Eylül ile Kasım

Belki yazarak hiçbir şeyi çözemedik ülkemizde belki birçok şeye katkımız oldu. İnsan olduğumuz için isyanlarımız, kavgalarımız, korku ve kaygılarımız da oldu.

Alışılagelmiştir, söylenegelmiştir: "Dünyayı sen mi kurtaracaksın?" denilmiştir. İster bilek gücüyle olsun isterse de beyin gücüyle, kimsenin bireysel ya da bütüncül mahiyette dünyayı kurtarabilecek bir iksiri olduğuna inanmıyorum! Ya da dünyanın hem gezegen hem de yaşam olarak kurtarılmaya ihtiyacı yoktur. Fakat evrende bir boşluğu doldurduğumuz muhakkaktır, kâh ölü kâh da diri olarak. Fosilleşsek bile evrenin bir parçası hâlinde tümleşebiliyoruz dünya ile. Çabamız dünyayı kurtarmaksa belki böyle kurtarıyoruz ölerek veyahut ölmeye meyilli yaşayarak!

Dünyayı kurtarma(!) gayesindeki bir yazar, bütün unvanlarından arınmış olarak sadece kalem tutan(günümüzde klavye veya akıllı cihazlar üzerinden yazıp çizen) yapısıyla mesela neler yapabilir?

1) Yaşadığı toplumun acılarını geleneksel gerçeklerle modernizasyon bağlamında birleştirerek sunabilir, her iki ayrı çizgiyi kendine özgü harslarıyla sunabilir okuyucuya.

2) Ülkesinin ekonomik, sosyal, siyasi, kültürel, psikososyal, sosyakültürel yapısını yer yer üstü örtük yer yer de aleni bir biçimde sayfalara aktarabilir.

3) Haksızlığı, yalnızlığı, yoksulluğu, zenginliği, örselenen değerleri, bozguna uğrayan değer yargılarını, sevdiklerini, sevemediklerini, hoşlandıkları, hoşlanmadıklarını; yârini, eşini, dostunu, komşusu, akrabasını, yedi kat yabancıyı edebi bir üslupla takdim edebilir.

4) İç monologlar hâlinde ilerleyip kendi yazgısı, yanılgısı, hürriyeti, teslimiyeti, zincirleri ve prangalarını tane tane işleyebilir.

5) Susabilir bir yazar. Binlerce kelimenin arasından sükunetle geçip suskunluğu ile en çok konuşabilen, ders verebilen, empati yapabilen, ağlayıp gülebilen, senden daha çok sen olabilen bir fıtrata bürünebilir.

6) Düşebilir kalkabilir, büyüyüp küçülebilir, küçülüp büyüyebilir, sızlayabilir, sızlatabilir; güzergâhını belirleyebilir, geriye dönebilir, ileriye taşıyabilir ağırlığını.

7) Sizinle olduğu kadar sizinle olmayanların, size benzemeyenlerin de tarifi olabilir, hep bu değişken, entelektüel atmosfere uyum sağlayabilir.

8) Büsbütün psikolojik yaklaşabilir, kendi beynini senin beyninle uyum içinde tutabilir, gerektiğinde tüm uzlaşıları yok edebilir.

9) Sosyolojik tavırlarıyla toplumunun yarasına bireysel temeli baz alarak merhem olmayı ülkesi, bölgesi, yöresi, töresi adına tercih edebilir.

10) Her şeyi yazmak isteyip birçok şeyi yazamayabilir. Dokunmak isteyip elini çekebilir, ardınızdan koşabilir, size eşlik etmeyi doğru bulabilir, bulamayabilir de. Yazar en nihayetinde kelimelerle arasındaki köprüyü bilendir. Yazar sonuçta, başlangıcın üstüne yazar, bitişin gölgesine yazar; ama neyi yazar, niçin yazar? İşte, bunu en iyi yine kendisi bilir!

Dünyayı kurtarmasından(!) bahsedeceksek evvela kendini dünyaya ait hissetmesinden bahsetmeliyiz. Öyle ki bir yazar varlığın özünün özneye duyduğu güveni, öznenin nesneyle bağını gerekçesiyle vermeli; yazarın bir notu, iletisi olmalı, kuru kuruya değil, dolu doluya yazmalı diye düşünüyorum. Belki o zaman kurtarır(!) dünyayı, dünyasını!

...

