Kizum Ateynis Oldi!

DİKKAT: Öyküde adı geçen karakterlerin gerçek hayatta bir karşılığı yoktur!

Bugün sabah 9.00'da başlayıp 15.10 geçe tamamladığım, çok mu çok uzun bu öyküyü sabredip zaman ayırıp okuyacak olanlara şimdiden teşekkür ederim..!
.....

Zeliha günden güne değişti. Daha 17'sinde olmasına rağmen köklü değişim adeta bütün hücrelerine değin işledi. Dünkü değerlerini bir bir kenara itip okuduğu sosyalizm içerikli kitapların, dindar hükümet sisteminin yanlış politikaları; cemaat ve tarikatların kıstırıcı, boğucu, samimiyetsiz atakları, ülkenin siyasetine burnunu sokan idari serzenişleri yüzünden kendince doğru bildiği yöne doğru hızlı adımlar atmaya başladı. Her yirmi dört saatte bir farklılaşan beynine dur demeyi başaramayan Zeliha yaşadıklarını olumlu hareketler olarak değerlendirdi. Arkadaşlarıyla içten mi içten, güleç tavır ve sadakatle yorumladığı dini sorulardan, muhabbetlerden eskisi gibi haz duymamaya evrildi fikirleri. Her hafta sonu okul arkadaşlarıyla oturdukları salaş bir kafede İslam adına yaptıkları derin sohbetlere "bugün kendimi iyi hissetmiyorum, hastayım" diyerek katılmamaya karar verdi. İlk zamanlar Zeliha'daki değişimi, Zeliha'nın sohbetlere iştirak etmeyişini olağan karşılayan arkadaşları zamanla bu durum karşısında sualler sormayı denediler kendisine: "Annen, baban mı izin vermiyor, nedir sendeki bu suskunluk, rutine bağladın, son iki aydır uğramaz oldun yanımıza? Zeliha koca dağların maral kokulu kızı, bize bir şeyler söylemeyecek misin? 

Zeliha sükunetin zincirine vurdu bedenini, sonra dilini. Ne hareket ediyor ne bir çift söz. Susmak, kendi içine kapanmak, açılmaz paslı kapıların ardında boğuk, sisli duvarların dibinde yaşamak da neyin nesi? Neler oluyor sana Zeliha? Güzel Zeliha, bir anlatsan, kelimeler nazar boncukları gibi birer birer dökülüverse ağzından! Dereler tepeler, vadiler bayram etse, yüce köylerimize açılsa nazik kanatların, kellik bilmez tarlalarımızın huzurunu eşelesen yeniden. Bir konuşsan Zeliha, incilerin saçılsa gökyüzüne, bir konuşsan..
Zeliha küçük voltalar eşliğinde kiraz ağaçlarına paralel uzanan erik, taflan(karayemiş) dut ve ıhlamur ağaçları altında, her mevsim avuç avuç yaprağın poyrazla tümsekler halinde biriktiği yolda yürüdü. Kafası karman çorman, bir çıkabilse bulanık sularına düştüğü girdaplardan. Rüzgar denizi parçalarcasına sürüklenip kıyıyı tarümar ederken Zeliha da belleğine doldurduğu sosyal ilkelerle alt üst oluyordu. Ormanların üşüdüğü, yamaçların çatlayıp sökülüp savrulduğu o çetin fırtınalı günlerde hem doğayla baş başa, savaş içindeydi hem de aklı, dipsiz düşünceleriyle. Herkes ve her şey bülbül olup konuşurken taş, toprak, uçsuz tepeler, sıra sıra dağlar, otlar, böcekler, çiçekler bağıra bağıra dile gelirken Zeliha kilitliyordu duygularını. Vurulur mu duygulara gem, ey sabahları yüzünde tebessümün altın sarısıyla uyanan hüzünlü kapıların mavi gözlü kızı Zeliha? Ateşi avuçlarının arasına alıp söndürmek de ne? Acını yutkunmak, demir, zehir misali mideye indirmek sana yakışıyor mu? Zeliha'nın toprak yolda bıraktığı ayak izleri girift bir zamanın, iyi bakılmazsa asla görülemeyecek tezat bir çıkmazın temeline iniyordu..

