ÇOKKÜLTÜRLÜLÜK: AZINLIKLARIN BAŞ BELASI VEYA AÇILAN VE DARALAN MİLLİYETÇİLİKLER ÜZERİNE DERKENAR

Avrupada modası geçmekte olup, ülkemizde sıcaklığını koruyan konulardan biri de çokkültürlülüktür. Çokkültürlü sosyal yapılanmalar özellikle sömürge ülkesinden 'anavatana' yerleşmiş yabancılarla, işçi göçü sebebiyle yerleşmiş yabancılara tanık olduktan sonra uygulanmaya başlanmış, liberal ve sol çevrelerde oldukça desteklenmiştir. Kabaca çokkültürlülüğü tarif etmek gerekirse, çokkültürlülük herhangi bir içtimai topluluk içerisinde farklı kültürlerin yanyana yaşatılıp devam ettirilmesi, bunlara devlet eliyle izin verilmesi, bu kültürlerin de oldukça yüzeysel prensiplerle birbirine bağlanarak bir liberal kültür oluşturulmasıdır. Burada ülkedeki mevcut egemen kültürün diğer azınlık kültürlerlerine egemenlik gütmediğini, bunun ancak genel prensipler üzerinde uygulandığının altını çizmek gerekiyor.

Esasen Batı ülkelerinde denenmiş çokkültürlülük politikaları, Batılı ülkelerin millet olma sürecindeki geniş ortak paydalar üzerine kurulu prenspilerinin birnevi postmodern dünyada daha da liberalize edilerek esnetilmesidir. Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra zamanın ruhu, dünyanın demokratikleşeceğini, liberalleşeceğini söylüyordu. Zaman çokkültürlülük zamanıydı. Çokkültürlü politikaların uygulandığı Büyük Britanya, Hollanda, Fransa, Belçika veya İsviçrede millet olma sürecinde ortak coğrafya, ortak vatan, ortak dil veya vatandaşlık gibi geniş ortak paydalar etken olmuştur. (Bu bağlamda çokkültürlü politikaların uygulandığı Almanyayı diğerlerinden hariç tutmak gerekiyor.) Fransa'da Fransız kimliğini ve kültürünü oluşturan birçok farklı etnisite vardır, Belçika Valonlar ve Flamanlardan oluşur, Büyük Britanya kraliyet altında birleşmiş farklı milletlerden oluşur, İsviçrede dört farklı dilli dort ayrı kanton mevcutken, Hollandada yaşayan milletin Hollandacadaki adı coğrafyadan gelmektedir.

Geniş ortak paydalar üzerine inşa edilmiş bu kimliklerin alışkanlığıyla bahsekonu ülkeler, çokkültürlü politikalara başvurmaya cesaret etmiş ve uygulamıştır. Bu sürecin tanığı olan biri olarak, bu uygulamalardan azınlıkların kültürlerini koruma ve geliştirme imkanının cüretkar bir biçimde verildiğini ve hiçbir azınlığın da bundan memnuniyetsiz olmadığını iletmem mümkün. Şayet bugün çokkültürlü politikalara dönülse hiçbir azınlık mensubu itiraz etmez. Peki çokkültürlülük gerçekten bu kadar masum mu?

İskender Öksüz'ün 'Millet ve milliyetçilikler' kitabında işaret ettiği gibi, her ne kadar Avrupa ülkeleri ve Avrupa Birliği Türkiyeye çokkültürlülüğü diretse de, kendisi bu uygulamalardan vazgeçmiştir. Avrupada resmi dil dışında -kimi bölgeler tarihten gelen haklar sebebiyle hariç olmak üzere- tanınan bir dil yoktur. Okullardaki sınırılı saatte olmak üzere azınlık yabancı anadillerin eğitimi -örneğin Hollandada 2004 yılında- resmen uygulamadan çıkarılmıştır. Avrupada istikamet entegrasyondan asimilasyon dayatmasına doğru evrilmektedir. Alman siyasilerin dillendirdikleri gibi 'çokkültürlülük çökmüştür' fakat bu nedense Türkiye için geçerli görülmemektedir. Kaldı ki Türkiyede bunun alıcıları da var, Türk kimliğinden gocunan beynelmilel sol veya sağ, yani Türk kimliğine alerjisi bulunan beynelmilelci islamcılar.

