Mehmet Alp'in Defteri

NASIL GALATASARAYLI OLDUM

Futbolu gereğinden fazla ciddiye almayan bir taraftarın itirafları. 

Peşinen söyleyeyim;
bir gün spor ve özellikle de futbol hakkında yazı yazacağım hayatta aklıma gelmezdi.

Çünkü futbola karşı ilgim, güncel hayatımda sıralamada ne tür kahve içeceğimi düşünmekten sonra gelir.

Dolayısıyla kimse benden futbol tarihi ve stratejik bilgileri ile dolu derin bir analiz beklemesin.
Ayrıca zaten 'siyasi doğruculuğu' sevmeyen bir insan olarak tarafsız veya ön yargısız olacağım gibi bir iddiam yok.

Herkesin teknik direktör olarak doğduğu bir milletin mensubu olarak aslında pek futboldan anlamayan birinin yazdığı her kelimeyi de gereğinden fazla ciddiye alıp saçma sapan yorumlar yapmayı kendine vazife edinmiş olanlardan da rica ediyorum, gerisini okumasınlar.

Evet,
ben böyle birisiyim.
Bana deseler ki, 'Türkiye aynı İtalya gibi futbolda mı çok başarılı olsun, yoksa İsviçre gibi refah seviyesi mi yüksek olsun?' 'Futbolun canı cehenneme derim.'

Kanaatimce Marx 'Din halkın afyonudur' derken eminim futbolun ne olduğunu bilmiyordu.
Hepinizin futboldan aldığı bu zevki hayatım boyunca anlamadım. Hayatımın hiç bir döneminde bir futbol kulübüne üye olup antrenman yapmadım. Okulda ilk önce hentbol oynadım sonra voleybol ve basketbol. 12-13 yaşlarımda boyum sınıf ortalamasının 1,5 kafa üstündeydi. Yaşıtlarıma karşı sahip olduğum bu stratejik avantaj 15 yaşıma kadar devam etti. Velhasıl kerim 18 yaşında 1,78'de takılı kaldım ve center'den point guardlığa 'terfi' oldum ve basketbol tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir NBA kariyeri başlamadan sona erdi.
Muhtemelen fizyonomim basketboldan çok daha fazla futbola müsaitti ama ilgimi çekmedi işte.

Neyse, uzun lafın kısası, hangi spor olursa olsun, benim için spordur, oyundur, eğlencedir. Ne bir fazla ne bir eksik. O vatandaşların sahalarda, stadlarda kazandığı milyonlarca paradan benim cebime tek kuruş girmez. Ama öyle 'böyle para mı kazanılır, yaptıkları ne ki, nasıl bu parayı hak ediyorlar' çığırtkanlığı yapıp bir futbolcuyu bir doktor ile kıyaslayanlardan da değilim. Serbest piyasa arkadaşım, yani arz talep meselesi. Talebi var demek ki, arzı da var. bazı şeylerde, özellikle eğlence ve keyifte sosyal adalet aramak bence çok saçma. Benim tek beklentim uluslararası seviyede para kazanıyorsan, işini uluslar arası seviye de yapacaksın. Bayern Münih'li oyuncular gibi para kazanıp Terme Spor seviyesinde oynayamazsın! Ayrıca madem (benim anlayamadığım bir sebepten ötürü olsa da) yaptığın işe bu kadar merak saran bir toplum sayesinde o parayı kazanıyorsun, özellikle uluslar arası zeminde kendi camianın boynunu yere eğdirmemek için elinden gelen ne varsa ve hatta daha da fazlasını yapacaksın!

Konuya ana hatlarıyla bakışım böyle olmasına rağmen ben de çok yüzeysel seviyede olsa bile bu futbol denen fenomene karşı tamamıyla kayıtsız kalamadım ve Galatasaray taraftarıyım.
Nişanlandığımızda eşim bana hangi takımı tuttuğumu sormuştu, ve ben Galatasaraylı olmama rağmen futbolla ilgilenmiyorum demiştim.
Eşim Galatasaraylı bu arada. Konuyu hatırlamıyorum, ama iddiaya girmiştik. Nesine giriyoruyz diye sorduğumda bana kazanırsam Galatasaraylı olacaksın demişti. Ben de 'Tamam' dedim.
Eşim iddiayı kazandı ve 'söyle bakalım en büyük takım kim?' diye sordu, ben de gayet rahat tabi Galatasaray dedim.
Evlendikten sonra annemle konuşurken nereden konu açıldıysa anneme kendisi sayesinde Galatasaraylı olduğumu söylediğinde annem şaşırmış şekilde; 'Yook, Mehmet Alp eskiden beri Galatasaraylı' deyince eşimde ki hayalkırıklığını düşünebiliyorsunuzdur.
Ve gerçekten de öyle, çok daha eskiden Galatasaraylı oldum.

