DARBE SÖYLEMİ

TututkluMenderes

Yeni bir ihanet dalgasının eşiğinde miyiz?

Nerden çıktı, nasıl oldu tam olarak anlamadım ama son günlerde tekrar bir darbe söylemi gündeme yerleşti.
Açıkça söyleyeyim;
Gerçekleşeceğine pek ihtimal vermiyorum.

Sakın yazdıklarım yanlış anlaşılmasın;
Demokrasiyi benimseyen ve bir milletin hür ve refah içinde yaşaması için hukuk devletinin olmazsa olmaz olduğuna kayıtsız şartsız inanan biri olarak asla darbeyi savunmam. Çünkü darbelerin en iyi ihtimalde bile uzun planda düzelttikleri bir şey yoktur.
Önemli olan halkın, sivil toplumun kendi hatalarını kendileri düzeltmeyi öğrenmesidir.

Ama, her ne kadar tutulacak yanı olmasa ve müthiş bir yıkım gücüne sahip olsa da, darbe kolay bir iş değildir.
Ciddi bir planlama, büyük bir disiplin gerektirir.
Gerekli planlama olmadan ancak "prime time"da şov yapar, masum insanları öldürür, gariban rütbesiz erleri linç ettirir, dünya kamuoyu önünde tarihin en köklü, en şerefli ordusunun itibarını zedelersiniz.
Devlete, millete çok büyük zarar verirsiniz ama, şükürler olsun, başarılı olamazsınız.

Son yıllarda, özellikle 15 Temmuz ihanetinden sonra, TSK'da olanları üzülerek izliyorum.
Yani yeni bir durum değil. 

Rütbesiz bir erin dönemin Genelkurmay Başkanının omuzuna kolunu atarak 'selfi' çekinmeye cesaret edebilmesi,
Cumhuriyet'in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün kabrini ziyaret ederken üstlerini arattıran paşalar,
başkomutan geçerken bellerinde silahsız kılıf taşımaya mecbur kalan askerler...
Hepsini gördük, değil mi?
Son haftaları, ayları hatırlayalım.
Gerek Barış Pınarı Harekâtı, gerekse Libya'ya asker göndermemiz...
Askeri açıdan bu kadar faal gündem olan bir dönemde kaç kişi Google'a bakmadan şu anki Genelkurmay Başkanımızın adını söyleyebilir?
Genelkurmay Başkanı doğrudan kendi görev alanıyla alâkadar bile, en son ne zaman açıklama yaptı, görüş beyan etti?

Dolayısıyla gündemde ki 'darbe' söylemine ihtimal vermiyorum ama sivil topluma karşı müdehaleler gerçekleşmeseler de, bu tür söylemler, gerçek payları ne kadar zayıf olursa olsun, hem söz konusu toplumun hukuk ve demokrasi seviyesinin ne kadar zayıf olduğunu gösterir, hem de toplumun siyasi yaşamına ciddi zarar verir.

Zaten gerçekleşen darbelerin topluma ne kadar büyük zarar verdiğini maalesef en iyi bilen milletlerden biridir Türk Milleti.
Ama bu tür 'dedi-koduların' söylemden öte geçmeseler bile, ne kadar büyük hasara ve felakete yol açabileceği konusunda milli hafızamız maalesef çok zayıftır. 

Örneğin 27 Mayıs 1960 darbesini herkes hatırlar.
Herkes 'bilir' özellikle demiyorum, çünkü 27 Mayıs hakkında milletimiz senelerdir müthiş bir propagandaya maruz bırakılmakta.
Tabii insanımızın da araştırma ve okuma alışkanlığının çok gelişmemiş olması, algı operasyonunun yelpazesinin "Menderes'i Türkeş astı"dan "Din düşmanlarının yaptığı darbe"ye kadar geniş olmasını ve Cumhuriyet tarihinin en tartışılabilecek karakterlerinden biri olan Adnan Menderes'in 'zorba, darbeci asker tarafından haksız yere öldürülen zavallı masum(!) müslüman Başbakan' olarak anılmasını sağladı.