Küçük, kapkara tüyleriyle yumruktan biraz daha büyük bir köpekleri vardı. Hav hav yapıp Zeliha'nın yanında bitiverdi. Zeytin karası gözleriyle Zeliha'ya baktı baktı, yerinde duramayan küçük köpek Zeliha'nın çevresinde birkaç tur attı. Sonra ileriye ileriye, başını boşluğa dikerek koştu. Zeliha da peşinden koştu. Sevildiğini anlayan, bu sebeple takip edildiğini hisseden kara köpek ara ara durup geriye baktı. Zeliha'nın kendisine yetişmesini bekledi. Zeliha köpeği yakaladı, kucağına aldı. Konuşmayan, kelepçelere vurulan hislerini hürriyetine kavuşturdu. Ey sonsuzluğun yaratıcısı Tanrı'm, sana binlerce kez şükürler olsun ki Zeliha konuştu! Köpeği kucağında, parmaklarının ucuyla köpeğinin başını okşayan güzel kız konuştu, hey heybetinin eşsiz gücüyle asırlardır insanoğluna ses veren karşı köylerin granit kayaları, duyun artık, Zeliha konuştu!

"Şimdi beni dinlemelisin! Sen, şimdilik yalnızca sen bileceksin, başka kimseler bilmeyecek söyleyeceklerimi Karabaş! Dinle Karabaş! Nereden başlayacağımın ne kadar önemi var, bilmiyorum. Ama bir boşluktayım, yarısı tel örgülere takılmış, yarısı göğün laciverdine karışmış uçurtmamın akşamüzeri kasveti gibiyim. Uyandığımda ikinci hayatın, öbür dünyanın, güzelliklerini gayri aylar önceki edamla işvemle umutlarımla tanıştıramıyor, son sürat uzaklaşıyor, uzaklaşmak istiyorum dini, manevi kalıplardan. Soğuduğum, adını anmak istemediğim onca şeyden birisi haline gelen bu şeyin adını kime, nasıl söylerim? Dikenli tellerin yırttığı, göğsüme zehrin karıştığı bu yerden ne tarafa yöneleceğimi kestiremiyorum Karabaş! Sanırım daha fazla konuşamayacağım!? Haydi, kalk da gidelim, evimize gidelim Karabaş!"

Geride bıraktığı suskunluk; sanki antik çağlar, mitolojiler, Tanrıçaların putlaştırdığı tarih kadar eskiydi Zeliha'nın.. Karabaş bahçede biraz daha oyalanmak isteyince yalnız giriverdi içeri, annesi Zekiye'nin geceden sarıp ocağa koyduğu sarmaların harika kokusuyla resmen kendinden geçip bir hışımla mutfakta belirdi. Pişti mi pişmediler mi diyerek tencerenin kapağı üzerine eğreti tutturulan çatalla kapağını açıp yokladı yaprak sarmalarını. Pişmemiştiler, anlaşılan azıcık bekleyecekti. Odasına geçti, eline kitabını aldı. Beş on sayfa kadar okuduğu sırada, dış kapının açılırken "zoorttt" diye çıkardığı o meşhur yankıyı duydu. Kimdir, kim değildir merakıyla odasından çıkıp koridor boyunca dikiliverdi. Annesiydi. Zekiye koltuğunun altına sıkıştırdığı bir bağ naneyi kılıcı kınından çekercesine çekip mutfağa yöneldi. Annesi, kızı Zeliha'yı fark etmedi, Zeliha ağzını bıçak açmaz yapısıyla tekrar odasına girdi. O arada aniden gelişen öfkesiyle kapıyı çok sert şekilde üzerine çarptı. Sesi duyan Zekiye şiddetli rüzgâr endişesiyle sesin geldiği alana koştu. Kapının kolunu hızlıca büküp kapıyı açınca kızının yatağında yarı oturur pozisyonda kitap okuduğunu gördü.

_Kizum sen miyidun? Ne ara keldun(gelmek) da haperum olmadi? Sen miyidun pacci(kız) demin kapiyi üstüne kapadup tenemit(dinamit) gibi ses çikaran?

Zeliha başını kitaptan kaldırmadı. Annesi Zekiye'yi duydu duymasına; lakin konuşmamayı tercih etti.

Annesi, kızı konuşmayınca söylenerek örttü kapıyı. "Bu pacciya ne oldi, nedu sikintisi, niye bizilan konuşmayi, tobe estofurulla!"

Akşam oldu, Zeliha'nın babası Feyzullah tarladan elleri nasırla kaplı, yüzü gözü toprak içinde dönüverdi. Belli ki yaprak sarması Feyzullah'ın Zekiye'den özel talebiydi. Gelir gelmez yaprak sarmasını sormuştu çünkü. Sonra duşunu alan baba Feyzullah, Zekiye'ye kızını sordu.

_Zeliha neredu(nerde)? Sofra kuruldi, o hâlâ gözukmeyi?

