RUKİYE

rukiye2

​DİKKAT :

Bu hikaye; Türkiye'de yaşanan çocuk istismarı, tacizler yanında, çocukların küçücük bedenlerini ölümle sonuçlandıran toplumsal bozuklukların medya aracılığı ile bizlere ulaştığı gerçekler baz alınarak yazılmıştır. Hikayede adı geçen kişi ve kişilerle yöre sıfatı temelinde coğrafi kimlik kazanan yer algıları da tamamen hayal ürünüdür. 


Nedir çocukların hayatımızdaki yeri? Çocuk olmak, minicik bedenlerin taraftarı olmak yaşamın varlığında nasıl bir karşılıktır? Ergenliğin başlangıcıyla geride bırakılan çocukluğu bir daha geri alamamak kaydıyla kaybetmek aslında bir kaybediş midir? Nedir çocuk, takvimlerin değiştiği silsilede ve şifrelerini bulamadığımız ayrıntıların katmanında? Bir çocuk tanımı yapsak, çocuk kalabilmeyi bir somut tabana yaysak çocukluğunu arkada bırakmış biz yetişkinler için genel kabule uyumlu veriler elde edebilir miyiz? Bugünün yetişkinleri, dünün çocukları; dünün çocukları, yarının yetişkinleri. Filmi başa ve sona sarmak gibi. Halihazırdaki çizgide yürümek gayesiyle parsellenmiş her bir segmentin kendine ait olanını seçmek, onunla tamamlamak sınırları çizilmiş departmanını. En nihayetinde ergenlikten yaşlılığa değin belirlenen sürenin adım adım içinde bulunmak ötelenmesi imkansız bir sarmalın kendisi değil midir? Çocuklar veya çocukluk "nedir" diye sorduğumuz sualin, yaşanmamış da olsa yaşlılıktan geriye zamansal dizgisi bozulmadan salt kendi bulunduğu yere hükmedebilmektir. Geçmişi şimdiye, şimdiyi geleceğe bağlayan bağın "iyi yaşanılma, kötü yaşanılma" olarak kategorize edilmesini müfritlik-noksanlık derecesiyle anlamlandırmak her bireyin olgunluk ve yaşlılık dönemlerinde bir mana teşkil edebilmektedir. Çocuk ve çocukluk; kendine has dönemiyle, kaldı ki çocuk olmanın denk düştüğü alanda anlamlandırılmanın uzağında kalabilmektedir. Bu doğal sürecin itirazcısı sıfatını taşımayan çocuk, çocukluktan çıktığı gelişimle birlikte her gün biraz da ciddiyetini kazanan yaşantısına yargıç olabilmektedir. Çocuklar ki mevcut bu yönleriyle aslında her yetişkin ve yaşlının da hafızasının depoladığı anıların tozlanmış rafıdır. Silersiniz, tozunu alırsınız, üryan değişmezleriyle gebe olur..


Dünyanın, dijital çağın yönelimlerimizi, ilgi alanlarımızı etkilediği düzlemde restorasyon gören hayat şeklimiz ile ne kadar değişsek de çocuk olabilme nesnelliğimize sadık kalmamız tabiatın, fıtratın bir vesikasıdır. Çocuk da olsak genelleyici tanımın sunduğu potada birer insan kimliği taşımamız evrenin, dünya yörüngesinin bizlerden talep ettiği en bütünsel algoritmadır. Kalıplandığımız insan resmiyetinin izahı ki çözümcül tüm fiziksel, ruhsal atılımlarımızda yaşama dair içerikleri arz etmektedir. Çocukluğun tümleyeni evrelerde vücuda gelen, imtiyazı ya da sıradanlığı ile bileşenlerine kavuşan yapılar; evvela bireyselliğin yapıtaşlarını oluştururken sonra toplumsal realitenin potansiyel hareketine katkı sağlamaktadır. Gerek olumlu gerek olumsuz bir eklentinin ürünü olan bu birleşimler şehirlerin, ülkelerin veya uluslar arası kültlerin etki tepkisini doğurmakta, yansıdığı, yayıldığı kadar da biçimlenebilmektedir..
Bizleri çocukluğumuzdan başlayıp milletler arası harsa değin var eden yaşanmışlıklarımız, alışkanlıklarımız topyekün bir oluşumun eseridir. Çocuk olmak ve çocukluğumuz, bunun en kökten gelen nişanıdır. Öyle ki temelden alıp özüyle yoğrulduğumuz hayati incelikleri yüklenen emarelerimiz de çocukluğumuzdan bağımsız düşlenemez..Ne denli mutsuz, yılgın, fakir, oyuncaksız çocuklar yetiştiriyorsak o denli amaçsız, ağlamaklı, mutsuz, idealsiz çocuklar yetiştiriyoruz. Bölgeden bölgeye maddi çehrenin, mekanlardan mekanlara fiziki gereksinmelerin eksikliğini hissettiğimiz durumlar beklenen, takdir edilecek kişiliği, sonucu elde etmemizde külfetli engellerle yüzleşmemize neden olmaktadır. Giydikleri ayakkabıdan taktıkları tokaya kadar elvan yüzeysellikleri basmakalıp cümbüşe neşredilse de her çocuksu ihtiyaç çocuklar adına kutsi bir değer taşımaktadır..

Moderniteye karşı her ne kadar gelenekçi bir toplum sivrilişi ortaya koysak da her şeyin doğal seyrinde kalmasında başarılı olduğumuz söylenemez. Tipolojik bazlı gördüğümüz evrimsel süreç esasında modernizasyonun uydu konumundaki değişkenlerine manyetik bir adaptasyonla eklemlenmektedir. Garipsenmeyi duyumsatan ilk gözlemlerin zamanın dış yüzüyle sağladığı uyum kaçınılmaz oluyor. İnsan yüzeysel yakınlıklara çevrimdışı olamıyor. Çocukluğun içsel devinimi fiziksel mekanizmanın devrimini tanımıyor..
....

"Hokka burnumuz, keman kaşımızla uyumsuz paçaları yırtık lacivert pantolonlarımız, kolundan parçalanmış mor ve sarı tişörtlerimizle tarlaya koşardık, yeşilin her türlüsü ara tonlarda kıpırdarken tutuştururduk elimize sapanları. Adeta gömülürcesine inançlarımıza, avuç avuç savurduğumuz toprakta sapan taşları arardık. Bulurduk, bulduğumuz taşları gri naylon poşetlere doldurur, kuş avına çıkardık. Sabahtan akşama tarla boylarının çimenli yamaçlarında sırt sırta verir, Ali ile bıçaklardık gökleri. Ey güzelim serüven, incisini bulutlarda gizlemiş esrar, tevil edilmeye lisanın yetmediği ihtişam, nasıl anlatsam seni? Ali ile uzanır, kuyruğundan yakalardık dağları, ormanların kuytusunda ıslık çalan yaprakların üstünde sükunetle dalardık zamana. Tetikte bekler, sustukça susardık. Bir hedefe doğru, atış talimi alacağımız umuda tapınarak vira bismillah derdik. Derdik; ama sonuç sıfır, eli boş dönerdik..Hüzünlenir, burulan heyecanımızı sapan lastiğine bağlar kuşların geçmediği hava boşluklarına fırlatırdık. Anlamsızlaşır, soluklaşır, sararır düşerdik tepeleri tarayan rüzgarda, gazellere taş çıkartan orantılarla anılırdık, kendimizce yorumlar yapardık mağlubiyetin verdiği karamsarlığa..

Şimdi şu elektrik direklerindeki kablolarda sıralanan kuşlar var ya, işte onları gördükçe düşüyor aklıma çocukluğum. Güzeldi, özeldi, nazlıydı.."

