İYİ PARTİ KONGRESİ VE KAZ DAĞLARI ÜZERİNE

Kaz Dağlarının Peşkeş çekilmesi ve Yapılan Ağaç katliamı

HDP seçmeni olup da Avşar boyundan bir Türk olan bayan arkadaşım dün gece yola çıktı ve şu anda Kaz dağlarında protesto yürüyüşünde.

Yani şu anda fiilen milliyetçilik denen kavramın içini bizatihi yaşayarak doldurmakla meşgul. Kendisine de bunu hatırlattım. Yine protesto organizasyonunu yapan ekibin içinde kendisinden feyiz aldığım Çanakkaleli ülkücü bir öğretmen ağabeyim de var.

Yine aynı arkadaşımla bir sohbetimizde "Senin düşüncelerinin büyük bir kısmına katılmıyorum ama zevkle yazılarını okuyor, takip ediyorum. Sana inanıyor ve güveniyorum. Oğlum benimle aynı siyasi düşüncede değil. O'na dedim ki; eğer benim yanımda olmayacaksan Mehmet amcanın yanında ol dedim" demişti.

İşte bir Türk milliyetçisi olarak benim de yapmak istediğim budur. Her kim olursa olsun; bugün Kaz dağlarında orman katliamına, doğal yaşama suikast girişimine karşı mücadele etmeye giden herkes vatan ve millet severdir; milliyetçidir. Aksine; buna seyirci kalanlar ise milliyetçiliklerini hangi kurum adına tescil ettirirlerse ettirsinler benim nezdimde bırakın milliyetçi olmalarını, insan bile olamazlar.

Şu anda gözler ile kitap okuyarak fikir sahibi olmaktan ziyade; kitapları kıçları altına aldıklarında da aynı şeyin olacağını sananlar işi HDP'li olduğuma kadar götüreceklerdir. Umurumda bile değil.

Artık anlaşılmıştır ki; bu ülkeyi kutuplaşmış siyaset değil her kim hangi siyasi görüşte olursa olsun; güzel ahlak temelli, vatan ve millet sevgisi etrafında bütünleşen onurlu, şerefli, haysiyetli insanların koalisyonu kurtaracaktır.

Şu anda Kaz dağlarındaki bütünleşmiş ruh hali bunun en güzel örneğidir. İstanbul seçimlerini de 800.000 oy farkı ile alan bu ruh hali olmuştur.

Ekrem İmamoğlu ne klasik bir CHP'li, ne MHP'li, ne HDP'li ne de AKP veya SP'li idi. Ekrem İmamoğlu; "Güzel ahlak temelli; vatan ve millet sevgisi"nin ete kemiğe büründürüp ortaya çıkardığı bir isimdir.

Aşırı sıcağın altında, binlerce vatanseverin Kaz dağlarındaki protesto yürüyüşü; bana 1915 de yine emperyalistlere karşı Çanakkale cephesinde vatanına sahip çıkan Türk askerinin azim ve kararlığını hatırlattı.

Organizasyonu düşünenden katılanlara; orada olamayıp da yazarak, çizerek; paylaşımlarda bulunup destek olan, katkı sağlayan tüm vatanseverleri canı gönülden tebrik ediyorum. Allah cümlemizden razı olsun.

Benim gözümde sizlerin o toplu yürüyüşünüz; hac görevinde Arafat'a çıkan hacı adaylarının yaptığı gibi kutsal bir yürüyüştür. Orman denen "Cana" sahip çıktığınız için Allah şüphesiz sizinle dir. Niçin mi; çünkü biliyor ve iman ediyoruz ki; Allah katilleri sevmez, mazlumdan yanadır.

Dikkat çekmek istediğim bir husus da; hiç bir dini cemaat veya tarikatın Kaz dağlarında olup bitenlere tepki göstermeyip, seyirci kalmalarıdır

Oysa doğaya sahip çıkmak İslam edep, adap ve ahlakında var olan bir şey değil mi. Doğa dediğimiz şey Allah'ın (C.C) dünya üzerinde tecelli etmiş hali değil mi. Bunların idraki ile iman etmiyor muyuz.