Frankfurt'ta büyüdüm, okula gittim. 73 doğumluğum. Eintracht Frankfurt 91/92'de tarihinin en güçlü sezonunu oynarken ben üniversite hazırlık okuyorum, yani Türk sistemine göre liseyi bitirmişim, ama Almanya'da lise eğitimi 9 yıldı. Bunun benim 'Üniversite hazırlık' dediğim son iki yılına 'Abitur' denir. Abitur esnasında topladığınız puan üniversitede okumak istediğiniz dala yönelik bekleyip veya beklemeden devam edeceğinizi belirler. Yani yaş 17-18 yanılmıyorsam sene 1992, Galatasaray - Eintracht Frankfurt maçı var. Almanlar Türk futboluyla dalga geçiyorlar, 'ilk defa gerçek futbol stadı göreceksiniz' gibi aşağılayıcı laflar. O güne dek bir bariz taraftarlığım yok Türk takımlarına yönelik, ama o dönem Avrupa'da ismi duyulan tek Türk takımı da Galatasaray. 

Neyse, Galatasaray geldi, maç başladı. Eintracht-Frankfurt taraftarlarının hepsi bir de küstah küstah ALDI torbası çıkardı! (ALDI Almanya'da discount gıda zinciridir. Fiyatı uygun olduğundan o dönem özellikle yabancılar oradan alış veriş yapardı. Şimdi bayağı değişti. ALDI hala discount zinciri ama alışverişe gittiğinizde araba parkında X5'lere, Cayenne'lere rastlarsınız, içeriye girdiğinizde de alman / yabancı oranı yarı yarıyadır.) Galatasaray deplasmanda güzel bir maç sergileyerek 0:0 berabere sahadan ayrıldı. Sonra ki maç İstanbul'da oldu. Hatırladığım kadarıyla o sezon Bundesliga şampiyonluğuna oynayan Eintracht-Frankfurt'a karşı 1:0 kazanarak Eintracht Frankfurt'u Avrupa Liginden eledi!

Arkadaş, Frankfurt'tayım!

Eintracht Frankfurt'un eski kaptanı ve şimdi ki paf takımının teknik direktörü Alexander Schurr okul- ve karısı İlona sınıf arkladaşım! Buna rağmen taraftarlarının o dönem gösterdikleri küstahlık yüzünden hala Eintracht-Frankfurt'a gıcığım var. Öyle bizi çileden çıkartmışlardı maç öncesi. Futbolla ilgilenmeyen ben bile bir Türk olarak deli oldum.

Galatasaray o sene başımız dimdik gezmemizi sağladı.
Şimdi ben nasıl Galatasaray'lı olmayayım?

Neyse,...
Sonraki yıllar Türk Lig'inde fazla suya sabuna dokunmadan Galatasaray'a karşı olan muhabbetim devam etti. Avrupa'ya karşı bir Türk takımı oynarsa o takım için coştuk. Galatasaray oynadığında biraz daha fazla heyecanlandık.
Okul bitti, üniversite başladı. Daha üniversiteye giderken 1996'da bankada işe başladım. Çalıştığım banka Deutsch Türkische Bank. Ziraat ve bir Alman bankasının iştiraki. Frankfurt Opera Meydanında ve hemen yanında ki binada Ziraat'in Almanya Merkez Şubesi var. Daha sonra bu iki banka birleşti ve Ziraatbank International AG oldu.

Ziraat şubesine Türkiye'den atanan arkadaşlarım vardı. 3 yıllığına Almanya'da çalışıyorlardı. Genelde hepsi ile aramız iyiydi, hatta bazılarınla çok samimi dost olduk. Hala irtibatımız devam eder. Nitekim benim çalıştığım bankadan Alman ortak çekilip banka %100 Ziraat'in olduktan sonra bize de Türkiye'den biri atandı ve beraber aynı bölümde çalışmaya başladık. Artık kime ne zararım dokunduysa, şansıma hayatta anlaşamayacağım, her konuda bana çok ters bir iş arkadaşım oldu. Bazı insanlar vardır, aslında somut bir sebep olmamasına rağmen onlara gıcık olursunuz, bunda öyle değildi. Her hali ona gıcık olmama yeterli sebepti. Tabi bu benim bakış açımdan, eminim kendisi de durumu aynı böyle değerlendiriyordu.