"Bir şeyler canlanırdı orman güllerinin arasında, hışır hışır seslerin platonik yaşandığı metruk köşede Ayşen ile kırık çubukları toprağa diker, sözde ev yapardık. Öylesine sıkı fıkı bir birliktelikle birbirine yanaşık dikerdik ki çubukları toprağa, sanki maketten yapılmış bir ev halini alırlardı. Sonra ormanın göğsünden titreyerek yükselen hışırtılarda cilveleşip ötüşen kuşlar bize vuslatın kıymetini, kuşların kıyılamaz bir cana sahip olduğunu gösterirdi. Kıyamazdık onlara. Kanatlarından düşen bir tüy tanesinde dahi irkilir, kırılırdı yüreğimiz. Sevecen, sevimli gagalarıyla, ivedi mimikleri, çıtırtıları kolaçan etmede uzman çevrecilikleri ile Ayşen ile benim öykündüğüm harika canlılardı kuşlar. Kuşlar bizi alır götürürdü geceleri ummanın nurundan derilmiş yakamoz parçacıklarına, doya doya toplardık parıltılarını kıyıların. Zannedersin Ege'nin meltemidir her biri: serinleten, sevdiren, loş mahiyetiyle kucaklayan. Zaman zaman putlaştırdığı kayaları öğüterek altın tozuna çevirir, bize hediye ederdi. Alın, sim yapın tüm güzellikleri saçınıza takın dermişçesine. Alırdık, saçımızın teline ahenkle takardık hayali simlerini neşenin.. Elimizde ne sapan taşları olurdu ne başka bir gereç. Tutunduğumuz doğru, hiçbir canlıyı incitmemek üzerineydi..Mevsimlerin kokusu, çok uzak diyarların çiçeklerini klonlardı duyularımız. Kuşlar uçar, böcekler, arılar seyrine dalardı ormanın..

Şimdi şu kavakların dalında gördüğümüz kuşlar var ya, sadakatten rafine edilmiş çocukluğumu getirdi gözlerimin önüne. Nazende, nurlu, zarif ve şefkat dolu.."

Oyuncaklarıyla billurunu okşadıkları çocukluğunun farkına varan çocuklar, oyuncaksız resmen ve resmen silahsız ordulara benziyorlardı. Bir çocuğun oyuncağı ister paslı tenekeden yapılmış, ister parayla alınmış olsun. Oyun oynamalarındaki istektir hakikatlerini sarmalayan..

Nereye giderse gitsin gelişip büyüdüğü, tenlerinin demir attığı, ağırlıklarının yığınağı olan mekanlar değişse de çocukluğun mizacı hep aynı kalır. Kiminin yoksulluğu, dram saçan odaları etüt eden bakışları; kiminin kız çocuğu oluşuyla kuşları incitmeyen zarafeti kimininse erkek cinsiyetinde mücadele ve yırtıcılığı muhteva edinen sapanları; başka başka yaşansa da maziler, nicel uğraşılar; çocukluk yine o stabil adı, sanı markalaştırmıştır. İyi, doygun, hak ettiği oyuncaklarıyla yaşanmayan çocukluğun çocukluk tabanı aynı kalsa da kişiselleşmiş detaylar üzerinde derine inen etkisini muhakkak göstermektedir. Ulusal ve uluslar arası arenada; bilimde, sanatta, içtimai yaşamda bir ülkenin geçirdiği çocukluğun "nasıl yaşanıldığına" dönük içerdiği mutluluk düzeyinin önemi inkar edilebilir mi? Bu etiketle rasyonel ağırlığını ortaya koyan ülkelerde ilkeli bir gelecek, iyimser gidişatın tapusuna ortak olmaktır...
...

_Kız Rukiye, su bidonunu alıp gelsene, bak baban kızdı kızacak ha! Nasıl bulamazsın, dün nereye koyduysan oradadır canım kızım.

Çocuklar kolay kolay unutmaz da Rukiye unutmuştu su bidonunu nereye koyduğunu. Unutmasındaki gerekçe ise dün annesi ile tarladan dönerken evlerinin elli metre kadar yakınında -belli ki- karşı köyün çocuklarının düşürdüğü bir balon bulmasıydı. Balonu şişirmek için uğraşırken kendine özel küçük su bidonunu koltuğunun altına alıp ahırın yanındaki oturakta unutmuştu..Balonunu da bir türlü şişirememişti. Çünkü balon patlaktı.

_Tamam anne! Bak burada duruyor, gördün mü? Anneee! Gitmeyin, babama söyle yavaş yürüsün, suyumu bidonuma doldurup geliyorum..

Annesi Şehriban, eşi Şerafettin'e seslendi o ara:

_Şerafettin! Şeraaafetttinnn! Dur, gitme! Rukiye suyunu doldurup yetişsin bize.

Şerafettin kuvvetli adımlarla yokuşu tırmanırken Şehriban'ın dur diyen sesine dönüp baktı ve durdu..

Geceleri gökyüzünü loş albenisi ile renklendiren dolunayı, gündüzleri şavkı ile yerküreyi altına dönüştüren güneşi, ırmak boylarında aktıkça sadeleşen duru gölleri kıskandıran muazzam bir güzelliği vardı Rukiye'nin. Henüz 7 yaşında, anaokuluna gidememiş; ama devletin sunduğu kadim imkanlardan yararlanmıştı. İlkokul ikinci sınıfa başlamasına sadece birkaç ay kalmıştı. Birinci sınıfı pekiyi notlarla tamamlamasının annesi ve babası tarafından kalburüstü sevinçle takdir edilmesi Rukiye adına ayrı bir gurur kaynağıydı. Geleneksel çeperin dışına çıkmayı yeni yeni öğrenen şimdinin çocukları gibi o da öğretmen ya da doktor değil, ekonomist olmak, yani kendisinin telaffuz edebileceği dilde bankacı olmak ideallerinin başında geliyordu. Komşuları "ileride ne olacaksın kız Rukiye" diye sorduklarında şayet gövdesi iskemlesindeyse hemencecik kaykılıyor, göğsünü kaldırıp "baankkacı" diyordu. Başka ne olmak istiyorsun kız Rukiye diyen başkalarına da "mimmarr" diyerek sesini yükseltiyordu..

Ne güzel dilekleri; ne kudretli ne faziletli arzuları vardı Rukiye'nin! Keşke Anadolu'daki tüm çocuklar Rukiye'deki azim ve istikrara bürünse! Yurdun dört bir yanı üretken benliklerle donansa!

Rukiye; annesinin pazardan satın aldığı, çiçek ve bebek fotoğraflarının ilgi çekici kabartmalarla yüzeyine işlendiği kendine özgü su bidonunu suyla doldurup badi badi yürüdü; annesine yetişmek için "anne anne geldim geldim" demeyi de eksik etmeden dilinden. Kavradığı suyunu ümitlerine sarılır gibi bırakmıyordu. Salt onun değil, annesi ile babasının da birer litrelik iki ayrı plastik bidonu vardı. Birisini babası diğerini annesi taşıyordu. Rukiyelerin tarla yolunda, tarlasında adalet vardı, insan ilişkilerinde, duyguların paylaşımında vicdan vardı, vefanın paylaşımı vardı. Annesinin yinelediği "haydi kızzz" deyişiyle koşmaya başladı. Şıngır mıngır koştu Rukiye. Az kalsın yokuşun yarısında elinden kayıp düşecekti su bidonu, eğer düşseydi bayır aşağı yuvarlanıp çalılar, taşlarla örülü vadide yok olup gidecekti. Bir gün olsun düşürmedi suyunu. Terlese de sıkıca sarındığı bidonuna veda etmedi, büyük rakımlar Rukiye'nin bidonuna karşı galip gelemedi..

Alışmıştı engebesine, yalçın eziyetine arazinin, küçücük yaşına rağmen pes etmeden yaşamayı öğrenmişti annesinden. Keza babasından da öğrendiği çok şeyi beynine kazımıştı. Alıştığı zorlukla, yorulsa da tazelenen sabrıyla basmıştı damgasını doğduğu topraklara bir kere. Vazgeçmek, ürpermek yoktu kitabında, kapısından kovduğu onca sancılı günün cesaretiyle bitiverdi annesinin ayaklarının dibinde..

_Rukiye gelir, yetişir sana. Babama da yetişirim anne. Kaç adım ki babamla aramdaki fark? Say istersen.

Annesi, Şerafettin'e gözüyle işaret edip devam etmesini söylerken babası da "aferin kınalı kuzuma benim" diyordu. Başarmanın haritası, övünmenin haklı saygınlığına mazhar olmuştu artık. Kim tutacaktı Rukiye'yi? Söyleyin kara dağlar, siz mi mani olacaksınız Rukiye'ye? Takadiniz yeter mi buna? Ne haddinize Rukiye'ye kafa tutmak? Oturun oturduğunuz köhne sahada ey kara tepeler? Siz kim, Rukiye'ye nispet yapmakla şımaran rüzgar kim? Susun rüzgarlar, dişleri dökülmüş ağaçlar susun..

