MAKSUDE TEYZE (YAŞLILARIMIZA)

inbound6010313618707051079

DİKKAT: Öyküdeki özel isim bir hayal ürünüdür!

Balkona değiyordu yaşlı ağacın dalları, akşam saatlerinin yarı loş tenhalığını bıçak ucuyla deşen meneviş bir yansıma beliriyordu gövdesinde. Ağaca yaslanıyordu soluğu. Cemaline yaklaştıkça eskiyen parlaklık, kaşlarının üzerinden yükselerek koyulaşıyor, çizgi biçiminde değil, oval bir ağırlığı yüklenen yoğunluğu ile semaya dağılıyordu. Kısık bakışları; ağacın gölgede bıraktığı, uzaklardan gelip dalların arkasına yakamozlar misali kırılıp düşen kentin ışıklarına kayıyordu. Çılgın arzuların dinginleştiği, refahın yüceldiği derinliklerde âsil bir huzur ile adeta genleşiyordu bütün metal duygular ve gözbebeklerindeki şümul mestaneyi okşuyordu sessizlik. Büyüleyici rüyaların esrarını yaymaya başladığı, gündüzün ferasetini uyutan, kuşların yuvasına döndüğü böylesi vakitlerde hatıralarının uykusu ağırlaşıyordu. Çat diye bir ses, adeta şimşek hızıyla alacakaranlığa vurup geçti, sanki en kalın yerinden kırılıyordu ninnilerin ülkesinde hayaline tutunduğu ağacın dalları. Duyduğu haşin korkunun pençelerinden kurtulmanın direnciyle başını karanlığa sokup bekledi. Rüzgârsızdı hava, kımıltısız, sabit mi sabit. Vazgeçti, başını soktuğu karanlıktan çıkarıp oturma salonuna geçerken "içerim" diyerek yanına aldığı kulplu bardağındaki çayı iyice soğuttuğunu fark etti...

Evin bir yüzü kentin ışıklarına, diğer yüzü ıssız yükseklere bakıyordu. Bu defa gecenin kıyısına yaklaşıp varoşların tepelerini tarayan evinin cama bitişik duran sandalyesine oturdu. Düşündü taşındı, davetkâr zihninin monologlarını aldı karşısına.

Onları yalnızca uzaktan mı seyrettik dedi ve devam etti: Onları melun sistemin vahşi değişimine yem etmedik mi? Sinelerindeki gamı, felaketi, zorluğu yazan kalemi yakından tanımaya ne dersin? Mesela buğday sarısı sayfaların ruhuna karışan emektar öykülerin şifresini çözelim mi? Geç kaldığımızı düşünsek de omuz verelim mi her birine, yan yana gelelim, aşılmaz zannedilen engelleri aşalım mı? Azaltalım mı soru işaretlerini, gerekirse burada bitirelim mi? Bağrımızdaki vefakârın öne atılması için imkânlarımıza kol kanat gerelim mi? İşitsinler bizi örneğin.

Merhaba kara kapaklı defter diyelim.
Şu ân ne yazmamı istersin? Kederden yorulduğunu mu söylüyorsun? Yazmayalım mı? Hakikatin, iğne iğne batan gerçeğin altına kalıcı bir biçimde imzamızı atmayalım mı? 
Başta çevremizde, sonra ülkemizde olan bitene kayıtsız kalarak bize dokunmayan yılana bin yaşa diyerek var olmanın bir dirhem haysiyet taşıyabileceğini mi sanıyorsun?
Kararsızlığınla cimriliğinin derisine dokunuyorum. Ders almak istiyor musun?
O hâlde beni takip et dedi ey monologlarım!

...

Eşini kaybettiği sancılı takvimi yırtamadı. Hâlâ başucunda, mıh misali çakılı durur. Uzunca bir ayrılıktan sonra kapının zili çalar mı diye bekledi diyeceğim, ama olmayacak; çünkü zil çalışmıyordu. 
Ne söylesek bilmiyorum? 
Haydi, gel; "Kim kapıyı vuracak?" diyelim!..

