DAĞ KÖYÜ ŞEHİTLERİMİZ

askerSoguk
DİKKAT: Makale; Tunceli'de hipotermi gerekçesiyle yitirdiğimiz 2 şehidimizin yasından etkilenerek hayali isim ve memleket yakıştırmasıyla tamamen kurguya dönük ele alınmıştır.

Doğu batı diye paralelini bölmeden hiçbir koordinatın ve kuzey güney diye dikine set çekmeden hiçbir meridyene; olabildiğince sadık, birleştirici, tek payda yapan değerlerin ilkesi. Bizde vatan vesikası, kenetlenmiş bütünlüğün altına atılmış gönül imzasından başka bir şeyi bahşetmez. Olur olmaz sözlerin pası damla damla düşse de bazı zakkum ağızlı bölücülerin dilinden, esaslı öyküsünü birleştiği potadan alan memleket aşkı, yalçın bariyerini kaldırır dağın taşın ve irili ufaklı kentlerle metropollerin. Bir kere aşkının demini katmıştı Türk evladı, künyesiyle imtiyaz yaratan toprağının iliklerine. 21. Yüzyılın boyun eğmez, psikolojik içgüdüye dair tüm soyut kılıçlarını kuşanmıştı..Madene gider, elindeki çapa olur yurdunun tanımı her kara elması oyuğundan çıkartan derinliklerde. Koyun güder, sürünün konuşan aklı olur. Kendisi çobandır, çobanın omzundan düşecek gibi duran; lakin bir kez olsun düşmeyen postu, dilinde nağmelenen hüzün kavalının telsiz notasıdır. Bağa gider, bahçeye gider; üzüm üzüm salkımlanır, söğüt söğüt yayılır nefesi minerali billurdan coğrafyasının her karışına. Tahıldır dibek dibek gövdelerin harcında. Tütündür tarlalarda tane tane çoğalan nüfuzuyla. Köy odasında yakılmış kuzinedir, cayır cayır iner böğrünün soğuklarını ısıtmaya közleri, kapının çıkardığı dev Anadolu gıcırtısı, bacanın kıvrımlı onur kokan dumanı; onun aslıdır, asaletinin teşnesidir. Dipten başa meal, kudret, heyecan, cesaret yüklü tarihinin alt edilemez yüzü onların bağırlarındaki istiklâl, şavk ve inancın kurduğu takımın kendisidir..

Şimdi ana baba toprağının kallavi engebesinde yuvalanan sırtlar; ekimi bitirir, kasıma girer. Gökten kızılını aldığı eylül akşamlarının hilalle omuzdaşlık kurduğu manada hazan bile "vatanım" der göğsü Türk diyen kimlikler için..Anne yer elmasıdır, sancısa da kasımın ilk haftalarında nasrı, Tanrı'ya şükrün kalburüstü dokusunu içselleştirmeyi iyi bilir. Baba, iki bin beş yüz metrelik tepenin ucuna dikilmiş gönderin yerküreye arz ettiği himayenin milli marşıdır. Türk marşıdır, Türklüğün en kadim hecelenişidir al al, ay ay, yıldız yıldız..