Nazende ayak izleriyle tarla yolunu şerit şerit çizen ailenin iki evladından birisi ve en küçüğü olmasıyla bambaşka bir tat bırakıyordu genizlerde Rukiye. Ailenin tek erkeği, Rukiye'nin ağabeyi Oğuz ise 15 yaşındaydı. Onlar tarlaya giderken Oğuz da iki ineği önüne katmış ovaya doğru yol almıştı. Sivas'ın Kangal ilçesinden tanıdıkları vasıtasıyla bir dişi bir de erkek cinsiyetli kangal köpeği temin etmişlerdi. Temin ettikleri kangal köpeklerinin bir de yavrusu gelmişti dünyaya birkaç ay evvel. Sanki inek buzağılamış, koyunlar kuzusunu doğurmuştu. O derece mesut olmuşlardı. Bu sırada cinsiyeti dişi olan yavruya bir at koymayı Rukiye'ye bırakmışlardı. O da köpeğe her nedense "Kızgın" adını koymuştu. Yavru kangal köpeği öylesine sevimli edalar içinde oynaşıyordu ki "Kızgın" adını taşıması ters düşüyordu köpeğe. Bir gün kapının önünde kuyruğuna basınca yüzünü ekşitip havlamıştı Rukiye'ye. Adını "Kızgın" koymasındaki sebep olsa olsa bu olurdu. Gerçi kimse rest çekmedi Rukiye'nin köpeğe bu adı koymasına. Sadece annesi neden "Kızgın" diye sormuştu. O ise omuzlarını çekip "bilmem" demekle yetinmişti..

Rukiye ne tarafa yönelse "Kızgın" anında belirir, takılırdı peşine Rukiye'nin. Baldan tatlı dostluklar inşa etmiş, birbirinden ayrılmaz olmuştular. Yemekten arda kalan ve komşuların verdiği eti kemiği itina ile çanağına koyar; tüylerini tiftik tiftik eder, inceler; kendi saçını tarar gibi tarardı köpeğini. Para verilip de alınmış bir oyuncağı olmamasının kısmi yokluğunu "Kızgın"la giderirdi. Rukiye'nin bir yerleri sancısa aniden zıplar, kucağına oturur, açık pembe dilinin kıvrımlı dansıyla yalardı suratını. Dertleşir, gülüşür, kuş misali ötüşürlerdi güne, akşama..

O gün de her gün gibi birlikte geçecekti. Bu sebeple Kızgın; Oğuz'un güttüğü sığırların arasında annesiyle beraber olmaktan imtina eder, diyafram nefesini Rukiye'nin yanında alırdı. Elindeki su bidonu ile annesine yetiştiğinde Kızgın da Rukiye'ye yetişmişti..

Biraz ilerledikten sonra bir kayanın kovuğunda mola verdiler. Ufkundan baş veren güneşin yakıcılığına henüz maruz kalmayan etki ile soluklanmanın keyfini çıkardılar. Yine de terlemişlerdi. Boncuk boncuk terleyen bedenler ki, su içmemek için direnç içindeydi. Hasta olmamayı hangi insan sevmez ki, kim terli terli su içmenin zararını bilmez ki? Fakat bilenler dahi içiyordu suyunu terliyken. Birçok hususta olduğu gibi bu hususta da temkinli davranan çekirdek ailenin ferdi olmaktan kıvanç duyabilirdi Rukiye. Taşranın zirvesinde bilinçli yaşamaya çalışmak uygun anatomiye yerinde bir kaftanı biçmek demekti. Biçtikleri kaftanla verdikleri molayı bitirip tekrar girdiler yola. Kızgın, Rukiye'nin kollarında mayışmıştı çoktan. "Haydi Kızgın, kalk! Gitmemiz gerek." İlk defa belki de Rukiye'den ayrılıp Şerafettin'in paçalarına dolanmıştı. "Al, taşı beni" isteği ile çırpınır durumdaydı. Şerafettin, başını okşadığı Kızgın'a: "Şimdi olmaz, taşıyamam seni." deyince Rukiye, koluna yatırdığı su bidonunu iki taşın arasına sıkıştırıp "gel Kızgın" çağrısı yaptı. Kızgın uçarak gitti, böğrüne atladığı Rukiye'nin kendisini taşımasına hevesliydi. Suyunu koluna nasıl yatırdıysa sözde "Kızgını" da öyle yatırıp taşıyacaktı. Boyu, adımları, artan eğim buna izin vermedi. Çömeldi, bir daha denerken annesi seslendi: "Kız Rukiye, kızım sen onu taşıyamazsın. Ah benim vefalı kuzum, köpekler ne kendileriyle oynanan oyuna doyar ne de yedirip içirsen karınları doyar. Bırak onu, gel.."
Üzüldü, neden gücüm yetmedi diyerek celallendi de. "Üzgünüm Kızgın, sen de benim gibi yürüyeceksin canım. Hadi bakayım."

Patika uzadıkça uzuyordu. Bitmek bilmeyen keçi yolundaydılar, arazileri dağın doruğuna değin yükseliyordu. Arabaları olsa da gidemezdiler. Çünkü dağda araba yolu yoktu. Birçok köy halen yolsuzdur, labirent benzeri keçi yollarında nasırlı topuklarıyla nice anneler babalar ömürlerini bir lokma ekmek yolunda seferber etmişlerdi. Türkiye'nin ezeli gerçeğini hiçbir iklim, yasa, sosyoloji değiştirememişti. Seneler öncesinin kahrı seneler sonrasının kahrından bir kerecik bile bağını kopartamamıştı. Süreğen yorgunluk, naçar macera hep aynıydı..

Çala kırbaç dövüldükleri dağın yollarını arşınlayıp varmışlardı tarlaya. Kızgın da dahil her biri tık nefes olmuştu. Omuzlarından aşağı, burunlarından ağızlarına yol alan terin kıskacında kalmışlardı anne baba ve kızdan hasıl aile. Güneşin ısısı yükseliyor, açısı dikleşiyordu ışınların. Toprağa değdikçe buharlaşmayı andıran indigo mavisi dalgalar çıkıyordu yerden. Cayır cayır yanan toprağa lastik ayakkabıları ve çoraplarını çıkartıp üryan bir teması sağlamışlardı. Oturdular, arşı kaşıyan gözbebekleriyle sesizleşti, tomurcuğa durmuş temmuzun kokusunu çektiler içlerine. Sükuneti bozmada rakip tanımayan Rukiye atılmıştı öne:

_ "Biliyor musun anne, sıcakta yürümek beni çok yoruyor? Seni de benim gibi yoruyor mu?"

Şehriban; Rukiye'nin kendisine yönelttiği soruyu paralel geçişle Şerafettin'e yöneltti:

_"Duydun mu Şerafettin? Hadi cevap ver kızına."

Elbet güzel kızının sualina cevabını verecekti Şerafettin; ama Rukiye'nin "anne yaaaa" deyişleri yok muydu? Araya girdi bu deyişler, resmen dile geldi, dediler ki: "anne; bu, babam da olsa sana sorduğumu niçin başkasına devrediyorsun? Anne yaaa!!"

Evet, anne yaaaa! Haklıydı kızcağız. Muhatap alınmamak değil miydi yapılan ve çocukları moralsiz eden? Kızının bozulan moralini gören Şehriban:

_"Özür dilerim kızım. Baban da konuşsun istedim. Sonra ben konuşacaktım."

Rukiye, küçücük çoraplarını giyinip lastik ayakkabılarını eline aldığı gibi tarlanın sol ucuna yöneldi. "Kızgın"a gel demediği halde arkasından yürüyen biricik dostu olmayı gene başarmıştı "Kızgın". Ah Kızgın ah, vah Kızgın vah! Sen de benim gibi misin? Kırılır mısın, soyulur mu bir çekişte soğanın, turşun kokar mı daha demlenmeden bidonunda!? Senin de mi alıngandır yazgın, ah Kızgın ah!?

Şerafettin ve Şehriban, çapalarını eline alıp toprağı eşeledikleri dünden kalma görevlerini yerine getirmeye başlamışlardı. Şehriban toprağa birkaç çapa vurunca sola dönüp bakındı. Rukiye başını öne eğip bir eliyle Kızgın'ı okşarken bir eliyle de yerde çember çiziyordu. Gücenen kızının hislerine daha fazla dayanamazdı. Heybesine uzandı eldivenlerini çıkartıp. Kendi kendine söylendi: "Çocuklar erken gücense de erken barışırlar. Yalnızca onların gönlünü almayı bilen kişi olmalısınız."

