By accepting you will be accessing a service provided by a third-party external to https://www.tahtapod.com/

TARÇIN

Güz bitimine doğru sıcakla soğuk arasında kalan, daha çok aldatan, hasta eden bir havanın ardından hafiften üşüten yağmur damlaları altında tanıştık onunla.

Kireçlenen duygularımdan kaçmaya çalışırken arkası gelmeyen mecalsizliğe yaslanırken varlığım, korkuyla karışık bir sitemle uyanmıştım güne.
Neden uyanmıştım, bir gerekçesi olmalıydı. Aradım bulamadım, sordum geceden kalan, masamın üzerinde unutup soğuttuğum demli çayıma. Sordum aynaya, aynanın yanında asılı duran, 2018 yılının mayıs ayını gösteren inceden inceye soluk görüntü veren takvim sayfalarına, bir cevap alamadım.

Yağmur yağıyordu, rüzgâr dalları tokatlıyor, yapraklar rüzgâra direnmeye çalışıyor, belli ki kuşlar göremediğim yuvalarına kaçıyordu. Hayallerimde yarattığım onlarca iyimser, büyüteç altına aldığım düşündürücü eylemlerin içindeydim. Dışarı çıkacak, yağmura aldırmadan sokakları, caddeyi, kaldırımları sonuna değin hissedecektim. Biraz daha farklı, etkisi yüksek, analitik adımlarla kucaklayacaktım şehri.

Onca zaman şehirlerde ayrıntılara dikkat etmeden mi yaşadım? Tarifi zor yalnızlıklarımla iç içe oluşum mu engeldi sosyal düzenin kıyısı bucağına sirayet etmeme?

Hazır mısın aynadaki ben? Saçlarımdaki rugani ahenk, italik bakışlarım, sağ yanağımdaki ben, doğum lekesi hazır mısın?

Daire kapısı önündeyim, çıktım çıkacağım, sol adımımla harekete geçtim geçeceğim. Ramak kaldı, şimdi terk ediyorum odam seni, kapım, menteşem, mavi şiirlerimi okuduğum duvarlar...

Nereye bağladım sözü? Özür dilerim ben! "Gidip de dönmeyecek, dönüp de bulmayacak" gibi konuşuyor, olur olmaz sözler ediyorum. Bağışla beni ben!

Dış kapının önündeyim. Çıktım çıkacağım, gözüme ilişen siyah torbayı bir yerden tanır gibiyim. Kim koydu bunu buraya? Ben koydum, niye koydum? Niye koymuş olayım ki!? Çöp işte çöp!
Kapıcı nerede? Neden almadı bu sabah çöpleri? Her gün aynı saatte alırdı oysa.

Bir üst katın daire kapıları önündeyim. Çöp arıyorum, yok! Acaba bu katlarda kimsecikler oturmuyor mu? Sanırım oturmuyor! Bir diğer kata bakayım. Orada da yok. Çöp yok. Yoksa çöpleri bizler mi atmaya başladık? Yönetimin yeni kararı mı?

Kapıcıyı arıyorum. Arıyorum, açmıyor.
Bir daha arıyorum, açıyor; ama galiba eşi çıkıyor telefonuma. Hastaneden yeni geldik, hastalanmış, bir hafta istirahat etmesi gerektiğini söylüyor. Gece mi hastalandı, nasıl oldu, ne oldu? Allah'tan ölümcül bir hastalık falan değil deyip dün akşamdan daire kapımın önüne koyduğum çöpü alıp nihayet binanın dışında buluyorum kendimi. Yağmur bir diniyor, bir yağıyor; rüzgâr bir esiyor bir esmiyor. Rüzgâr sinsi sinsi yerini değiştiriyor, esmiyor gibi görünse de yok sayamıyor kendini, mutlak bir yerlerden baş veriyordu. Daha önce deneyimleyip hayatıma armağan ettiğim yaşanmışlıklar kolay kolay yanıltmıyordu beni.

