ELEŞTİRİ VE YERGİ

Türkiye'deki milliyetçi camiayı ben üç sınıfta değerlendiriyorum. Ülkücüler, Türkçüler ve sıfat takınmadan bağımsız şekilde Türk ve Türk milliyetçisi olanlar. 

Son söylediğim genelde, faydacı (pragmatist) bir tavırla, soyut bir Türklük kavramıyla, Türk milletinin faydasına olan her fikri, faydalanacağı bir şekilde değerlendirir. Bende Türk'üm demeyi her sıfattan üstte tutarım. Bu arada pek tabiî kemalist, Atatürk milliyetçiliği, ulusalcılık gibi yumuşatıcı, yozlaştırıcı kavramları milliyetçilikten saymam ve kâle almam. Ancak ülkücüyüm demenin veya Türkçüyüm demenin, kişinin fikirlerine göre yanlış olduğunu düşünmem.

Benim ideolojik bir sıfat kullanmaktan çok yalnızca Türklük kimliğimi kullanmamın amaçlarından en önemlisi, zaten bu fikirlerin amacını oluşturan üst manânın Türklük olması ve bazı sıfat takınanların fikirlerinde ve eylemlerinde, bana göre, yanlışlıklar görmem olmuştur. Diğer bir amacım ise, Türk ırkının sürekli olarak saldırıya uğraması, Türk adının kaldırılmaya çalışılması, faşistlik ve kafatasçılık propagandasıyla suçlanması olmuştur ve buna doğal bir tepkimdir. Bu bir kıyas değil tercihtir.

Zira, tarih bizi Türk diye çağırır, Türk diye konuşur ve öyle tanır. Eğer amaç Türklük menfaâtiyse, bunda da bir sakınca olduğunu düşünmüyorum.

Bu saydığım milliyetçi camiânın üç sınıfının da ortak ülküsü Turâncılıktır. Herkes kendi penceresinden bu ülküyü ve gidişatı değerlendirse de, yine herkesin bilinç altında kim daha baskın gelirse ona tabiî oluruz düşüncesi vardır ki bunu camiâda örnekleriyle görürüz. Bu güzel bir şey ama bana göre ülküleri ne kadar basite indirir, temel omurgasını oluşturursak içimizde o kadar mutabakat sahibi oluruz. Bu da camiânın önde gelenlerinin, buna yapmaya donanım ve tecrübe açısından ehliyeti olan kişilerin işidir.

Fakat, burada bir sorun var. Bu sorun bizim tüm geleceğimizi etkilemekte ve dejenere etmektedir;

  Özeleştiri sahibi olmadan mümkün olduğunca birbirimizi eleştirmek ve yermek... Benim gördüğüm en büyük sorunumuz bu. Elbette birbirimizi eleştirecek ve eleştirilere açık olacağız ama bu birbirimizi beğenmemek amacıyla, kötü niyetle değil, geliştirmek ve ortak fikir sahibi olmak amacıyla olmalıdır. Aynı ülkü ve amaç sahiplerinin fikir ayrılıklarından dolayı birbirini beğenmeme lüksü yoktur. 

Tutarsız yermek ve rencide etmek, zaten tam manasıyla bir kötü niyet ve komplekstir ki, ya kişisel bir hastalıktan yada başka emellere hizmet etmekten kaynaklanır. Buna dikkat etmeliyiz.

Birde bilenlerin, bildiğini düşünenlerin, henüz gelişmekte olan birine, "sen ne anlarsın, ne bilirsin, senin konuşmaya hakkın yok" gibi ithamlarda bulunması vardır, bu da yalnızca kendisinin doğru olduğunu ve bildiğini düşünmekten ama özgüven sahibi olamamaktan kaynaklanır. Bilgili ve tecrübeli insanlar bir defa özgüven sahibidir ve karşısındaki düşünceyi dinlemekten, karşısındaki fikrin beyân edilme özgürlüğünden rahatsız olmazlar. Rahatsız olmamakla birlikte, sükûnetle dinler ve doğru bildiklerini karşı tarafa anlatmaya çalışırlar. Özgüven bunu gerektirir. 

Bilge insanlar, farklılıklara zenginlik gözüyle bakarlar. Kişi samimiyse fikirlerinin doğru veya yanlış olmasının önemi yoktur, yeter ki düşünsün, yeter ki doğruyu arasın. Özgüvensiz kişiler, kâti suretle karşısındakinin doğru söyleme ihtimali olduğunu düşünmez ve bundan korkarlar. Korkuları, kendilerinden başka birinin doğru söylemesinden dolayı, kendi popülaritelerinin düşmesidir. Halbuki böyle bir şey yaşanmaz ama kendilerinde otorite olma, belirleyici olma, tayin etme hastalığı vardır. Ülküler otoriteye ihtiyaç duymazlar çünkü, zaman sürekli ilerleyen bir olgudur ve bu sayede evrimleşen dünyanın içinde zamana ayak uydurmak, yeni teoriler ortaya koymak akabinde stratejiler belirlemek lazımdır. Yerinde sayan bir hareket aksiyonel olamaz, evrensel olamaz! Bana göre otorite başlı başına ülkünün kendisi olmalıdır.