_Kizumuza bi şey oldi. Daha benilan(benimle) konuşmayi. Odasindan çikmayi, eline kitap almiş okuyi, ne okuyi bilmem; derslerine mi çalişuyi anlamadum? Gidup bi baksana ne edeyi!

Baba Feyzullah her ne kadar maço, sert bir adam olsa da evlerinin tek neşesi biricik kızına karşı her daim nezaketle güleryüzle yaklaşmış, bir dediğini iki etmemişti. Odanın kapısını tıklatıp girebilir miyim diye sordu. Yanıt gelmeyince kapıyı açmaya çalıştı. Açılmadı kapı. Feyzullah, Zekiye'yi çağırdı.

_Hani nerdedu? Kapi kilitli..

Zekiye kendinden emin biçimde:

_ Ordadur, dişari çikmadi. Bugün, bir şeylere kizup kapiyi kilitledi.

Anne, baba aynı anda "kizum aç kapiyi, yemek hazir, gel yiyelum" dese de Zeliha'dan ses çıkmadı. İyice telaşlanan ve aynı zamanda celallenen Feyzullah bu defa öfkeli ses tonuyla konuştu.

_Ula Zeliha, kirdurma baha kapiyi! Aç, çabuk salona gel!

Annesi de Feyzullah'ı destekleyerek:

_Ula pacci(kız çocuğu) bobani sinirlendurma, bak sonra kötü olur! Çik dişari, gel sofranun başina..!

Zeliha babasının kızmasına dayanamadı. Bunca yıllık iyi niyeti ve kibarlığına karşılık açıverdi kapıyı. Doğruca lavaboya geçip elini yüzünü yıkadı. Feyzullah öfkesini kontrol etmeyi başaran bir duruşla masanın baş ucunda, Zekiye de sobanın(kuzine) yanındaki sandalyede henüz yemeğe başlamamış halde bekliyorlardı. Zeliha yüzünü kuruladığı havluyu kapının başındaki paslı çiviye asıp çehresinde de hafif bir utangaçlıkla kuruluverdi sofrada kendisine ayrılan boşluğa. Yemek bitinceye değin hiçbir kelâm çıkmadı Zeliha'nın ağzından. Anne, baba zaman zaman birbirlerine bakıp Zeliha harici konularda cümleler kursa da ikisinin de gözbebekleri kızlarını işaret edip "acaba nesi var" diyordu. Yemek biter bitmez sofradan kalkıp odasına çekilen Zeliha'nın durgunluğu, mutsuzluğu baba Feyzullah ve anne Zekiye'yi iyice germişti. Kaygıyla karışık depreşen acı bir korku da anne, babanın böğrüne hançer misali saplanıyordu. Neler oluyordu? Bir sorun var, fakat nedir? Öğrenmeliydi Feyzullah. Yeniden hareketlenip kızının kapısı önünde durdu Feyzullah. Kapıyı bir evvelki zarif dokunuşa benzeyen sâkinlikle tıklatıp kapının kolunu eğdi. Açılan kapıyla Zeliha'nın kalın bir romana gömülü olduğunu gören baba:

_Hayrola kizum ders mi çalişuyisun? Yorma kenduni bu kadar, hade gel da çay içelum!

Zeliha ölü, morga konulmuş ceset gibi. Mühürlü gecelerin karanlığı gibi..Baktı ki kızında hiçbir kıpırtı yok, yanına kadar gidiverdi Feyzullah. Eğildi, romanına gömülü kızını bir süre profilden seyredip nazlı kızının saçını okşadı.

_Bak yavrum, canum kizum; bi sorunun var isa benilan konuş, benilan olmasa annenlan konuş. Çözulmiyecek düğüm yok bu dunyada, yeter ki sen ipun, ipluğun ucini göster; boban, anan çözer sikintiyi. Hayde kalk, gel geçelum salona, içelum mis gibi çayumuzi..!

Zeliha nazikçe doğruldu; romanını şifonyerin üzerine bırakıp tekrar geçti salona. Anne, baba kızlarının büyüklere ettiği itaatin yanında çaya gelmesiyle hem sevindi hem de ona ne isterse yapacaklarının sözünü verdiler..
Çaylarını afiyetle yudumlayan ailenin vazgeçilmesi güç değeri Zeliha oturduğu iskemleden kalkarken annesine sönük, ruhsuz bir bakış fırlattı, donuk vücudunu sürükleye sürükleye odasına kapandı.. Feyzullah abdest alıp akşam namazına durdu. Zekiye, aklını kurcalayan onlarca gerekçe arasında bulaşıkları toplayıp mutfağa yığdı. Feyzullah akşam namazını kılınca yatsı namazı için yüzünü evin çıkış kapısına döndü. Zekiye'ye seslendi. Gel gel işareti yaparak karısını yanına çağırdı.