Aslında doğada var olan ahenk, nizam çok şükür ki benim imanımı koruyor. Eğer bugün din adına yapılan bir çok şeyi yine din adına genel kabul görmüş doğru referanslar olarak dayatacak olsalar; Allah korusun ne dinim kalır, ne imanım.

İşte takkesi, cübbesi, şalvarı, sakalı ile siyasetin her yerinde gördüğümüz insanları Kaz dağlarında görmeyince ister istemez soruyoruz; neden yoklar?

İşte bu din adına anlatılanlar ile yaşanan çelişkilerdir; körpecik gençlerimizi her geçen gün Deizm'e veya ateizm'e sürükleyen.

İYİ PARTİ Olağanüstü Konge süreci ve çarşaf liste meselesi

Meral Hanım'ın GİK'i çarşaf liste usulü ile belirlenmesini tercih etmesi; bir anlamda "Bana yakınlığınız ile değil, tabana yakınlığınız ile GİK'e gireceksiniz" demek istemiştir. Yani aşağıdan yukarıya doğru tanınmanız oranında bana en yakın halkaya yer alabilirsiniz. Bu da nasıl oluyor; partiye aidiyet duygusu ile çalışmakla.

Bir istisnai durum söz konusu idi. O da; işin doğası gereği partinin kuruluş aşamasında tavan tarafından tanınıyor olmak önemliydi. Meral Hanım da zorunlu hatta makul olanı benimsemiş, doğrudan bire bir tanıdıklarını parti yönetimine getirmişti.

Artık çocuk ergen oldu, kendi başına bazı şeyleri yapabileceği güvenini vermeye başlamıştır. Meral Hanım da bu ebeveyn duygusu ile gerekeni yapmaktadır.

Özelikle kendisine inanmış ve bu inanmışlığıma atfen maruz kaldığım ithamlar karşısında beni mahcup etmediği için Sayın Genel Başkanıma çok teşekkür ediyorum.

Ancak;

Çarşaf liste usulü çok iyi oldu ama eksik oldu galiba. Ancak ülkemizdeki siyasi partilerin ortalama demokrasi anlayışı ve uygulanışları bakımından İYİ PARTİ'nin bu hafta sonu gerçekleşen Olağan üstü kongresinin örnek bir kongre olması; uzun yıllar sonra eksiklerini de unutturacak şekilde "ilkler" arasında yerini almıştır.

Bundan sonraki kongrelerde elbette çarşaf listeye devam edilmeli ama burada da listenin hazırlanış şekli önemlidir. Müracaat sırasına göre mi yoksa alfabetik sıraya göre mi hazırlanmalıdır.

Genel idare kurulu ve disiplin kuruluna seçilecek isim listesi alfabetik sıraya göre belirlenmelidir ki; parti içi iletişim, çalışma ve etkinlikleri ile kendisini tanıtmış, öne çıkarmış kişilerin; delegeler nezdinde kongre öncesi isimlerin zihinlerde rezervi yapılarak kongre günü listede kolayca bulup işaretlenebilsin.

Diğer bir husus ise; genel başkanın "Yanımda olmazlarsa olmaz" diyebileceği makul sayıda ismi doğrudan kendisi belirleyebilmelidir. Bence genel başkan için böyle makul bir ayrıcalık lüks değildir.

İYİ PARTİ'nin yapmış olduğu kongrede görülen veya yaşanan eksiklerin öne çıkarılarak; asıl önemli olan demokrasimize ve siyasi partiler geleneğine yapmış olduğu olumlu katkıyı gölgelememek lazım.

Başta Sayın Genel Başkanımız Meral Akşener olmak üzere kongremizin örnek ve seviyeli bir şekilde gerçekleşmesinde emeği geçen herkese teşekkür eder, seçilen tüm arkadaşlarıma başarılar diliyorum. Hayırlı uğurlu olsun, Allah mensupları olarak cümlemizi utandırmasın inşallah.