Bu çokkültürlülük savunucularının hesap edemediği temel mesele, kültürlerin yapıları gereği 'narsist' olmalarıdır. Kültürlerin bünyesinde barındırdığı bu doğal narsizm gereği, çokkültürlü sosyal düzenlerde kültürler birbirleriyle kaynaşmaktan ziyade sadece yanyana yaşamışlardır. Bu, mesela Türkler ve Çinliler gibi oldukça içe dönük kültürlere sahip toplulukların daha da içe dönmesine sebep olmuş, Avrupa kültür ve yaşantısına mesafeli, kuşkucu ve küçümseyici kalmalarına sebebiyet vermiştir. Buna ek olarak, çokkültürlü ortamda farklı kültürlerle iletişim halinde bulunan topluluklar diğer kültürler üzerinden kendi benliklerinin ve farklılıklarının şuuruna erişmişler, böylece kendi kimliklerinin farkındalığını daha net bir biçimde görmüşlerdir. Elbette bu durum Avrupada doğan, yaşadığı ülkenin kültürünü içselleştirerek yetişen nesillerle birlikte yumuşama eğilimi gösterse de, bunun entegrasyonu aşmayacak boyuttta olduğunu iletmek mümkündür.

Çokkültürlülüğün tek sorunu kültürlerin narsist olmasından ileri gelmiyor. Birgül Ayman Güler'in 'Çokkültürlülük adlı yeni-ırkçılık' yazısında veya milliyetçilikle arası iyi olmayan Ege Üniversitesine bağlı Prof. Dr. Solmaz Zelyut'un konferanslarında altını çizdiği gibi, çokkültürlülük bünyesinde derin bir ırkçılıkta barındırmaktadır. Bu bağlamda adını zikrettiğim şahısların temel iddialarını aktarmak yerine Hollanda örneği üzerinden birkaç kelam etmek istiyorum.

Hollandada 1990'lı yılların sonuna hatta 2004'e kadar sürüdürlen -ki bu bağlamda 11 Eylül 2001 saldırıları çokkültürlü politikaların kaldırılmasında etken olmuştur- çokkültürlülük politikası Hollanda Türk toplumuna gayet olumlu yansımıştı. Fakat bugün gelinen noktada ve bugün Hollandada yaşananlardan, medya üzerinden farklı azınlıklarla periyodik olarak uygulanan karalama kampanyalarndan anlıyoruz ki, Avrupa'da uygulanmış çokkültürlülük politikası esasen yabancıları dışlayıcıdır ve bilinçaltındaki ırkçı motifleri kamufle etmek için uygulanmıştır. Nitekim Hollanda devleti ırkçı olmasa, eşit haklara sahip vatandaşları arasında, hatta Hollanda doğumlu vatandaşları arasında 'autochtoon' (yerli) ve 'allochtoon' (yerli kökeni olmayan) ayrımını yapmaz. Bu, bugün dahi yapılmaktadır.

Anadili Hollandaca olmayanlar (yabancılar) hiçbir zaman Hollandalılar gibi olmayacaktı ve olmamalıydı, kendi ayrı dünyalarında, kendi kültürlerini yaşamalıydılar. Bu sebeple Hollanda asimilasyonu fazla diretmedi, entegrasyonu yeterli gördü. Fakat entegre olunacak kültürün ortak paydaları -Hollandalıların kendi arasında dahi- çok zayıf olunca, kültürlere has narsizm gereği devletin umduğu seviyede entegre olun(a)madı. Elbette asimilasyonun nimetlerinden bahsedecek değilim, böyle birşey yok. Fakat anadili farklı olsun veya olmasın, Hollanda devleti Hollanda vatandaşı olan herkesi Hollanda toplumunun ve Hollanda milletinin bir parçası olarak görmelidir. Bu 'autochtoon'-'allochtoon' ayrımı sebebiyle resmen dahi yoktur.