Dünya nasıl bir yerdi diye sorgulayan beyninin dar odalarında, günlerce tecrit edilmenin derin hüznü ve hicranını yaşadı. Fiziki gereksinmeler belirli saatlerde dışarı çıkmasını mecbur kılsa da genellikle içine düştüğü kapalı, çıkmaz bu alan, onun yürüyen, dillenen tek canlı cenazesiydi. Kelimelerin öğütüldüğü bir sükunetle doğruldu koltuğundan, boğuk yankılar içinde mazinin taşlı bayırlı yokuşlarından alnındaki teri döke döke şimdiki zamanın kollarında buldu kendini. Dirseklerindeki yontulma, acıma hissi dizlerine inen psikolojik yorgunlukla baştan ayağa hücum eden kaygılarıyla yüzleşmekten imtina edemedi. Sarı bir yaprak ufalanarak doluştu kucağına, avluda öten kuşların, açan çiçeklerin, baharın tanımakta geç kaldığı tek gazel parçası oldu rüzgârın getirdiği soluk, matemli ayrıntı; artık bin parçaya bölünmüş, un gibi dağılmış, sinmiş, çökmüş durumda. Bir yaprak, sâkinliğini koruyarak hiçbir şeye aldırmadan açık bulduğu pencereden girivermiş, parçalanmış, öylece düşmüştü kucağına...

Bir yaprak ki bu, dağılsa da toz zerreciklerine dönüşse de konuşmak istedi, giderken bir şeyler mırıldanmaya hazır bünyenin vedalara sığdığı altınımsı eşikte güneşi, ısıyı, doğayı geride bırakmayı denedi ve başardı. Eteğini toplayıp ayağa kalkmadan evvel dağılan yaprağın her bir parçasını avuçlarına doldurup dış kapıya yöneldi. Sabahın erken saatlerinde günün ışığı, sıcaklığı içeriye girsin diyerek sonuna değin açtığı kapının önünde durdu, avuçlarına baktı, avuçlarındaki o hafif ağırlığı, bahçeye açılan basamakların solundaki toprağa bıraktı...

Evren değişik bir yer; morun, yeşilin, sarının, mavinin, kirlenen beyazın, yaşlanmayan siyahın en çetin karışımı; tutunca elinde kalan, aldıkların kadar bedel ödeten, verdiklerin kadar sıra sıra, bağımlı, yoğun, doğurgan...

Evren:

ateşle kül
su ile köz
taş ile pamuk
pas ile demir
ekmekle hamur
zeytinle çekirdek arası bir yer.

Alışabildiğin şey, yaşatabildiğin refleks, biraz da kaçınabildiğin korku kapanı. Soğuyunca nasırlaşıyor düşünceler, dokununca kanlanıyor ifadeler. İstemsizlik örgüsüdür, çözülmez bazen, sıkı sıkıya tutunur, hantallaşır, başkalaşır. Ekşir, sirkeleşir kabuğu çatlayan yalnızlığın derisinde; öksürür, kızarır, sızısında demlenir. Bilenir metalin ucunda kırılgan keskinliği ile, çekilir çekilir çekilir daha çok gerilere hiç kimselerin giremeyeceği uçsuz, sağır çıkıntıların kenarını tırmalayan çizgiye, son kamburuna biner kimsesizliğin ve sahipsizleşir evren...

Şeritler çizildi boşluğa, dünyanın atası evren konuştu, çatı katlarına, bodrumlara, rutubetin yoksullaştırdığı aralara, örümceklerin tokatladığı deliklere, kirişlerin mahzun çukurlarına girdi, saplandı ta diplere, çıkmadı, sökülmedi yerinden. Konuştu evren bastonu kırılan, boynu bükülen, sakalını kesemeyen dedelere, tıraşsız, günaydın nedir bilmeyen vaktin yılgın şafaklarına. Konuştu evren tırnaklarını kesemeyen veya keserken eziyet çeken, etini kesen, gözünden yaşları dökülen, elbisesi yağlı, kirli, çâresiz, cılız bileklerin sahiplerine, ona, Maksude Teyze'ye, topukları çatlak, bakışları yavan, lokması yarımlara...