_"Belki kadinlarun, kizlarun özel hayatlari, kişisel bakim vesaire şeyleriyle ilgili bir soruni var. Sen konuş Zeliha'lan. Mutlaka konuş..diyerek kapıyı düşünceli beden diliyle açıp caminin yolunu tuttu.

Anne Zekiye ne yaptı ne ettiyse kızını konuşturamadı. Zeliha başını kitaptan kaldırmadı..

Baba Feyzullah yatsı ezanının okunmasına birkaç saat kala çıkmıştı evinden. Direkt camiye gidip her gün aşağı yukarı 10-15 kişiden oluşan cemaatin arasına girip en ön sıralarda sıkı bir safa dahil oluyordu. O akşam da girmişti safın arasına. Sıkı tutulan saf lanetlenmiş şeytanı Tanrı'nın evinden kovuyordu. İmam, daha doğrusu hoca, her akşam namazından sonra cemaate kız çocuklarının okumaması gerektiğini, oturup evlerinde evleninceye değin annelerine yardım etmeleri, yaz aylarında Kur'an kurslarına gitmelerini öneriyor, yatsı namazı sonrasında da 10-15 kişilik cemaatin her bir üyesini kenara çekip tembihliyor, yaşamları, çocukları üzerinde babalara sert, değiştirilemez nasihatler veriyor, aile reisi babaları mümkün mertebe etkiliyordu. Burada küçük bir parantez açıp eğitimden yana olan, vatanımızı gönülden seven, Cumhuriyet ve Atatürk değerlerine sahip çıkan imamlarımızı tenzih ettiğimi bildirmek isterim. Biz yalnızca yobazlığı, katılığı, sabit fikri ve kabalığı meziyet addeden yapıların yergisini sunmak için çabalıyoruz. Belki düzelir, gericiliğin, kırıcılığın, eğitime karşı gelenlerin hayatlara mal olan yanlış uygulamalarının önüne geçilir diye sitemimizi arz ediyoruz. Gayri durumda ne camilerimizle alıp veremediğimiz, hesaplaşmayı içeren bir derdimiz var ne de İslami kıymetlerimiz, hocalarımızla..bilinsin istedim!

Feyzullah cami imamının telkinlerinden etkilenip daha bir zorlayıcı hamlelerle kendi ruhunda gelgitler yaşamaya başlıyor. "Neyine okumak, okusa ne olacak? Şehirlere, üniversitelere gidip bir namussuz züppenin oyunlarına, alçaklığına alet olacak, belki her şeyini kaybedecek. Annesi ve babasının yüreğinde onarılmaz sancılar, yaralar açıp duracak. Neyine okumak? Hocamız doğru söylüyor: kızlar evinde oturmalı, nasibini bekleyip evlenmeli.." gibi gibi yargılar Feyzullah'ın ruhunu, beynini kemiriyor. Kızı büyüdükçe kızını zapt etmenin bir yolu olarak onu eve tıkmanın çözüm olabileceğini düşünmeye meylediyor. Fakat henüz fiile dökülmüş düşünceleri yok. Ne zaman harekete geçer, nasıl davranır bilinmez. Bakalım, görelim!
...

Erken saatte kalkıp kendisine kahvaltısını hazırlayan annesine hoşça kal demeden kahvaltısını dahi doğru düzgün yapmadan, kapıyı örtüp çıkar Zeliha. Annesi, Zeliha'nın günden güne artan içine kapanma durumuna kahrolur. Dün gece "Kizum, birileri yanliş bir şeyler mi söyledi, yapti saha? Varsa bir şey, söyle!" deyişini hatırladı. "Acaba kizumi kolindan tutup doktora mi gitsem" diye de düşündü. Düşündü; ama bu düşüncesinden şimdilik vazgeçti..

Zeliha'nın durgunluğu okulda da devam edince İslami sohbetler için hafta sonları toplandığı arkadaşları mevcut vaziyeti rehber öğretmenine söylemek için öğretmenlerinin kapısını çaldılar..

_ Hocam durum böyleyken böyle oldu. Lütfen Zeliha ile görüşür müsünüz?