Binanın arka tarafında aracımı park ettiğim ağaçlık alanın altında, aracımın anahtarını cebimden çıkartırken yayvan, ıslaklığı üzerinde iki yaprak burnuma çarparak yere düştü. Eğilip yapraklara dokunmak isterken aracımın altında, üşümüş hissi veren, yavru diyebileceğim boyda bir köpeği yatarken gördüm. Çâresiz, bitkin, aç ve umutsuz uzanışıyla tehlikelerden kaçan, canını koruma derdine düşen mahzun hâline öylece bakıp geçirdim içimden: "iyi ki burnuma çarpıp yere düşen yaprakları elime almak için eğildim, iyi ki de gördüm onu! Ya görmeseydim, ya tekerleğin altında kalıp ezilse ve ben hiçbir şey yokmuşçasına sokaklara dalsam nasıl olurdu? Biliyorum, acı çekmez, parçalanmazdım; farkına varmadan ölümüne sebep olduğum bir hayvanın ölüsünden habersiz olma durumum buna mani olurdu"!

Gel, dedim; avuçlarımı açtım, tekrar tekrar seslendim. Azıcık kaldırdı başını, ürktü, kabuğuna çekildi. Yavaşça yaklaştım yanına, elimi uzattım, patisinden yakalayıp kendime çektim. Islaktı, mutsuzdu, naçardı, imkânı olsa kaçardı. Korkunçtu gözbebeklerinde büyüyen hüznün ifadesi; ıslaktı, yorgundu, ayrılığa düçârdı, imkânı olsa kaçardı.

Aldım onu kucağıma, okşadım başını, yürüdüm, merdivenleri ikişer ikişer çıkarak soluğu dairemin kapısında aldım. İçeri girdim, ısıtıcıyı açtım, odayı ısıttım, karnını doyurmak için buzluktaki eti çıkardım, ılımaya bıraktım. Kendine gelmeye başladığını gördükçe bir mutlu oldum ki sorma! Dakikalar geçti, etini pişirdim, karnını doyurdum, sözde konuştum onunla, derdini anlatması için iyice yaklaştım yanına, ben yaklaştıkça o evin içinde gezinmeye başladı. O gün evden çıkmadım, sevgili dostumla ilgilendim. Balkonun kapısını açtım, ihtiyacı olduğunda çıksın diye. Akşam oldu, balkona çıktı, ihtiyacını giderdi, döndü; arkasından gittim, balkonu temizledim. Huyum değildir, alışkın değilimdir evde köpek ya da kediyle yaşamaya, bazı kuş türleri hariç tüm hayvanları doğasında barınmaları adına özgür bırakmaktan yanayım, fakat o şekilde, yolda, sokakta çâresiz kalan bir hayvanı da ölüme terk edemezdim.

Gün bitti, sabah oldu, yeni güne uyandım. O da uyuyordu, mutfaktaydı. Sanki iki akıllı insandık, akıllılar gibi davrandık. Yedik, içtik, dışarı çıktık. Binanın bahçesinde yaşar mı, yaşatabilir miyim onu diye bakındım sağa sola. Evet, mümkündü. Bahçe'de çalışan, toprağı eşen, aynı binada oturduğum, birkaç yıldır tanıdığım iki yaşlı kadın vardı.

_Ne yapabilirim, bu köpek sahipsiz, uzağa bir yere bırakamam, evde de bakamam ona dedim.

_Ne zararı olabilir ki, şuralarda oynasın dediler.

Yemini aldım; kendisine üç beş tahtayı bir araya getirip küçük, kulübeye benzer dikdörtgen bir yer yaptım bahçede. Orada suyunu içti, yemini yedi. İki yaşlı kadın rutin olarak bahçedeydi, doğal olarak köpeğin bakımıyla ilgilendiler.


15 gün geçti aradan, köpek gitmedi, bana ve bahçedeki yaşlı kadınlara alıştı. Keza biz de alıştık ona. Bazen bu iki yaşlı kadın, beni her gördükleri zaman köpeğin iyi durumda olduğunu söyleyip mutlu bile oluyordu.

İki haftalık alışma süresi nihayetinde artık yeni evi, yaşamına adapte olmuştu Tarçın.
Binanın çevresinde köpekler vardı; zararsız, saldırganlık nedir bilmeyen cılız, ödlek yapılarıyla zaman zaman önüme çıkar, korkar kaçarlardı. En azından şimdilik sahipsizliği yüzünden gidecek yeri olmayan köpeğimiz için herhangi bir tehlike mevcut değildi.

...

Hayatınızda bir veya birkaç köpeğiniz oldu mu? Köpeği olanlar, köpeklere koydukları adları onları adeta ailesinden birisi sayarak koyarlar! Ben de onun adını aileden biri sayarak köpekler alemine yakışacağını düşünerek "Tarçın" ile süsledim, "Tarçın" koydum adını. "Zencefil" de olabilirdi; fakat bazıları "ZencefiR" deyip telaffuz ve yazım yanlışı yapar diye vazgeçtim.