Akşam yaptığı kakaolu kekten koparttığı bir dilimi, başı öne eğik kızının gönlü için uzattı. İstemiyorum manasında omuz silkelese de, aslında kıyamıyordu keke. Üçüncü kez edilen ısrara yok diyemedi. Aldı keki, kekin çeyreğini ayırıp Kızgın'a vermeyi denedi. Kızgın, keki koklayıp geri çekildi. Kızgın'ın yemediği keki sağındaki oval taşın üzerine koyup börtü böcek, karıncalar yesin diyerek dua etti. Suyundan bir yudum içip kalan parçayı indirdi küçücük midesine. Su bidonunu, Kızgın'ı kendinden uzaklaştırmadan annesi ile babasının arasına girip kendisi için özel hazırlanmış minik çapası ile doğruldu toprağa. Bir vurdu iki vurdu, eşelenmeye alışık toprağın ruhundan çıkan sesleri duydu. Alınterinin, helal ekmeğin basamak halinde tarlalarına işleyişinin sedasını işitti. Kulaklarını dikkatlice dayadığı toprakta geleceğinin, beklentilerinin bahtiyar dokularını kayış kayış kavradı düşünceleri. Velet deseler de çocuklara, onların da kendilerince temellendirdiği inisiyatifleri, huzuru salıveren devasa tahayyülleri mevcuttur. Reddedemezsiniz, prangaya vuramazsınız hudut bilmez düşlerini insanın. Kara sevdasına yanık sinelerin hikayelerini sığlaştıramazsınız. Felaketiniz olur gem vurmaya çalıştığınız insanların hülyaları. Elinin kaktüs dikeni tersiyle dokunamaz, kovamazsınız hiçbirisini kirli kapılarınızdan. Sokakta üç kuruşa dilendirilen, üstünde yok altında yok, sömürülmüş gövdeleriyle maddiyatları kasırgalara uğramış, yüzü gözü morarmış, simsiyah köşelerde üşüyen, yıkılan çocukların dahi galaksiler kadar büyük hayalleri olur, dağıtamazsınız gezegenlerini, gücünüz yetmez. Annesi de olsanız babası da kuvvetiniz sizi kandırır. Unutmayın ki çocuklar hakikatin resmini çizerler gerçek dünyanın tuvaline. Hakiki soyut fırçaların en büyük ressamıdırlar; eğemez, kıramaz, silemezsiniz çizgilerini..

Gün öğleyi mandallıyordu, tam tepede dikilen güneşin yemek saatinin geldiğine dair verdiği sinyaller birikiyordu her birinin midesinde. Şehriban çalı çırpı topladı, Şerafettin kare taşları seçip ateş yakılabilecek, közün sağa sola dağılmasını önleyebilecek ilkel bir soba kurdu. Rukiye'nin topladığı iki avuç kuru yaprağı ilkel sobaya atıverdi, sonrasında çalı çırpıyı oksijeni boğmadan ince aralıklarla yatırıverdi yaprakların üzerine. Şerafettin'in çehresinde donuklaşan sessizlik çocukluğuna gidip gelirken çekiverdi elinden kibriti Şehriban. "Hadi ama, ne bekliyorsun?" Kibrit kutusunu sıkıca kavrayan Şehriban bir hızla çekti kibriti. Kenarından tutuşan yaprakların gri ile lacivert sentezinden sığ mavi bir duman yükseldi. Mis gibi dedi Şerafettin, sanki yıllarını ateş ve dumanla geçirmişçesine başıyla onayladı babasını Rukiye." Ateş yandı, lavları kıvrılarak yükseldi, ateş yandı kainatın katrana bulanmış karanlıkları aydınlandı. Yuvalandı saadet, sıra sıra pullu yükseltilerde; ümidin atlasını serdi önlerine, güneş taşları pişirse de kare taşların içindeki köz asırlık buzullarını eritti ayrılıkların. Gocunmadılar, kaçmadılar yelpazesi lav olan ısıdan. Bir kara güğümü közlenen odun parçalarının taşlarla bağıntılı olduğu yere oturttular. Şerafettin kare taşların arasından yumruk iriliğinde, çıra gücündeki birkaç parça odunu takviye etti ateşe. Çok geçmedi, kaynadı güğüm. Güğüme iki yemek kaşığı dökme çay koyup çayın demlenmesini beklediler. Böyledir tarlanın insanı, otantik yaşantısına sentetik yapıların değmesini istemez. Eldivenle sevmez sevilmesi gereken değerlerini. Çıplaktır enerjileri, içgüdüleri; sadedir ruhi serzenişleri..

Çayın demi için dakika tuttular, her zaman böyle yaptılar. Çayın kıvamındaki randıman için özel beceri gerektirmeyen bekleme eylemini öncelik bildiler. Şehriban, Şerafettin'e evlendileri ilk günün, davulla zurnayla süslenen refahın arınmış takvimlerinden bahsetti. Her şeyi bırakıp muhabbete koyulmak istedi. Şerafettin'de baş veren bir dalgınlıktır ki günlerdir yoğunlaşarak devam ediyordu. Şehriban hem bir eş hem bir kadın olarak kocasındaki değişikliği pek rahat görüp kendince yorumlar yapabiliyordu. Artık böyle sürmemeliydi, nedenini sormalıydı.

_Hayrola, neyin var? Gözümden kaçtı sanma. Kaç gündür böylesin: soluk, bitkin, tarümar..

Şerafettin, dalgınlığın dibini bulmuş, Şehriban'a sağır kalmıştı. Şehriban'ın kendisini dürtmesiyle başını sallayıp "yok bir şeyim" dedi. Bilinmiyordu nesi var, sıkıntı neydi, neler oluyordu içindeki deryalarda kimse bilmiyordu. Yok bir şeyim dedikçe Şehriban'ı olumsuz bir şeylerin var olmasının şüphesi içten içe kemiriyordu. Tekrar dalmış, kendinden kaç bin mil uzaklara gitmişti, hangi okyanusların ortasında biçare bırakmıştı onu çaresizlik kestirilemiyordu. Her şey karşılıklıydı sanki, Şehriban'ı tartaklayıp çoğalan bir kuşku sarmıştı. Tam o sıralarda "Kızgın" ile tarlayı enine boyuna adımlayan Rukiye "anne anne" demesiyle ortamdaki yaslı atmosferi parçalamıştı..

_Anne annneee!!! Bilmiyorsun biliyorum, belki de sana söylemeyi unutmuştum..

Profilden kocasını gözetleyen Şehriban yüzünün bir kısmıyla da Rukiye'ye yanıt verdi:

_Nedir kız ne, nedir bana söylemediğin şey?

_Geçen dönem, 23 Nisan'da Ayşe'nin okuduğu şiir vardı ya, o şiiri aslında ben okuyacaktım. Fakat öğretmenimiz bana başka şiir okuttu. Sana okumadığım, Ayşe'nin okuduğu şiiri okumak istiyorum..

Çocuklar çağrışım üzerine iyi birer modeldirler. Eminim ki Rukiye'yi Kızgın ile tarlada dolaşırken 23 Nisan ve şiir namına bazı duygular veya cismani şeyler ilhama davet etmişti. Sanırım bütün çocuklarda durum böyledir? Küçücük aleminde yaşadığı nice detay, sonraki yaşanmışlıklarla ilinti içinde spiral bir manevrayı perçinler..

Perçinlenen manevrasıyla girdi araya, dinle anne, dinle baba, dedi.

Fidan diktim bağlara
Bahar geldi, yaz geldi.
Elim sürdüm dağlara
Ova geldi, düz geldi

Çözdük sırrı, yuları
Aşka verdik yılları
Evlendirdik kulları
Oğul geldi, kız geldi.

Bir çift göz karasından
Geçtik kalp arasından
Her nağme yarasından
Türkü geldi, saz geldi.

Düzlüklerde bir neşe
Üçü çıkardı beşe
Koyunları peş peşe
Beyaz geldi, boz geldi.

Annesi o kadar mutlu oldu ki elleri çatlayıncaya değin alkış üstüne alkış tuttu.

_Aferin kızıma! Bak, gördün mü o gün okuyamadığın şiiri bugün okudun. Burasını da okulunun bahçesi, tarihini de 23 Nisan şeklinde düşünebilirsin, tamam mı güzel kızım?

_Tamam anne.

Sebepsiz değildir şu hayatta birçok şey. Baba Şerafettin kızının mutluluğuna yapmacık da olsa yarım ağızla alkış tutup tarlanın bitimine, çalılığın görüldüğü yere doğru gitti. Aklındaki kaygıların esareti, eline aldığı korkunun zinciriyle gidiverdi peşinden Şehriban. Çalıları aralayıp kendini kamufle etti, oturdu. Önce "hı hı hı" gibi bir mırıltı ilişti kulağına, sonra hüngür hüngür ağlayan bir adamın kahrını duydu. Alelacele atıldı çalılığa. Avazı çıktığı kadar bağırdı.