Ancak ne var ki; kongre bitti dedikodusu devam ediyor. Ne deniyor; İYİ PARTİ olağanüstü kongresinde Genel İdare Kurulu aday listesinde sıralamanın belli bir aralığı kulaklara fısıldanmış blok aralıktı.

Şimdi de illaki İYİ PARTİ'nin kafası gözü yarılıp, yorgun düşürülecek ya; bu gariplik üzerinden Meral Hanım'ı bir şey yapmadığına dair yemine davet etmeye varan, hiç de hoş olmayan kendisine karşı tutum ve davranışları görüyoruz.

Listenin belli bir aralığının imtiyazlı olması çok çirkin bir ard niyet olup, Meral Hanım'ın bundan haberdar olduğunu sanmıyorum. Anlaşılacağı aşikar olan böyle bir hileye Meral Hanım göz yummuş olsa kendi adına neyi sağlama almış olacak ki. Dolayısıyla kendisi için hiç bir anlam ifade etmeyen böyle bir hileye göz yummuş olamaz.

Öte yandan; yahu bu delege dediğimiz insanlar ne kadar zayıf insanlar olabilirler ki; kulaklarına fısıldanan isimleri işaretlemiş olsunlar. Mesela bana Değil Meral Hanım feriştahı gelse İstanbul'dan Cevat Saraç abimi işaretlememe mani olamazdı.

Tamam; birileri bir şey istemiş, hile düşünmüş olabilirler de; bu verilen talimatlara harfiyen uyanların yani delegelerin hiç mi suçu yoktur.

İnşallah olağan kongrede GİK'a aday isimler alfabetik sıraya göre listelenip, böylece her türlü şaibe de ortadan kalkar. Bu arada genel başkanın beraber çalışmak istediği "Olmazlarsa olmaz" diyebileceği 5+45 veya 10+40 gibi bir kaç isme listede kontenjan ayrılmasını tabanın genel başkana bir jesti olarak görmek lazım, sağlanmalıdır.

İYİ PARTİ'nin esas rüşdünü ispatlayacağı süreç önümüzdeki ''Olağan Kongre'' süreci ile mümkün olacaktır. Geçen hafta gerçekleşen ''Olağanüstü Kongre''de oy kullanan genel merkez delegeleri atanmış il yönetimleri tarafından bir anlamda yine atanan delegelerdir.

Dolayısıyla, önümüzdeki Olağan Genel Kurulda oy kullanacak delegeler; yine tabanın iradesi ile mahallelerden başlayan delege seçimleri ile ilçe yönetimleri, oradan belirlenen delegeler ile il yönetimleri ve nihayetinde il yönetimlerin belirlediği genel merkez delegeleri de Olağan Genel Kurulda oy kullanarak Genel İdare kurulunu belirleyeceklerdir. Meral Hanım esas inisiyatifini Olağan Kongrede ortaya koyacak ve bu kongreden daha güçlü çıkacaktır.

Geçen haftaki Olağanüstü Kongrede özellikle GİK 'e aday isimlerin listede sıralanış usulüne müdahale etmemesinin, sessiz kalmasının nedeni; etrafındaki yakın isimlerin niyetlerini, tutum ve davranışlarını test ederek takip etmek, sonra da tespitlerinden hareketle Olağan Genel Kurul süreci için strateji belirlemektir.

Davet ederken bile hakaret dilini kullanmak ne demek oluyor

Davet ederken bile bizleri aşağılamaya, "Zillet" ithamında bulunmaya devam ediyorsun Sayın Bahçeli.

Bizleri hala her türlü aşağılanmaya rağmen azatlığını kabul etmeyen, iflah olmaz kölelerin mi sanıyorsun ki; "Ben ne buyuruyorsam onu yapacaksınız" dercesine bir nezaket cümlesi dahi kurmaya tenezzül etmiyorsun.

