TENGRİCİLİK , ŞAMANİZM VE DEİZM DEĞİLDİR

Tengricilik Şamanizm değildir

Deizm, tüm dinleri reddeden tek Tanrı inancıdır. Deistler, Tanrı'nın evreninin işleyişine karışmadığına inanırlar.

Tengricilik ise panteist bir inançtır. Panteizm, Tanrı'nın evrenin kendisi olduğunu savunan bir görüşdür. Panteistler, deistler ya da teistler gibi, kişileştirilmiş evren üstü bir Tanrı'ya inanmazlar.

Tanrı'nın, evrenin kendisi olduğuna inanan Tengriciler, evrendeki her şeyin Tanrı'nın parçaları olduğunu ve Tanrı'nın kişinin içinde olduğunu kabul ederler. Bu inanç, kişinin Tanrı ile bütünleşip, Tanrı'nın kişide varlık bulması; kişinin varlığının Tanrı'nın varlığı içinde erimesi demektir. Tüm çoğul, tekin içindedir. Tanrı ile insan bir bütündür, birbirinden ayrılamaz.

Bu özellikleri taşıyan Tengricilik, doğal olarak bağnaz Semitik dinlerden kökten ayrılır. Tengricilikte sorgulama vardır, değişim-dönüşüm vardır, bilimsellik vardır, ilericilik vardır.

Türklerin binlerce yıllık bir tarihe dayanan inanç sistemi olan Tengricilik, şamanizm değildir. Türklerin bu eski dinini, dünyanın diğer yerlerindeki ilkel dini inançlar ve hekimlik-büyücülük gibi uygulamalarla birbirine karıştırıp "şamanizm" diye uyduruk bir kavram olarak ortaya atanların amacı, her zaman olduğu gibi, Türkleri ve Türk kültürünü aşağılamaktır.

Şamanizm, bir din değildir ve içeriği oldukça çarpıtılmış bir kavramdır. "Şamanizm" terimi, Rus yayılmacıları tarafından bilinçlice ortaya atılmış ve Rusya'nın 1552'de Kazan Hanlığı'nı ele geçirmesinden sonra kullanılmaya başlanmıştır. Ruslar, Türkleri ilkel ve barbar bir halk gibi gösterebilmek için yalnızca Türk tarihini değil, Türk kültürü ile ilgili ne varsa çarpıtmışlardır. Böylece Türk halkları "şamanist halklar" olarak tanıtılarak, onları Hıristiyanlaştırma çabaları haklı gösterilmeye çalışılmıştır.

Bu siyaset biçim değiştirerek, Sovyetler Birliği döneminde de sürmüştür. Mikaylovskiy, Haruzin, Potapov, Alekseev, Fedotoviç gibi eski Sovyet bilim adamları, "şamanizmi" Türklerin gerçek dini olarak göstermeye çabalamışlardır. Daha sonra da kimi antropologlarca bu terim Asya, Afrika, Avustralya ve Amerika'da yapılan hekimlik ve büyücülük yanında tüm dinsel pratikleri de kapsayan bir kavram durumuna getirilmiştir.

Şaman sözünün anlamı, "din adamı" demektir. Sümerce *şamaini ve *şimmu sözleri, "din adamı" anlamına gelir. Bir çok Türk topluluğunda kullanılan *kam sözü de din adamı demektir. Sümerce *kamu, "din adamı" anlamına gelen sözlerden biridir. Bu açıdan Türklerin inanç sistemi "şamanizm" değil, Tengriciliktir. Şamanlar, kamlar bu inanç sistemi içindeki din adamlarıdır.

Panteizm olan Tengriciliğin, semavi oldukları öne sürülen teist Semitik dinlerle de her hangi bir ilgisi yoktur. Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam gibi Semitik dinler, Tanrı'nın insanın içinde olduğu ve insanın da Tanrı'nın bir parçası olduğu temelinde yükselen Tengricilik inancından bozularak türemiş olan sorgulanamayan ve bilime aykırı olan dinlerdir.