_Şerafettinnnnn, Şerrrrafetttttinnnnn!!!!! Bu ne hal, neler oluyorrrrr! Neyin varrrrrrr!

Hem ağlayan hem de konuşmaya çalışan insanların tavrıyla "Bilmiyorum, son birkaç günden beri içimde bir boğuntu dolaşıyor, kasılıyor midem, ciğerlerime yönelen acı bir daralma yaşıyorum. Bilmiyorum, içimde bir buhran var, nereden beslendiğini bulamıyorummmm..."

_Kafanın takıldığı, düşüncelerinin boğulduğu şeyi tanımlayamıyorsun öyle mi?
Gel, yarın ilçeye gidelim.
Çözemediğin, bana anlatmak istemediğin şeyleri ilçenin doktoruna anlat, dilersen bana hiç anlatma!

Ne tamam dedi ne yok. İkisinin arasında, yaşadığı gelgitlerle flulaşan bir yere yasladı başını. Karısının cemalindeki içtenliğe sığındı. Seller gibi akan yaşlarını emanet edeceği tek kişiydi Şehriban..

"Haydi kalk, toparla kendini. Rukiye seni bu halde görmesin. Oturduğu çalıların arasından kurtulması için iki kolundan kavradığı kocasını kendine çekti ve koluna girdi, saçını okşadı. Azıcık ilerleyip Rukiye'nin kendilerini göremeyeceği topraktan bir basamakta soluklanmasını sağladı..

Rukiye, babasını oluk oluk akan gözyaşlarının çetrefilli hengamesinde görmemeliydi. Bir yolunu bulup bugünlük bu kadar, paydos deyip ya soluklandıkları yerden Şerafettin'in önden gitmesini sağlayacak ya da babanın gözüne toprak kaçtı, yaşardı diyecekti kızına. Gayri bir alternatifi yoktu Şehriban'ın.

_Nasıl hissediyorsun kendini? En iyisi sen buradan hareketlen, kızın seni böyle perişan görmesin?

İstemsizce de olsa tasdikledi karısını Şerafettin. Ayağa kalktı, yukarı baktı; havada şimşek misali akan tel tel bulutlara takıldı bakışları, aheste edasıyla bakışlarını indirip ilk adımını attı. Ardından attığı ikinci adımda kızından gelen "Babaa nereye? sorusuna dönmeyi arzuladı; ama dönemedi. Babası yanıt vermeyince annesine sordu.

_Kızım, babanın gözüne toprak kaçtı. Eve gidip elini yüzünü yıkayıp yatması gerek. Gözünü kapayınca toprak erir kaybolur..

Metot değiştirip "hadi kızım, sen şimdi bana 23 Nisan'da kendinin okuduğu şiiri oku." diyerek konunun dışına çıktı Şehriban. Rukiye dikkate alındığına pek sevindi. Peki, dedi.

Ne güzeldir ne güzel
Fidanları bu yurdun.
Şehit düşüp kabrinde
Yatanları bu yurdun.

Çoktur asker, polisi
Tutanları bu yurdun
Kaşlarını düşmana
Çatanları bu yurdun.

Aslı için her sille
Kerem olur aşk ile
Dolanır dilden dile
Destanları bu yurdun.

Şehriban ayağa kalkar, gözleri dolar.

_ Sevinç gözyaşlarımı döküyorum kızım, sevinç gözyaşlarımı. Her şiirin ayrı bir manası ve hikayesi vardır. Diğeri de güzel, bu da güzel. O gün ben de vardım 23 Nisan'da seni seyreden ebeveynlerin arasında. Harikasın bir tanem. Tebrik ederim..

Şerafettin yolun bitimine yaklaşmak üzereydi, son bir bakış daha fırlatıp kocasına yavaş yavaş hazırlanıp eve dönmenin planını yaptı. Abanoz siyahı bir parça bulut belirdi karşıki dağın ucunda, gözüne takıldı katranımsı rengiyle Şehriban'ın. İyi tanırdı bulutları, sağanağı, çisil çisil yağan yağmurları, bu yağmurların bomba atılmışçasına delik deşik edebildiği arazileri, tarla ve bağları ve yolları. Bir küçük siyah bulut ansızın büyüdü hortuma dönüşerek vadinin göllerinden yağmur suyu topladı. Süratlice yayılıp bulundukları alanı kapladı, artık güneşin yeryüzüne vurduğu sarı cila çekilmiş, kapkara bir yoğunluk sarmıştı tepelerini. Çat diye patladı bir ses, şimşek çaktı, gök gürledi. Yakinen tanıdığı hava olaylarının akabinde nelerin yaşanacağını kestirdiği için Rukiye'ye çabuk olmasını söyledi. Kap çanak, kara güğüm düşen iri yağmur taneleri altında çamura bulandı, eşeledikleri tarla toprağında gölcükler oluştu. Şehriban heybesine elini attığı anda Rukiye de Kızgın'ın çamura saplanmış patilerine üzülüp "hadi gel" diyordu köpeğine. Aniden gölleşen tarlada eli kolu bağlanacak duruma düştüler. Aşağıya doğru aşağıya doğru, Şehriban'ın yükselen sesine gök gürültüsü karışıyordu. Öğlede başlayan yağmur genelde akşamı bulurdu oralarda, soğukkanlı olmalıydı, yamaçlar suya doymadan eve varmalıydılar. Kızgın, ıslanan tüyleriyle hantallaşmış, havlamaya başladı. Gel gel diyen Rukiye'yi duyamaz hale geldi. Rukiye ağladı, Şehriban Kızgın'ın yanına koştu, sırtındaki heybeyi daha arkaya iterek ön ve arka patilerinin tam ortasına gelecek şekilde kavradı onu, kaldırdı, iki adım atmadan bataklığa dönüşen tarlada yüzükoyun yıkıldı. Ağzına gözüne kirli sular doluştu. Sinirden ağladı, Tanrı'yı aradı kararan semada, kafasını kaldırdığında yeri göğü yaracak hiddette bir gürültü koptu bulutların ziftinden. Şehriban Tanrı'yı aramaktan vazgeçip kaybetmişçesine kızını aradı. Rukiye hem korktuğu hem de Kızgın'ın vaziyetine kahrolduğu için gözyaşlarının boşalıp yağmura karışmasının farkında değildi. Kızgın'ı orada bırakamazdı; yazıktı, günahtı, yakışmazdı insanlığına. Bir daha doğruldu yerinden, aynı kudret dahilinde kavrayıp kucağına aldığı Kızgın'ı nihayet keçi yoluna değin taşıdı. Rukiye ayaklarını yere vurduğu acılı görüntüyle öylece bekliyordu yukarıda. Şehriban'ın Kızgın'a burada bekle deyip Rukiye'ye koştuğu sırada tarlanın kenarından oyularak kopan oval bir taş Kızgın'ın kafasına isabet etti. Taşın kopuşu ve Kızgın'ın kafasına temasını saniye saniye izleyen Şehriban eyvah diyebildi sadece.

Kızgın, duyduğu acıya karışıp yuvarlandı. O kadar, gerisi yok. Tek çare Rukiye'yi alıp dikkatli davranıp oradan kurtulmaktı. Sırtındaki heybeyi çıkarıp attı. Ağlayan kızını kollarına sarıp oturur şekilde dizlerini sürüyerek ilerledi ve başardı. Yağmurun şiddetlense de etkisini ölümcül neticeyle gösteremediği adrese vardı. Çakan şimşek, gürleyen gökle sanki yan yana ilerlediler. Rukiye çok kıymetli eşyasını yitirdiğini sonradan fark eden insanların telaşıyla:

_"Kızgın Kızgın!! Anne Kızgın nerede?

_Kızım, Kızgın önümüzden gitti.

Rukiye'nin aklı gerideydi. Annesinin kucağından sıyrılıp koluna girdiği, annesiyle attığı her hızlı adımda geriye baktı. İçinden gelen yankı Kızgın'ın önlerinden gitmediğini işaret ediyordu.

_Anne, hani Kızgın önümüzdeydi? Önümüzde olsa gözükmez miydi?

_Kızım neticede o bir köpek, insanın iki üç katı hızla koşar. Çoktan evimize gitmiştir.

Söylemedi köpüren yağmurla bulanıp da hareketlenen koca bir duvar taşının Kızgın'ın kafasına çarptığını, çarpmanın etkisiyle yuvarlanıp gittiğini. Acele etmesinin öneminden, evvela kızının, kendi hayatlarının öncelikli olduğundan bahsedecek zamanının olmadığından söz etmedi..

