BALKAN SAVAŞLARININ KISA BİR DEĞERLENDİRMESİ

downloa_20180508-135600_1

Giriş

Balkanlar'da Osmanlı Devleti'nin egemenliği 1356 yılında Gelibolu yarımadasına çıkmasıyla başlamıştı. Rumeli'yi fethe başlayan Osmanlı Türkleri daha fethin ilk yıllarında Rumeli'de Türk nüfusunu yerleştirme ve medeni yaşamı için gerekli tesisleri kurma çabalarına girişmişlerdir.

Osmanlı'nın Rumeli Eyaletinde başlayan bağımsızlık mücadeleleri ve yapılan savaşlarla sınırlar sürekli olarak değişmiştir. Her değişen sınırda yaşayan Türkler bu durumdan en fazla etkilenenler olmuştur. Osmanlı Devleti, 1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı'ndan itibaren Balkan topraklarından Anadolu topraklarına doğru önemli bir göçe sahne olmaya başlamıştır. Balkan Savaşları bu göçlere hız kazandıran önemli bir faktör olmuştur.

Balkan Savaşları, Osmanlı Devleti'nin yıkılışı sürecinde önemli dönüm noktalarından biridir. Olumsuz şartlarda meydana gelmiş ve büyük bir yenilgi ile sonuçlanmış olan bu savaşta, halkın çoğunluğu göç etmek zorunda kalarak büyük acılar yaşamıştır.

Bu çalışmada ise Balkan Savaşları askeri harekat yönünden incelenerek yanlışlar tespit edilmeye çalışılmıştır. Konunun daha anlaşılır olması için savaş öncesi ortamdan da bahsedilmiştir.

BALKAN SAVAŞLARI

1-) Savaş Öncesi Yaşanan Siyasi ve Askeri Olaylar

Balkan savaşları Türk tarihinin dönüm noktalarından birisidir. Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için savaş öncesi yaşanan siyasi ve askeri gelişmelerden söz etmek gerekmektedir. İlk olarak yaşanan siyasi olaylardan söz edecek olursak.

a-) Siyasi Olaylar

Balkan savaşları öncesi yaşanan önemli siyasi gelişmeler, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin kurulması, 24 Temmuz 1908'de II. Meşrutiyet'in ilan edilmesi ve 31 Mart isyanıdır.

II. Meşrutiyet'i yaratan ana etken, II. Abdülhamid'in başlıca rejimine karşı Jön Türklerin verdiği özgürlük ve anayasa mücadelesidir. "İttihad-ı Osmanî" (1889) ile başlayan gizli örgütlenmeler, 1895'den sonra esas olarak "Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti" ile devam etti. Jön Türk muhalefeti, orta sınıf asker ve sivil aydınlarından oluşuyor, basın yoluyla propaganda ve hatta darbe girişimleri (1896, 1897) gibi eylem biçimleri deniyordu. Jön Türkler'in de, tıpkı Genç Osmanlılar gibi, işlenmiş ve tutarlı bir dünya görüşleri yoktu. Jön Türk siyasal düşüncesi ise, mutlakiyete karşı çıkmak, anayasanın yeniden yürürlüğe konmasını istemek, imparatorluğun bütün halkları için Osmanlı­lık çerçevesi içinde özgürlük talep etmek gibi noktalarda toplanmıştır. Ana hedef, "bütün Osmanlıların kardeşliği" fikrinden kalkarak, imparatorluğu dış müdahale ve iç bölünmelere karşı korumaktı.[1]

Bu görüşlerle ortaya çıkan ve kendine taraftar toplayan cemiyet süreç içerisinde konferanslar düzenlemiş ve yol haritasını çizmiştir. Meşruti yönetim artık olmazsa olmaz bir hâl almıştır. Ülke içinde ve dışında birçok olay yaşanmıştır, olayların doruk noktası ise Reval görüşmelerinin ortaya çıkması ile yaşanmıştır.