Onun bana duyduğu saygı, ettiği itaat, insanın insana verdiği değerin kat kat üstündeydi. Gülen gözlerinin içi, sergilediği içten hareketlerle bazen düşünceli bazen de yorgun geçen günlerimin resmen bir maskotu, mutluluk iksiriydi o.

Yaşadıkları hayatlarında bir kedisi, bir kuşu, bir köpeği ya da başka hayvanları olan insanlar bizlerin duygularını çok iyi anlar. Kedi, köpek, tavşan gibi hayvanları sevebilmek, hayvan sevgisi taşıdığımızı göstermek için ille onlarla aynı çatı altında yaşamak zorunda değiliz. Onları doğası, özgürlüğüne bırakıp takiple takibe bağlı itinayla sevebiliriz, ki onlar da bizleri aynı yöntemlerle sevebilir.

Hayvanların insanların kulvarını dışarıdan dikkatle seyreden görüş alanları vardır. Bağlı bulunduğunuz dünyanıza dahil edip beslediğiniz, sabah akşam başını okşayıp vücudunu tarayıp sevdiğiniz kediniz, köpeğiniz sizler için vazgeçilmez olmanın tabanını oluşturur. O üzüldüğünde, alınganlık gösterdiğinde ailenizden bir bireyin kırgınlığını hissetmek gibi onun kırgınlığını hücre hücre içinize işlemeniz söz konusu olur. Ben de Tarçın'la hüzünlendim, güldüm. Yalancı düzene, adileşen sistemlerin menfaat tortusuna karşı her daim bünyemi kavrayan, kalbimi dolduran hayvan sevgimi kat kat çoğalttım. Ne zaman bir veda yaşasam, ne zaman bir insan tarafından bağrımdan vurulsam insanlığa duyduğum dargınlığın şifası için yırtıcı, vahşi olmayan hayvanlara karşı büyük sevgiler biriktirdim. Tarçın, bu biriktirdiğim sevdanın ta kendisiydi. Meksika kökenli olduğunu veterinerden öğrendiğim, hakkında birçok makale okuduğum Tarçın'ı en iyi tanımlayan fiziki fotoğraf gözlerinin pörtlek olmasıydı ve çok üşüyen teniyle tir titreyen beden tipiyle gönlümün, bakışlarımın biriciği olmuştu. Dişi cins olmasının yanında çevresini ince elekten geçiren duruşu, yabancılık çektiği bir âna, mekânsal tabloya tezatlığı ile bilinmekteydi. Küçücük bir vücudu, birkaç karışlık ölçüye yanıt verebilen kalıbıyla göze azametli sinyal vermemesi aslında kendisinin daha çok seyredilmeyi hak etmesi anlamına geliyordu. Tarçın'ı uzaktan görenlerin birçoğu, boz bir kedi bile zannedebiliyordu. Öylesine küçük, öylesine zarif bir gövdesi vardı ki havlamasa ıraktan bakanlar için bu sonucu vermesi olağandı...

Sizin hiç köpeğiniz oldu mu? Sizi vefasız insanlar üzdüğünde sevimli kedilerle zararsız köpeklerle arkadaşlık, sırdaşlık ettiğiniz oldu mu? Var olan kedi, köpek sevginizi katmerleme durumunuz oldu mu? Bu yazıyı esasında katmerlenen sevgiler için değil, kapkara bir yas, gözyaşı için yazıyorum!
...

Doğru biçimde özel yemlerle beslenen köpeklerimizden birisi olan Tarçın, aynı zamanda birçok köpek gibi yoğurdu, kaşar ve beyaz peynirini de pek seviyordu. Sucuk, salam faslını açmama gerek yok. Çünkü bu ürünlere burun kıvıracak bir köpek türü tanımıyorum!

Tarçın'la son görüşmemiz dündü. Her zaman yaptığım gibi minicik bedenini dizlerimin üzerine yatırıp evvela karnını gıdıkladım, sonra kulaklarının arkasını, sonra boğazını...

Kapıyı açtım, eve adımımı attım, günün stresini alsın diye kenarda bulundurduğum Türkçe soru bankasını önüme koyup 20 adet "Anlatım Bozukluğu" sorusu çözdüm. 1 yanlış, 19 doğru sonucu 18.75 netle başarımı kutladım.