Ve tabii ki bana bu kadar ters birinin Galatasaray'lı olma ihtimali yoktu. Böylece hiç değilse takım konusunda ortak yanımız olma ihtimali de elenmişti.
Fanatik, ruh hastası Fenerbahçe taraftarı ile tanışmam böyle oldu!

Sene 2000 ve Galatasaray 4. turda Borussia Dortmund'a karşı oynuyor. Yine Ziraat'ten arkadaşlarla sözleştik ve akşam Frankfurt Garı'nın etrafında ki Türk kahvelerinden birine maç seyretmeye gittik. İki başka arkadaş ve ben Galatasaraylıyız, 2 Beşiktaşlı var ve benim iş arkadaşım Fenerbahçeli.

İşten çıkmışız kravat, takım elimizde çantalar, kahvede oturuyor maç seyrediyoruz. Dış görünüşümüzle o ortamda nasıl göze battığımızı siz tahmin edin. Fenerli, beşiktaşlı ve Galatasaraylılar arasına şakalaşmalar oluyor ama Allah var kahvede herkes Galatasaray'ı tutuyor… Benim iş arkadaşı hariç.

Galatasaray kaleye şut çekiyor, herkeste bir heyecan, Lehmann tutuyor, herkes 'tüh, falan' bizim ki seviniyor. İlk başta etrafta oturanlar bunu şaka olarak algılasa da bizim masaya olan bakışlar dikleşmeye başladı tabi… Biz diğer arkadaşlar tedirgin birbirimize bakıyoruz. En sonunda Hakan Şükür 1:0'ı atınca herkes sevinirken bu 'Scheiße' diye bağırınca (Her haliyle Alman değilim diye bağıran tiple neden Almanca küfür etti hala bilmiyorum) bizim masaya doğrudan laf atmalar başladı.

Biz birbirimize baktık ve çareyi 'Abi biz bunu tanıyoruz' diyerek başka masaya gitmekte bulduk. Bu tabi sinirlendi kızdı durdu ama biz o arada birbirimize 'Bu kim? Ben seninle geldi sanmıştım…' gibi laflar ediyoruz. Çünkü ortamın tansiyonu bayağı gerildi.

Zaten nihayetinde bizden bir yardım alamayacağını anlayarak kahveyi terk etti ve Galatasaray'da kazandı.

Şimdi eminim diyeceksiniz ki; 'Her Fenerbahçe taraftarı öyle değil.' veya 'Galatasaray'da da başka takımlarda da böyleleri var.'
Evet kesinlikle haklısınız. İki söze de zerre itirazım olamaz.

Ama bilimsel kanıtlayamamakla beraber ben insanların iki hafızaya sahip olduklarına inanıyorum.

  1. Duygusal Hafıza,
  2. Rasyonel Hafıza..

Çok sevdiğim, saydığım Fenerbahçeli arkadaşlarım, büyüklerim var.

Ben insanın kazanmayı da kaybetmeyi de bilmesi gerektiğini düşünen bir insanım.
Bunu bilmeyen insanları görünce, duygusal hafızamda alarm sirenleri çalmaya başlıyor.

Aradan 14 sene geçmiş, her sene 6 Kasım'da 'Nasıl koyduk' muhabbetinden bana gına geldi!
Mesela Galatasaray'ın yenilmiş olması değil. Tabii ki yenilmesi benim hoşuma gitmedi ve şunu da belirteyim, Galatasaray gibi bir takımı o farkla yenebilmek gerçekten büyük başarı!

Ama sen tutup 'nasıl koyduk' muhabbetine başlarsan karşında ki Galatasaraylı sana 'Öyle değil böyle olur' diye Kadıköy Hatırasının resmini gösterir.

Yemin ederek söylüyorum, bir Galatasaraylı olarak bırak sahamda 18 sene yenilmemeyi istersem tarih boyunca yenilmemiş olayım, karşı takıma stadımda şampiyonluğu kutlattıysam aynısını onun stadında yapana, duvarına 'hatıra' bırakana kadar susardım!

Geçen sene Fenerbahçe Galatasaray'ı 1:0 malup ediyor, Fener Bahçeli'leri gören zannedecek ki, Şampiyonlar Ligi'ni kazandılar...

Aynısı tabi tuttuğum Galatasaray'ın taraftarı için de geçerli.
Abi, tamam hamd olsun, gururumuz bir UEFA Kupamız var... Yenisinin vakti gelmedi mi?
Eeee ama ona sahip olamayanlar da var... Onu da onlar düşünsün, bana ne?