Bütün bunları sineye çekmek için ne mecburiyetimiz var. Diyeceksin ki; "Benim çağrım vatan ve milletin bekası içindir". Tamam güzel de; sizin o gün ışığı görmemiş aşağılamalarınızı yiyip yutacak bir karaktere sahipsek; değil MHP'de, herhangi bir partide olmamızın bu devlete ve millete ne gibi hayrımız olabilir ki.

Dolayısıyla sen kalanlarla yetinmeyi bil, bırak artık yakamızı, işimize bakalım.

Yavuz Bülent Bakiler'in Atatürk'e hasımlığı

Bugün bir video izledim. Pelin Çiftçi'nin programında Yavuz Bülent Bakiler diyor ki; "Bir gün Atatür Kazım Karabekir'e der ki; "Karabekir, Türk milleti o Arap çocuğunun(Hz. Muhammed'i kastediyor) ne yaveler yediğini görsün diye Kuran-ı Türkçeye çevirttim" demiş.

Tabi ki burada Yavuz Bülent Bakiler'in vermek istediği mesaj; Atatürk'ün İslam'a bakışını, hatta Müslüman bile olmadığı, İslam dinini de Hz. Peygamber'in uydurduğu algısıdır.

Türk milliyetçileri olarak Yavuz Bülent Bakiler'i yere göğe sığdıramayıp,yıllarca sahip çıktık. Bir anlamda haklılar da; çünkü Yavuz Bülent Bakiler'in Atatürk'e hasımlığı daha çok AKP iktidarı döneminde başladı. O zamana kadar kendisini güçlü bir hatip, şair, edebiyatçı bizden birisi bildik. Muhtemelen Atatürk'e hasımlığı; siyasal İslamcılara yaranma, belediye festivallerinde, kültür bakanlığı etkinliklerinde şiir okuyup maddi imkanlardan nasiplenmek için zorlama bir saptırma olsa gerek. Başka da bir şey aklıma gelmiyor.

Bugün Atatürk'ün Elmalı Hamdi Yazır'a Türkçeye çevirttiği Kuran mealinin ilahiyat fakülteleri tarafından dahi en güvenilir kaynak olduğu genel kabul görmüşken; Yavuz Bülent Bakiler'in yapmak istediği ne olabilir.

Dolayısıyla burada önemli olan; Atatürk'ün talimat ile Kuran-ı bilerek ve isteyerek yanlış tercüme ettirip ettirmediğidir. Söz konusu meal güven anlamında en güçlü kaynak olduğuna göre; bu bile Atatürk'ün din konusunda yanlışlar değil, doğru şeyler yaptığını göstermez mi?

1924 yılında Atatürk Diyanet işleri başkanlığını kurdu. Peki kimin işine yaradı; din bezirganı sağcı iktidarlar ile siyasal İslamcı iktidarlara değil mi. Çünkü bu kurum tüm çalışanları ile bu iki siyasal görüşün daima arka bahçesi olmuştur. Bütün bunlara rağmen kurulması doğru düşünülmüş bir müessesedir.

Yani Atatürk sözde "O Arap çocuğu" dediği Hz. Muhammed'in güya "Uydurduğu" dinin daha iyi kurumsallaşması için mi; Diyanet işleri başkanlığını kurmuş oldu(!) Gerçeği saptırmak ancak böyle olsa gerek.

Atatürk'ü anlamayı değil, ona düşmanlığı tercih edenler bir daha Atatürk'ün Diyanet işleri Başkanlığı, Türk Tarih Kurumu Başkanlığı ve Türk Dil Kurumu Başkanlıklarını niçin kurdurttuğu tekrar araştırmalıdırlar. Bu kurumların her daim varlıkları, devletin varlığının en güçlü referanslarıdır.

Bir insanın inancının ne olduğu önemli olmadığı gibi Atatürk'ün de inancının ne olduğu önemli değildir. Atatürk için de, başka devlet büyüklerimiz için de önemli olan Türk milletinin inançlarının güvenliğinin teminat altına alıp, alınmadığıdır. Bunun da gereğini çok iyi yapmış; büyük çoğunluğu Müslüman olan Türk milleti için Diyanet işleri başkanlığını kurmuş, Müslümanlar ve diğer inanç gruplarının devlet ile ilgili olan ilişkilerinde düzenin sağlanması için de; devlette laikliği esas alarak anayasamızda bunu teminat altına almıştır.

