Halide Nusret'in dönülmez seferi

Hâlide Nusret'in 

"DÖNÜLMEZ SEFER"i 

Ân ol günü kim âhir olub nev-bahârı ömr
Berk-i hazâna dönse gerek rûy-i lâle-reng 

Bâkî 

İnsan, çâresizliğin en çetinini ölüm karşısında duyuyor. Vazgeçemediğimiz, vazgeçemeyeceğimizi sandığımız nice şeyleri hayat hâlinde önümüze seren yaradılışın şâhâne terkîbinin bir gün ölüm hâlinde bizi yoklayacağını düşünmek ne kadar zor! Doğuştan itibâren, şu güzelim dünyâda kalacağımız mukadder zaman içinde, meğer hep ölüme doğru koşarmışız. Ve hayret, hayâtın ölümle iç-içe olduğunu bir türlü bilemezmişiz! 

Vazgeçemediğimiz, vazgeçemeyeceğimiz şeyler., ve elimizde olmadan geldiğimiz şu dünyâda, tanımadan, bilmeden sevdiğimiz, tanıyarak, bilerek sevmekte devâm ettiğimiz insanlar... Ve bu insanların "ölüm" denen mâzeret tanımaz mukadder sonla elimizden,dünyâmızdan kayıp gidişi..Çâresizlik, acz, dinmeyen acılar… Çâresizliğin en çetinini ölüm karşısında duyuyoruz: Doğru. Çok şeye gücü yeten, eli eren insan, aynı zamanda -ölüm karşısında olduğu gibi- ne kadar âciz ve ne kadar çâresiz.

"Bir yıldız kaydı"

Dillere pelesenk edilen "Bir yıldız kaydı!" sözünde, meğer anlatılamayan bu çâresizliği söyleyen bir mânâ da varmış. Torosların zirvelerinde geçirdiğim çocukluğumun en keskin hâtıraları arasında, yıldız yıldız ürperen bir gökyüzünden yakın zaman aralıklarıyla kayan yıldızlar vardır. Toprağa basan ayaklarım, bir kardeşini kaybeden o yıldız dünyâsı için bir şey yapacak kudreti bulamaz ve çâresiz, olduğum yerde mıhlanır, dalar giderdim. Çok sonra anladım ki, o ânlarda içime düşen hüzün çırpınışları, "ölüm" duygusu karşısındaki tavrımıza benzermiş. Ve "Bir yıldız kaydı", çocukluğumun ürperişleri gibi saf ve saf olduğu için gerçeği dolambaçlı zihin arayışları ve söyleyişlerinden daha güzel ifade edebilen, mücevher gibi üç kelime imiş.

Ne çâre, bir yıldızın kaydığını görüyor ve birşey yapamıyoruz. Mûcizeler yaratan tıb, hâlâ mûcizelerin bekleyişi içinde. Bilenler "Ölüme çâre yine ölümdür!" diyorlar. Her gidenin ardından, yanık gönüller ve yaşlı gözlerle, bir kader ağının durmadan kendini tekrâr eden -tekrâr etmeden tekrâr eden- mâcerâsını kokluyoruz.

Bu mâcerâ bizimdir; sâdece bizim değil, yaratılmış olan canlı ve cansız bütün varlıklarındır. "Gelen gidecek" diyorlar, "Çâre yok".

Bu gerçeği, bir güzellik çehresiyle gören "dindar tevekkülü", bu dünyâyı kesintisiz bir hayâtın küçücük bir parçası biliyor. Ölümü sevimli kılan bir anlayışın kucağında huzûru kokluyor. Aşk erleri, ölmeden evvel ölümü tatmanın çilesinde bir lezzet bularak, "mecbûrî bir durak"kabul ettikleri bu dünyâdan -tâyîn edilmiş zamânı doldurarak- sür'atle geçip gitmenin, Sevgili'ye kavuşmanın hasretini ve zevkini terennüm ediyorlar.

"Zarûrî bir durak"tan geçiyor olsak da ölümün duyurduğu hicran ağır geliyor. Her gidenin ardından, mukadderâtın çözülmez bilmecesini duyuyor ve ağlıyoruz. Adetâ, insanlığımızın pek özel mâcerâsının dünyâya âit kısmının son bulacağına hayıflanan bîr şuuraltının têsîri altındayız. Hayret, bu şuuraltı kendini nasıl duyuruyor!