Dün Formasında Ay-Yıldız taşıma hakkına sahip tek takımımız Beşiktaş Dynamo Kiew'e karşı ciddi farkla kaybetti. Bir de baktım buna sevinen vatandaşlar var. Hatta birisi Beşiktaş Camiasına hakaret ederek keyfinden dört köşe olmuş adeta. Baktım Galatasaraylı. Ben utandım. Her şeyden evvel bir Türk olarak utandım, sonra bir Galatasaraylı olarak utandım.

Aklımda bazı Beşiktaşlı taraftarların Galatasaray'ın rakibi Schalke'yi desteklediği kareler var.
Bu nasıl bir zihniyet?
Ne zaman bizim taraftarlığımı Türk olmamızın önüne geçti?
Aynı Lig'de bile rakip takımların taraftarlarına ağıza alınmaz hakaretlerle sövmekle ne geçiyor elimize?

Her takımda sevdiğim, takdir ettiğim oyuncular olduğu gibi gıcık gittiğim, zerre sayamadığım tiplerde var.

Mesela Fener'de Alex'i hep çok takidir etmişimdir. Rüştü'yü Fener'de oynarken de hep takdir ettim, Beşiktaş'a geçtiğinde de. Hakan Şükür'e hep gıcıktım. Olayın siyasi boyutu bilinmeden de. Başarılı olsa bile oynadığı futbolu hiç sevmedim, beğenmedim. Mesela şu an Volkan,... Bence Türkiye'nin en iyi kalecisi. Ama buna rağmen onun gibi birini ne milli takımda ne de başka bir Türk takımında görmek istemiyorum. Yaptığı işin tekniği hariç konumu gereği sergilemesi gereken duruşa asla uymuyor. Emre Belözoğlu'nu Galatasaray'da oynarken de sevmezdim (ki yine futbol açısından başarılıdır bence), Fener'e geçince'de sevmedim. Benim için Fener'e geçmesi değildi mesele geçerken ve geçtikten sonra ki tavrıydı. Galatasaray'da rakibine karşı gösterdiği saygısızlığı Fener'e geçtikten sonra eski takım arkadaşlarına misliyle göstermesi de olayın cabası tabi.

Yani gördüğünüz gibi özellikle Fenerbahçe söz konusu olduğunda alarm sirenleri çalışan duygusal hafızamı geri plana atıp olaya daha mantıkla bakmayı başarabilmek mümkün.

Sanırım bunun için kişiliğinizi sizinle kişisel alakası olmayan bir futbol takımını üzerinden tanımlamamanız gerekiyor. Futbolun aslen bir oyun, bir eğlence olduğunu, sahada koşan 11 kişi için bunun her şeyden evvel bir meslek olduğunu algılamanız yeterli. Arzulanması gereken durum her meslekte olduğu gibi işlerine, hedef kitlelerine saygılı davranmaları. Hedef kitlesi derken sadece kendi takımlarının taraftarları değil. Sahada 22 kişi var, ve bunların gösterdiği performans sayesinde seyirci olarak güzel veya can sıkıcı 90 dakika gösteriyoruz.

Fazla uzattım, sona geleyim.
Neden Galatasaray'lı olduğumu yukarıda yazdım.

Bunlar benim gerekçelerim. Başkalarının da kendilerine göre tabii ki tuttukları takımı desteklemeleri için gerekçeleri vardır.
Bu gerekçeleri benim doğru bulmam, anlamam, tasvip etmem gerekmiyor.
Ama ben nasıl bir takımdan yana taraf olma hakkına sahipsem herkes aynı hakka sahip.
Adil rekabet güzeldir, karşılıklı ölçülü iğnelemeler güzeldir. Zaten fazlasıyla yorucu olan hayata bir anlıkta olsa biraz gülümsememizi sağlar.
Ama her şeyi tadında bırakmanın hepimiz için ve özellikle Türk futbolu için daha faydalı olacağına inanıyorum.
Bana sorarsanız taraftar bunu kendi başına başaramayacak.
Onun için bence evvela sahada ki oyuncuların ve kulüp yönetimlerinin acilen tavırlarını kontrol etmeleri gerekiyor!

TÜRK ÖĞRETMENİ NEREDE?
İngiliz silahlı kuvvetleri memleketin idaresine el...

İlgili İletiler

 

Yorumlar (0)

Henüz Yorum Yapılmamış