Garip bir devingenlik, dengesizliktir evren; oyuncaksız, bilyesiz, şekersiz büyüyen, fidanları sökülen, ormanları yakılan, tarlaları yağmalanan, talanın, yalanın oyduğu tarümar bir diyar, o diyarda güzel gün görmeden ihtiyarlayan, gözden kaçırılan detaydır. Kimi uzaklarda depreştikçe yarası kanayan figandır kimi çamurlu suda yıkanan giysidir kimi de zatürreden ölen soluksuz, renksiz yapı, susuzluğa yenilen bir çift böbrek, patlayan apandisit, zehirlenen can, canan...

...

Bahçede yeşillenen çimlerin arasına döktüğü, ufalanmış yaprağa el salladı. Yüzünü karşıdaki yola, yolun kenarında oynayan çocuklara çevirdi. Diyaframdan gelmeyen sesiyle bağırmaya çalıştı, bağırır gibi oldu, duymadı çocuklar. Her gün bir ekmek, haftada bir mutfak ve temizlik giderleri için ılgıt ılgıt yol alırdı üç yüz metre ileride, mahallelinin ihtiyacına cevap veren bakkala. Bir daha seslendi çocuklara, duyan olmadı. Oturduğu hafif yosunlu basamaktan kalkarak umudunu tazeledi, duvarlara tutunarak mutfağın camına yöneldi. Belki duyar diyerek bu defa komşusuna seslendi. Evde kimselerin olmadığına inanmak istemeyen inatlarını yanıtsız kalmakla cezalandırdı. Cezayı defetmenin zamanı geldi, durma, yürü! İş başa düşmüştü, gayri düşecekti yola, bitkinliğine yenilmeden yeniden doğarcasına bütün kılıçlarını çekecekti hayata.

Bismillah dedi her şeye sıfırdan başlamayı destekleyen mucizevi iksiriyle ve sağ adımını bahçe kapısını araladığı ilk makul mesafeye attı. Galiba olmayacak, yürütmeyecek beni ağrım! Ne yapsam? Çocuklar karşımda, şimdi duyarlar beni, onlara mı söylesem?

_Çocuklar bakar mısınız?
_Buyur teyze!
_Bakkaldan bir ekmek, bir kilo zeytin bir kilo da beyaz peynir alıp getirebilir misiniz?

Anında hizaya gelip birbirlerine baktılar, beş kişiydiler, tek kale maç yapıyorlardı. Oyun bozulacak, oynadıkları futbolun zevki kaçacak diye korku dolu mimiklere büründüler...

Kuru kuruya gitmek olmazdı, ne de olsa çocuktular, çikolataya, bisküviye, soğuk içecek vesaireye ihtiyaçları vardı. Maksude Teyze çocukların arzularına karşılıksız kalamazdı. Hırkasının sol cebindeki yüz lirayı çıkarıp hemen yanında, topu elinde tutan çocuğa uzattı.

_Arta kalacak paradan kendine ve arkadaşlarına da bir şeyler alırsın. Hadi yavrum, burada bekliyorum.

Oyun bölünecek, soğuyacak, tadı tuzu kalmayacaktı oyunun. Hem tedarikli de gelmişlerdi. Kısa boyu, yanık suratı, biraz da saygısız duruşuyla en arkada konumlanan çocuk umursamaz tavrıyla "Bizim içeceğimiz, paramız da var" dedi. En arkadaki çocuğun yanındaki "Kendin git, biz oynuyoruz, görmüyor musun teyze?" dedi.

Diğerleri de sırasıyla 

_Sen, kendin git
_Sen, kendin git
_Sen, kendin git, dedi.

Gidiyorum çocuklar, ben kendim gidiyorum. Bundan böyle sizlerden hiçbir şey istemeden küçücük ayaklarım, zayıf da olsa takatime güvenerek gidiyorum.