Rehber öğretmeni, Zeliha'nın öğle arasında odasına gelmesini istedi. Zeliha, öğretmeninin yanına gitti. Öğretmen, kendisine itimat etmesi adına evvela havadan sudan başlayıp yaşamın kilit noktalarına çekiverdi Zeliha'yı. Külfetin ne, nasıl bir köke sahip olabileceği artık öğretmen için çok önemliydi. O gün, öğretmenine açılır gibi olan Zeliha'yı öğretmeni ertesi gün konuşturdu. Öğrencisinin kendisine güvenmesini sağlayan öğretmen, bu yolla öğrencisinin yaşadıklarını, içinde bulunduğu vaziyeti babasına değil de annesine anlatabilir miyiz diyerek Zeliha'dan izin istedi. Birazcık yok dese de sonunda "Tamam, sadece annemle paylaşabiliriz hocam" dedi..Rehber öğretmeni meselenin ruhsal boyutunu dikkate alarak aslında psikolojik ve psikiyatrik evreye ulaştığını fark etse de o an, en azından anne rızasını gözetmek, öğrencisinin olumsuz şeyler yapmamasını sağlamaktan yana tavır aldı. Elbet bir sonraki aşama klinik psikolojinin ve psikiyatrik düzeyin işidir..

Bir gün sonra Zeliha'yı odasına çağıran rehber öğretmen:

"Hangi gün baba evde olmaz, hangi saatte gitsek anneni evde buluruz?" diye sorunca Zeliha: "annem genelde evin çevresinde çalışır, babam tarlaya, dağın başına çıkar, her gün çıkar yağmur yağmazsa" cevabını verir. O halde ne duruyoruz, haydi çıkalım. Okul müdüründen izin alıp Zeliha'yla koyulur yola öğretmen. Evleri köyde, okul ilçede. Yaklaşık 30 kilometrelik bir mesafeyi 40 dakikada katedip evin bahçesine yakın bir yere park ederler aracı. Rehber öğretmen ve Zeliha; Zekiye'yi avluda bahçeyi çapalarken görürler, öğretmen kolay gelsin dileklerinde bulunur. Acilen konuşmaları gerektiğini söyler. Bunun üzerine anne, kız ve rehber öğretmen geçiverirler içeriye. Anne Zekiye, öğretmene bir şeyler ikram eder ve en nihayetinde meseleden haberdar olur. Günlerdir anne ve babanın neyin var kızım, lütfen bize söyle dedikleri şey: kızlarında Tanrı'nın varlığını "Tanrı vardır, yoktur" şüpheciliğine taşımaya elverişli bir kademenin hasıl olmasıydı. İşin garip tarafı sorgular arttıkça yoğun sosyal kitaplar okudukça Zeliha'nın beynindeki Tanrı algısı enerji boyutunu da yitirmeye başlıyor, Ateizm'e doğru yol alıyordu. Evvela namazı bıraktı, evde kılıyor gibi yaptı. Babasından korktu, annesine uydu, evde kılar gibi yaptı. Oruç tutmadı, tutar gibi yaptı. Dine inanmamaya başladı. Bu yönüyle güçlü bir Deist adayı oldu. Sonra Tanrı'nın varlığını sorgulamada, varlık adına bilinmezliklerin burgacına düşünce Agnostik katmana karıştı. Son zamanlarında ise daha ileriye taşıdığı sorgularıyla sanırım Ateist oluyor, olacağım, oldum deyiverdi..
13 yaşında, seviyesine uygun kitaplar okuyan Zeliha, okuyup algı seviyesini, kavrama yeteneğini geliştirince sosyalizm kitaplarını okuyup anlayabilecek kapasiteyi elde etti. 4 yıldır durmadan, üç günde iki kitap okuyarak 800 ile 1000 arası bir kitap sayısına ulaştı. Keza bu kitapların büyük çoğunluğu sosyalizm, ateizm gibi konulara değindiğinden, aynı zamanda irdeleme, araştırma kabiliyeti arttıkça Siyasal İslam'ın, tarikat, cemaat gibi yapıların menfaat dolu çırpınışlarını gördükçe okudukça gele gele bu noktaya geldi..

_ Zeliha bu kitapların parasını nereden, nasıl buldu?

_Anne ve babasına öğretmenlerimiz kitap okumamızı istiyor diyerek.

Yeter ki okusun diye çırpınan aile kitap alması için eksik etmedi parayı; ne tür kitap okuduğuna baksalar dahi "bu bizim dersimizle alakalı" deyip geçiştirme kozuna sahipti kızları..Lakin Feyzullah son günlerde cami hocasının direktiflerinden aldığı ilham, cesaretle kızının okuyup okumamasını masaya yatırmış, okumamasının dinibütün bir evlat yetiştirmede gerekli olduğuna tamam demişti. Anne Zekiye, rehber öğretmenin anlattıkları, kızının Ateist olabileceği, olduğuna dair sözlerinden pek bir şey anlamasa da sonuçta kötü bir şeylerin peydahlanıp ağır bir sis gibi evlerinin içine çöktüğüne kanaat getirdi. Ne yapacak, ne edecekti? Öğretmene de söz vermiş, Feyzullah'a yaşananları söylemeyecekti. Ne kadar dayanabilecekti?