Tengricilikte Tanrı İnancı

Türklerde esas Dinsel tema Tanrı yani Tengridir. Tüm diğer dinsel motifler bu inanç merkezi üzerinden şekillenmiş, tahrif olmuş, türemiş ve esinlenmiştir. Tanrı kelimesi, Göktürk ve Uygur dönemlerinde yazılmış olan Türk yazıtlarında Tengri olarak karşımıza çıkar. Türkçenin etimolojik yapısını göz önüne aldığımızda sessiz harfleri görmezden gelerek TNR anonslarını kök olarak kabul edebiliriz. Lehçe farklılıkları hasebiyle pek çok Türk Kavminde bu ifade Tenri, Tenre, Tener, Teneri, Tanara v.b. sessiz harf değişiklikleri ya da ekleriyle (TenGri gibi) karşımıza çıkabilmektedir.

Türklerde Tengri, tapınılan tek ve yegâne unsur olmuştur. Onunla rekabet eden ya da alternatifi olabilecek başka bir tanrı yoktur. O tektir, doğumsuz ve ölümsüzdür. Bu bakımdan Türklerin tanrı inancı, tarih öncesi dönemlerdeki inanç sistemleri içerisinde benzersizdir. Zira Türklerin dışında hiçbir medeniyet Hak Dinlerin dışında Tek Tanrılı bir inanca sahip olmamıştır. Mısır tanrı olarak firavunlarını görüyor, Roma ve Batı birbirleriyle mücadele eden, doğan ve ölen tabiat tanrılarına inanıyor, Araplar, Çinliler ve Hintler tabiat güçlerine ve putlara inanıyorlardı. Türkler ise Tanrının tekliğinden ve rakipsizliğinden hiçbir dönemde ödün vermemiş, onu somutlaştırmamış hatta simgesel bile olsa resmini çizmemiştir. Bununla birlikte Bozkır kanunları olarak gördüğümüz Töre/Türe geleneğinde Tengri'nin resmini çizmek büyük bir suç olmuştur.

Türkler, Tengri'nin gökyüzünde olduğunu kabullenir. Bu bakış açısını değerlendirecek olursak gökyüzü aslında her yerdir. Zira Tengri, Dünya'nın içerisinde değildir ve Dünyayı yaratıp onu seyretmektedir. O insanları yaratmadan önce kendisine hizmet eden ve buyruklarını yerine getiren ruhları yaratmış, sonra Dünya'yı yaratmış ve yeryüzü ile gökyüzünü yedi kat halinde meydana getirmiştir. Meydana gelen Dünya'ya ise sonradan İnsanların meskeni olmuştur.

Tengricilikte İnsanoğlunun Yaratılışı

Türklerin yaratılışla ilgili inançlarına Altay, Saka, Kırgız ve Hun efsanelerinden ulaşabiliyoruz. Bu efsanelere göre Tengri, önce yedi kat göğü, sonra yedi kat yeri yaratmıştır. Sonra Kendisine hizmet eden ruhları yaratmış, onlara vazifeler vermiştir. Bu ruhların istifade etmesi için büyük bir ağaç bulunmaktadır. Bu ağaçta 9 büyük dal bulunur. Bu dallardan beş tanesinden istifade edilebilirken dört tanesi yasaklıdır ve istifade edilmesine izin verilmez. Tengri'nin bu kuralına tüm ruhlar uymuştur ancak Törüngey ve Ece adındaki iki ruh bu kuralı çiğnemiştir. Güçlü meleklerden biri olan Erlik, Törüngey ve Ece'ye bu dallardan istifade etmenin artık mümkün olduğunu ve yasak olmadığını söylemiş, Törüngey ve Ece de Erlik'e inanarak bu dallara tenezzül etmiştir. Bunu öğrenen Tengri önce Erlik'i cezalandırarak onu Gökten kovmuş ve yedi kat olarak yarattığı yeryüzünün en alt katına göndermiştir. Burası yerin yedi kat altıdır ve ateşler içindedir. Tüm kötü ruhlar artık buraya gönderilecektir. Erklik de artık burada hüküm sürecektir. Erlik'in kandırdığı Ece'nin cezası doğurganlıktır. Tengri onu kadın yapmıştır ve artık neslini doğurarak çoğaltacaktır. Diğer suçlu Törüngey ise Ece'nin doğuracağı tüm İnsanların sorumluluğunu alacak, onları eğitecek, yetiştirecek ve neslini çoğaltacaktır.