Ne de olsa çocuktular, ne dese geri tepecekti! Çocuk ve çocukluk ayrılmaz bütünün çelikten parçalarıydı, koparamazdın, ayıramazdın. Süpüremezdin zeminden mevcut, sert, kalın gerçekleri. Nasıl yapışmışlarsa zemine öyle de kalacaktı gerçekler.

Dokunma çocukların gerçeklerine; sen, bükülebilir, kırılabilir kendi gerçeklerine dokunarak yürü...

Dokunuyor atmosfere, hiç değilse betona, taşa, yol boyunca biriken selamsız sabahsız insan yığınlarına parmaklarının narkozlu yavaşlığı ile...Kediler miyavladı, köpekler havladı; şehrin taşrasının rutini hep böyleydi. Etkilenmezdin, aynı şarkıyı defalarca dinleyip ara tonları yitirip genele odaklanmaya, zamanla genelden de sıyrılmaya benziyordu hep böyle dediklerimiz. Gelir ya aklına, gezinirken bakınırken geçer ya gözünün önünden üstünde durmayıp bilinçaltına ittiklerin. Acaba evinde miydi komşuları, duymuş da duymazdan mı gelmişlerdi? Her çağrımda bir sıkıntım, bir isteğimin olduğunu öğrenmiş de perdelerin arkasına mı saklanmışlardı? 

...

_Oooo Maksude Hanım! Hoş geldiniz! Bugün sekizinci gün, yedinci günün öğle sonrası gelirdin, hayrola?
_Seni üçkağıtçı seni(gülüyor) menfaatin var diye soruyorsun hatrımızı. Gelip kapıyı çalar, ihtiyaçlarımı getirebilirdin! Sen gelemedin diyelim, çocuğu gönderirdin. Ölsek haberiniz olmayacak.
_Çocuk annesiyle gitti! Okulu, çamaşırı, yemeği var. Altı ay daha yoklar, ayda bir gelir giderler. Ben de gelemiyor, yoğunluktan başımı kaşımaya vakit bulamıyorum. İnan ki düşündüm, gidip akşamları çal kapısını, var mı bir ihtiyacı diye sor veya al götür ihtiyaç duyduğu şeyleri. Olmadı, yapamadım; ama bundan sonra geleceğim, ihtiyacın olan şeyleri getireceğim.

İnanmamıştı Maksude Teyze. İnanamıyor, güvenemiyordu insanlara. Kendi öz oğlu üç mahalle ötede oturduğu hâlde annesine uğramazken mahalleli bunu bilirken elin adamına kızamazdı. Kime itimat edecekti kendi kanından olan sırtını dönmüşken on beş günde bir yalancıktan arayıp halini sorarken yedi kat yabancıya ne diyebilirdi?

_On beşli yumurtalardan, birkaç adet de hazır çorbalardan koy poşete, aman oğlum kırılmasın yumurtalar, güzelce tek torbaya yerleştir, uğraştırma beni.

_Tamam Maksude Teyze, istersen mahallenin çocuklarına söyleyeyim, taşısınlar poşetini.

_Yok oğlum yok! Bırak çocuklar oyununu oynasın. İlk defa mı geliyoruz buraya, ilk defa mı yürüyoruz elimizde çantalarla, bugün de yürürüz. Hadi oğlum, sağlıcakla kal.

_Güle güle Maksude Teyze.

Yine yavaş adımlarıyla bastığı yeri didik didik eden bakışlarıyla koyuldu yola. Yanından pahalı araçlar geçti, kimseler durmadı, hepsi de mahallenin gençleriydi. Araçların arkasından hüzünle dumanla kaplı dağları andıran kasveti yudumlayarak bakakaldı. Gücenemez, bağıramazdı kimseye, buna hakkım yok diyordu. Kendi öz oğlu şehrin sosyetik güzeline kapılıp yuva kurup kapılarını merhamete, insanlığa kapatmışsa biricik annesini unutmuşsa kime, kimlere feryat edebilirdi, edemezdi!