Ne yağmur dindi ne şimşek ne gök gürültüsü. Aksine artıyordu her birinin korkutucu, yıkıcı gücü. Önlerinde kendilerine doğru yürüyen bir şemsiye belirdi. Kimdir, nedir gibisinden söylendikleri sırada "Şehribaann, Rukiyeeee" diye yankılanan seste baş gösterdi Şerafettin..

Birkaç saat önceydi, ağlayarak gitmişti karısının yanından. Demek ki büyük acılar daha küçük acıları bastırabiliyordu..

Bardaktan boşalan yağmura gerdiği göğsü ile iyi misiniz dedi. İyiyiz Şerafettin, ne olur beklemeyelim, hemen gidelim..

Şerafettin "gelin şemsiyenin altına" dese de faydasızdı. Hem zaten sırılsıklam olmuşlardı. Hızlandıkları anda rüzgarın da itmesiyle şemsiye elinde ters döndü, böyle olmayacaktı, geride kalıyor, sözde ıslanmıyordu. Şemsiyeyi attı, Rukiye'i kucağına aldı, koştu koştu. Koştular koştular. Az kalmıştı, çok az. Nihai manzara eve yöneldiğinde nefes nefese kalmış, bir yandan da pek sevinmişlerdi..

İçeriye ilk giren Rukiye'ydi. Belliydi, kapıyı açar açmaz "hadi geç kızım" denilmişti kendisine. Şerafettin; sığırları ovaya salıp akşam saatleri geri gelen Oğuz'a "Ben annenlerin yoluna gidiyorum. Olur da geç kalır, dönemezsek sen köylüye haber verirsin." dediği için Oğuz'da büyük bir merak hasıldı. Bu merakla beklediği ailesini karşısında çamur, kir içinde görünce hem şaşırmış hem de üzülmüştü..
Oğuz'un ağzından çıkan ilk söz, musluklardan çamurun akmasıydı. Musluklardan, aralıksız yağan yağmur sebebiyle çamur akıyordu. Mümkün değildi duş almaları; bırakın duşu, elini yüzünü yıkamaları bile. Kenarda köşede zor günler adına biriktirilen plastik bidonlardaki suları kullandılar. Çamura bulanmış giysilerini çıkartıp çöpe attılar. Üstünkörü sayılabilecek bir temizlikten sonra oturdular. Oğuz, ocağa çay koydu. Çayın oturmasını beklerlerken gürleyen gök, çakan şimşekle yeniden ürktüler. Komşular da korku içindeydi. Kimisi Şehribanlara sesleniyor, kimisi hemen yanıbaşındaki komşusuna. Karman çorman olmuştu her şey. Mevcut düzen alaboraydı; yıkılmış, çökmüştü. Artık hava kararmaya başlamış, alacakaranlıkta fısıltı düzeyinde duydukları ezanla günün bittiğinin alarmına şahit olmuşlardı. Birkaç saat geçti, havadaki yoğunluk seyrelince biraz rahatladılar. Oğuz yeniden çay koydu ocağa. Tarlada doya doya içemedikleri çayı bari evde içelim hevesindeydiler . Gök gürültüsü, şimşek çekilmişti semadan. Onlar da gevşemiş, uyumak için bahane arıyorlardı. Teker teker odalarına gidip başlarını yastığa koydukları gibi uyudular..

Köy ortamı tavuksuz, horozsuz, kazsız olmazdı. Tavuklar gıdakladı, horozlar öttü. Kuşlar cık cık etti ve sabahın ilk aydınlığı perdeleri taradı. Rukiye uyandı, perdeyi araladı, güneş altından küre gibi duruyordu önünde. Ne oldu dünkü yağmurlara, nereye kaybolmuştular dese haklıydı. Yatağını düzeltip odasından çıktı. Mutfağa geçti. Dün sular bulanık aktığından alt üst olmuşlardı. Önce musluğu çevirdi. Oleyyy dedi, oley sular duruldu..Rukiye'nin sevinç çığlığı herkesi uyandırmaya yetmişti. Peş peşe döküldüler odalarından tespih tanelerini andırırcasına..

Kahvaltılarını yaptılar. Babası Oğuz'a "oğlum sakın hayvanları salayım deme. Heyelanlar genelde yağmur dindikten saatler sonra olur."

Oğuz, öğrenmek isteyen öğrenci bakışlarıyla
"Neden baba?" diye sordu.

_Çünkü oğlum, heyelan bir tabaka olayıdır. Katman katman dizilime sahip toprakta gerçekleşen heyelanın oluşabilmesi için toprağın suya doyması gerek. Aynı şekilde tabakalaşan toprakta oluşabildiğinden bazı büyük ormanlarda dahi heyelan görülebilmektedir. Adeta yarık gibi kuyulanan, vadi boşluğunu andırdığı şemayla yaşanan heyelanlarda ağaç köklerinin gücü kifayetsiz kalır..Sanırım bu kadar bilgi yeter, anlaşıldı mı oğlum?

_Tamam baba.
...

Rukiye annesini çekiştirip Kızgın'ı sordu. Hani önümüzdeydi. Hani ya bizden evvel varacaktı evimize. Oğuz ağabeyime sordum, görmediğini, babam ise bilmediğini söyledi. Anne, Kızgın'a ne oldu?

O gün orada, yani dün hava şartları yüzünden ağlayan kızına bir de Kızgın'ın sele kapıldığını söyleyemezdi Şehriban. Gayri bu vakitten sonra erteleyemez, asılsız şeyler de söyleyemezdi.

_Bak, güzel kızım; üzüleceksin biliyorum; ama bunu daha fazla gizleyemem. Ben de çok üzüldüm. Bilmelisin ki kızım, Kızgın'ı sel götürdü. Kızgın'ın peşinden gitsem seni kurtaramayacaktım. O yüzden seni tercih ettim. Ben senin benzerini bulamasam da başka bir Kızgın bulabilirim. Hem Kızgın'ın ailesi ahırdadır. Bir dahaki doğumda yeni bir Kızgın getirirler dünyaya. Hiç üzülme olur mu canım?"

_Rukiye, oturduğu koltuğa parmaklarını geçirip "Kızgınnn Kııızgııınnn" diye diye odasına kapandı.

Kapısını tıklatan annesi:

_"Rukiye Rukiyeee! Kızım ağlama, söz veriyorum. Sana başka bir Kızgın bulup getireceğim. Hadi gel de elmalı tart yaparken bana yardımcı ol."

Bunun burası çocuk işte. İki dakika geçmeden, kuruttuğu gözyaşları ile mutfakta buldu kendini. Kolları sıvadı. Elmalı tart yapmada annesinin biricik yardımcısı oldu..
.....

Gel zaman git zaman, aradan birkaç ay geçti. Taptaze bir dönem başladı, okullar açıldı. Yeni kıyafetleri ve kitaplarına kavuşmanın neşesiyle yüzünde güller açtı Rukiye'nin. Havalara zıpladı. Kızgın'ı unutmasa da Kızgın'ın ölçülerinde adını Kızgın koydukları bir yavru köpek getirttiler Kangaldaki tanıdıkları sayesinde. Okuldan her dönüşünde özel ilgisini gösterdiği yeni köpeği ile eski şevkine kavuştu, mutluyum çok çok mutluyum anne naraları dahi attı..

Sabahları rutin kahvaltıdan sonra annesi koluna girer, okulun kapısından içeri sokana değin eşlik ederdi Rukiye'ye, keza akşamları da okuldan eve aynı koruma ve birliktelik sağlanırdı..

Akşamları, okul çıkışı okulun önünde düzeni sekteye uğratmadan bekleyen anne Şehriban; bir perşembe akşamı on dakika kadar geç kalmıştı. O ara nereden ve nasıl peydahlanmışsa orta yaşlardaki birisi Rukiye'ye el işareti yapmış, gel Rukiye gel demişti. Çocuk dedik ya, çocuk işte. Saftır, kanar. Rukiye kendisini çağıran tanımadığı adamın yanına varınca adam Rukiye'ye annen bugün geç kalacağını söyledi. Seni almaya ben geldim. Haydi tut elimden deyip kızı götürüverdi kim olduğu belirsiz bu adam. Arkadaşları okulun bahçesindeyken Rukiye'nin bir adamla okulun sağ yönüne doğru gittiğini görür; ama nereden bilsinler bu adamın bir sapık, bir cani ve canavar olduğunu. Ah Rukiye neden gittin, ah Rukiye'm sen neden çocuksun? Bu dünyanın pisliğine inanmak neden çocukların kaderinde var? Ah Rukiye'm nereye gittin? Bu sözler vicdanı olan insanın iç çığlıklarıdır..