Buradan görülmektedir ki İnsanlar önce bir ruh olarak yaratılmış olan ve sonra tanrının kutsal makamı olan gökten kovularak yeryüzüne gönderilmiş, bu iki ruh insan olmuş ve tüm insanoğlu bu iki insandan türemiştir. Açıkça görülmektedir ki Türkler tıpkı semavi dinlerde olduğu gibi İbrahim'i bir inanç benimsemişlerdir. Türklerin tanrı inançları Hz. İsa ve Hz. Musa'nın dünyaya gelmesinden çok öncede benimsenmiş olması ise oldukça şaşırtıcıdır. Zira Türklerdeki bu semavi inanç sisteminin üç semavi dinden sonra meydana gelmiş olması durumunda Orta Doğu ve Mezopotamya bağlantılarını sorgulayabilir, bu inancın bir şekilde Orta Doğu'dan Asya'ya ulaştığını düşünebilirdik. Türklerin semavi bir inanca sahip olmaları bizi şu tespite sürükleyecektir; Türklerin inanç sistemi Hz. Nuh ve Hz. İbrahim'den miras kalmıştır.

Türklerin Musevilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet'in zuhurundan önce Semavi ve Yegâne Yaratıcı inancını benimsemiş olmalarını tesadüf ya da gelişi güzel bir tezahür olarak yorumlamamız mantık dışı olacaktır. Zira pek çok benzerlik söz konusudur ve bu benzerliklerin birbirleriyle olan bağıntıları tesadüf olarak açıklanamayacak kadar detaylıdır. Görülmektedir ki Türkler, M.ö. 1000'li yıllardan çok daha önce bu inancı benimsemiş ve toplum nezdinde itibar etmiştir. Hz. Musa, İsa ve Muhammed (s.a.v.) dönemlerinden evvelki devirlere gittiğimizde karşımıza Semavi dinlerin ilk peygamberleri Hz. Nuh ve Hz. İbrahim çıkacaktır. Türklerin Hz. Nuh ve Hz. İbrahim ile münasebette bulunmaları ise pekte sıra dışı değildir. Zira Hz. Nuh M.ö. 2700'lü yıllarda, Hz. İbrahim ise M.ö. 2000'li yıllarda yaşamışlardır. Bilindiği üzere bu iki Büyük Peygamberin yaşadığı bölge bu tarihlerde Sümerliler medeniyetine ev sahipliği yapmaktaydı. Görülmektedir ki Tarihi Sümerlilere dayanan Asyalı Türkler, Hz. Nuh ve Hz. İbrahim dönemlerinde Semavi dinlerin temel kaidelerini benimsemişler, Sümerlilerin yıkılmasından sonra İç Asya'ya göç ederek bu inancı 2500 yıl boyunca yaşamış ve muhafaza etmişlerdi. Bu noktada Türk'leri özel ve benzersiz yapan husus Hz. İbrahim döneminden sonra semavi dinlerin kaidelerine inanan yegâne millet olmalarıdır.

