Her gün aynı kâbusu görüyorum. Her gözümü kapattığımda… Aslına bakarsan; kâbus mu heves mi emin değilim. Büyüklüğü karşısında bunaldığım her şeyi küçültmeme rağmen hayat bana fazla geliyor. Mesela semtimi değiştirdim önce, daha sakin muhitte daha küçük hatta kulübe sayılabilecek kadar küçük bir eve taşındım. ​Sabah oldu Sevgili Veronica, günaydın. Seni düşünürken o duvar başında öylece b...
Devamını Oku
O zaman sen yoktun Veronica. Gece eğer sokakta oynamaya izin alabilmişsem sadece ay ışığı aydınlatırdı önümü. Ama şimdi en koyu, katran karası vakitlerde bile gözümün önünden hiç gitmeyen gözlerin, bir fener gibi ışıtıyordu ufku… Bir gece vakti, Veronica… Bilirsin geceyi ne kadar sevdiğimi. Gece boş boş dolaşıyorum, artık Tanrı'dan başka beni görenin kalmadığı sokaklarda… Akasya ve iğde ...
Devamını Oku
"Gönül ne kahve ister ne kahvehane,Gönül muhabbet ister, kahve bahane" Hayatta belki de en büyük asimilasyonu o yaşamıştır. Sen kalk, kendi tarihinden yüzlerce yıl sonra; çuvallarla geldiğin ve iklimine ait olmadığın, yaşama ve yetişmeşansın olmayan bir coğrafyada; milliyet duygusunun çok da ön planda olmadığı yıllarda, bir milletin adıyla tüm dünyaya nam sal… Evet! Doğru tahmin. Türk Ka...
Devamını Oku

Bu yazı, ben dilinde yazılmış fakat "biz"i anlatma kaygısı gütmüştür...

Bu yazıyı kaleme alırken herhangi bir maksat taşımıyordum. Fakat bittiğinde kendimce hepimizin ortak talihine ve tarihine dokunduğumu fark ettim. Burada hepimizden kasıt; "OCAKLI" olanlardır...

Ortaokulda ocaktaydık. Okuduklarımız ve dinlediklerimiz kadar Ülkücüydük o kadar. Ülkücülüğümüz; konuşmaya başladığımızda, ilk öğretilen sözün "Türkeş Dede" olmasından geliyordu.

Çerçeveli tek resmimiz Başbuğ'un mezarı başındaydı. 

Sonra liseye başladık ve artık bir adımız vardı: Ortaöğretim Teşkilatı.

Lise yıllarımızda AKP gençlik kolları yeni kurulmuştu ve toplantılarında pasta-börek oluyordu. Pastaya böreğe tamah edip gidenler oldu, biz kuru çayı zor bulduğumuz ocağımızda kaldık. Cemaat onlara; burs veriyordu, kurs veriyordu, yemek yediriyordu...

Devamını Oku

​Pirimiz Sait Faik vakti zamanında "çay, simit, kaşar peyniri arasında derin bir muhabbet ve kardeşlik bağı vardır." demiş.

Üstüne hemşerimiz Aşık Veysel "çay var içersen, ben var seversen, yol var gidersen." demiş. Bunlar yetmezmiş gibi Haşmet Babaoğlu da çıkmış; "çayın kalabalıkla arası iyidir, muhabbeti kuvvetlidir. Oysa kahve ya yalnızlık ister ya da sevgili." diyerek meseleye farklı bakış açısı getirmiş. Çay meselesinin tıbbi yönü de var. Mesela şekersiz ve demli çay dişleri ve diş etlerini kuvvetlendirir. Bununla birlikte çay yakınlaşmanın ve samimiyetin göstergesidir. Bir yere -ev, ofis, iş yeri- girdiğiniz zaman size çay getirilmesi orada istenildiğinize işaret eder.

Görüyorsun aziz okuyucu, her zaman olduğu gibi şimdi de seni düşünen muharririn çay meselesini bile hem edebi hem tıbbi hem de sosyolojik yönlerden ele alarak senin iyiliğini düşünüyor. Fakat sende takdir edersin ki bunlar bir girizgah meselenin aslı değil.