Devam etmeden önce şunu açıkça belirteyim:
Ben Adnan Menderes'in idamının doğru bir karar olduğunu düşünmüyorum, yani bence asılması hataydı.
Gerçi hiç de masum olmadığı ve devletimize büyük zararlar verdiği, hatta iktidarı döneminde yaptıkları büyük hatalar nedeni ile Türkiye'nin başına açtıklarının ceremesini halâ çektiğimiz kanaatindeyim. Ama asılması bence siyasi hataydı.

Herkes Menderes'in asılmasını bilirken, Menderes'in kaç kişinin idam fermanı altına imza attığını kimse bilmez.
Menderes'in asılması ile kendi demokratik haklarının ihlal edildiği gerekçesi ile veryansın edenler, Menderes iktidarında muhalafete uyguladığı baskılardan bahsetmezler.

Dolayısıyla idamı ile Türk Milletinin manevi değerlerine aykırı yaşamış, devletimizi büyük ve kalıcı zararlar vermiş biri 'mağdur' kahraman gibi algılandı.

Ve hayır;
Menderes'i Alpaslan Türkeş Türkeş asmadı.
Hatta Türkeş, bilindiği gibi darbeye dahil olan bir albay olmasına rağmen, darbeden sonra Menderes'in asılmasına karşı çıktı.

Lakin 27 Mayıs 1960'a gelmeden önce Cumhuriyet tarihinin ilk sivil, 'post-modern' darbesi ile adlandırılabilecek bir olaya bakmak istiyorum. Aynı bugün gibi kimin uydurduğu belli olmayan 'darbe olacak' fısıltılarının ortalıkta dolandığı bir dönem söz konusu.

Türkiye'yi 1949'da ABD GKB Yardımcısı olarak ziyaret eden General J. Lawton Collins, bir yıl sonra 26 Mart 1950'de tekrar Türkiye'ye gelerek Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Savunma Bakanı Hüsnü Çakır, TSK GKB Orgeneral Nafiz Gürman ve GK 2. Başkanı İzzet Alasur ile görüşmede bulunmuştu.

10 Nisan 1950'de ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Mc Ghee'ye 'TSK ve Türk Savunma Bakanlığı'nın iletişiminin zayıf olduğunu, Bakanın savaş planları hakkında fazla bilgi sahibi olmadığını, Bakanlığın TSK ya da Genelkurmay'da hakim olan askeri koşulları yerinde görmediğini oysa Bakanlığın TSK ve GKB'na daha 'etkin' olması gerektiği'ni belirten bir rapor verdi.

Yine 1950 yılının başlarında İngiltere Büyükelçisi'nin yazdığı raporda ise Amerikan Yardım Heyeti Başkanı Tümgeneral Mc Bride'in Türk Ordusu'nun henüz kendi ayakları üzerinde durmaya hazır olmadığı kanaatinde olduğu yer alıyordu. Ayrıca Türk ve ABD Genelkurmayı'nın görüş ayrılıkları olduğunu, Türk savaş planına göre Çatalca ve Erzurum hatlarının esas alındığı, oysa müttefiklerin güçlerin sınırda konuşlandırılmasını istedikleri belirtilmişti. Çünkü ABD'nin isteği doğrultusunda bir strateji müttefiklere çok zaman kazandırırken Türklerin büyük kayıp vermesi riskini taşımaktaydı.

14 Mayıs 1950 genel seçimlerinde Demokrat Parti sandıktan birinci parti olarak çıktı.
22 Mayıs 1950'de ise Celal Bayar Türkiye Cumhuriyeti'nin 3. Cumhurbaşkanı oldu ve Adnan Menderes DP hükümetini kurdu.
Ve birden, aynı günümüzde olduğu gibi, bir 'darbe söylemi' ortaya çıktı.
Ankara'da 'Askerler darbe yapacak' diye kulaktan kulağa dolaşıyordu.