Biraz belgesel izledim, acımasız timsahların, aslanların fıtratını anlamaya çalıştım. Belgeselden sıkıldım, bu defa ülkeler coğrafyasına detaylı baktım internetten. Çin ilişti gözüme; merhametsiz, gaddar yöntemlerle yaptıkları zulmü tanımlayan işkencelerini okudum Çin'in. Yaptıkları işkenceleri, işkenceler yüzünden santim santim, feryat ederek ölenleri düşündüm. Sonra Uygur Türklerini...

Uygur Türk'ü soydaşlarımıza eski Çin işkencesinin yeni versiyonlarını toplama kamplarında uygulayan, gencecik soydaşlarımıza anneleri önünde rezilce, ahlâksızca eziyet eden, binlerce Uygur Türk'ünü katleden, kısırlaştıran, acımadan vampirler gibi yok eden Çin devletinin katı yasalarına baktım. Ani bir nefrete kapılıp çoğalan sitemlerimin diline engel olamadım. İçgüdüsel bir atakla "geliyorum, bekle beni Çin" dedim! Baktı ki geliyorum, ödü patladı tabii! İkinci bir Çin Seddi'ne ihtiyaç duymanın eşiğindeki ülkede, iktidarın talimatıyla çalışmalara derhal başlandı! "Bekle beni, geliyorum Çin" dedim; ancak mutfaktan odaya kadar gidebildim. Klavye erkekliği yapıp Çin'e mi kafa tutacaksın deyip girdim yatağıma, uyudum.

Sabah sekiz sularında boğazımda ağrıyla uyandım. Galiba soğuk aldım deyip geleneksel telkinimize uydum: nane-limon kaynattım. Suçlu aradım ağrılarıma, geç kalmadan bulduğum suçlunun adına Çin dedim. "Bekle beni ey zalim Çin iktidarı, geliyorum" diyemedim; zamana bıraktım, ondan önce İstanbul'un bir başka ilçesinde halletmem gereken işler vardı, ağrıyan boğazıma rağmen çıktım evden.

Kafama beremi taksaydım, boğazlığımı boğazıma sarsaydım şifayı kapmayacaktım.
Sol omzumun üzerine yatsaydım melekleri çağırsaydım dua okusaydım böyle olmayacaktı...
Biraz turşu suyu içseydim, şimdi başım ağrımayacak, boğazımın ağrısına başımın ağrısı eklemlenip hevesimi kaçırmayacaktı!

Bir saat sonra Bakırköy'deki işimi hallederken anladım ki, olan olduktan sonraki boş niyet ve isteklerin peşinde koşmak, Çin'in işkenceleri kadar acı veriyordu bedene.

İşimi hallettim, sıcak bir şeyler içtikten sonra yıllar evvel okuldan tanıdığım, kardeş saydığım arkadaşıma, Pelin'e, uğradım; saatlerce oturduk, konuştuk, güldük Pelin'le. Yankılar yaptı gülücüklerimiz: ha ha ha hu hu hu! Durur muyum yerimde? Durmam! Hemen fethe çıktım! Lafla peynir gemilerini yürüttüm, Çin'e gittim, yönetimi ele geçirdim, Çin topraklarının sahibi ben oldum, artık Çin'i ben yönetiyorum! Nasıl gaza geliyorum, nasıl da palavralar saçıyorum kendime! Bakırköy'e kendi aracıyla yoğun trafiği aşıp güçlükle gidebilen biri, yaklaşık bir buçuk milyarlık nüfusa sahip ve 6 bin kilometre uzakta konumlanan Çin'e uzanıp hesap soracak! Neremle gülsem kendime? Oramla güleyim bari!

Pelin'le konuşuyor, ha ha ha hu hu hu edip gülüyoruz ama; boğazımın ağrısını da es geçemiyorum. Bir ara Pelin hu hu hu'larını uzatırken "kalk, acile git, ilaç yazdır; bu böyle olmayacak diye düşündüm. Pelin'den müsaade isteyip kalktım...doktora gidiyorum.

Zaman epey ilerledi, ikindi ezanı okundu okunacak; şurada namaz falan mı kılsam, ne yani alnım secdeyi görse delinir mi? Namazdan sonra mı gitsem doktora? En iyisi doktora gideyim, önce sağlık dedim!