Annenin yer elması oğlunun "Kızıl Elması"dır. Muska misali sarar boynuna, on dokuz yaşını yeni bitirmiştir, yirmisindedir gençliğinin askerlik gururuna attığı ilk adım. Bir övünç mottosu yükselir bünyesinden avuç avuç, yumruk yumruk. Kapıda dimdik duruşuyla oğlunun ülke sevgisinin kaynağı dev bir baba, babanın sağında basmadan imal eteği ile tüm kadınlarımızın simgesi, bin yıllık harsın nişanı bir anne..Hiç ağlamadan, boynuna sıkıca sarıldıkları oğlunun arkasından döktükleri gözyaşını devlete, millete hediye ederler. Gitsin oğlumuz aslanlar gibi yapsın diye vatani görevini, hüzne karıştırdıkları sevinçle dualarını ederler. Gitsin oğlumuz, ahenkli adımlarıyla yolların buzunu eriterek, yaylasından temin ettiği karasal iklimi parçalayıp nâr nâr ısıtarak gitsin. Tez gitsin, tez gelsin. Kılı kopsa yanar yüreğim, kılı incinmeden dönsün; muhtevası düşmana reaksiyon; dosta açılmış kucakla şefkate, içtenliğe, köklerinin anane çizgisine yasladığı doğrularla ilahi öze münacaatla gitsin ve gelsin. Nasıl emanet ettiysek büyüklerine, öyle gelsin. Saçını bozsa da rüzgar, sert yamaçların mücadelesi; ruhunu teslim etmeden sona, hainlerin ördüğü kanlı ağa düşmeden vücudu, dönsün çehresine kondurduğumuz goncaya durmuş öpücüğün baharlarıyla. Baş başa, yan yana, sırt sırta olduğu umutlarıyla yaşamaya dair engin uçlar türeten ufkuyla dönsün. Biz evlatlarımızı bu ülküyle alnı yukarıya odaklı bakışlarla gönderiyoruz askere, gittikleri gibi gelsinler diye. Başka nedir ki dileğimiz topraktan, ince ince işlenmiş bu kilimden, gayri neyi arzularız büyüttüğümüz canların sıhhatini, tenlerini gürbüz görmekten başka? Soralım annelere, babalara; konuşsunlar, dilim dilim kotarsınlar kalplerindeki detayı. Nedir diledikleri şey Ankara'dan, başlardan, kelli felli intiba bırakan milyarlık servetin sahibi beylerden?

Annesinin yer elmasını almış, ekmek kutsallığında korumuş, kına yakılmış gencecik bedenine Kızıl Elma armağanıyla düğümlemiştir. Elinde bileti, saati en yakın otobüse koştu; neşeyle ha neşeyle koştu..
Anne baba dağ köyünün yılan kıvrımı patikalarından dağın eteklerine varamazken bulundukları zirvedeki tek katlı sıvasız evde bir yıllık hasreti apreleyip ciğerlerine doldurdular. Oğulları, biriciği; gülen yüzüyle otobüsüne koştu. Çevre köylerden ve ilçe merkezinden iştirak eden diğer Mehmetçiklerin de otobüsün çevresinde aileleriyle vedalaştığı bir sahne vardı ki Ali'nin gözlerini kasvete sürükledi. Her şey o anda karasına bağlanmış bir zift gibi tortulandı hafızasında. Diğer çevre köylerden otobüsün kalkış anı evveline intikal eden anne babalar gibi sağlıklı bir vücuda sahip değildi Ali'nin anne babası. Yürümekte bin bir güçlük çeken iki insan. Köy değildi onları örseleyen; hayatın oyunbozan, aşağılık maskeden ibaret tiradıydı erken yaşlanıp kronolojik yaşlarına tezat düşmelerinin gerekçesi. Ne kadar acı çekiyorsa insan ve acısını unutturacak sevince dönük hormon salgılayamıyorsa o kadar yıpranıyor. Artık tıbbın klişeleşmiş gerçeğidir bu. Stresin ürettiği kortizol hormonu birçok insanımızın erken yaşlanmasında bedenleriyle kronolojik yaşları arasına uçurum bir çelişkiyi sokmuştur. Dağ köyündeki annelerimiz, annem; altmış yaşındayken yüz yirmi yıl yaşamışçasına çöküp giden bir görseli resmediyor. Oğlu okumuş, öğretmen olmuş; ama atanamamış. Kahveye gidiyor, cebinde bir lira yok. Çayı veresiye içiyor. Bari çayın yanında bedava kek dağıtıp bilim yuvası şeklinde statü kazanacağı söylenen şu meşhur kıraathanelerimiz dağ köylerine değin girse de keki bedavaya getirse atanamayan öğretmenler! Nerde? Sonra da onlar konuşur biz yaparız derler! Öğretmen çayı veresiye içerken onuruna dokunan yaşam yüzünden bari şehre gideyim, belki bir şeyler değişir diye plan proje üretiyor parçalanmış beyninin kuytularında. Şehre iniyor, pastane ve benzeri yerlerde bulduğu, asgari ücret ödeyen maaşla başlıyor muhasebesine. Kiralar asgari sekiz yüz lira. Ayda bir gelen fahiş zamlarla elektrik, doğalgaz, su faturası içinse standart bir gider tablosu çıkartamıyor. Sekiz yüz lira kiradan sonra elektrik, su, doğalgaz derken elde avuçta kalan yüz, iki yüz lira ile Rabbine şükrü deniyor; ama olmuyor işte olmuyor! Tutuyor annesini arıyor:

"Nasılsın anne?"
"iyiyim" diyor anne.

Annenin sorduğuna o da "iyiyim ana" yanıtını veriyor. Oysa kimse iyi değil. İki taraf da birbirini üzmemek için mevcut acıyı kamufle ediyor.. Annelerimiz, dağ köylerimizdeki büyüklerimiz kentlerden umudu kesmişken oğullarının, kızlarının geleceklerinin de umut vadetmediğini pekala kestiriyorlar. Altmış yaşındaki bir annenin yüz yirmi yaşına tekabül eden çöküşünün kısmi biçimde açılmış penceresidir bu. Ya pencerenin tamamı açılırsa o zaman hangi kronolojiye sığacak dağ köyündeki annelerin yaşı?

Ali'nin annesi ve babasının kronolojik yaşı ile beden gerçeğinin ters düştüğü yıkım, aslında her şeyin özetidir. Bu özeti geride bırakıp otobüsün çevresindeki şenliğe baktı, içi ezilerek koltuğunu aradı.. Yol görünmüştü çoktan, Doğu'nun en soğuk illerinden birisine, bir vatan toprağına, gidiyordu. Akşam olmak üzereydi, gurubun en asil düzeyindeki kızıl şuruplarını kotarıyordu vakit. O mahur bestenin Müjgan'ı ağlattığı anıları maziye gömüp gidiyordu. Kristalize olmuş balını hatıralarında bekleterek yeni yeni sayfalara açılıyordu duyguları. Biraz uyudu biraz diklendi koltuğunda, açtı gözlerini, yolcuları taradı, hemen hemen uyuyordu herkes. Koridor koltuğunda, yani kendi yanında ara ara horlayan amcayı seyretti bir ara. Senelerin sel olup aktığı o surette gördü annesi ile babasının takvimlerle verdiği amansız savaşı. Dünyaya çekilmiş en emekçi fotoğraftı amcanın yüzünde seyrettiği o izler, haritalanmış her bir nokta. Uyumak istedi, uyuyamadı; dalıp dalıp gitti, kirpiklerine çiziktirdiği karanlığı yudum yudum içti sonra. Orta kapının boşluğundan bir baş belirdi aniden. Şofördü. Aşağıda uyuyordu, direksiyondaki görevdaşının istirahate çekilmesi için şoför mahalline yöneldi. Fısıltıyla gelen ses: "git yat" diyordu. Diğer şoför gidip yattı. Herkes uyudu, bir onun gözlerine girmedi uyku.. Ilgıt ılgıt söküyordu şafak ve havadaki aşırı soğuk termometrede eksileri çoğaltıyordu. İçi üşüdü o an.