İşte sürekli onu diyorum; bir Türk'ün Türk milliyetçisiyim diyebilmesi için her şeyden önce Atatürk'ün Türk milliyetçiliğini anlamış olması lazım. Bizim cenah yıllarca Yavuz Bülent Bakiler'i Türk milliyetçisi bildi, saygı gösterdi ama o da gitti siyasal İslamcılara selam çakma adına Türk milliyetçiliğinin ete kemiğe bürünmüş hali Atatürk'ün inanç dünyasına saldırmayı yeğledi.

Aslında Atatürk'ün "Din karşıtlığı" ile itham edilmesinin ana sebebi; doksan küsur yıl sonra yaşadığımız 15 Temmuz benzeri kalkışmalara karşı daha o günlerde önlem almaya matuf bir takım uygulamaların olmasıdır. "Kuran'lar saklandı, din adamları asıldı" denilerek cumhuriyetin ilk yıllarına atıf yapılarak anlatılan hikayelerin temelinde doksan yıl önceki "Fetö" benzeri yapılara karşı verilen mücadele vardır.

Bugün Fetö'nün tekrar dirilmemesi için devletimiz her türlü önlem adına en ufak bir şüphe halinde evleri basıp, onları "Namaz kılıyor halde" bulsalar dahi affediyor mu; elbette hayır. Başları türbanlı fetöcü kadınları toplantı halinde basıp, toplayıp yargılıyor mu; elbette. Peki be vicdansızlar; Atatürk veya cumhuriyetin ilk yıllarında fetö'ye benzer din kisveli yapılanmalara karşı verilen mücadeleyi niçin İslam karşıtlığı olarak görüp, Atatürk düşmanlığı yapıyorsunuz?

Nasıl olsa kıçınız "Höllüklendi" istediğiniz gibi atıp tutabilirsiniz artık. Atatürk 15 yılda tüm kurumları ile bir devlet kurdu; siz ise bu devleti 15 yıl içinde tüm kurumları ile içinizde büyüttüğünüz fetö marifeti ile ABD'ye az daha paket servis yapıyordunuz ki; millet yine devletine sahip çıkıp, sokaktan topladı.

"Efendim, biz kandırıldık" diyebilirsiniz. Sizin kandırılmanız benim umurumda değil ama devletimin ve milletimin mağdur edildiği gerçeği ile de yüz yüzeyiz. İşte Atatürk'ün sizin gibi kandırılmamak için din adına softa yobazlara ve onların organize olmuş yapılarına karşı almış olduğu önlemleri din düşmanlığı olarak görüp, sağcı iktidarlar ve siyasal İslamcılar olarak anlata anlata iktidara geldiniz, o da yetmedi; her daim fetö gibi yapılanmalara hamile kalacak genel durumunuzu da muhafaza ettiniz. Hatta şimdi dahi kuluçka dönemindesiniz; zira her ne hikmetse fetö'nün siyasi ayağının ortaya çıkarılmasına mani olanlar gene kandırıldık diyen sizlersiniz.

Atatürk'ü sevenleri geçiyorum; sevmeyenler bile tekrar tekrar O'nu anlamak için okumalıdırlar. En azından içlerindeki kendi "Puştlarını" keşfederler, bir daha kandırılmazlar.

Not: "Höllük": Anadolu'da eski yıllarda (Ben de nasiplendim bebeklerin beşiklerine serilen, çişini yaptığında emen; elenmiş ince, özel toprak. Bu toprak sayesinde pişik olmaz, çok sağlıklıdır.

Mehmet Soral

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Beyaz Leke
SEN BANA ÖRDEK DEDIN
 

Yorumlar (0)

Henüz Yorum Yapılmamış