Güya kimliği bilinmeyen iki subay Bayar'ı ziyaret ederek bunu ihbar etmişti.

Menderes'in kürsülerde halka 'Siz isterseniz biz hilafeti bile geri getiririz…' diye kışkırtıcı nutuklarına rağmen Genelkurmay Başkanı Orgeneral Nafiz Gürman'ın, Celal Bayar'ın evine gidip 'Ordu seçim sonuçlarına saygılıdır.' diye güvence vermesi bile gerek sivillerin, gerekse askerlerin tedirginliği gidermiyordu.

2 Haziran 1950'de Menderes Kabinesi Meclis'ten güven oyu aldı ve 6 Haziran 1950'de beklenenin tam tersi oldu.
Yani, herkes 'Asker darbe yapacak' diye beklerken, Celal Bayar ve Adnan Menderes TSK'da büyük bir tasfiye hareketi başlatmışlardı.

Ordunun üst komuta kademesi tırpanlandı;

Başta
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Abdurrahman Nafiz Gürman,
Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Zeki Doğan,
Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Mehmet Ali Ülgen,
Jandarma Genel Komutanı Korgeneral Nuri Berköz,
Genelkurmay II. Başkanı Orgeneral İzzet Aksalur,
Birinci Ordu Komutanı Orgeneral Asım Tınaztepe,
İkinci Ordu Komutanı Orgeneral Muzaffer Tuğsavul,
Üçüncü Ordu Komutanı Orgeneral Mahmut Berköz gibi üst düzey komutanlar olmakla beraber toplam 15 general ve 150 albay emekliye sevk edildi!

Böyle bir 'kıyım(!)' TSK'da ilk kez yaşanıyordu.
Askeri Şûra üyeleri Orgeneral Kazım Orbay, Orgeneral Salih Omurtak gibi komutanlar da emekli edinenlerin arasındaydı.

Her ne kadar bu tasfiyenin 'darbeyi önlemek için' yapıldığı söylense de, Bayar ve Menderes kendi deyimleriyle 'İnönücü Paşalar'a karşı operasyon gerçekleştirmişlerdi. 

Oysa DP'nin kurulmasını ve seçime girmesini sağlayan İsmet İnönü'ydü.

Burada önemli olan husus olayları o günün bakış açısından değerlendirmek.

Kurtuluş Savaşı'ndan sadece 27, Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümünden sadece 12 yıl sonra gerçekleşen olaylardan bahsetiyoruz. Yani mevzu bahis komuta kademesi istiklal için savaşmış askerler, Atatürk ve İnönü'nün silah arkadaşlarıydı.

Bayar ve Menderes vatan için hayatlarını ortaya koymuş, savaşmış komutanları tasfiye etmişlerdi!
Birini veya ikisini değil... Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nuri Yamut hariç tümünü!

Tasfiyeden önce üniformalarını çıkarıp DP'den aday olarak seçimde meclise giren iki 'eski' subay vardı;
Kurmay Albay Seyfi Kurtbek ve Korgeneral Fahri Belen.

İkisi de seçimden sonra kabinede yerlerini almışlardı;
Kurtbek Ulaştırma Bakanı, Belen ise Bayındırlık Bakanı olmuştu.

9 Ağustos 1950'de Kurtbek, Ulaştırma Bakanlığı'ndan alınıp Milli Savunma Bakanlığı'na getirildi. Basın Kurtbek'in TSK'yı başdan aşağı değiştireceğini ve yeniden yapılandıracağını yazıyordu.

Bu isimlerin Menderes kabinesinde yer almaları ise tesadüf değildi.
Kurmay Albay Seyfi Kurtbek ve Korgeneral Fahri Belen'in isimleri 1942'de, yani İkinci Dünya Savaşı'nın en zor günlerinde, İsmet İnönü'ye karşı darbe planlarına karışmıştı.