Saçına dokunmak istedi. Refleksin adresi belli belirsiz yön buldu kendine. Dokundu, saçları kirpi etkisi uyandırdı parmaklarının ucunda..Artık terminale yaklaşmıştı otobüs. Kimsesi yoktu onu karşılayacak. Yolculuğunun nasıl geçtiğine dair ona kulak verecek, birkaç cümlecik katlanacak muhatabı yoktu. Etrafına bakmak isterken girmişti terminale otobüs. Kapılar açıldı, sanki saniyeyle yarışırcasına bir buz kütlesini fırlatmışlardı otobüsten içeri. Tükürsen havada donacak derecede soğuktu dışarısı. Sıraya girdi, muavin arkadaşa bavulunu tarif etmek için. Önündekilerin birçoğu tıraşı ve duruşundan, aynı zamanda otobüse ilk bindikleri yerdeki hallerinden asker olduklarını belli ediyorlardı. Gideceği askeri adresi sorduğunda "bu minibüs oradan geçer" dedi dolmuşçu. Aynı anda üç beş arkadaş doluştular minibüse, her biri ayakta, ağızlarından soğuğun minibüsteki sıcakla çarpışması sonucu kalın kalın dumanlar çıkıyordu..Yaklaşık on beş dakika sonra dolmuş şoförünün "burasıdır" dediği yerden indi yanındaki dört arkadaş ile. Merhaba adım Ali deyip elini uzattı. Elini uzatmasıyla aynı talihi paylaşacak Kerem, Şeref, Mehmet, Hayrettin adlı dört arkadaşı olmuştu.. Elli metre yürüdükten sonra bir adres gözüktü. Kapıdaki nöbetçi askerlere ellerindeki adres kağıdını uzattılar. Nöbetçi askerlerden birisi bekleyin derken diğeri telsizle anons geçti. Üç dakika içinde bir askeri araç yanlarında bitti. Elekten geçercesine kum misali çapraz şekilde yağan kar, her dakika yoğunluğunu artırıyor. İnce kar taneleri yere düştüğü anda tutkal gibi yapışıyordu yirmi santim karın üzerine..Askeri aracın şoförü er, çabuk olmalarını söyleyince hızlıca bindikleri araçla doğruca nokta atışı adrese götürüldüler. Kayıt işlemleri yapılıp içeri alındıklarında askerlikleri başladı. Birkaç ay içinde Mehmet ve Kerem ile arkadaşlıklarını iyice pekiştirdi Ali. Kerem Urfalı idi. Harika uzun hava okuyan köylü bir yetenekti. Mehmet Gümüşhaneli. İyi şiir okuyan, iyi şiir okuduğu kadar yazamayan şairene bir gençti. Şiir, uzun hava, türkülerle besledikleri düşlerini yarına çevik halde hazırlıyordular. Ne güzeldi sevmek, bir parça ekmeğe tutkun yoksul ailelerin şerefini andırıyordu. Türk bayrağının dalgalandığı semalardaki o kırmızı ihtişam ne güzeldi. Güzelliklerinin farkına vardıkları yuvalarında ayrılığı vuslata dönüştüren dostluklara çevirdiler. Urfalı'nın okuduğu uzun havaların harında kavrulsalar da tenlerinin soğuktan çatlayacağı yüksek rakımlı arazide terörle mücadele yürüyüşleri başlayacaktı kısa zaman sonra. Artık 4 aylık askerdiler. Bir ay sonra, öyle ki martın son günlerinde araziye bırakıldılar..