Hollanda toplumunda -yoğun bireycilikten ötürü- millet bilinci zayıf olunca, kimlikleri ve kültürlerini koruma güdüleri güçlü toplulukları istedikleri seviyede entegre edilemedi. Şu halde, Avrupada doğan yabancı kökenliler Avrupaya entegre yetişmekte oldukları halde, yabancı kökenlilere entegrasyon baskısı dinmemiştir. Artık Avrupada safha, entegrasyondan ziyade asimilasyon safhasıdır. Eşit haklara sahip vatandaşlar arasında hâlâ bir ayrımı sözkonusu. Oysa biraz milliyetçi olsalar, Hollanda'da doğmuş Hollanda vatandaşı olan herkesi, Hollanda kanunları nezdinde eşit haklara sahip, eşdeğer bireyler olarak görür, Hollanda toplumunun, Hollanda milletinin ve Hollandanın bir parçası olarak görürler. Fakat özellikle müslüman yabancı kökenlilerin ağızlarıyla kuş tutsalar dahi, hep 'kara saçlı yabancılar' olarak kalacağı ve öyle değerlendirileceği açıktır.

Batı Avrupa'da sıkıntı, milliyetçiliğin (Nazi geçmişi ve bilinçaltına işlenmiş ırkçılık sebebiyle) ırkçılıkla eşanlamlı görülmesi ve milliyetçilikte vatandaşlık bağı, resmî dil vesaire gibi geniş ortak paydaların devre dışı tutulmasıdır. Birçok özgürlük bireye endekslenmiş durumda, ki bu yanlış bir tutum da değil, sıkıntı birey ile evrensel olanın arasının boş bırakılması ve bunda diretme çabaları.

Nihai olarak bir ülkede egemen kültür mensuplarının çokkültürlülük taraftarı olması, bunun devlet eliyle dayatılması veya egemen kültürün çokkültürlülük diretmesi, Batı Avrupa örneklerine bakacak olursak, bilinçaltındaki ırkçılık ve ötekileştirmenin bunda etken faktörler arasında olduğunu anlarız. Bu sebeple beynelmilelci solcular veya yeni-osmanlıcılık safsatasıyla bilinçsiz liberalizm yapanlar gibi çokkültürlülüğe methiyeler düzmeye veya bunu umut etmeye gerek yoktur. Osmanlıdaki çokkültürlülük de bundan çok uzak değil çünkü bir ülkede veya devlet eliyle oluşturulan çokkültürlülük, ister istemez kendine özgü bu paradoksu -ötekileştirmeyi, dışlamayı, ayrı tutmayı- beraberinde getiriyor.

Bununla birlikte ülkemizde görüldüğü üzere çokkültürlülük savuncusu azınlıklar arasında egemen kimliği ve egemen kültüre karşı bir ırkçılık da sezinlemek mümkün. Fransaya yerleştiğinde 'Fransız olmak'tan gocunmayan, Fransız kimliğini severek karşılayan kimi tipler, mesele vatandaşlık bağıyla 'Türk olmak' veya şuurla Türk kimliğine sarılmaya gelince burun kıvırmakta, bu alanda herhangi bir kabule tenezzül etmemektedir. Belli ki Türk kimliğine karşı, Fransız kimliğine beslemediği, bir kin, nefret veya en azından bir mesafe mevcut.

Oysa üst (egemen) kimlik-alt kimlik ayrımının yapıldığı durumlarda, (alt) kültürlerarası gerilim çok daha yumuşaktır diyebiliriz. Bununla birlikte eğemen kültürün ve egemen kimlik mensuplarının, diğer alt kimliklere mensup bireyleri üst kimliğe intisab ettirme gayreti, dahası üst kimlikle bütünleştirme ve üst kimlikte birleştirme kaygısı vardır. Daha da önemlisi, azınlıkları veya alt kimlikleri üst kimliğin bir parçası olarak görme, üst kimliği oluşturan unsurlar olarak kabul etme prensibi vardır. Çokkültürlü yapılardakinin aksine, kimse (etnik) kökeni sebebiyle üst kimlikten gayrı tutulmaz, ayrılmaz, dışlanmaz.