Zeliha; öğretmenine açılması, öğretmenin de durumu annesine bildirmesi, annesinin tepki göstermemesiyle yavaş yavaş muhabbetlere dahil oluyor, annesiyle, arkadaşlarıyla lafın lafı açtığı cümlelerde var ediyordu kendini..

Feyzullah ise kızının artık okumaması gerektiğinin vatana ve millete hayır getireceği inancıyla akşamları camiye gidiyor, bu defa Fetöcü imamın yaftaları, kuyruklu yalanlarıyla Atatürk düşmanı olma yolunda ilerliyordu. Anlayışsızlığa müptela, kibarlıktan uzak kişilikle yoğrulmaya, at gözlüğü takmaya kalkışan bir baba! Bir ay geçmeden Fetöcü imamın allayıp pulladığı 10-15 kişiden oluşan cemaat, koyu bir Atatürk düşmanı olarak yaşamlarına nefret, kin ve hasetle sarıldılar. Bunlardan birisi de Zeliha'nın babası Feyzullah'tı. Atatürk'ün adının duyulduğu, fotoğraflarının paylaşıldığı, afişlerinin asıldığı noktalardan iğrenerek beddua ederek geçtiler. Bundan böyle Atatürk onlar için İslam dininin en büyük düşmanı, Osmanlı'nın katili, hilafetin öldürülmesindeki vahşi câni ve baştan sona nursuz bir kefere, gâvurun önde gideniydi..!
...

Zeliha'nın annesi düşünüyor, taşınıyor; felaket derecesinde korkuyor. Kocası Feyzullah; kızının namazı, orucu bıraktığını, bırakacağını bu gencecik yaşında Allah'a olan inancının da sarsıldığını duyarsa cinnet geçirir veya başkalarından duyarsa neden kendisinden sakladık diye ikimizi de öldürür endişesiyle komşusuna gider. Ahlanır vahlanır, farklı şeylere temas ederek ikide bir dizini döver. Komşusu işkillenir: "Senin bir sorunun mu var?" diye sorar. Artık daha fazla gizleyemez:

_"Vollahi komşi, ne edecoğum bilmem; habu benum kiz nemazini birakti, oruç da tutmayi, tutmiyacağum deyip duruyi. Geçenlerde öğretmeninlan eve geldi, öğretmeni "şey oldi" dedi baha.

_No oldi?

_Bi acayip bişe, dilimun ucinadur, bi diyebilsem oni. Şey şey, şey oldi: "Ateynis" olmiş!

_O nedu?

_Ne bileyim! Nemaz kilmiyacağum, oruç tutmiyacağum deyi. Ben ne edecoğum bilmem, kizum "Ateynis" oldi.

_Bi hastaluk olmasun, tuhaf bişeye benzeyi?

_Keşke hasta olsaydi, ama "Ateynis" olmiş, öyle dedi öğretmeni!
...

Zeliha okul çıkışı iki büyük Atatürk posteriyle servise biner, eve gelir, odasına girer girmez yapıştırıcı ile Atatürk'ün posterlerini duvarına yapıştırır. Posterlerin altına kendi el yazısıyla "Emret yüce Atam, İzindeyiz!" yazar.

Annesi; Zeliha'nın apar topar odaya geçişine bir anlam veremez, beş-on dakika sonra bakar ki; duvarda Atatürk fotoğrafları..

_Okuldakiler yetmedi mi? Bir de buriya mi asalum onlari? Bobanun resmini assaydun oriya bari, boban midur Atatürk?
...

Gene akşam olur, Feyzullah taş, kum, çakıl, ter, toza bürünmüş halde çalar kapıyı. Zaten gün boyu "bu kizi okutmiyacağum okutmiyacağum" diyerek son kararını verir. Tam salona geçiyordu ki; Zeliha odasından çıkıp mutfağa doğru attı adımını kapıyı açık bırakarak..