 Tengricilikte Cennet ve Cehennem İnancı

Türklerde kozmolojik anlayışı ise üçe ayırabiliriz. Yer, Gök ve Yer Altı. Gök, yaratıcının bulunduğu sonsuzluk, Yer insanoğlunun yaratıldığı ve yaşamasına izin verilen Dünya, Yer Altı ise kötü ruhların cezalandırıldığı, ateşler içinde ve karanlık kötü âlemdir. Tengricilik inancında İnsanlar doğduktan sonra yaşamlarını Tengrinin kurallarına uyarak ona ibadet ederek geçirir, öldüklerinde ise Tengri'nin buyruklarına uymuşlar ve iyi birer insan olmuşlar ise mükâfatlandırılmak üzere Tengri'nin katına yani Göklerdeki Uçmağ'a giderler. Eğer Tengri, kendisinden memnun olmazsa kötü ruhların gönderildiği Yerin Yedi Kat altında bulunan Erlik'in yanına gönderilir. Görülmektedir ki Tengricilik inancında ölümden sonra hayat vardır ve iyi insanlar mükâfatlandırılmak için Uçmağ'a yani bugünkü tabiriyle Cennete, kötü insanlar ise Erlik'in yani Şeytanın gönderildiği kötü ruhların karanlıklar âlemine yani Cehennem'e gönderilirler.

Tengricilikteki Cehennem inancı Asya Türkleri için çok önemlidir ve toplum nezdinde ki kültürel yapıya derinden tesir etmiştir. Öldükten sonra başka bir âlemde başka bir boyutta yeniden dirileceğine inanan Asyalı Türkler mezarlarına çok önem verirler. Başlı başına bir mimari yapı olan Kurganlar Türklerdeki "ölümden sonraki yaşam" düşüncesini ortaya koyan en önemli bulgudur. Toplum nezdinde saygı gören bir kişi, kağan, asker ya da devlet adamı Kurgan olarak tabir ettiğimiz anıt mezarlarda defnedilirler. Yeniden dirildiğinde kendisine hizmet etmesi için yardımcıları, atı ve silahları da ölen kişi ile birlikte Kurganlara konulur ve gömülür.

Kurganlar, dönemin şartları gereği külfet gerektiren bir uygulama olduğundan daha çok Kağanlar, Şadlar, Vezirler ve büyük Askeri Komutanlar için yapılmıştır. Vefat eden kişi sıradan bir asker ya da halktan biriyse defin merasimi daha mütevazı şekilde gerçekleştirilir. Ölen kişi yaşadığı çadıra konulur ve değerli eşyaları yakılarak bedeninin üzerine serpiştirilir. Yemek dağıtılarak merasime katılanlara ikram edilir. Bu ikramlar ölümden sonra belirlenen günlerde birkaç kez daha tekrar edilir. Ölen kişinin yakın akrabaları ölünün etrafında feryat ederek ağlar, yüzlerini yaralayarak gözyaşlarıyla kanın karışmasını sağlar ve acılarını haykırırlar. Bu kültürel alışkanlığı günümüzde Cenaze merasimlerindeki ağıtlarda, feryat ve figan ile ağlama eylemlerinde açıkça görebiliriz. Cenaze sonrasında dağıtılan helva, ölen kişinin 7. ve 40. Günleri dağıtılan helva ve anmalar bu kültürel alışkanlıkların bir kalıntısı olarak günümüzde de devam ettirilmektedir.

Tengricilikte Atalar Kültür ve Atalara Saygı

Asya Türkleri, ölen atalarına karşı büyük bir saygı beslerler. Bu saygının göstergesi olarak dualarında atalarının isimlerini söyleyip Tengri'nin onlara bahşettiği güç ve kudreti isterler. Ölen saygın kişilerin Kurganları (Anıt Mezarları) ziyaret edilir ve ölen kişinin ruhuna saygı gösterilir. Her ne kadar bu bir dini ritüel olarak görünse de Atalara tapınma söz konusu olmaz. Türklerin Atalarına karşı göstermiş olduğu yüksek saygı bu anlamda yanlış algılanmıştır. Türkler, atalarına ve toplum nezdinde saygı görmüş büyüklere gösterdikleri saygının bir emaresi olarak Kurgan ve Mezarlarını ziyaret eder, Tengri'ye dua ederek ölen kişiye verilmiş olan güç, kudret ve saygınlığın kendilerine de verilmesini talep ederler. Bu taleplerinin gerçekleşmesi içinde Tengri'ye kurban adayarak dualarının kabul olmasını ümit ederler. Burada Adak (İduk) Kurbanları Kurgan ve Mezarlarda kesildiği için bu iduk'un ölen kişiye değil ölen kişiye verilen güç ve inayetin kendilerine de verilmesi için dua edenlerin dualarının kabul olması için kesmesi dikkat edilmesi gereken bir detaydır.

