Şu sağır yeryüzü işitmez beni,
Feryadımı dokuz göğe söylerim...

A. Yağmur Tunalı

​17 Nisan tarihi sizler için belki sıradan bir gündü. Ama bizler için maalesef öyle olmadı. Uzun zamandır dert yandığımız, sizler için yetkili, bizler için amir konumunda olanların kulaklarını tıkadığı şiddet bizden bir can aldı. Biz Ersin'imizi, siz ise gülen bir yüzünüzü kaybettiniz. Ondan artık geriye kalan yakın çalışma arkadaşlarında ki hüzün ve kanlı doktor gömleği idi.

Gerçi siz doktor Ersin'i hiç yorgun görmediniz. O, tuttuğu 24 saatlik ve daha uzun nöbetlere rağmen sizleri hiç asık bir surat ile karşılamadı. Şahsına yapılan sözlü saldırıları hiç önemsemedi. Belki hastaneye gelirken yürek burkan bir haber almıştı ama çaresiz her şeyi burkulan yüreğinde yaşayacaktı.

Üretmek zorundaydı Doktor Ersin.

Formülü yok hasretin, ihanetin ilacını kimse bulamıyor

Sitare'm; Yokluğunun ağırlığı bilemezsin. En çok geceleri zor oluyor dayanmak. Susuyorum, sustuklarımı yazıyorum. Yazdıkça büyüyor hasretin, gelip yüreğimin üstüne oturuyor. Sen bensiz belki mutlusun ama bana sensizlik çok koyuyor. Hep kenarında duruyorum hayatın, korkuyorum sensizlik itecek gün gelince beni aşağıya. Kuşatılmış bir şehir gibi, senden görünmez duvarlarla sarılı dört bir yanım, üşüyorum. Bazı geceler yağmur başlıyor, çatıya düştükçe damlalar sesleri büyüyor, ürküyorum. Yanımda olsan, sarılsam, güven duysam, olmaz mı? Olmaz, biliyorum. Biz bir türlü olamıyoruz. Bizden daha büyük olan şey, neyse o, engelliyor ikimizi, birbirimize tutunamıyoruz şu mahzun gece yarılarında. Sarhoş kavisler çiziyor rüyalarım, bir sana, bir yalnızlığıma çarparak kabuslarla uyanıyorum.

Geniş ama zor bir yolda yürürken, bir anda bitiyor sokaklar, düşlerimde bile sana ulaşamıyorum. Sevgiye bir küçük yer açmak ne kadar zor, ne kadar yosun tutmuş ki kalplerimiz, üstüne basan kayıp düşüyor. Garip değil mi? Ateşi bulan, ampulü keşfeden, bilgisayarı icat eden insanoğlu, iş aşka gelince şaşıp kalıyor. Formülü yok hasretin, ihanetin ilacını kimse bulamıyor. Şarkılarda dillendiği gibi, doktorlar bu derde çare olamıyor.

Sadece bu adamlar mı sevmiş de, adlarını düşürmezsin dilinden. Ben sevmedim mi yani seni?

Tut ki, o sevdiğin şarkı çalıyor şu an.
Şu uzandığımız tahta zemin, tazecik bir toprak olmuş.
Saçlarına tırmanmaya çalışıyor, henüz ekilmemiş çiçekler. 

Tut ki, o şiir, bedene bürünmüş, çıkıp gelmiş, duruyor karşında.
Ellerini uzatmış sana. Ellerinde, yılların tozu, sevdiğin tüm mısraların kokusu var.
Bir yanda da ben. Ben de uzatmışım ellerimi. 

Hangimizi seçerdin sahi? 

Dur, cevap verme sakın.
Bilirim, için gider mısra dendi mi.
Ne var sahi, o adamları sende bu kadar adam yapan? 

Yazmışlar, sevmişler ki yazmışlar diyorsun.
Ben yazsam kokusunu içine çeke çeke okumazsın kağıtları, bilirim.
Sitem değil bendeki, sadece… Ne bileyim, çocukça bir kırgınlık belki. 

"Geri de sapsarı ölüm kaldı"...

Hastanenin kan bankasında bulunan yedi ünite kan verilmiş, gruba ait kan bittiği içinde uyumlu gruplardan yakınlarındaki arkadaşlarından kan verilmeye başlanmıştı. Bir yanı soğurken, bir yanı böylece ısınıyordu. Bir yanına ölüm matemi otururken, diğer yanına sevginin mücadelesi hakimdi. Ama zaman Tanrı'ya yârdı. Kişinin türemesi ölüm içindi..