Tahtapod Yönetim henüz özgeçmişini yazmamış

​Sınav haftası. Saat gece yarısını çoktan geçti. Adı kütüphane ve bilgi merkezi olarak geçen bir mekandayız. Sorsan herkes ders çalışıyor. Ara ara böğüren kekoları saymazsak havaya sessizlik ve sûkun hakim. 

Türev Finansal Varlık Piyasaları. Gözlerimizden uyku akıyor. Herkes dalgın ve süzgün bakışlı. Nominal faiz oranları beklettiği gibi seyretmemiş çakal yatırımcı gibiyiz.

Arada gözümü kağıttan kaldırdığımda birbirini yalayan çiftler görüyorum. Ee tabi; kütüphanelerin birinci misyonu sessizce kitap okunan, ders çalışılan bir alan olması ise daha önemli olan ikinci misyonu da devlet yurdunda kalan kız ile özel yurtta kalan erkeğin gece vakti sevişebilecekleri sıcak bir alan olmasıdır. 

Çoğu zaman sevişebilecek bir partnerim olmadığı için sınav haftaları evimde çalışırım. Bugünde sevişecek birini bulamadım. O yüzden ben kütüphaneyi ders çalışmak için kullanan nadir azınlık grubuna dahilim. Beni çaprazımda oturan kıvırcık saçlı kızdan daha çok Merkez Bankasının para politikası ilgilendiriyor.

 Bana sorarsanız demokrasi - meritokrasiden sonra- bugüne kadar uygulanmış yönetim sistemlerinin en iyisidir. Farklı dünya görüşlerine sahip insanlar tarafından demokrasi üzerine yapılmış belki binlerce yorum bulunmaktadır. 
 Jean Jacques Rousseau, "kelimenin tam anlamıyla bir demokrasi hiçbir zaman var olmadı ve var olmayacaktır." demiştir. Bir latin özdeyişinde "Vox Populi, vox dei" yani Halkın sesi, Hakkın sesi" denmektedir. Max Lerner, "Demokrasinin kötülüklerinden birisi sevsen de sevmesen de seçtiğin insana katlanmak zorunda olmaktır." demiştir. 

Buna benzer yüzlerce yorumu burada paylaşabilirim. Demokrasi ile ilgili yapılmış yorumların genelini tutarlı bulmak ile birlikte benim demokrasi ile ilgili yorumlardan en beğendiğim yorum eski cumhurbaşkanlarımızdan Süleyman Demirel'in "Demokrasilerde çareler tükenmez." yorumudur.

Geçenlerde bu mecra üzerinde Reyyaney Jabbari isimli İranlı bayan hakkında yazılmış iç burkan bir hikaye okudum. İnsanoğlunu doğuran yetiştiren kutsal bir varlık olan kadının yeri beni birinci dereceden ilgilendiren Türkiye toplumunda gittikçe silikleşiyor. Dahada kötüsü toplumumuz kadına karşı yapılan şiddet, istismar, taciz gibi eylemler karşısında oldukça duyarsızlaştı. Aslı itibari ile çok ciddi bir konu olan ama yeteri kadar üzerinde durulmayan kadının toplumdaki yerine dair geneli bilgi içeren çok az yorumla desteklenecek bir yazı oluşturmayı düşünüyorum. Yazımda insanlık tarihinin her döneminden çok uç örneklere değineceğim. Amacım Türk milletinin geçmişte, bugün ve gelecekte kadına nasıl bakacağı üzerine bir tahmin yürütmek ve bu hususta gördüğüm yanlış yaklaşımları düzeltebilmek adına önerilerimi sunmaktır.

Artık Pkk her yerde. Okullarda, mecliste, bürokraside hayatının geneline yayılmış örgütlü olarak varlığını sürdürüyor. Otuz yılı aşkın süredir yaptığı eylemler göz önüne alındığında bugün örgüt kendini aşmış ve en müreffeh zamanını yaşıyor.Her ülkede her devirde isyanlar olmuştur. Merkezi yönetimler isyanları genelde güç ile bastırıp ardından yeni isyanlar gelmemesi için isyancı düşünüşü...

Fernand Braudel, "Tek bir tarih ve tek bir tarih metodu yoktur. Tarih kendi içinde görece esnek ve çok seslidir." Cümlesi ile olması gereken öğretici ve ders alınan tarih anlatısının ana hatlarını çizmiştir. Özellikle bizim ülkemizde tarih, geleceğe not düşmek amacından uzakta gündelik çıkarları şekillendirmek amacıyla kullanılan bir enstrümandır.

Tarih de mutlak doğru aramak yersizdir. Yaşanmış her olay dönemin şartlarına kısa, orta ve uzun vadeli siyasi hedeflere göre ele alınmalıdır. Mustafa Kemal'in Zübeyde Hanım'ın yaşadığı gayri meşru bir ilişkiden olduğunu söylemek yahut resmi tarih öğretisi doğrultusunda II. Abdülhamid Han'ı yahut bütünüyle İttihat ve Terakki'yi kötü/yok saymak her anlamda sakat temeller üzerine bina edilen konulardır.

Maalesef ülkemizde ideolojik kalıplara sıkışmış insanlar tarih bölücülüğü yapmaktadırlar. Kimi Türk tarihini Osmanlı temelli alıyor, kimi Karahanlılar devletinden itibaren alıyor vs. Türk tarihini bütünlüyle benimseyen Göktürklerden Türkiye Cumhuriyetine kadar kurulmuş tüm devletleri doğru ve yanlışlarıyla kabul eden bilinçli, ahlaklı ve yüksek eğitimli bir halk tabakamız henüz oluşmadı ve oluşacak gibi de durmuyor.

Hal böyle olunca yüz yıllık bir geçmişe sahip Lozan anlaşması güncelliğini koruyor ve yeni yorumlarla tazelenip temcit pilavı gibi sürekli önümüze sürülüyor. Tarih bilgisi olmayan, ahlak ve bilinç eksikliği bulunan elitist avam gündelik siyasi gündemler oluşturma çabası ile Lozan gibi konuları kullanarak topluma mesaj vermek gibi yapay bir eyleme başvurarak üretken rolünü oynuyorlar.