Devamını Oku

​Zaten kimseyle anlaşamazdı. Hayır, hayır aksi ve huysuz değildi.

Aslında istese çok iyi anlaşabilirdi insanlarla. Sadece anlaşmak istemiyordu. İnsan sevmemek gibi tuhaf bir huyu vardı... 

Evet! yanlış duymadınız, insanları bir canlı türü olarak komple sevmiyordu. Sırf bu yüzden -çocuklar hariç- insanların ölmesine de üzülmezdi. 

O sabahta her sabah ki gibi erkenden uyandı. Kalktı, yüzünü yıkadı, elbiselerini giydi, evden çıktı. İnsanlar ona yeryüzünde sırtarıyormuş, fazlalıkmış gibi gelirdi. Yoldan geçen insanların yüzüne yine tiksinerek baktı. Durağa adımını attığı anda otobüs geldi. İyi, dedi. En azından beklemedik.

Devamını Oku

​Türk Kızılayı'nın atası olan Hilâl-i Ahmer 1863'de biraz da Kırım Savaşı'ndan sonra ortaya çıkan toplumsal yaraları sarmak için kurulmuştu...

​Sonra 93 Harbi, Balkan Savaşı, Birinci Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı yıllarında da faaliyetler gösterdi. Genelde mensupları ve gönüllüleri devrin milliyetçi kadroları olup; can siperane bir mücadele veriyorlar ve nerede bir mazlum, bir masum, bir mağdur varsa, ülkeden ülkeye, ilden ile dolaşıp yaraları sarmaya çalışıyorlardı. Gerektiğinde toplumsal muhafızlık rolünü üstlenip cepheye gitmekten ve silah kullanmaktan geri kalmadılar...

Cumhuriyetle birlikte Osmanlı'nın çökmüş teşkilatları lağv edilirken Hilâl-i Ahmer gibi yararlı bir teşkilatta ismi Türkçeleştirilerek Kızılay olarak faaliyetlerine devam etti. Kızılay aynı zamanda İslam Coğrafyasının Kızılhaç'la yarışabilecek kapasitedeki tek yardım organizasyonuydu, yurt içinde ve dışında nerede ihtiyaç varsa oradaydı Türk Kızılayı...

Devamını Oku

​Kurtlar Vadisi'nde Seyfo Dayı vardı, hatırlarsınız. Öz dayımız kadar sevmiştik kendisini. Sonra önce dizi de daha sonra da gerçek hayatta dar-ûl bekaya intikal etti Nihat Nikerel...

​Kendisine Allah rahmet eylesin, fakat konumuz bu değil. Dizi de herkesi hatırlayacağı bir sahne vardır. Çakır, Polat, Seyfo, Memati Tombalacı'nın evine baskına giderler. Tombalacı onlara pusu kurmuştur, saatli bomba döşeli tünelden bomba tam patlayacakken sağ çıkmayı başarırlar. Çakır geriye doğru "ölen var mı?" diye seslenir. Seyfo Dayı cevap verir "var" diye. Polat sorar "kim öldü Dayı?"...

İşte burada Seyfo Dayı tarihe geçmesi gereken ibretlik cevabını verir; "MERTLİK ÖLDÜ YEĞENİM, MERTLİK ÖLDÜ!"

Devamını Oku

​Allah'a şükürler olsun ki şu fani dünyada sahip olduğumuz değer yargılarımız, inançlarımız var. Yani insanı yaratılmışların tümünden ayıran düşünebilme yetisinin hakkını vermeye çalışıyoruz...

​Ama şöyle bir problemimiz var. Fikirlerimizin ne kadar bize ait olduğu... Yani demek istediğim şu; Ülkücü düşüncenin kapsadığı değerlere biz sahip olduğumuz için mi Ülkücüyüz? Yoksa Ülkücü olduğumuz için mi bu değerlere sahibiz? Eğer cevabımız birinci seçenekten yana ise -ki öyle- şahısları ve kurumları birer put haline getirmenin ne anlamı var?

Devamını Oku