Ben ki, 15 yıldan beridir bazen öfkeli bazen de öfkenin zıddı içeriklerle gülücük ve kahkahalara gebe olabilecek olay, olgu çemberi içinde yazılar yazmaktayım. Kimileri salt bir deneme olmasıyla kimileri de düz yazı mantığının ötesine geçmemekle sınanmıştır. Tam da bu noktada olayların, olguların sıkı bir örgü ile birbirine bağlandığı, Tanzimat'la başlayıp Batı'nın edebi türleri içerisinde yer alan öykü ile devam etmek istedim. Malum öykü türü Türk edebiyatına özgü bağımsız bir tür değildir. Tanzimat'la Batı edebiyatının eleğinden geçerek edebiyatımızda varlık gösteren öykülerimiz o güne değin dilden dile dolaşan hikâye türünün somutlaşabildiği dokuyu ifade edebilmiştir. Her ne kadar aynı tanımın potasında eritmeye çalışılsa da hikâye ile öykünün aynı şeyler olmadığının ayırdına varanlardanım. Bu ayırt etme, ayrıma varma hâlim ne beni farklılaştırır ne de geleneklerimiz, köklerimizden daha bir beslenebilen hikâye türümüzü değersizleştirir. Benzerlikten etkilenmeleri, birbirinin devamı ya da paralel seyrinin izahı olabilmeleriyle hikâye ile öykünün Türk edebiyatından beklenen nice çağdaş boşluğu doldurabildiğine inanmaktayım. Yukarıda da belirttiğim gibi belki burada dünyayı(!) kurtarmanın mesuliyetini üstlenmiştir, üstlenecektir yazar. Dolayısıyla ben de bunu sahiplendim, dünyayı yalnızca kendi hâline bırakmak, orada öylece dönmesi için sorgusuz sualsiz karşılamak istemedim. Aldım elime bilgisayarımı, telefonumu yazdım! Sıraladım, sordum; çizgi çektim, bekledim; nokta koydum, yeniden başladım; ünlem koydum, şaşırdım, düşündüm; gözlerim nemlendi, konuştum; karşılıklı, sağlıklı iletişimin; köylünün, aşığın, yaşlının, gencin dili olmaya çalıştım. Şehit düştüm, Mehmet oldum, dağlarda açan kardelene döndüm, Türk ordusunun gururunu, onurunu vatan sevgimle koruyarak, bayrak bayrak ileriye taşıyarak ay oldum, yıldız oldum, gönder oldum, çekildim direğe, dalgalandım! Şehit Mehmet'in amcasının oğlu, teyzesinin oğlu, kardeşi, ağabeyi, kuzeni, yeğeni, amcası, dayısı, babası, anası oldum. Dünyayı belki burada değiştirip kurtarmanın(!) hesabını yaptım, hiç değilse gönlümün gözümün yaşıyla analara, babalara, oğullara kızlara selam verdim, verdiğim selamı aldım. Şehit Mehmet'le bastım dağların kaygan zeminine; düşmedim, dik durdum, yürüdüm, kaderde yazılı dedi İlahi ses, vuruldum, şehadete erdim. Bir yazar olarak ülkemi, şehidimi, dağ köylerini, taşrayı, kentleri unutmadım. Görev bildim kendime ortak figanımızı, tersi yönde sevincimizi yazmayı da. Bir yazar olarak bunları düşündüm. Kadını, çocuğu, taciz edilen, tecavüze uğrayan masumları, henüz ergen, yasal yaşını doldurmamış canları es geçmedim, geçemedim! Ümmügül'ü yazdım, karanlıklara savrulan kırağının tel tel kıskacında soğuduğu havayı; gaddarlaşan canların, gövdelerin nasıl canavarlaştığını yazdım; tutundum çürüyen dirseklerine ölümün, Ümmügül'ün tecavüze uğrayan, paramparça edilen bedeninin, havalara uçurulan, dinamitlenen çâresizliğine yandım. Ben yazarım dedim, duyarsız kalamam, madem dünyayı(!) kurtaracağım, o hâlde yazacağım dedim, Naim Dayı'yı, kimsesizliğini, incinmişliği, mutsuzluğu, kenarda bucakta unutulmuşluğu, unutulmuşluğa terk edilmişliğini yazdım ve sonra gençlikten örnekler verdim, doğru sevgiyi, sıhhatli ilişkileri, kişilik sorunlarından uzakta yaşanması lüzumlu aşkları, psikolojiye duyduğum ilgiye omuz veren Uzman Psikolog Nurdan ve Saadet Hanım'dan aldığım destekle yazdım. Belki dünyayı(!) doğru aşklar yaşayarak kurtarırız umudunu taşıdım umut sözcüğüne itimadımı sorgulasam da...