Şehriban daha gelmedi okulun önüne. Gelecekti ve başka birisine git kızımı okuldan al getir, dememişti. Ah Rukiye! Kanatlarına düşen o azman yıldırımı nasıl kaldırsın kelebeklerin?

On dakika sonra okulun önüne gelen Şehriban, bahçeye baktı kimseyi göremedi. Yürüdü, okula doğru yürüdü, kapının önüne geldi, bağırdı: Rukiye Rukkkiye Ruuuukiyee Ruki Ruki Ruki..! Duvarlar mı konuşacaktı? Sonra üniformalı, okulun hademesi olduğu üniformasından belli olan bir kişi çıkıverdi önüne.

_Buyrun hanımefendi.

_Rukiye, kızım, içeride mi?

_Yok, hanımefendi. İçeride müdür beyden başka kimse yok. En son avluda üç çocuk vardı. Onlar da beş dakika önce anneleriyle gittiler.

_Siz nasıl insanlarsınız? Nerede buranın güvenlikçileri ha? Haaa, nerede buradaki intizam? Sadece buraları süpürmek midir hizmet? Kime bu hizmet, söylesene ey adam? Kızım neredeee?

_Hanımefendi, bilmiyorum. Hanımefendi burası köy, buralarda güvenlikçi olmaz. Olmaz, buralara zor yetişir güvenlik hizmeti..Hemen jandarmayı arayalım. Siz eşinize, ailenize haber verin..

Ortalık yıkılıyordu. Neler oluyordu? Sanki çatlayan okulun duvarlarından salt Şehriban'ın sesi yayılıyordu varoşlara. Ey güzelim dağlar, milyon senelik nasırlı dağlar; söyleyin, Rukiye nereye gitti?

Okulun müdürü apar topar indi merdivenleri. Direkt hademeye yöneldi: "Nedir bu intizar, bu isyan, kimdir bu hanım?"

_Müdür Bey;
Bu hanım, Rukiye'nin annesi olduğu ve kızının kaybolduğunu söylüyor..

Müdür, gayet sakin davranıp "Eşinize haber verdiniz mi?" diye sordu.

Hademe lafa girip :"Müdür Bey, az evvel aradı eşini, eşinin de haberi yok."

Şehriban'ı kaplayan celal, telaş, kaygı, hüzün katmerlendikçe katmerleniyor. Nerede okulunuzun dışını gösteren kameralar, bu nasıl okuldur, siz burada ne işe yarıyorsunuz? Bulun kızımı bulunnn!!

Müdür kameralara koştu. Şehriban da müdürün arkasından söylenerek ağlayarak koştu. Arkalarından da hademe.. Kameralara baktılar. Kameralarda gördükleri, Rukiye'nin arkadaşlarından ayrılıp bahçe kapısına doğru yürümesiydi. Oradan ötesi yoktu. Müdür; Rukiye bahçeden ayrılırken yanında bulunan kızların kimler olduğunu hademeye sordu. Hademe "şu şu şu veliler" dedi. Hemen "şu şu şu veliler" arandı. Aynı zamanda hademe jandarmaya haber saldı. Jandarma da devreye girdi. Şu şu şu ailelerin çocukları Rukiye'yi bahçe kapısının dışında dikilen bir adamın çağırdığını ve Rukiye'nin de adama doğru gittiğini belirttiler. Tüm deliller şimdilik bundan ibaretti..

Şerafettin ile Jandarma; olay yerine intikal ettiğinde Şehriban bayılmıştı. Bu defa ambulans çağırmaya yeltendi hademe. Şeraffettin öfke ile duvarlara yumruk attı. Jandarma kamera kayıtlarını alıp merkeze götürdü. Olay, bir anda bütün ulusal kanallarda döndü durdu. Tüm ülke, koca Türkiye Rukiye'nin peşine düştü. Duyan, gören, en küçük emare yakalayanların emniyet ve jandarmayla bilgi alışverişine geçmeleri istendi..

Günler geçti ne bir iz ne bir gölge. Sanki yarılan yerin dibine girmişti Rukiye'nin nur yüzlü bedeni. Rukiye; bu köylerin talihinde heyelanlar, yokluklar kasvetin kaynağıyken bu da nereden çıktı canım? Rukiye; çocukların sık sık kaybolması da neyin nesi? Çocukların yaşam hakkının samanlıkta yitirilen iğneye dönüşmesi de ne? Nedir bu başımıza gelenler? Şu dağların kalemle çizilmiş dumanını kaldırıp da gel yakut kıymetlim..

Bir hafta doldu, yok! İkinci hafta doldu, yok! Gidiş o gidiş. Hiç kimsenin içinde Rukiye'nin hayatta olduğuna dair zerre umut kalmadı. Ah Rukiye! Katılmak mıydı harcın bu hazin Türküye, ah Türkiye, ah Rukiye!

Ankara ayağa kalktı: bakanlar vekiller..Dünya duydu Rukiye'nin kayboluşunu da bulunamadı varlığına ait bir minik ipucu. Kokuya son derece hassas köpeklerle çıkıldı araziye; menfezlere, tünellere koştu yetkililer. Yetkililerin, köylünün "yok yok yok" dediği ümitsizlikte, bir derenin kenarında rastlanıldı cansız bedenine. Ah Rukiye! Şimdi beni hangi saza sığdırır teller? Hangi kemanın ritminde, hangi öykünün figanı anlatabilir yaşarken yediğim kurşunları? Ben bu ölümlü nihayeti hangi musallaya yatırabilirim? Ah Rukiye! Ocağıma dikilen bu inciri hangi zamanın ilacı sökebilir? Ah kuzum, ah kızım, ah minik serçem! Rukiye Rukiye Rukiyeee! Ağla fidanları kurutulmuş vatanım ağla, sen de ağla bu türküye, ey Türkiye, ah Türkiye..!!

MEZARA DOĞRU (I)

Heyulasını yüklenip matemin, omuzlarımızda bir bitişin lime lime yaptığı veda, gidiyoruz işte mezara doğru. Kırıldığı kadar kırıldı bel kemiğimiz, ecelin dizlerine oturmuş, felç geçirmiş kuru sıkı yüzümüz neylesin? İşte biz, var olmak yok olmak faslında sırattan düşmüş günahkarlar gibiyiz. Dilimizde ne tat ne tuz, elimizde soluk sarının hatırası bir güz, yani gazel, yani çürümüş bir yalnızlık. Nasıl ve ne ile teselli ederler seni artık, bilemem, anlatamam. Masallara tok karnımızın tozpembe öykülerle oyalanacak vakti yok. Def edilmiş kelimelerin iklimiyle, ülke adaletinin, yasaların, insan haklarının korunamadığı çizgide yürüyoruz. Mezara doğru, çırılçıplak sürgünümüzle, sadece biz bizimle, arkası gelmeyen hüzünle, kırağının vurduğu ufacık salkımların sakladığı üzümle, santim santim boşalıyoruz ölüme..

Abıhayat içme imkanımız yok, çünkü erken yaşta vurdu, mengeneyle kopardılar gençliğimizi, çocukluğumuzu. Domuz sürülerinin zehirli dişlerine, leş kokan tenine maruz bıraktılar pirüpak huzmemizi, imanımızı. Tanrısızlık yemini yapmış ifrit cinnetinin pençelerine teslim ettiler hayallerimizi. Bengisu korunaklarından arındırılmış, çelik yeleğini piranaların ısırdığı saldırılarda akıttık kanımızı. Alçağın, puştun, soysuzun tur attığı kancık türbülanslarda kaybettik mavilerimizi. Şu gördüğün taş, şu mermerden ötesi sanrıdır, spekülasyondur azami sınırları. Kargaşada unuttuk yörüngemizi, çekip çıkartamadık gövdemizi acının dışkıladığı kanallardan, hendeklerden. Fare ölüsü yedirdiler papatyalarımıza, hudutta değil, tam merkezinde ülkemin infilak etti kimyevi tasvirimiz. Aklımızda boşluğa fırlatılmış meteor yangınları, cehennemi aratmayan volkanik revizyon. Salim türkümüzün ilk nakaratında kırdılar sazımızı, boğdular sevdamızı. Bu korkunç ahvalin, bu kepaze fikirsizliğin ruh hastası, beyinleri mantarlı, mayasıl fabrikasyonu, paçavra pası bu katil karabasanlarla karılıp koyulduk mezarlara. Tanrının verdiği cana ihanet edenlerin kindar, nefret uçlu kuvvetiyle bastırıldık, nefessiz bırakıldık. Mağduruyuz zalimlerin. Bağırsakları metabolik düzene aykırıların mağduruyuz. Ben yuvası bozulup yumurtası kırılan, kuluçka nöbeti zehredilen bir yuvanın kuşuyum Tanrım..