Burada belkide Avrupadaki milliyetçilikler ile imparatorluk varisi Türk milliyetçiliğinin gelişim ve doku farklılıkları üzerinde durmak gerekiyor. Malum olduğu üzere, ister samimi olsun ister olmasın, Osmanlı İmaparatorluğunu ayakta tutmak için Osmanlının egemen unsuru olan Türkler, çareyi osmanlıcılık politikalarında bulmuşlardı. Özellikle Balkanlardaki hristiyan azınlıkların Osmanlıdan bağımsız olmalarıyla birlikte bu politika işlevsiz hâle gelmişti. Türk olmayan müslümanların ayrılmasını önlemek amacıyla islamcılık politikası uygulanmış, bu da kısa bir süre sonra işlevsiz ve anlamsız hâle gelmiştir. Nihayetinde, bu fikirlerle aynı çağlarda gelişip billurlaşan Türk milliyetçiliği veya türkçülük akımı, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş safhasında etken olmuş, ve Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren yeniden tanımlanmış ve geliştirilmiştir.

Osmanlı İmparatorluğunun dağılma sürecinde, süzüle süzüle arda kalan Türk milliyetçiliği, gerek çıkışı, gerekse şekilleniş biçimiyle oldukça etnosentriktir (etnikmerkezcidir). Türk milliyetçiliği etnosentrizm çıkışlı olmakla birlikte, bu durum Türkiye Cumhuriyeti devleti nezdinde vatandaşlık bağı üzerinden yumuşatılmış hatta ortadan kaldırılmıştır. 1940'lı yıllardan itibaren anaakım Türk milliyetçiliğini oluşturacak olan Ülkücü Hareket ve ideologlarıysa, Türklüğü ve Türk milletine ait olmayı 'Bu bir şuur meselesidir, psikolojik bir durumdur' diyerek Türk milliyetçiliğinin etnosentrik çıkışını oldukça yumuşatmış, etnik kökeni Türk olmayanları kabul etmesiyle ortadan kaldırmıştır. Sonuç olarak etnosentrik çıkışlı olan Türk milliyetçiliği, dar bir alandan çıkmasına ve şekillenmesine rağmen, geniş ortak paydalara açılan bir hüviyettedir. Türk milliyetçiliği 'açılan' bir milliyetçilikitir.

Avrupadaki milliyetçilikler ise, daha önce Britanya, Fransa, Hollanda, Belçika ve İsviçre üzerinden izah ettiğim gibi, geniş ortak paydalardan çıkmış olup etnosentrizme doğru daralan bir yapıdadır. Bu milliyetçilikler geniş ortak paydalardan oluşmuş olmalarına rağmen, aslında anlaşılır bir sebeple, etnosentrizme doğru 'daralan' milliyetçiliklerdir. Daralır, çünkü oluşmasının temelinde 'farklılıkları' kabul etmiştir. Nihai olarak, geniş ortak paydalar üzerine kurulu bahsekonu Avrupa milliyetçilikleri etnosentrizmi keskinleştirip ayrıştırıcı olurken, etnosentrizm çıkışlı Türk milliyetçiliği geniş ortak paydalara açılıp bütünleştirici hüviyette olmaktadır.

Çokkültürlülük savunucularının çokkültürlülüğü hangi sebeplerle savunduklarını tekrar oturup düşünmeleri ve tartıya koymaları gerekiyor. Üst kimlikte, beynelmilelci ağızla ifade etmek gerekirse 'üst kimlik dayatmasında', yabancı kökenli olunmasına rağmen veya azınlık olunmasına rağmen, eşit haklara sahip bir vatandaşın olduğu gibi kabul edilme ihtimali var. Oysa methiyeler düzülen çokkültürlülük pratikte, egemen kültür nezdinde yabancı kökenliyi veya azınlık mensubunu -eşit haklara sahip vatandaş dahi olsa- (ülkedeki egemen kültürden, egemen kimlikten, egemen sosyal hayattan yani ülkeden) dışlamaktan başka şey değil.

Not: Bu yazı 28-09-2016 ve 04-10-2016 tarihlerinde sosyal medya üzerinden yaptığım paylaşımların genişletilmesinden ortaya çıkmıştır.

İSTANBUL ÜZERİNDEN TÜRK'E İŞARET
FIRAT'IN GİTTİĞİ GECE...

İlgili İletiler

 

Yorumlar (0)

Henüz Yorum Yapılmamış