Birde camiâda sıklıkla, geçmişte büyük ülküye hizmet etmiş, başını çekmiş, hakkını fazlasıyla vermiş kişileri rahatsızlık manasında kutsallaştırmak sıkıntısıyla karşılaşırız. Halk ağızında buna putlaştırmak denir. Bu sıkıntı evresinde, kutsallaştırılan kişinin ağızından çıkan her söz farz olarak kabul edilir ve insan olduğu unutularak eleştirmek zûl addedilir. Eleştiren kişi onlara göre, hadsiz hatta hain olarak kabul edilir. Bu da, o zamanın şartlarında söylenen sözleri ve yapılan eylemleri bugünde yapmaya çalışmaya, kesinlikle o çizgiden çıkmamaya neden olur. Örnek vereyim, sağ-sol kavgasının yaşandığı zaman da anarşist, komünist eşkiyalarla dövüşmek, -gerektiğinde- savunmak amacıyla öldürmek buna telkin edici sözlerde bulunmak eleştirilecek bir şey değildir ama bugün öyle bir ortam olmadığı halde, öyle bir tehlike ve icâp bulunmadığı halde bunu önermek, hatta dava adamlığını bu ölçülere göre belirlemek kesinlikle yanlıştır ve tayin etme hastalığının bir parçasıdır. Kişiler arasında, "sen kaç tane adam öldürdün" gibi saçma diyaloglara yol açar. 

Unutmayalım; düşman unsurunu öldürmek, işgal ve meşru müdafaa söz konusu değilse kolluk kuvvetlerinin işidir. Yoksa kimse kimseyi hiçbir sebepten dolayı öldürme hakkına sahip değildir. Türk milleti için fiziki savaş bir meziyettir ancak bu , hayatî ehemmiyet taşıdığı müddetçe önemlidir. Zirâ savaş, öldürmek, ölmek dışında hayatın her alanında sürmektedir. İstihbâratta, bilimde, ekonomide, sanayide, politikada, eğitimde, sanatta ve her alanda... Bu savaştan kopmamak ve büyük ülküye zafer kazandırmak için, analatik zekâya, sürekli gelişmeye ihtiyaç vardır. Nasıl ki silahların konuştuğu yerde kalemlerle meşgul olmak etkisizse, kalemlerin konuştuğu yerde de silahlarla meşgul olmak bir o kadar etkisizdir. 

Dediğim gibi ben Türk milliyetçisiyim ve doğal olarak Turâncıyım. Tüm Türk milliyetçileriyle bu noktada buluşuyor ve hareket ediyorum. Türklüğümün bana verdiği en önemi vazifeler bunlardır ve kimse de beni bununla ayıplayamaz.

Konunun ana fikri, büyük ülkünün içindeki eleştiri ve yergi arasındaki farktan bahsetmekti. Gördüğüm bazı hastalıkları ve sorunları dile getirmek istedim. Amacım şudur ki, bazılarının hayalperestlik künyesi taktığı Türk Ülküsünün, sürekli olarak gelişmesi ve kızıl elma dediğimiz o noktaya ulaşmasıdır. Bunun için, özeleştiri de bulunmak zorundayım. Biz bünyemizdeki mikroplardan arınmakla mükellefiz.

Kendinizi eleştirmekten ve birinin sizi eleştirmesinden korkmayın, ben bizzat beni eleştiren ve bana bir şey öğreten her insana, her dava arkadaşıma minnettarım. Farklılıklarımızı sevelim, birbirimize tahammül edelim, saygıyı hiç yitirmeyelim. Saygıyı hak etmek için peygamber, evliyâ yada rütbe sahibi olmaya ihtiyaç yoktur. 
Saygı, itibârlı bir harekettir ve karakterli kişilerin işidir. Bugünlerde en çok ihtiyacımız olan şey bu!



Ağalar, hanım ağalar;
Yanlışım varsa düzeltin
Esenlik ve selâm ile...


Anıl Kunt

16 Şubat 2018

SÖYLENENLERİN SÖYLETTİKLERİ
YOKSA UNUTANLARDAN MISINIZ?
 

Yorumlar (0)

Henüz Yorum Yapılmamış