Ölümün aynası

Hâlide Nusret Hanımefendi'nin kaybıyla, içimde biriken duyguları söylemek, bana şuurun derinliklerindeki gizli köşeleri açmak gibi geldi. Son demlerinde başucunda bulunmuş biri olarak neler hissettiğimi –asıl, onun nasıl gittiğini- yazmamı istedikleri vakit, en gizli yerime neşter vurulmuş gibi irkildim. Bu mâcerâ yazılacak cinsten değildi. Gidenle benim aramda, gergefi örülmüş mahrem bir alış-verişti. Şahsımıza âid çok şeyi yazabilmek için kendimizi iknâ etmemiz mümkün iken, böyle çetin bir dönemeçte, emânetin teslimine dâir duyuş ve düşünüşleri nakletmek, ebediyete uğurladığımız dünyâ misâfirinin hepimiz için mahrem olan, son derece özel ve bilinmesi güç hâline dâir söz söylemek, bana, sırrı zedeler gibi geldi. Böyle düşündüm, böyle düşünüyorum.

Gerçi ölüme ve ölene dâir söz söylerken, bir bakıma tamâmiyle kendimizi söyleriz; fakat, hareket noktamızda kendimiz yokuz. Bunun için ürperiyorum.

Şurası muhakkak ki, ölümde, hayâtı duyuran apaçık bir gerçek var. Bu gerçeğin dilini kim bildi? Kim o gerçekle dudak dudağa, gönül gönüle bir sohbete vardı? Ölümle hayâtı birbirinden ayıran tülü ortadan kaldıracak idrâke kim erebildi? Gelen niçin gelir ve niçin gider? Dahası, nasıl gider, nereye gider? Ve kalanlar, niçin kaynağı meçhul ağıtlara dökülürler?

Gitmek için gelmişiz

Halide Nusret Hanımefendi'nin göçüşüyle yeni baştan zihnime hücûm eden bu soruları durduramıyorum. O, hiç şühpesiz, nereden geldiğini îmân hâlinde hilen ve yaşayan bir insandı. Ölmeden evvel ölmek sırrına erenlerin iklîmine benzeyen bir hayâtı vardı Bunu hissederdiniz. 83 yıllık ömrü, hayâta inanılmaz derecede bağlı ve ölümü hiç unutmayan bir mânâda geçti. Şaşılacak olan şey, "nebâtî bir ömür" devresine girdiği anda da hayattan çekilmek istemeyen bir ruh taşıyan Hâlide Nusret Hanımefendi'nin, bildiğimiz mânâda ölüm korkusu duymamasıdır. Yakından tanıyanlar, hayâta bağlılığını ölümden korkmasına bağlarlarsa, bu, -kanaâtimce- onun gerçeğini yanlış anlamak olacaktır.

O, -evet- hayâtı pek az insanın sevebileceği kadar sevdi. En ıstıraplı hastalık devrelerinde bile hayâta sıkı sıkıya sarıldı. Şâirdi ve her şâir gibi dünyâ cennetine bağlıydı. 75. yaşında söylediği gibi, hep normal sayılan insan ömrünü dahi aştığını, bunun için Allâh'a şükrettiğini tekrarlardı, "Fakat" derdi, "Lütfet Allah'ım biraz daha yaşayayım!". Bu ve buna benzer sözleri çok tekrarlaması, hayâtı duyduğu kadar, ölümü de kuvvetle duyduğunun ve düşündüğünün ifâdesi sayılabilir.

Ancak, kesin olan şu ki, ölümü kaçınılmaz bilen îmânı, ona panik seviyesinde bir korku duyurmadı. Yegâne endîşesi, yaşadığı hayâtın hesabını verebilmekti. Bu hesâbı önce kendi kendisine vermek lüzûmuna inanırdı. Bunun için O'nun rahmetine sığınır ve aman dilerdi. Bu hâliyle, 7 yaşından beri kıldığı 5 vakit namaza, anne, öğretmen, şâir ve yazar olarak hizmetlerine güvenmeyen, sâdece O'nun rahmetiyle buluştuğu vakit kul olabileceğine inanan samîmî bir müslümandı.