Bir de ne görsün Feyzullah; aman Allah'ım! Fetöcü imamın söylemine göre din düşmanı, kefere, halifeliğin katili Atatürk'ün fotoğrafları evinin köşesinde! Üstelik muhafazakâr düzenin sağlığı namına okutmama kararı aldığı kızının baş köşesinde Gâvur Atatürk'ün posterleri! Belki seraptır gördüğüm, bu gerçek midir deyip odanın kapısına yaklaştı. Sinir krizi geçirdi geçirecekken bir de "Emret Yüce Atam, İzindeyiz!" yazısı gözüne ilişmesin mi? Kim tutar baba Feyzullah'ı? Sanki kıyamet koptu, sanki kocaman bir bina aniden yerle bir oldu, toz duman havada uçuşuyor. Feyzullah'ın Atatürk portresine bakarken kızı için bağıra bağıra söylediği "sen zaten dinsiz olmuşsun" sözünden Zekiye'nin komşusunun ağzında bakla ıslanmadığını anlıyoruz..!

"Zelihaa Zelihaaaa!!" hepsi bu kadar! Gürültüden geriye bu ses kaldı! Gürültü dinince annesi, Zeliha'nın ölmediğine dua etti. Ölseydi, farkı mı olurdu? Yüzü gözü mosmor, dudakları yumruk darbeleriyle patlamış, kan sızıyordu dudağının kenarından. Ağlayacak takadi kalmamış gövdesini ağır ağır dış kapıya taşıyan Zeliha, annesinin "dur kızım, gel içeri" diyen yakarışlarını duymadı. Zeliha dışarı çıktı, hava karardı, gökyüzünde yıldızlar, oy tane tane yıldızlar! Annesi peşinden gidecekti ki Feyzullah tutup içeri çekti Zekiye'yi. Zekiye ağlıyor, Zeliha karanlığa karışıyor. Çam ağaçlarının karanlıkla birleşen koyu yeşil renginde Zeliha'nın mavi gözleri hayatının renklerini arıyor. Zekiye camlara uzanıp perdeyi açıp dışarı bakmak istiyor, Feyzullah'tan sopa yiyor. Zeliha karanlığın bağırsaklarına karışmış; öğütülmüş, karılmış, yıkılmışlığın duvarını oyuyor bedenine. Giriverdi ayakları çilenin hortlaklaşan ziftine. Patikadan ormana ulaşan, sessizliği bölen baykuş seslerinin ürkütücü sedasında bembeyaz tenine körelmiş gözleriyle yandı. Ağladı ağladı o hiç bitmeyecek leşten hantal yalnızlığına! Vurgun yemiş, ergenlik çağına erememiş yaşına paramparça edilerek ağladı. Zeliha ağladıkça karanlıklar, yıldızların saltanatını yıktı, Zeliha yıkılan saltanatın enkazları üzerine oturdu, vücudu darmadağın! Kupkuru çalıların, koruluğun kovduğu yamaçlarda sabahladı. Sabahın ilk ışıklarını avuçlayarak düştü yollara! Yolun kenarında çaresiz! Yürüyor; ama çaresiz. Bir araç durdu yanında! Vicdanlı bir şoför; Zeliha'ya neyin var sorsa da Zeliha'yı aracına bindirip hastaneye götürdü. Doktorlar Zeliha'yı getiren şoförü salmadı. Polis geldi, şoför karakola götürüldü. Sorgusu alındı, polis Zeliha'ya sordu. "Yine de babamdır, konuşsam mı konuşmasam mı" tavrına sığınsa da konuşmalıydı, bu olayın bir suçlusu olmalıydı. Konuştu: "Babam!! O ki; acımasız bir zalim" dedi gözyaşları bulanık deryaların dalgalarına dönüşürcesine, heyelanlara teslim topraklar gibi!

Polis, babanın evine gitmesi için jandarmaya haber verdi. Merhametsiz herif, hiçbir şey olmamış gibi sabah kalkıp tarlaya gitti.(Sakın abartıyorsun demeyin bana! Daha da kötüleri: sapıkları, tecavüzcüleri, canileri var bunların)
Jandarma acımasız herifi tarlasında yakaladı. Sorgusu yapılması için karakola götürüldü. Suçlu görüldü. Kızını darp ve öldürmeye teşebbüsten içeri atıldı. Çok geçmedi içeride kalp krizinden öldü..!

Zeliha, doktor olacaktı! İnanıyordu kendine, kadın olmanın, kız olmanın, anne rahminin kalburüstü derinliğine duyduğu sevgi ve şefkatle dahiliye doktoru olup çıktı. Bu süre zarfında bir dönem devletin yardımıyla devlet yurtlarında kaldı. Babası ölünce devlet, annesinin ruh sağlığına bakıp onunla aynı evde kalabileceğine karar verdi..!
....

