zevkli turnelerdi.

Ozan Ârif'in şâirliği

 Ozan Ârif'in şairliği adı üstünde ozanlıktır. Halk şairlerinin köy köy, kasaba kasaba, şehir şehir dolaşarak yaydıkları şiirde herşey vardır. Bütünüyle hayatımız anlatılır. Hemen her olayın bir destanı yazılır. Gezici ozanlar bunları halka çalıp söyleyerek okurlar. Matbaanın yaygınlaşmasından sonra bazıları bastırarak dağıtır, satarlardı. O destanlar alınır, okuma yazma bilenlere okutulurdu. Toplu dinlenirdi. Gülünecekse beraber, ağlanacaksa beraber ağlanırdı. Toplum hayatı bakımından önemli bir ayrıntıyı bu örnekte de görürüz.Şimdi hepimiz ayrıştık. Bir aile bile topluca pek az şeyi beraber yapar haldedir. Değişen hayatımız içinde böyle bir kopuş hikâyesi de vardır.

Ozan Ârif,bu dönemin sonuna yetişti. Yeni zamanın "âşık"ıdır.Tabii geleneğin devamcısıdır. Şiirinde bütünüyle biz varız. Şiirlerini tarayarak hayatımızın gidişini ve insan sermayemizin durumunu çıkarmak mümkündür. Şair tabii ki abartarak söyler. Gerçek o keskin söyleyişin içindedir. Çoğu yerde de beklenenden yumuşak söylediği olur. Girmediği pek az konu vardır. Son yılların belli başlı konuları hakîkî çehresiyle onun şiirlerinden görünür. Mesela, her arızayı dış güçlere yıkmaya çalışan yöneticilere şöyle demiştir:

"Dış güçler de hırlı değil elbette,
Ama önce kendine bak sen git de,
Gözleriniz malda, mülkte, servette,
Ondan sonra "vay efendim, dış güçler!"

Çok bilinen Düzelmezşiiri de böyle bir örnektir.Şairin yapıcı karakterini iyi gösterir.

"Kör olan vicdanlar bakın da görün
Bakmayınca bu memleket düzelmez!
Şu çıban yarılıp içinden irin
Akmayınca bu memleket düzelmez!"

Şiir sonraki dörtlüklerde artan doza rağmen acılı ve yumuşak bir tesbit sayılsa yeridir.

Taşlamaları tabii ki ağırdır. Ozan taşlar. Malzeme gelirse onun susması mümkün olmaz. Vicdanımızı onlar temsil ederler. Abartmalarında da böyledir. Verilmiş kabiliyeti kötüye kullanan nadir çıkar. Gelenek öyledir ve bu özü henüz bozulmamıştır.

Ozan Ârif'in memleket şiirleri bir sevda dilinden konuşur. Milliyetçilik rengi orada parlar. Doğrudan insana hitab ettiği şiirlerde bu renk iman derecesinde görünür. Aşk şiirleri de güzeldir ama Ozan Ârifdeyince aklımıza gelen ilk şiirler onlar değildir. Milliyetçiliği söylediği şiirler en büyük gruptur. Aslında her şiirde onu söyler. Sanat yapmak iddiasında değildir. Tabii ki sanattan uzak değildir. Mesela beraber gittiğimiz Konya Âşıklar Bayramlarında yazma dalında birincilikler alırdı. Bunlar sanatlı söyleyişlerdi. Buna rağmen maksadı sanat yapmak değildir diyorum. Bu da böyle bir şiir tarzıdır.Örnekleri bol vererek anlatmak isterim ancak bu yazıda onu bütün yönlerine temas ederek anmak ve bir nebze tanıtmak mecburiyetindeyim.

Ozan Ârif'i büyüten cesur söyleyişleridir. Gününe tercüman olduğu açıktır. Her belaya katlanmış bir serdengeçtidir. Bana kalırsa hayatı şiirinden önde gider. 

Ozan'ı son görüşüm

2016 yılında Samsun Türkocağı'nda bir konferans vermiştim. Sevgili ocak başkanı Serkan Şen'den rica ettim. Ozan'ı ziyaret ettik. Saatlerce Kavga Günlerihatıralarını andık. Geceleri, çalışmaları, dergileri, Çağlar sanat Tiyatrosu maceramızı konuştuk. İkide birde Türkocaklı dostlara dönüp " Bu gördüğünüz küçük adam ve arkadaşları ne büyük işler başardılar, bilemezsiniz!"dedi. Çok tekrar ettiği bu sözünü hem bir mükâfat gibi hem de bir devirde görülen işlerin, verilen mücadelenin değerini Ozanca tesbit gibi benimsedim.

Hayatının en ağır günleri şüphesiz Almanya'da geçti. Kendisini vatansız kalmış gibi hissettiği o yıllar çok sonra yakalanacağı kanserin en önemli sebebiydi. Bu büyük Türk'ü vatanından ayırmak kadar ağır bir zulüm ve yıkım düşünülemezdi. Döndü. Döndüğü Türkiye bıraktığı Türkiye değildi. O adanmış milliyetçi nesli de bıraktığı gibi bulamadı. Bir daha yandı. Teselli bulduğu Erciyes Kurultayı'nın kaldırıldığını da gördü. Bir daha yıkıldı. Taşlamaları feryada dönüştü.O menhus hastalığa işte böyle yakalandı. Fakat eminim ki vurdumduymazlık, heyecansızlık, derdsizlik, neme lazımcılık derdi onu sarstı. Dostların vefasızlığıyla derinden sarsıldı.

Yıkılacak adam değildi. Hayır hayır yıkılmadı! Ayakta gitti!

MERAL HANIM KENDİSİNE YAKIŞANI YAPMIŞTIR
​TUNCELİ DERSİM İSTANBUL 

İlgili İletiler

 

Yorumlar (0)

Henüz Yorum Yapılmamış