İbâdetleriyle övündüğünü duymadım. Hep dervişlik terbiyesiyle iç-içe olmuş eski zaman müslümanlığımızın anlayışıyla, acz içinde görünürdü. "El-fakru fahrî" Hadîs-i Şerifi'nin mânâsını büyük bir hassasiyetle duyar ve böbürlenmekten uzak kalmaya îtinâ ederdi.

Mesele, onun dîni bütün bir Müslüman olduğunu iddiâ ve isbât etmek değil. Bu, şu satırları yazanın işi olmadığı gibi, bir bakıma kimsenin terâzisinin tartacağı bir şey de olamaz. Ama, neylersiniz ki kendimizce güzel bulduğumuz şeyleri söylemeyi, gidenin ardından bir vazife biliyor ve okuyucuların bir dûa ile anmalarına vesile olmak istiyoruz.

"Sevgilim"i o âna yaklaştıran günler

Son altı ay içinde, âdeta yudum yudum tükeniyordu. Ara ara çok ciddi anlar geçirdi; her defâsında Azrâil kapıdan döndü. Fakat, artık söze- sohbete gelemiyor, yediğini-içtiğini unutuyor ve hattâ en yakınlarını bile tanımadığı oluyordu.

Birbirimize "Sevgilim" diye hitâb ederdik. Son gelişlerimde "Nasılsınız Sevgilim?" dediğim vakitler "İyiyim Sevgilim!" yâhud Arif Nihad merhumun bu gibi sorulara verdiği cevâbı naklederek "İyi sayılırım yaşıma göre!" dedi..ama eski sevgilimin hâli yoktu. Üç-beş cümle konuşabildiğimiz son görüşmemiz, uzaklardan gelen bir misafirimle berâber gittiğimiz 5 Mayıs günüdür. Göçüşüne kadar geçen 34 gün içinde kırık-dökük sözler edebildikse de, artık "Sevgilim" bizim dünyamıza pamuk ipliği ile bağlıydı. Son on gün içinde de "Nasılsınız Sevgilim?" sorusuna, tebessüm etmeye çalışarak, ancak bir "Canım!" diyebildi. Beni tanımadığından emindim.

Son günlerinde her nefes alış-verişinde "Allah!" diyordu. Suudî Arabistan'dan dönen kızı Emine Işınsu'yu, dâmâdı İskender Öksüz'ü ve torununu derinden duyan gönlünün taşkın sevinciyle karşılayamadı. Âdetâ, dünyâya bir tül arkasından bakar oldu. Onu tanıyanlar, bir bakışta anlarlardı ki, Hâlide Nusret Hanımefendi, rûhunu teslîm etmeden bu dünyâ ile temâsını kesmiştir.

Bilhassa, son üç gün içinde, ne bir şey içebildi, ne de yiyebildi. Dili bir söze varmaz oldu. Yalnızca, bazen nefes alış-verişinde "Allah!" diyen kalbî ses duyuluyordu. 9 Haziran Cumartesi günü, saat 15.30 civarında nefes almaktaki zorluk had safhaya ulaştı. 9 Haziran'ı 10 Haziran'a'devreden gecenin saat 24'ünde artık iyice yorulmuş, vücûdu son mukâvemetini de kaybetmeye yüz tutmuştu.

Ve gitti

Saatin 01.49'u gösterdiği anda, 15 dakikalık bir "ölüm öncesi iyileşme"den sonra, son defâ duyulur bir sesle "Allah!" diyerek, "Her nefsin ölümü tadacağını" söyleyen ilâhî hükmün haber verdiği tadla buluştu.. ve gitti. Ne bu tad'dan ve ne de bu tadı duyuran ölümden haberi bulunan sevgili kızı Işınsu Ablam, torunları Elif ve Çağrı, Elif'in nişanlısı Levent'le biz başucunda, onun çekildiği bu dünyâda -çâresiz- kaldık. Çırpınışlar neye yarar, neyi değiştirirdi?

Evet, feryâd-figan boşuna!

Ne giden geri gelir ve ne de yaradılışın değişmez yapısında bir taş oynar! Ne giden bizim dilimizce bir şey söyler, ne kalan bir şey dinler! Bu gizli bir oluştur ki, bir ân olup hayâtın üzerine gölgesi düştüğünde, bir kıyâmet hâliyle kendini paralayanlar, ölüme değil, ölene yakın olanlardır.