...

Çocuklar bahçe kapısı önünde oynadıkları oyunu sürdürüyor, bağırıp çağırıyorlardı. Ne hikmetse Maksude Teyze'ye "bakkala sen git" diyen çocuklar, başka yer yokmuş gibi Maksude Teyze'nin kapısı önünde top koşturuyordu. Kızamazdı kimseye, kendi öz oğlu....

Komşuları evde miydi, değil miydi? Diklenip başını kaldırıp bahçe kapısının koluna tutunarak bakındı. Evet, evdeydiler. Sanırım, duymazdan gelmişlerdi Maksude Teyze'yi!?

Olsun dedi içinden, belki böyle olmalıydı; belki bu, herkesin reva göreceği şeydi bana? Çünkü kendi öz oğlum...

....

Mutfağa geçti, ocağı ateşledi, çaydanlığı suyla doldurup ocağın üzerine koydu. O ara karşıdan ses geldi. Seslenen komşusuydu. Maksude Teyze'nin seslenip evde olmadığını varsaydığı, sonra evde miydi diyerek kuşkulandığı kişi. Düşündü gene: günaha girmeyeyim, belki evdeydi, duymamış olabilir! Yine de o değil midir ara ara gelip Allah'ın selamını verip iki çift lafla huzur veren?

-Efendim komşu!
_Koydun mu çay suyunu ocağa Maksude Teyze?
_Evet!
_Yarım saat içinde sendeyim, tamam mı?
_Tamam!

Su kaynamak üzereydi, kuru çayı mutfağın alt rafından çıkarıp ocağın kenarına koydu. Satın aldığı hazır çorbalardan dometesli olanını çırpmak ve pişirmek için mutfağın en üst rafındaki küçük tencereye uzanmak istedi, boyu yetmedi. Sandalyeyi yanına çekti, terliklerini çıkarmadan sandalyenin üzerine çıktı. Elini uzattı, tam tencereyi alırken dengesini kaybettiği gibi sırt üstü yere çakıldı, başını mermere çarptı, başı yarıldı, kan boşaldı...

Yarım saat sonra kapısı çalındı, kapıyı çalan komşusuydu. Çaldı çaldı çaldı, kapıyı açan olmadı. Yükselen sesiyle 

Maksude Teyze 
Maksudee Teyzee
Maksudeee Teyzeee dediyse de açılmadı kapı. Komşusu şaşkın, merak içinde. Namazda mıdır diyerek beş on dakika kadar bekledi. 

Bir daha çaldı
bir daha!
Açılmadı
açılmadı kapı!
Arkadan dolandı, mutfağı görebileceği noktaya, kendi evinin soluna geçti. Bakındı, göremedi; lakin buhar yükseliyor, azıcık aralanmış cama vuruyor, dışarı çıkıyordu. Çaydanlığın buharıydı. Ürperdikçe ürperiyor, ne yapacağını bilemiyordu. Bir anda, aklına gelenin diline düşmesiyle "merdiven" dedi. 

Merdiveni duvara dayadı, tırmandı, baktı, yerde yatıyordu kan revan içindeydi Maksude Teyze. İçeri girmek istedi, giremedi. Merdivenden inip etrafta kimi gördüyse yardım edin çağrısında bulundu. Polisi, ambulansı aradılar. Polis geldi, kapıyı kırdı, ambulans geldi, fakat iş işten geçmişti. Maksude Teyze ölmüştü. Oğlunu aradılar, oğlu geldi, gelini de...

Oğlu ağlıyor, yer gök inliyor! Komşular birbirlerine fısıltıyla "Yalandan ağlıyor, şimdiye kadar nerdeydi?" deyip ne deseler haklı konuma geçiyorlardı. Gelini de ağlıyordu; fakat oğlunun gözyaşlarına inanmayan komşuları, gelininin gözyaşlarına timsah gözyaşı demeye bile gerek duymuyorlardı...