Zaman biraz daha ilerledi, ikindi ezanı okunalı yarım saat oldu. Doktorun yazdığı ilaçları alıp döneceğim sırada telefonum çaldı, rehberimde kaydı olmayan bir numara arıyordu. Kendisini tanıtan kişi, cep numaramı site yönetiminden aldığını, iki yaşlı teyzenin de yanında bulunduğunu söyledi.
Ardından kara haberi verdiler:
Tarçın öldü dediler. Nasıl olur? Hayır, olamaz desem de olanı biteni anlattılar:

SİZİN HİÇ KÖPEĞİNİZ ÖLDÜ MÜ

Bir Sivas kangalı, ipinden kurtulmuş dolaşıyordu. Sahibi peşinden koşsa da yönünü kaybettirmeyi başarmış ve koşup koşup bizim Tarçın'ın yanına varmıştı. Hani aracımın altında yatarken bulduğum korkak görünümlü o köpek!?

Tarçın küçücük boyuna rağmen Sivas kangalına karşı koymuş. İki yaşlı kadın "yapma, ilişme; gel, dur, kaç" dese de Tarçın, kangala havlamış. Nereden bilebilirdi kangalların sıkma gücünü ve ağızlarının kocaman açıldığını? Tarçın'ı karın boşluğundan yakalamış. Tarçın ağlamaklı çığlıklar atmaya başlamış. İki yaşlı kadın, kangal köpeğinin ağzında bir parça kemik gibi sıkışıp kalan Tarçın'ı kurtarmak için kangal köpeğine sopayla yaklaşmış, dürtmüşler, baktılar ki olmuyor; toz toprak atmışlar yüzüne gözüne. Topraktan, kadınlardan rahatsız olan kangal,
Tarçın'ı buldozer paletini andıran dişlerinin arasından bir paçavra misali yere düşürünce iki yaşlı kadın, durumu sitede oturan bir adama bildirmiş. Adam ciddi bir hayvansever olduğu için öncelikle veteriner çağırmış. Veteriner gelmiş. Tarçın'ın parçalanmış vücuduna son bir şans diye kalp masajı yapmış, her ne yapmışsa ilgili hekim hayvanı kurtaramamış.

Tarçın uzak diyarlara gitti. Bana bunu söylediklerinde hane halkından birisi ölmüşçesine üzülüp kahroldum. Tarçın'ı gömemedik. "Buralarda insanı gömmeye yer yokken hayvanı gömecek toprağı nasıl bulalım?"

Bari fotoğrafını atın, son kez bakayım dedim. Attılar; ama tüm sadakatimle söylüyorum: kan revan içinde olduğundan irkildim, midem kaldırmadı burada paylaşmaya. Hayatım boyunca kan, ceset fotoğrafları paylaşmadım. Vahşilik içeren hiçbir fotoğrafı bırakın paylaşmayı, onlara bakmayı engellemek için gözüme kota koymayı yeğledim. Kan fotoğrafları nefret ettiğim fotoğraflardır. İğrenir, kusarım. O yüzden paylaşmadım. Tarçın'ı görmeniz için yaşarken çektiğim tertemiz fotoğrafını paylaştım.

Mezar kazamadık Tarçın'a. Kaçkar'da, Zigana'da olsaydım özenle hazırlardım mezarını. Yüce dağların en güzel yerinde denize doğru Tarçın denize, yıldızlara doğru kazardım mezarını ve adını yazardım üzerine Tarçın diye.

Bir mezarın bile olmadı. Gittin bu şehirden alçakları geride bırakarak. Leş yürekleri, aşağılık emelleriyle çıkarcılığın en üst raddesinde kancıklaşıp yerleşen erkek yosmalarının değersizliğini bırakarak.. Bir mezar kazamadık sana, tutup bir poşete koyulup çöpe atıldın. Gayri çâresi yoktu, gayri elden bir şey gelmedi. Bir kangal kaçkını köpeğin kurbanı oldun. Minnacık bedenin ağrıya, acıya, imkânsızlığa direnemedi. Hıçkırarak milyonlarca gözyaşını bahçeye akıtarak gittin...

Bir Fatiha okusam mı cesedine? Çöp tenekesine dokunup mezarsızlığına yansam mı Tarçın?

Engin Yeşilyurt
12 Ocak 2019
BYE BYE TL KONVERTİBİLİTE!...
CHP'nin İktidar Olamamasının Gerçek Nedeni

İlgili İletiler

 

Yorumlar (0)

Henüz Yorum Yapılmamış