9 Haziran 1908'de Finlandiya Körfezi'ndeki Reval Limanı'nda İngiltere Kralı ile Rus çarı bir araya geldiler. Yaptıkları görüşmeden sızan sonuçlara göre, Osmanlı toprakları yeniden paylaşılacak, Rumeli parçalanacak, padişah ise ordularını göndermeyerek bu duruma boyun eğecekti. İttihat ve Terakki açısından bu, asla kabul edilemez bir durumdu. Bu bulanık hava içinde 3 Temmuz 1908 günü Kolağası (yüzbaşı) Niyazi Bey, askerleri ve sivil fedailerden oluşan 400 kişilik grubuyla Resne'de dağa çıktı. Anayasa ilan edilmedikçe dağdan inmeyeceğini bildirdi.[2]

Meşrutiyet'in tekrar ilanı ile birlikte anayasa yürürlüğe girmiş, seçimler yapılmış ve 13 Şubat 1909'da yeni kabine kurulmuştur. Kabinenin kurulmasından iki ay sonra ise 31 Mart Olayı olarak bilinen ayaklanma baş göstermiştir.

Ayaklanmayı başlatan olay, 6 Nisan günü muhalif gazeteci Hasan Fehmi'nin öldürülmesidir. Olaydan İttihat ve Terakki sorumlu tutuldu. 13 Nisan 1909 günü (31 Mart 1325) İstanbul'daki Avcı taburlarının askerleri "şeriat isteriz" sloganıyla ayaklandılar; aralarında bakan, mebus ve subayların bulunduğu birçok kişiyi öldürdüler. İsyancıların başını Derviş Vahdeti ile Volkan Gazetesi çekiyordu. Ayaklanmaya tepki İttihat Terakki'den geldi. Önce Sadarete çekilen protesto telgrafları ile olay kınandı. Bu arada Mahmut Şevket Paşa komutasında, isyanı bastırmak için Selanik'te toplanan hareket ordusu, İstanbul'a yürümeye başladı. 19 Nisan'da Yeşilköy'e ulaşan ordunun baskısıyla 22 Nisan'da Heyet-i Ayan ile Heyet-i Mebusan burada toplantıya çağrıldı. Hareket ordusu 24 Nisan'da İstanbul'a girdi ve ayaklanmayı bastırdı.[3]

Yaşanan olaydan sonra ise ordu'da Alaylılar olarak isimlendirilen ve 31 Mart olaylarına katıldıkları tespit edilen askerler ordudan uzaklaştırılmıştır. Bu durum ordu'da bulunan diğer Alaylı askerlerin tepkisine neden olurken halk ve ordu içerisinde ikilik yaratmıştır. Bu yaşanan ikilik daha sonra çok büyük felaketlere neden olacaktır.

Şeyhülislam Ziyaeddin Efendi'nin hazırlamış olduğu fetvada Abdülhamid'in şer'i kitapları yakıp yırttığı, devlet hazinesini israf ettiği, kanuni sebepler olmadan şahısları hapsettirip öldürttüğü, yerinde kalmasının zarara, gitmesinin faydaya ve iyiliğe sebep olacağı sultanlık ve halifelikten vazgeçmesi gerektiği belirtiliyordu. C. Bayar'a göre fetvada çok ağır ithamlar vardı. Fetva mecliste okunmuş nitekim 27 Nisan 1909'da Abdülhamit hal edilmiştir.[4]

Meşrutiyet'in ilan edilmesi ve Osmanlı Mebusan Meclisi'nin yeniden açılması, genç reformcuların yüksek beklentilerini karşılamaktan çok uzaktı. Hürriyet, eşitlik ve kardeşlik sloganları imparatorluğun vatandaşlarını sadece birkaç ay için bir araya getirebilirdi. Meşrutiyet umulduğu gibi Osmanlı halkları arasındaki ayrım ve çatışmayı ortadan kaldıracağına, daha da güçlendi. Çünkü Meşrutiyet'in ilanı bütün kesimlerde beklentileri yükseltmişti. Bu yüksek beklentiler karşılanmayınca hayal kırıklığı ve siyasi radikalizm ortama hâkim oldu.[5]

b-) Askeri Olaylar

Balkan Savaşı öncesi yaşanan askeri olayları ise üç aşamada değerlendirebiliriz. Bunlardan ilki Balkanlar'da milliyetçilik akımı ile baş göstersen isyanlar, 31 Mart olayından sonra ordu'da yaşanan tasfiyeler ve İtalya'nın Trablusgarp'ı işgali.