Maksude Teyze'yi otopsi için götürdüler. Kendi düşmüştü, yalnızlığına düşmüştü. Oğlunun, dünyanın vefasızlığı yüzünden içindeki kocaman acının girdabına düşmüştü. Vicdanlar uçuruma savrulmuş, yürekler, duygular, hisler ölmüştü. Ölen Maksude Teyze değildi; meğer sadakat, şefkat, bir evladın anneye sevgisi, bağı ölmüştü. Allah rahmet eylesin! 

Allah rahmet eylesin! Buraya kadarmış, böylesi sonlanmak da varmış, bunları görmek, inim inim inlemek, ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi kepazeliklere ara vermeden devam etmek...

İyi bak şuraya, şu kıvılcımın tutuşturduğu çıraya, ocakları yakıp yıktığı yere? Kim var orada, kimler can çekişiyor? Nereden çıktı bu çıyanlar, bunca zehirli yılanı hangi coğrafyanın, iklimin elleri getirip soktu aramıza? Bak şu katrana, nasıl da karışıyor süte, ey kalbini zillete satmış sefahat düşkünü, zulmün belgeseli bedenler bakın şu tabloya, her yerinden fesatlık, iğrençlik, veba fışkırmıyor mu?

Kentlere milyonlar akın etti, gürültüler ayağa kalktı! Sanayi, ticaret, fabrika derken sömürülen işçiler, sömüren patronlar derken kemirgen gidişat, hiyerarşinin üstün putlarını ulaşılmaz kılıyor. Her geçen gün biraz daha eziliyor, kolunu makineye kaptırıyor, kolundan oluyor. İşçiyi sıfırla çarpan sayı patronu devleştiriyor.

Yapay atak, dijital dinamik, süslü, cansız konforun dişleri arasında, sayısızca canlı lokma, çiğnenmeden yutuluyor. Kentlere cıva, zift, kimyasal yağıyor; nefes, ten, sağlık gidiyor. Etkileniyor, eriyor beden. Kolon kafalar, metal yüzler, mekanik ilişkilerin, bozguncu düzeneklerin tahribatıyla kahredici çarkın dişlileri nereye temas ediyorsa orayı kapıp götürüyor. Modern esaret, intikamını feci şekilde alıyor! Baş belası, sentetik kimliğin türevi dayatmacı, baskıcı, illegal yapılar tek tek kuşatıyor bizleri. Sokaklar, caddeler, şehrin merkezlerinden geçen kirli zirveler; güvensizliğin pençelerini büyütmekte inovasyonun en tehlikeli fitilini ateşlemiş vaziyette. Yerküre işgal altında, kıskaca alınmış, vahim bir çöküşe saplanmış, üstten üstten çatırdıyor, iç içe geçip girift bir hâl alıyor, daralıyor, boğuluyoruz. Sığılmıyor milyarlık evlere, milyonluk arabalara, ofislere...hükmetse de somut tekrara para; doymuyor servetin, sermayenin gözü, misal mutluluğu garanti edemiyor...

Bir minik yaprağın gelip girdiği evinde gayri dilsizdir baharlar, utangaç dizginin cümleleri mağluptur, af dileyemez, mezarına gelemez, duasını okuyamaz. 

Ne çehremizde gönülden edalar kaldı ne gözümüzde dürüstlüğün feri.

Yıprattık, parçaladık mendillerimizi; ağlamıyor, ağlar görünüyoruz; duygusallığımız sahte, yas tutma süremiz entrikalarla yüklü. Kurtulamadığımız riyanın, insanlıkdışı sayısızca yapmacık tepkinin etkisi altındayız. Şikayetlerini örtenlerin mutluluk kisvesini hiç sorma, kapış kapış gidiyor, yok satıyor. Öyle ki kitleleri kandıranların enkazı ayrı bir facianın zifirini kusuyor bugün. 