Atalara gösterilen saygının önemli bir nedeni de bu kişilerin Tengri tarafından görevlendirildiğinin düşünülmesidir. Zira Türk Kültüründe her lider devletin idaresini üstlenemez. Devletin ve törenin idaresi ancak Tengri tarafından görevlendirilmiş bir lidere yani Büyük Kağan'a verilebilir. Kağanlar, kutsal olarak belirlenen günlerde doğan ve kutsal soydan gelen liderler tarafından üstlenilebilen bir görev olduğundan Büyük Kağan'lar aynı zamanda Tengri'nin görevlendirdiği kişiler olarak görülür. Bu bakımdan Atalar Kültü olarak karşımıza çıkan Atalara Saygı olgusu yalnızca akrabalık bağları hasebiyle duyulan saygıdan ibaret değildir. Aynı zamanda Tengri'nin vazifelendirdiği kutsal bir kişi olması hasebiyle ölen kişinin kutsallığı, dualarda bu kişilerin isimlerinin telaffuz edilmesi ve bu duaların kabul edilmesi için Kurganlarda İduk (Adak) adanması Atalar Kültünü meydana getirmiştir.

Tengricilikte İbadet

Tengricilik inancında ibadet mevhumuna sık rastlanılmamaktadır. Asya Türkleri, Tengri'yi yegâne yaratıcı ve tapınılacak tek varlık olarak görmekte ancak Tengri'nin insanoğlunun hayatına ve yaşantısına çok fazla müdahale etmediğine ve onları serbest bıraktığına inanmaktaydılar. Bu inanca göre Tengri, toplumuna hizmet eden, kahramanlık gösteren ve iyi birer insan olan kişilere güç ve saltanat verebilir, kıymetini bilmez ve kötü insanlar haline gelirlerse bunu geri alabilirdi. Ancak insanların yaptığı iyilikler ve kötülükler sadece bu Dünyada cezalandırılmadığından esas ceza ya da mükâfat öldükten sonra gerçekleşeceği için Dünya hayatı, ölüm sonrası hayatın kazanılabileceği bir âlem olarak görülmekteydi.

Tengricilikte rutin ve yapılması zorunlu bir ibadet bulunmuyordu. Tengri'nin Uçmağ'ına ulaşabilmek için iyi ve kahraman insanlar olmak yeterli görülüyordu. Bunun yanında Dünya hayatından istifade etmek amacıyla Tengri'nin iyilik ve güç vermesi için dua ediliyor, duaların kabul olması içinde Tengri'ye İduk (Kurban) adanıyordu. Dua ve İduk Tengricilikte zorunlu olmayan ancak kalıplaşmış bir ibadet türü olmuştur. Kağanlar, Komutanlar ve Askerler savaşa başlamadan önce Tengri'ye dua eder ve başarı ümit ederler, savaştan önce ya da sonra İduk olarak Kısrak, Sığır ve Koyun keserlerdi. İduk ibadeti Tengricilikte iki şekilde gerçekleştirilmekteydi. Birinci ve en sık gerçekleştirilme şekli İduk hayvanının boğazının kesilerek öldürülmesi, ikincisi ise belli sayıda İduk hayvanının doğaya salıverilmesi şeklinde gerçekleştirilirdi. Kurban edilecek İduklar mağaralarda, dere kenarlarında ya da Atalar Kültünün bir parçası olarak Kurganlarda Tengri'ye adanırdı.