İsmet İnönü'nün siyaseti muhakkak ki tartışılır ama Türkiye'yi İkinci Dünya Harbin'e sokmaması bence Cumhuriyet tarihinin en doğru ve en takdir edilmesi gereken kararlarından biridir. 

Menderes Hükümeti'nin "İnönücü Paşalar" olarak adlandırdıkları, hepsi emperyalizme karşı Türk İstiklali için savaşmış komutanları bir çırpıda silerek, ABD'nin Sovyetler'le müttefik olarak Almanlar ve Japonlara karşı sürdürdüğü bir savaşta Türkiye'nin bağımsızlığını sağlayan İnönü'ye karşı darbe planlayan birini bu kadar önemli bir makama getirmesi bence çok düşündürücü!

Tasfiyeden sonra, 28 Haziran'da DP'li Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü ile görüşen Amerikan Yardım Heyeti Başkanı Tümgeneral Mc Bride Nuri Yamut'un GKB'ye atanmasından duyduğu memnuniyeti ifade etti. Yazdığı rapora göre görüşme esnasında Bakan Köprülü kendisine tasfiyelerden sonra işbirliğinin gelişip gelişmediğini sorduğunda Mc Bride "...geçmiştekine göre çok daha iyi bir işbirliği olacak" diye yanıtlamıştı. 

Ve gerçekten de çok 'yakın(!)' bir işbirliği başlamıştı... 1950'de Bayar ve Menderes Kore'ye asker gönderme kararı verdiklerinde yeni GKB Orgeneral Nuri Yamut'un itirazı olmamıştı.

Tabii ki 6 Haziran 1950 tasfiyesinin doğrudan 27 Mayıs 1960'a sebep olduğunu söylemek mümkün değil. Kaldı ki, 6 Haziran'ın 'post-modern' 'sivil(!)' darbesi ile sular durulmamış, akabinde de bir çok sürtüşme yaşanmıştı. 

27 Mayıs, emir-komuta zinciri dışında, düşük rütbeli subaylar tarafından gerçekleştirilen bir darbe olarak bilinir. Ve gerçekten de etkin subayların çoğu Kurmay Albay veya daha alt rütbeli subaylardır. Ama darbeyi bizzat koordine eden ve teşkilatlandıran Tuğgeneral Cemal Madanoğlu'dur. 

Cemal Madanoğlu'nun 1949'da Albay rütbesine terfi etmesinden sadece bir yıl sonra Bayar ve Menderes 'darbe yapacaklar' söylentisi yüzünden TSK'nın neredeyse tüm üst kademesini tasfiye etmişti. Ama 27 Mayıs 1960'ta gerçek darbeyi 10 yıl içinde, Menderes Hükümeti döneminde Tuğgeneralliğe yükselen Madanoğlu yönetti.

Darbe gerçekleştikten sonra ilk işi darbeye katılan ama kendi çizgisinde olmayan subayları Milli Birlik Komitesinden ihraç etmek oldu. Seneler sonra Madanoğlu'nun Türk tarihine "Ondörtler" ismi ile geçen, aralarında Alpaslan Türkeş, Muzaffer Özdağ, Dündar Taşer gibi isimlerin de bulunduğu grup hakkında sadece ihraç ve yurtdışına sürgün edilmelerini değil, idam edilmelerini istediğini ama bunun yurtdışından baskı ile engellendiği söylenecekti. Yine bir başka söylem ise MBK'de güç bu Ondörtler'in eline geçerse, Madanoğlu ve çevresindekilerin Yassıada'yı havaya uçurma planları olduğuna dairdi.

Aslında yazmak istediğimden çok daha uzun bir yazı oldu, ama inanın bu bile olayların çok kısaltılmış hali.