Hakkın vardır haftaların, ayların, yılların; yavruların, oğulların, kızların üzerinde; yumuşacık inancın, doğrularınla suyunu verdiğin çiçekler, yemini önüne koyduğun kuşların, salkımını koruduğun bağların, kökünü beslediğin ağaçların, dalların, kokusunu koruduğun dağların üzerinde...Suç tabiatta değil, bizdedir. Ufalanıp toza dönüşen, kucağına doluşan bir kuru yaprak bile olamadığımız, seni itip kakarak ihmalin kuyusuna attığımız, gaddarca harcadığımız için suç bizdedir. 

Her şeye, her fitneye, pisliğe yeten aklımızla canını koruyamadığımız o gün, kıyametin koptuğu gündü. 

Orası dündü, burası bugün.
Bugün de aynıyız!
İşte aynalar!
İşte görüntü!
Bak bak!
Görüyor musun?
Yine dışımızı görüyoruz!

...

Maksude Teyze'yi toprağa veriyoruz. Etrafta yüzlerce baş, yüzlerce kol, ayak. Altımızdan üstümüzden yol geçiyor; grup grup insanlar, işine gücüne, eğlenceye gidiyor. Dibimizde, sağımız, solumuzda minicik çiçekler, kocaman mezarlıklar, mezar taşları, taşlara ve çiçeklere arılar konup uçuyor. Yüzlerce ayakkabı, siyah ceket, gömlek görüyorum. Ayaktan girip saç telleri arasından çıkan, biraz sonra unutulup gidecek olan matemin tüten dumanını görüyorum. Yoldan genç kızlar, erkekler geçiyor. Gülücükler yankılanıyor, betonlaşıp kafamıza çarpıyorlar. Kimseler bilmiyor, uzaktan, yoldan geçen bizi tanımayanlar, nereden bilsin topyekün bir mahallenin suçudur bu ölüm! 

Yedi ay, sekiz ya da dokuz ay karnında taşıyıp acılarla doğurduğu, büyüttüğü, can paresi evladının suçudur bu. 

Maksude Teyze'yi toprağa veriyoruz. Çiseleyen yağmurun altındayız, toprak çamurlaşıyor, kayıyor düşüyoruz. Tek Maksude Teyze yaşıyor, hepimiz canlı canlı gömülüyoruz, her kürek tutuşumuzda mezarı dolduran toprak taneleri arasında kaybolup giden, santim santim ölenin biz olduğunu bilmiyoruz. Üç Fatiha, üç Felek, üç de Nas okuduk bitti, hepsi bu kadardı demek! Onca yıkım, kasırga, yorgunluk nereye gitti Maksude Teyze? Üstüne üstüne gelen odalarda terslenen nefesinin darlığa gösterdiği dirayet, böğrüne çökmek için cellatlaşmayı bekleyen tavanların fırsatçılığına açtığın savaşlar nereye gitti? Sayıyoruz Maksude Teyze, tahtalar dokuz tane! Çektiklerin, senelerce hıçkırdığın, kuytulara akıttığın gözyaşların hangi görünmez morluğa döküldü yahut dokuz tahtanın hangisini yıkayıp geçtiler? 

Göz gözü görmüyor mu burada yoksa bize mi öyle geliyor? Kendimize gelemedik mi? Ama farkına vardığımızı düşünüyorum. Karanlıklar sana huzme, bize zifirdir gayri! 

Asla inkâr edemeyiz! Mutlaktır ki üzerimizdedir hakkın! Ey kalpsiz sığlıklarımızla incittiğimiz kadın; helâl etme, hakkını helal etme bize! Biz seni değil, toplum olarak kendimizi gömdük!

Bizler senden önce öldük!
Allah rahmet eyler mi bize?


.Engin Yeşilyurt
25 Mart 2020
Saat: 02.30

Komplo Teorilerinizden Gına Geldi!
65 YAŞI TESLİM ETMEYİN!

İlgili İletiler

 

Yorumlar (0)

Henüz Yorum Yapılmamış

By accepting you will be accessing a service provided by a third-party external to https://www.tahtapod.com/