Toz toprak dahilinde yaşar insan da kar üstünde yaşamak zor be! Çığlıklarımı duyuyor musun anne? Bozlak tadında atom atom parçalanan, unufak olup milyonlara karışmış çığlıklarımı? Kaç karıştır hayatım bilir misin? Metre ile ölçülemez gidişatım var. Santim santim tükenmenin eğimi, öldüren beyazın acımasızlığıdır bu. Araziye bırakıldıkları günkü hava, dolmuştan inip askeri araca bindikleri günkü havadan üç kat daha soğuktu. Koşullar mütemadiyen kötüleştikçe hipotermi baş vermeye başladı. Üç bin iki yüzü aşan rakımda bel boyunda kar, ilerlemek mümkün değil. Ya bulunduğun yerde donacaksın ya bulunduğun yerde. Dikine dikine gömülür gibi şehit düşeceksin, başka yolu yoktu. Yardım çağırdılar, hava koşulları mani oldu. Mehmet; avuçlarındaki kar betonlaştıkça bir bir melekelerini yitiriyordu. Ve Ali, Anadolu'nun en ılıman iklimini dokuz yüz kilometre geride bırakmış, tırnakları taşlaşmış, büsbütün odunlaşmış kımıltısızlığın tam ortasına saplanmıştı. Ve sonra Urfa'ya yılın en büyük aile kar'ı düştü, mermeri çatlatan buzdan hasıl bir kar örtüsü kapladı damı, ocağı. Saz bir yana düştü, nağme bir yana; umutları bir yana düştü, alınları bir yana..Saatler sonra ulaşan yardımın katili hipotermi artık çok geç diyordu. Hastanenin dili yoktu, duvarların telaffuz edeceği tek kelime yoktu. Ama Anadolu'nun söyleyecek çok sözü vardı Ankara'ya! Mevcut hükümet ve yalaka medyanın palavracı nice suratı "Dörtlü Zirve" için Vahdettin'in köşkünde yayın yaparken Mehmet, Ali, Kerem o metruk dağ başında donuyorlardı. Kemal Kılıçdaroğlu pkk'ya terörist örgüt diyemezken Andımız'a sahip çıktığını gösterecek tek cümle edemezken Doğu Perinçek Cumhurbaşkanı'nın izinden ayrılmayı beceremezken Devlet Bahçeli koltuğunu omuzlayıp Balgat'ın lideri naraları atarken Selahattin Demirtaş halk, kardeşlik mavalları okurken Meral Akşener her konuşmasının ardından İYİ'yi dayatırken onlar orada donuyorlardı.. 500 milyar dolar dış borç, Suriyeli mültecilere harcanan toplam maliyet tutarı 35 ila 45 milyar dolar arasında gidip gelirken üçüncü, beşinci, onuncu duble yol fırtınaları estirilirken İstanbul'a Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün adını tarihten silme ereğiyle en büyük havaalanı yapılırken Boğaz köprülerinin inşası 3-4-5 diye sıralanırken iktidarın, muhalefetin ve modern ordunun gelip çattığı duvara bakar mısınız? Acının likiditesi olur mu? Olur işte! Sen insana, ülkeni düşünen çabaya yatırım yapmaz, insan merkezli, iç ısıtan üretime, vefaya değil de betona yatırım yaparsan bal gibi olur..

Ali; dağ köyünde naçar kalan, ruhundaki depremlerle altmış yaşını yüz yirminci yaş olarak yaşayan anne babasından evvel göçtü; ama yirmi yaşında yüz yirmi yıllık feryadı, kahrı, azabı çekerek! Göçtü Ali, Mehmet, Kerem! Uzun havalarını, şiir ve türkülerini ay yıldıza sararak, mandalina ekşisi gözyaşlarıyla göçtüler. Türkçe konuşarak, eski Türk töresine yakışır kalıpları, namusları ve ülke sevdalarıyla.. Sizin dünyaya hükmedecek isimlerinizden daha büyük bir ünle, parti şarlatanlığına kapılmadan sadece yurdunun bekası için göçtüler. Şimdi bayrakları dağ köyünün fakir kapısında dalgalanıyor. Her birinin adı Mehmet, sizin milyar dolarlık servetlerinizden daha büyük bir iktisatla göçtüler..

.
_Devlet Bey, Tayyip Bey'i kıskaca mı alıyor acaba?
_Yok canım, ne alaka?
_Melih Gökçek'e ne diyorsunuz?
_Bence Melih Gökçek MHP'nin başına geçsin!



ENGİN YEŞİLYURT 

ANKARA
Bin Bir Parça

İlgili İletiler

 

Yorumlar (0)

Henüz Yorum Yapılmamış