Toplamda 12 öykü, 12 ayrı yaşanmışlık ve sorumluluk, ülkemin, ülkelerin, yasaların, algıların, belleklerin, aklını kullanabilen türlerin eseri 12 hakikat! Ben yazdım, yazar yazdı, yazmayan yazdırdı; ben yazdım, elim değil, yüreğim yazdı, bolca tükettim kelimeleri, bir yılımı harcadım, yaklaşık yirmi bin sözcüğe, kesinkes 157 sayfaya bağladım ömürleri...

Ünlü değilim, daha önce albüm falan çıkarmadım; mesela uzun hava okumadım, arabesk şarkılarda otobüslerin arkasında kadere sövüp saymadım, Allah'ı ve kaderi suçlayan biçâre gidişatın ünlü ettiği dönemlerden geçmedim, top 10 listesinin başındaki şarkı ol(a)madım örneğin. 60 yaşındaki varlıklı adamları 20 yaşındaki varlıklı kızlara tam da baharında sevgili dejenerasyonuyla servis edebilen, buna rağmen yıllardır reyting rekorları kıran birçok dizi film furyasının aile bağlarımızı çürütüp yok eden, sonra sosyal medyada yeni yüzler arayan, binlerce takipçiye önayak(!) olan magazinel iştahına hizmet etmedim...

Bir kitap yazdım, Kutlu Yayınevi'ne gönderdim haftalar önce. Sevgili öğretmen, Kutlu Yayınevi'nin sahibi Gökbey Uluç Bey'in onayı ile kitabımız dün, bugün yayımlandı.

Ünlü değilim, ünsüz harflerden oluşup arka arkaya geldiğimde TDK tanımaz; akşam olduğunda, hava karardığında, kararan havayla evime vardığımda da annem(!) tanımaz beni!

Bir kitap yazdım, evet yazdım! Karanlıkta annemin çehremi tanımasından evvel, herkes tanısın diye değil; edebiyatseverler, yüksek bilince, sorumluluğa sahip şahsiyetler, öykülerle gerçeklere ulaşmak isteyenler gün ışığında tanısın diye.
...

Tekrar etmemin faydalı olacağını düşünerek:

Kitabımızın adı "Eylül ile Kasım"dır.
Leyla ile Mecnun, Aslı ile Kerem, Ferhat ile Şirin'den sonra gelen kadim aşkların dördüncüsü(!)!

Kitabımızın sayfa sayısı 157'dir.

Kitabımız totalde 12 öyküden oluşmaktadır.

Yaklaşık 600 sözcüğü içeren, şahsımın derin sosyolojik çıkarsamalarından ibaret sağlam bir ön sözle başlamaktadır.

İki hafta, bilemediniz üç hafta sonra Trendyol, Çiçek Sepeti, Amazon gibi internet online satış sitelerinde de yerini alacaktır. Gerek temin süresinin kısalığı(4-5 gün gibi) gerek bağlantı kurabilme açısından http://www.arkaraf.com/ adresi üzerinden Engin Yeşilyurt yazmanız sizi arkaraf'a götürecektir. Arkaraf bağlamında oluşabilecek sipariş eyleminiz, aynı zamanda Kutlu Yayınevi ve ekibiyle yazılı, sesli iletişime geçebilmenizin de takviye gücünü besleyecektir.

Kitabı satın almada, tedarikte, kitapla ilgili herhangi bir sorunda Kutlu Yayınevi ile çözümcül diyalog kurmanız pekâla mümkündür. Kitabı satın almanız, beğenmemeniz durumunda ise This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it. adresinden şahsımla iletişim içinde olmanız da mümkündür.

Vakit epey ilerledi, hava kararmayı yeğler oldu. Siz yine de aldırmayın alaca karanlığına akşamın ve annemin bendenizi seçemeyişine!
...

Şimdiden herkese sevgi ve saygılarımı iletiyorum.

Dünyayı(!) kurtarmak için yola çıkan adam:

Engin Yeşilyurt
25 Şubat 2021



PRENS SABAHATTİN
BATIL İNANÇLAR ZARARLIDIR

İlgili İletiler

 

Yorumlar (0)

Henüz Yorum Yapılmamış

By accepting you will be accessing a service provided by a third-party external to https://www.tahtapod.com/