Bu yalnızca Türkiye'nin sorunu değil" diyerek mevcut çıkarımlarda, uygun fikirleri sıralamamızda taşı gediğine oturtmakla eşdeğer bir serzeniş mümkün. Deizm ve Ateizmin salt Türkiye'de çıtasını yükselttiğini varsaymak, dünyadan habersizce konuya eğildiğimizi veya konuyu kulaktan dolma bilgilerle analize kalktığımızı gösterir. Başlangıçta tutucu konumuyla biz Türkiye olmak üzere İran ve Suudi Arabistan'da da yükselişe geçmiştir Deizm ve Ateizm. Yaşamın her alanında aklı ve ilmiyle, bağlı bulunduğu çevrenin çemberini yarmaya meyilli insanların arayışının; hızlanan sosyal roller, tabiatı değişen girişkenlik, sabit fikir ve alışkanlıkların ötesine geçerek oluşturduğu etkileşimi düşündüğümüz, meselenin üzerine siyasi, ekonomik ve küresel etkileri eklediğimizde resen gerçekleşebilen durumların etki alanı genişleyebiliyor..

Bilgi, bilgiye bağlı sorgu alanı büyüdükçe eğitimin çıtası yıldan yıla yükseldikçe daha somut doğrular üzerinden kalifiye sonuçlara odaklanma arzusu yoğunlaşabiliyor. İnsanın tabiat karşısındaki maddeci duruşunu konu edinen materyalizm gibi insanı daha çok hayatın dokunulur tarzda ele avuca gelecek şekilde kategorize edilmesiyle tanımlayabiliyor düşüncenin ölçüleri. Sanırım burada başlıyor sorguların yarattığı Deizm, Agnostisizm, Panteizm, Ateizm ve Materyalizm?

Yaşadığı, sıkı ilişkiler kurduğu yerin merkezinde olduğunun bilincine sahip kişiler; kalıplarına hapsolduğu, kabuğunu kıramadığı bir bölgenin yahut bir ülkenin genel kabule yönelmiş inanç, değer ve kıstaslarını kendine bir yaşam biçimi şeklinde yakıştırıyor. Öyle değilsem de öyle olmak, gözükmek zorundayım. Zorunluluğun özgürlüğün önüne geçtiği, otantikliğin bir biçimde maskelendiğini kendi içinde tanımlayabilen kişi; zoraki düzeyle yaşadıklarının, duyumsadığı, resmini çizdiği hakikatlerin altında varlıksal boyutuyla var olmaya çalışıyor. Sorumluluğun çoğunluk algısından geldiğinin ayırdına vararak kâh hassaslığın kâh da sertleşen tepkilerin taraftarı oluyor. Dindar değildir, ama öyle davranmak mecburiyetini üstleniyor. Hayatında ibadet etmemiştir; ama siyasi, kamusal, sosyal sebeplerin, kazancın getirisini dikkate alarak "camiye gittim, gidiyorum pozları" vermeyi norm haline getiriyor. (Camiye gidip gitmemenin iyi veya kötü şey olduğuna işaret etmiyorum) Birçoğu; ilkelerine inandığı kurum ve kuruluştan edindiği bilgi, şartların kaçınılmaz dayatmasıyla ya örtülü bir seçime itiliyor ya da ortamın fotoğrafını pekala iyi çekip şahsi çıkarların doğrultusunda hareket ediyor.. Türkiye'de Dindar, Deist, Ateist..olmanın hangi seviye ve inandırıcılıkta ne derece payının olduğuna kesinlik içerebilecek karşılıklar veremesek de dini ritüeller alanında yapılan, yapılması istenen, göze çarpan, duyulan, hissedilen negatif detayların hükmettiği nüfus oranının dünyanın demografik yapısında yer edindiği kesindir..!
....

ZELİHA;

Şimdi 29 yaşında, evli, bir çocuk sahibi. Zeliha'nın eşi de doktor! Zeliha mesleğini eline aldıktan birkaç yıl sonra ilk günlerdeki gibi Tanrı'nın yoluna döndü. Beş vakit namazını kılıyor, oruç da tutuyor, hatta geceleri bile namaz kılıyor adına gece namazı falan diyorlar ve değişmeyen tek şey ne biliyor musunuz: Hâlâ Mustafa Kemal'i çok seviyor.

Engin Yeşilyurt
NE ZAMAN?!?
İmamoğlu’na İftira Atanlar Önce Aynada Kendinize B...

İlgili İletiler

 

Yorumlar (0)

Henüz Yorum Yapılmamış