Asya Türklerindeki bu ibadet alışkanlığı İslamiyetin kabulünden sonra da itibar görmüştür ve bu inancın pek çok yansıması günümüze kadar ulaşarak halen yaşanmaktadır. Kurganların yerini Yatırlar ve Evliya Mezarları, Kurganlarda kesilen İduk'ların yerini Yatırlarda kesilen Kurbanlar almış, İdukları doğaya salma şekli ise Dua edip Kuş Salıvermek âdeti ile devam edegelmiştir. Yatırlarda bez bağlama ve mum yakma gibi adetlerde Tengricilik döneminden kalma alışkanlıklar olarak halen devam eden adetlerdendir.

Tengricilik ve Şamanizm

Tengricilik, mühim bir yanılgı olarak Şamanizm olarak algılanmış olsa da Kamların Tengriciliğin içerisindeki rolleri kanıksanamaz. Esas itibariyle Tengricilikte din adamları yoktur. Ritüelleri ve zorunlu ibadetleri olmayan Tengricilikte ibadet etmek için bir aracı ya da lidere gerek duyulmaz. Zira Tengricilikteki yegâne ibadetler olan Dua ve İduk, kişilerin münferit eylemleri olduğu için bir din adamı eşliğinde gerçekleştirilmez. Ancak Tengricilik inancında Din adamlığı vasfının dışında hareket eden   Kamlar bulunur. Aslında Kam ve Şaman aynı anlama gelir. Önceleri Kam olarak kullanılan bu telafuz, 8. YY itibariyle Şaman olarak kullanıla gelmiştir. Kamlar, sıra dışı ve dünyevi olmayan eylemleri hasebiyle din adamı gibi görünmüş, bu yönleriyle dinsel bir olgu olarak tanımlanarak içinde yaşadıkları Türk Kavminin temel dinsel motifi olarak düşünülmüştür. Tengricilik inancının temel esasları hakkında yeterli malumata sahip olunmayan araştırmalarda ortaya konulmuş olan bu tespit, Tengricilik hakkındaki bilgi ve bulguların netleşmesiyle ortadan kalkmış olsa da halen bir ifade yanlışlığı olarak telaffuz edilmektedir.

Kamlar (Şamanlar), kişilerin ibadetlerine, dualarına ya da İduk'larına müdahil olmazlar. Bu bakımdan Tanrısal bir yetkileri ya da toplum nezdinde makamsal bir kutsallıkları yoktur. Bilakis genelde sefil ve dağınık bir görünüme sahip olan Kamlar, toplum tarafından saygı görmekten çok sevilmeyen ve hakir görülen insanlar olmuşlardır. Düzenli bir yaşamları olmayan Kamlar, kötü ruhlarla iletişim kurarak onlardan geleceğe dair haber alır, büyü yapar ve büyü bozarlar. Saatlerce süren danslarla karanlıklar âlemindeki ruhları çağırır ya da bizzat karanlıklar âlemine gider, kötü ruhlarla konuşarak büyü yapar, büyü bozar ya da geleceğe dair kehanetler öğrenirler. Bu doğrultuda onlara din adamı değil büyücü diyebiliriz. Kültürel kalıntılarla günümüze kadar ulaşan alışkanlıklar neticesinde İslamiyet sonrası inanış biçiminde Kam ve Şamanların yerlerini Büyücüler, Üfürükçüler ve Medyumlar almıştır.

     Avrupa'daki  Türk  Ve Turan  Kavimlerinde  Tengricilik

Tengricilik Hunlar, Avarlar, Ön bulgarlar (Türk bulgarlar), Komanlar ve daha geç bir zamanda Cengiz Han'in Altın Ordusu tarafından Avrupa'ya da taşınılmıştır.

