Ahududu Sıhhâtleri

82A94719-1059-4653-9272-C016AB6760D2

Sağ kulağımdan girenler göz yaşıma dönüştü hep. Susulacak yerleri bildim ve çalıştım. Kendimi bir kadın olarak değil, insan olarak bile göremez oldum. Büyüdüm fakat hislerim bana yoldaş olmadı, iki kız çocuğum için bu hayattan zevk alıyorum ara sıra, bu yüzden haftanın 7 günü çalışıyorum. Ellerimde oje yok, yüzlerimde lekeler dolanıyor, aldığım kilolar ve ağrıyan uzuvlarım eşlik ediyor direncime. 38 yaşındayım, dökülüyorum ince birikimler gibi.

Ben Ahueda, 1980 yılında Marmaris’de doğdum. Annem ile babamın, bir de haylaz abimin beni zihinlerinden ve dillerinden men etmeden yıllar önceydi bunlar. Abimle günler geçerdi, çalışan anneme yardım için kendimi öldürürken, annem evde olmuyor diye yemek yapmayı öğrenirken, babamın bize sunduğu paralar ve kumarda geçen saatleri vardı ilk. 

Bir ânı

Taşlardan seke seke geçiyorduk, Beşiktaş Kız Lisesinden kaçmış üç kız gülücüklerimizi seriyorduk dallara. Semra ve Gizem ile sinemanın yolunu tutmuştuk. Fazla uzak olmadığı için yorgunluğumuzu yanımıza almadık, sinema kapısından girdik. Gözlerimiz Arslan’ı aradı, Gizem sinema salonuna girerek adını haykırdı. Arslan ürkek ve tedirgin bakışlarıyla gözlerini yumdu. Gülüştük, selam verdi. Üçümüz de koltuklarımıza geçtik ve susmak için son kez çehrelerimize baktık. 

Film saat dört buçukta bitti, beş’de evde olmam lazımdı. Otobüs durağına hızlı adımlarla ilerledik, cüzdanlarımızı çıkarıp elimize iki üç kuruş sıkıştırdık. 

Cam kenarına geçip, Beşiktaş’ı gözlerimde sakladım. Hiç pencereden görmemiş gibi ağaçları, yaprakları, insanları, sokakları, kaldırımları, giyim ve kuşamları...baktım. Gizem ile Semra çekişirken gülmekten alıkoyamıyordum kendimi, tartışmaları bir hâyli gülünçtü. 

Dakikalar çabuk geçiyordu, bakışlarım daha da belirecekken; atlıyordum, elim havada “yarın” derken. 

Dilber Hanım’ın evinden geçerken hep bahçedeki vazgeçemediği çilekleri, biberleri, elmaları ile buluyordum. Bu sefer bana tebessüm ederek baktı; 

“Kızım, annem Sultan Hanım’a gitmiş, haber vermemi istedi, bir zahmet git de kadıncağızın merakı gitsin.” 

Kafamı sallayarak yola koyuldum, ama sonra bedenimin kokan teri, çorabımdaki yırtık yer ve üniformamdaki lekeleri hatırlayınca durdum. Gidersem ne derlerdi? Yok, gidemezdim. Haber vermek için gitsem ne olurdu? O zaman da zorla sürüklenirdim, hadi sürüklenmedim diyelim içeri girmezsem kabalıktan başka bir şey olmazdı. 

Yönümü yan komşumuz Hürmet ablanın hizasından ilerledim. 3 kere boşanmıştı, bir evliliği 2 seneden fazla hiç sürmemişti. Özgürdü o, sıkılıyordu hep, hemen her şeyden hem de. Her ne kadar dedikodular Hürmet abladan yapılsa da, mahallede ilgimi ve saygımı en çok çeken kadın o’ydu. 

Tokmağı elimde kavrayıp yavaşça bastırdım. Kapıya doğru adamlar yaklaştı hızlıca, bekleyeni veya soranı pek yok ya, doğru. 

“Ahucuğum, ne oldu canım?” 

“Hiçbir şey olmadı Hürmet Hanım, annem Sultan Hanımdaymış. İçeride, annem gelene kadar beklesem sorun olur mu?” 

Kapıyı ardına kadar açarak beni içeri aldı. Bir kaç dakika sessizlikten sonra; 

“Çorabın mı yırtılmış senin? Ver Ahum, dikeyim ben. Boşuna çöpe atma.” 

Yanaklarımdaki yangın birden bütün vücuduma vuruldu. Bacaklarımdan titiz ve yavaş bir şekilde indirip, mahçup bir şekilde uzattım. Kitaplarımı çıkarıp dersime koyuldum. 

Siren sesleri yankılandı bütün mahallede. 

“Hayırdır inşallah, telaşlanma çocuğum. Hırsızdır olsa olsa...” 

Kapıya sert bir vuruş geldi, Hürmet abla yerinden sıçradı. Şaşkın bakışları ile doğrularak kapıya doğru yöneldi. Bir kaç mırıldanma işittim, içeriye annem ile babam ayak bastı. Kaşları çatık, alnındaki izler belirmiş, eller kenetlenmiş. Kolumdan tutup eve kadar sürüklediler. 

İçeride abim ağzına sığmayan lokmalarla uğraşırken, anneannem evde bizi bekliyormuş. 

“Senin bu torunun bizi delirtti, anca bulduk!” 

“Ne biçim kız yetiştiriyorsunuz. Yazık...yazık...” 

“Çorabım yırtıktı anne, yanına gelemedim, utandım.” 

Babam yumruğunu masaya geçirerek hızlıca yanan şömünenin yanına gitti, eline bir demir sopası alarak ateşe tuttu, bekledi. Kızgın demir ile yanıma geldi. Anneannem yerinden kalkarak çantamı omuzlarımdan atıp, koltuğa attı beni, eteğimi kaldırdı. Abim ağlıyordu tırnakları yumruğunda, babam yumruklarını görünce; 

“Yumruklarını sıkma bana!” Diye bağırdı, abim durmadı, bir dayak belirdi yüzünde. 

Eline kızgın demiri iyice yerleştirerek gözlerime baktı babam. 

“Artık bir kız çocuğu olduğunu hatırlarsın.” 

Yalvardım, yalvarırken korku ve telaş içinde, demir kalçamdaydı, hücrelerimdeydi, anılarımdaydı, ânımdaydı. Dilim kan gölüydü, gözlerim ise sel. 

Babam birden demiri çekti, bir sigara yaktı. Anneannem yanıma doğru geldi ve gömleğimin kollarını sıyırdı, dudaklarından sigarasını kopararak koluma bastırdı. Etim yanıyordu. Artık bir şey acımıyordu sevgimin düşüklüğünden başka. 

Bu ânı nasıl unutacaktım? Sahi unuturmuydum dilimdeki demir kan safrasını? 

Gece oldu, gündüz oldu, ben 40’ıma yaklaştım, unutmadım, unutmayacağım. 


SİYASİ GÜNDEME DAİR
TOLSTOY ve BIZ

İlgili İletiler

 

Yorumlar (0)

Henüz Yorum Yapılmamış