5 Ekim 1908'de Avusturya Bosna-Hersek'i işgal etmiş aynı gün Bulgaristan prensi de İstanbul'a telgraf çekerek bağımsızlığını ve krallığını ilan etmişti. Avusturya, Sırplara karşı Bulgarları destekliyordu ve Bulgaristan ile Avusturya eş zamanlı darbeler için anlaşmaya varmışlardı. Bu iki önemli toprak parçasının resmen elden çıkması İttihat ve Terakkinin prestijini büyük ölçüde sarsacaktı. Bosna-Hersek ve Bulgaristan'dan sonra Osmanlı Devleti'nin üçüncü sorunu da Girit oldu. Girit'in zaten bu tarihte Osmanlı Devleti ile pek bir bağlantısı kalmamıştı. Fakat ada, hukuken Osmanlı toprağı görünüyordu. Bosna-Hersek krizi sırasında Girit Rumları da harekete geçerek adayı Yunanistan'a ilhak ettiklerini ilan ettiler. Fakat bu Avrupa Devletleri tarafından kabul edilmedi. Gelişen iç ve dış olaylar İttihat ve Terakki'ye karşı bir muhalefetin gelişmesine sebep oldu. Nihayet bu birikimler sonucu 13 Nisan 1909'da başlayan olaylar bir irtica olayı şeklinde patlak verdi.[6]

Askeri olaylardan ikincisi ise yukarıda bahsettiğimiz gibi 31 Mart olaylarından sonra Meclis-i Mebusan'da kabul edilen "Tasfiye-i Rüteb Kanunu" ile birçok kişinin askerlik mesleği ile ilişiği kesilmiştir. Bir kısmı da emekliye ayrılmıştır. Bazı Alaylı askerlerde, Mekteplilerin imtiyazlı olduğunu düşünerek istifa etmişlerdir. Yaşanan bu gelişmeler Osmanlı ordusunu sayıca oldukça azaltış ve yıpratmıştır. Osmanlı ordusunda Alaylı-Mektepli çekişmesi baş göstermiştir.

Bir diğer önemli olay ise İtalya'nın siyasi birliğini tamamlayarak yayılmacı bir politika izlemeye başlamasıdır. 1911 yılı boyunca savaş hazırlıklarını sürdüren İtalya, 29 Eylül 1911'de Osmanlı Devleti'ne savaş ilan etti. İtalyan donanması Trablusgarb ve Bingazi'yi ablukaya aldılar. Daha sonra kara harekatı başlatarak bölgeyi işgal etmeye başlamışlardır. Trablusgarp'ın işgal edilmesine göz yummayan Enver Bey, Mustafa Kemal, Süleyman Askeri Bey gibi gönüllü subaylar Trablusgarp'a giderek İtalya'nın işgaline karşı koymuşlardır.[7]

Balkan Savaşları öncesi yaşanan askeri ve siyasi olaylar bu şekildedir. Yaşanan bu olaylar Osmanlı İmparatorluğunu oldukça yıpratacaktır. Balkan Savaşları bu atmosfer altında başlayacak ve gelişimi gösterecektir.

2-) Balkan Savaşları

a-) Savaş Öncesi Balkanlardaki Durum ve Balkan İttifakı

Balkanlardaki durum şu şekildedir;

Balkan sorunu 1878'den beri Berlin Antlaşması ekseni etrafında dönmeye başlamıştı, siyasal edebiyatta Balkanlar'daki Hıristiyanların Müslümanların yönetiminden kurtulması, Türklerin Avrupa'dan kovulması veya "Balkanlar Balkanlılarındır" başlığı altında yer almakta idi. Berlin Antlaşması'nın Balkanlılarla ilgili hükümleri de zamanla kesinleşmişti. Doğu Rumeli Bulgaristan Prensliği'ne bağlanmış (1865), Bosna ve Hersek Avusturya İmparatorluğu'na katılmış ve Bulgaristan bağımsızlığını duyurmuştu (1908). İkinci Meşrutiyet devriminin ilk yıllarında Osmanlı Hükümeti'nin Balkan eyaletlerinde düzeni sağlamak için giriştiği reform da, Balkan devletlerini olduğu kadar büyük devletleri de korkuya düşürmüştü.[8]