Bu inanç göçebe yaşamına o kadar bağlıdır ki, Tengrici kavimlerin yerleşmiş bir yaşama geçişleri daima göçebe hayatı ile birlikte Tengriciliği de bırakmaları, diğer inançları kabul etmeleri ile birlikte gerçekleşmiştir. Göçebeliği bırakmayan kavimler Tengriciliği de bırakmamışlardır. Doğu ve Orta Avrupa'da, Orta Çağ'ın sonlarına kadar hâlâ Tengri'ye dua eden bazı ufak göçebe kavimlere rastlamak mümkün olmuştur ..

"...Macarca olan "tudomany" sözcüğü (bugünkü Macarca'da "Bilim" demek) eskiden "sihir" ya da "esrarengiz bilgi" anlamına gelirdi. "Taltos" denilen Macar Şaman'ları günlerce sürebilen bir baygınlıktan sonra "tudomandy"yi elde ederlerdi. "Taltos" sözcüğünün etimolojisi Eski Türkçe "tal-" ya da "talt-"'dan (yeni Türkçe: "dalmak") kaynaklanır ve "bayılmak" ya da "şuurunu kaybetmek" anlamına gelir. Şaman olma işlemi, şaman olacak kişinin kendinden geçmis bir vaziyette "Gök'e kadar uzanan ağaca

Ön Bulgarlar, Gök tanrısı Tengri'ye "Tangra" derlerdi  Tengricilik için tipik olan dağların kutsallığına inanma kapsamında Balkan'ın en yüksek dağına "Tangra" adını vermişlerdir. Bu dağın adı Osmanlılar tarafından 15inci yy'da "Maşaallah"'a çevrilene kadar böyle kalmıştır. Bugünkü bulgarca'da bu dağın adı Maşaallah'dan türetilmiş şekilde "Musala"'dır.

Ayrıca şimdiye kadar bulunan 80 civarında eski Bulgar run yazıtlarının neredeyse hepsinde "Tangra"nın adı geçmektedir, ve Bulgarlardan öncede çoktan Trakyalılar ve Yunanlar tarafından kutsal sayılmış olan ve eteklerinde eski Yunan tapınakları bulunan Perpenikon Dağı'nın en yüksek zirvesindeki dikili taşa, eski verimlilik tanrıçası olan Umay'in resmi kazınmıştır.

Bulgarların Tengriciliği 864 yılında Çar Boris Mikail Kağan'ın hristiyanlığı kabul etmesi ile birlikte sona ermiştir.

Batı Türkistan ülkelerinin bayraklarında ve armalarında Tengricilikle alakası olan simgelerin geriye döndüğü dikkati çekmektedir. Özellikle gök'ün mavi rengi ve kurt sembölleri günümüzün Türk Cumhuriyetlerinin bayraklarında yer almaktadırlar.
Yakutlarda tekrar doğmus olan yeni Tengriciliklerine "Ayy" adını verirler. Türkiyede'de bazı entellektüel ve ya milliyetçi çevreler arasında "Göktanrı dini" dedikleri Tengriciliğe karşı ilgi artmaktadır.

Kaynakça:

1)Arif Erman-Şamanzim Adıyla Örtülen Tengricilik

2)Arif Erman -Tanrı Dini Şamanizm

3) Türklerin ve Moğolların Eski Dini / Jean-Paul Roux, ISBN 9758240706

4)Altay Türklerinde Ölüm / Jean-Paul Roux, ISBN 9759970910

 5)Tengrianism: Religion of Türks and Mongols (Tengrianizm: Türklerin ve Moğolların Dini) / Rafael Bezertinov (Kitaptan bölümler (İngilizce))

6) Türklerde Maddi Kültürün Oluşumu / Emel ESİN, ISBN 9759970295

 7)Türk Mitolojisi, Yazar:Murat Uraz, ISBN 9759792359


MAÇ MUÇ FANATİK (ŞİİR)
MAYMUNLAR ve AVCILARI

İlgili İletiler