Bu son günlerde çıkan 'darbe' söylemi bana ister istemez bu olayları hatırlattı.

Bir kısım insan 'İktidarın oy kaybettiği için böyle bir suni söylem çıkarıp insanların yönetim etrafında kenetlenmeleri istediklerini' söylüyor.
Şahsen buna da inanmıyorum. 

Evet, halkımızda AKP'ye karşı memnuniyetsizliğin arttığını ben de görüyorum ama bu Cumhurbaşkanı'nın oy kaybettiği manasına gelmez. Bence bu muhalafet varken Cumhurbaşkanı'nın oy kaybı, muhtemel bir darbeden çok ama çok daha düşük bir ihtimal.

Dolayısıyla bu darbe söylemini durup dururken kim neden çıkardı bilmiyorum ama bunlar tehlikeli söylemler. 

Şayet ben yanılıyorsam ve bu söylemi gerçekten sarayın çevresi bir kaç oy hesabı ile çıkarıyorsa, çok dikkatli olmak gerek.
Çünkü bu tür işler çok ters tepebilir, ama 5 yıl sonra ama 10 yıl sonra...

Yukarda da belirttiğim gibi, 'darbe' olacağına ihtimal vermiyorum.
Lâkin bu, aynı 1950'de olduğu gibi, önemli ve daha az yıkıcı olmayan başka bir olay gerçekleşmeyecek manasına gelmez. Kadı ki, (altını çizerek tekrarlıyorum) hala bu söylemi kim, neden çıkarttı belli değil!

Aslına bakarsanız tehlikenin boyutunu görmek için öyle 70 yıl geriye gitmeye bile gerek yok.
Yakın geçmişimize bakınca bu tür söylemlerin peşinden devletin tüm kurumlarını alt-üst eden ve hukuki açıdan çok sakıncalı zeminde gelişen olaylar yaşandığına hepimiz şahit olduk.

Bütün Ergenekon, Balyoz ihanetleri "Emekli Paşalar darbe yapacak..." dedi-kodusu ile başlamadı mı?

Hatırlarsanız dönemin Başbakan Yardımcısının kendisine suikast düzenleneceğini ihbar eden sahte bir e-postaya kanarak salya-sümük ağlaması, kozmik odadaki en gizli devlet sırlarımızın ulu orta elalemin eline geçmesine yaradı.
"Fatih Camii'ne bombalı saldırı düzenleyecekler" yalanı yüzünden şerefli Türk subayları tarih boyunca görülmemiş en alçak iftiralara maruz kalarak zindanlara atıldı, tutukladıkları terörist hainler onlara karşı tanıklık etti. 
Bu durum yüzünden subaylarımızın kimisi onuruna yediremediğinden intihar etti, kimisi suçsuz yere atıldıkları zindanda kanserden öldü, kimisi oğlunun cenazesine gidemedi veya kızının düğününe katılamadı.

Ailelerinin toplum önünde küçük düşürülmeleri, kendisi üç kuruş etmeyen kalemşor bozuntusu şerefsiz piçlerin alay etmeleri, namuslarına dil uzatabilecek kadar alçaklaşmaları da cabası oldu...

Onun için çok tedirginim, acaba 'bu söylemi ortaya atanlar (artık herkimse) yine hangi ihanetin peşindeler?' diye.

Atalarımız boşuna 'Ateş olmayan yerde duman tütmez' dememişler.

Umarım devletimizin kaderini elinde tutanlar dikkatli olur ve hiç değilse bu sefer kandırılmazlar.

×
Yayınımıza abone olun

Sayfamızda yayımlanan yazıları kaçırmamanız için yayınımıza abone olun.
Aboneliğinizi istediğiniz zaman sonlandırabilirsiniz.

EĞER
ARAFTAYIM

İlgili İletiler

 

 Galeri

 Blog Takvimi

Lütfen takvim görünümü hazırlanırken bekleyin