Ölümle başlayan ve biten bir şey var: Biten'e "hayat" diyorlar, başlayanı kimse bilmiyor. Ben, ona da "hayat" demek istiyorum; çünkü devamlılık "Hayy" olanın bahşettiği bir şeymiş. "Hayy" olanın bitirdiği ve başlattığı bir hayat: Bu mâcerâyı, siz, biz, hepimiz yaşayacağız.

Evet, hayâtımızda herşey bu mâcerâya hizmet ediyor. İnanmak zor! Tefekkür bocalıyor: Giden var, ama nereye? İnsan, var olduğu günden beri bilmediği, fakat gerçek olduğunu hep gördüğü şeylere inanmakta zorluk çekti. Ölüm'e dâir bir şey bilmiyoruz. Zamânın hoyrat eli, "unutuşun kollarında" bu inanışı da getirecek: "Tamam!" diyeceğiz, "Gitti!" fakat, ölümü bilemeyeceğiz. Onu ölenler biliyor ve söylüyorlar; lâkin, dillerini biz bilmiyoruz.

"Sevgilim", evet "Sevgilim" de gitti; buna önce ben inanmalıyım. Ölüm hangi bileği bükmedi?!.. Dilim, "inandım!" diyor. Gönlüm, sen ne diyorsun?

Ben bir akrânımı kaybettim

Aradan on gün geçti. Kollarımda can vermesine rağmen, hemen her akşam uğradığım evinde, onu yatağında uzanmış bulacağım hissinin, içimin gizli bir yerinde hâlâ yaşadığını duyuyorum. Alışmak ve unutmak, hayâtın en büyük mûcizeleri imiş. Fakat, alışmak zor, unutmak zor!

Ona herkes bir tarafıyla sâhip çıktı. Kiminin annesi, kiminin hocası, kiminin sırdaşı, kiminin arkadaşı... kiminin iyilik meleği idi: Onlar gözyaşlarında bu kaybın ıstırâbını dile getirdiler. Ben, bir akrânımı kaybettim. Bunu nasıl anlatır, nasıl duyurabilirim? Şimdi, kiminle oturup, Fuzûlî'den, Şeyh Gaalib'den konuşacağım? O ürperişleri kiminle duyacağım? Bana, hasbelkader bir mısrâını hatırladığım bir gazelin tamâmını, gönlünü sesine koyarak, sarsılarak kim okuyacak? Bozulan sosyal dengeyi, Türklüğün mukadderâtına dâir sancıları kiminle konuşup, kiminle onunla duyduğum gibi duyacağım? Herşeye ve herkese müsâmahalı "Sevgilim" in benimle "kendisi" olduğunu zannettiğim giden demler geri gelir mi? Buna kimin gücü yeter?

Şeyh Gaalib, en yakın dostu Esrâr Dede''nin ardından "Nâdîde bir güher telef ettim dirîğ ü âh!" diye inliyordu. Ben, hangi mısrâı söylesem ki onu incitmeyeyim? Gönüldaşımı, dildaşımı, akrânımı kaybettim! Şair gönlümün bir mısrâ'a gücü yetmiyor. Gaalib Dede'nin mısrâına sığınıyorum:

''Nâdîde bir güher telef ettim dirîğ ü âh!"

Ona dâir çok şey söylenecek; fakat onu hakkıyla söylemeyecek gibi bir hisle doluyum; çünkü, bilenler susacak, bizler konuşacağız. Bu, ne garip bir cilvedir ki, sâdece duyuluyor, seziliyor, anlatılamıyor.

Gönül erlerinin "kalbin bilişi" dedikleri acaba bu hâle mi benziyor? Bilemem."Sevgilim"e sorsam, "bilemem ki!" derdi; ardından müjdeli bir söz ederdi ve ben o güzel şifreyle gülerdim: "Dîdeler rûşen Sevgilim.. dîdeler rûşen!" derdim.

Şimdi, toprağın koynundaki azîz varlığına, bilmediğim sevgili bir yerde kanat çırpan rûhuna o şifreyle sesleniyorum:

"Dîdeler rûşen, Sevgilim! Dîdeler ruşen!"


*Yazarın yakında yayınlanacak " Gittiler" adlı eserinden.

Velhasılı Doğu Türkistan'da zulüm var!
Cengiz Aytmatov

İlgili İletiler

 

Yorumlar (0)

Henüz Yorum Yapılmamış