Geliyorum Tanrım, yerim hazır mı? Geçebilecek miyim sevap günah köprüsünden böğrüme sarı ve beyaz kelebeklerin konduğu gün? Tüllerim, perdelerim, bordo nevresimim, mavi kırlentim, beyaz çarşafım hazır mı? Hazır mı Tanrım küçük ayıcığım, yalancı dünyanda para verip alamadığım hacıyatmazım hazır mı? Yedi yaşındayım, param yok, alışverişe gittiğim bir günüm, gardırobum, şifonyerim ve dolayısıyla elbisem yok. Üstümdeki çulu da çıkardılar. Kar rengi bir şeye sardılar, çuvala konulurcasına içine attılar beni, cebi yok dediler. İsterdim ki Kızgın'ın tüylerinden bir tutamı beyaz elbisemin, kefen dedikleri giysimin baş ucunu aralayıp avuçlarıma tutuştursalardı. Neydi suçum, bilemedim. Neydi suçum gülemedim. Devler cüceleri yuttu, sırtlanlar ceylanlara tuzak kurdu, bubi tuzağı gibiydi insanların şefkatsizliği, suretleriyle temas kurmaktan korktuğum, dinamite dönmüş vahşi damarları kinle patladı. Yok oldum Tanrım. Kelimelerim yok oldu. Kelimelerim sıcak somundu. Şimdi kelimelerimin arasında taşlar, molozlar var. Dişledikçe unufak oluyor dişlerim, öğütülüyorum Tanrım. Kıpırdama şansım kalmadı, kımıltısız, sessiz ve vurgunum. Yerden kesilmiş vücudumun yatay geçitlerde elden ele dolaşımını seyrediyorum. Herkes kendi ölüsü için ağlıyor. Fakat ben, işte ben, ben ağlayamıyorum Tanrım. Musalla susturulmuşların özetidir, öğrendim salt yedi yıl yaşayıp, ne kadar çok değil mi Tanrım!? Açsın, okusunlar adımı kalbi mızrakla delinmiş annelerin saydam çığlıklarından, cilt cilt kitaplardan daha derin bir intizar bırakıyorum kainata, baksın dokunsunlar dilime, unutmasınlar ismimi. ben Rukiye, dönüşü olmayan sevgiye gittim, birazdan musalladan da kaldıracaklar cansızlığımı, elveda diyecekler, hepi topu bu kadar. Bu kadarız Tanrım, sadece yedi sene yaşadım yedi sene, bir iffetsizin kurbanı oldum. Adım Rukiye, yakıştırmadılar beni umut denen ülküye..

MEZARA DOĞRU (II)

Kadınlar, cenaze namazını kılamaz kızım. İslami törelerin vazgeçilmez kuralıdır, musalla önünde kadınların sıklaştıracağı safları olmaz. Biz, burada gün yüzü görmemiş odanda hıçkırıklarımızın vücuda gelip dikleştiği kalıptayız. Safımız ancak ve ancak bu kadar sıklık taşıyor. Bağışla kızım. Affet inci tanem, bağrımın nefsini sarhoş eden biricik sevgilim. Biz gelemedik ardından. Babanı gönderdik, o hepimize yaraşır biçimde eda edecek namazını. Ah kuzum, baban hiç ağlamadı sen ölünce. Hani, sana tarlada babanın gözüne toprak kaçtı dediğim gün vardı ya, babanın ağladığı, gözyaşlarını stok yaptığı gün o gündü. Cenazenin başında ağlamak ölüye eziyettir kızım, öyle öğrettiler bize. Henüz sana öğretemediklerimiz yüzünden topalladı bilgiler, aç susuz kaldı felsefeler, edebiyat düşlerimiz, sanatsal kalıcığımız örselendi..

Bir küçücük çocuğun kanlı ellerce yok edilmesinin başta Türkiye olmak üzere tüm dünya ülkelerine vereceği mesaj nedir biliyor musun? Melekten varlığın ötede bir yerde, hüviyet sorgusuna tabii tutulmadan söyleyeyim kızım: Sen, ben ve baban sabahları tarlaya gidip toprağı niçin çapaladık bilir misin? Neden topraklar işlenir bilir misin? Sadece ekin ekip ürün toplamak için değil. Topraklar ıslah edilmek için de işlenir. Bak kızım şu karşıki mor tepelerde binlerce hektar işlenmemiş arazi var. Hepsinin üzerindeki örtü; diken ve ısırgan otundan ibarettir. Eğer oraları da işleseydi köylüler o arazilerin üzerinde diken ve ısırgan otu yerine gül, çay, mısır, pamuk..olacaktı. İşte yanaklarına bıldırcın konmuş, dudaklarından arıların bal topladığı meledikçe güzelleşen kıvırcık kuzum, insan da öyledir. Islah edilmemiş, derdi sorulmamış, çocukluğu sorunlu geçmişlerin, itilmiş kakılmış toplumların içinden hep böyle canavarlar çıkar ve seni, nice küçük Rukiye'yi alır götürür..Oysa ülkemizdeki binlerce sorumlu, kendi çocuklarını Amerikan kolejlerinde okutanlar; incik boncuk şamata dertlerle uğraşacağına Türk toplumundaki intiharları, cinayetleri çözümcül yolla sıkça konu edinseydi bayındır sonuçların önünü açmış olabilirdik. Ve sevgili kızım; cukkası uğruna, şişkin cüzdan şaklabanlığı yolunda, menfaat tutsağı kişiler sırf şöhretim kabarsın, adım duyulsun diye it gibi havladıkları yandaş kanallarda ceviz kabuğunu dolduracak fayda sağlamamışlardır. Bu hırsız, yalancı, çıkarcı, basur memeciği, siğil yığını, virüs topağı bu ruhsuz aymazlar olduğu müddetçe bizler çok daha Rukiyeler kaybederiz bir tanem..

Tez elden davranamadım, belki oynayabilirdim bazı şeylerin kaderiyle. Olmadı cancağızım. Ben sana bunları anlatacak zamanı sonraya erteledikçe etçil kuduzların salyasını kurutamadım. Özür dilerim kızım, çok özür dilerim..
Babanı mezarına gönderdik, ben gelemeyeceğim Rukiye. Bir çift melekten alırım haberini, kefene sarılı bedenin kara toprağa değince bildirirler havadisini uykusuzluğuma, zorlu, zift gecelerime..

Kevları bile parçalar sevgisi körelmişlerin haydutluğu, delinatörleri ezer geçer yabanıl bir şoförün katılığı. Bir kültürün hukuk, demokrasi, sanat, bilim, sosyoloji, psikolojiye düşmanlığıdır seni öldüren, onmaz ağrılarla canını alan..

Ben senin gidişindeki yangını maden ocaklarında yüzü gözü katrana batmış, iş güvenliğinin hafife alındığı; işçinin, emekçinin soyulduğu pespaye niyetlerde de gördüm. Kocası ve yavrusunun pisi pisine ölüme yollanmasında hakkaniyete, adil sisteme başvuran annenin bitmek bilmeyen onurlu savaşını gördüm. Esas itibari ile dikkatsizlikten rayların altı boşaldığı için kompartımanları savrulan trenden ölü çıkarılan ailesinin hakkını hukukta arayıp da bulamayan bir annenin çırpınışıydı gördüklerim. Gördüm Rukiye gördüm; emeğin mimarlarını, gariban vatandaşın hayatını talan eden yamyamların uğursuz, umursamaz, vefasız, duvardan suratlarını. Bu mermer suratlarda itikadın ne kadar kirli, harcanmış, mahvedilmiş olduğunu da gördüm..

Ben gelemedim namazını kılmaya. Ama babanı gönderdik. Elbet ben de geleceğim, haykırdığım mahzenden soyutlandığım zamanın şahitliğinde. Elimdeki son hatıran: su dolu bidonunla kızım..

Ey sonsuzluğumun mavi gökdeleni
Elveda hüzünlü dağlarımın kardeleni.

Engin Yeşilyurt

25 Kasım-28 Kasım 2018
SOĞAN OPERASYONU - 3
SOĞAN OPERASYONU - 2

İlgili İletiler

 

Yorumlar (0)

Henüz Yorum Yapılmamış