İttifakın kurulması yönünde ilk girişimleri Bulgaristan yapmıştır. Sırbistan ile görüşmelere başladı. Ancak Makedonya'nın paylaşılması tasarısı konusunda anlaşamadılar. Bunun üzerine Rusya, her iki taraf üzerinde baskı yaparak sorunun çözümlenmesine çalıştı. 13 Mart 1912 tarihinde Bulgaristan ile Sırbistan arasında bir "Dostluk ve İttifak Andlaşması" imzalandı. İki devlet, amaç olarak, her şeyden önce Osmanlı Devleti'nin Balkanlardaki topraklarını ele geçirmeyi ve aralarında paylaşmayı esas alıyordu. Bulgaristan daha sonra Yunanistan'ın kapısını çalarak ittifak teklifini götürmüştür. 29 Mayıs 1912'de, Sofya'da Bulgaristan ile Yunanistan arasında gizli bir İttifak Andlaşması imzalandı. Andlaşma bir giriş ve dört maddeden ve bir "Beyanname"den oluşmaktaydı. Bu Yunanistan-Bulgaristan Andlaşması da, Sırbistan Bulgaristan Andlaşması gibi, doğrudan Osmanlı Devleti'ne karşı yönelmiş bir ittifakı oluşturmaktaydı. Öte yandan Osmanlı Devleti'ne karşı birleşerek, kurulan Balkan birliğine, Ağustos 1912'de, Bulgaristan ile sözlü bir anlaşma yapan Karadağ da katıldı. Bu da birliğe katılan devletlerin sayısını dörde yükseltti.[9]

Böylece, Balkanlar'daki Osmanlı egemenliğine son vermek, bu toprakları elde edip paylaşmak ve Türkleri bölgeden çıkarmak amacıyla Osmanlı Devleti'ne karşı birlikte savaş açmak düşüncesi; aralarındaki çekişmeleri bir tarafa bırakan Balkan devletlerini birleştiren bağ görevini görmüş, bunun sonucunda da Bulgaristan'ın çevresinde "Balkan Birliği (İttifakı)" meydana gelmiş oldu. Balkan devletleri arasındaki bu gelişmelerde ve sonuca varmakta ise Rusya önemli rol oynadı. Bu nedenle, Balkan Birliği'nin "geniş ölçüde Rus diplomasisinin eseri" olduğu belirtildi.[10]

b-) Batılı Devletlerin Balkan Siyaseti

Rusya, Rus Ortodoksluğu, Rus milliyetçiliği ve Çarlık mutlakiyeti üçgeninde gelişen Panslavizm akımı mutaassıp bir Rusçuluk haline gelmiş ve Türkleri Avrupa'dan çıkarmak ve İstanbul merkez olmak üzere büyük bir Slav devleti kurmak istiyordu. Rusya'nın Balkanlara inmek ve Türkiye'de hâkim bir duruma gelmek emellerine inanan anlayışı Osmanlı Devleti'ni, mirasına konmak zamanı çoktan gelmiş bir "hasta adam"olarak görüyordu.[11]

Fransa 1 Nisan 1912'de Sırp-Bulgar Antlaşması'nın varlığından Rusya tarafından haberdar edilmişti. Rusya antlaşmanın savaş maksadı ile yapılmadığı, kendisinin de Balkanlarda bir serü­ven peşinde koşmadığı, Osmanlı Devleti ile Avusturya'yı statüko sınırları içinde tutmaktan başka bir amacı bulunmadığı hususunda teminat vermişti. Fransa Cumhurbaşkanı Poincare, Rusya'ya yaptığı seyahatte sözü edilen antlaşmaların tam teminlerini öğrenmiş ve bunların savaşa açık kapı bıraktığını görerek kuş­kusunu açıklamış, memleketin sadece Balkan sorunundan çıkacak bir Avrupa savaşında Rusya'dan yana çıkmayacağını söylemişti.[12]

İngiltere'ye gelince: Bu devlet Balkan devletleri arasındaki gelişmelerden gayet iyi haberdardı. Ve Rusya'ya karşı çıkan bir tutumu da söz konusu değildi. Çünkü Almanya'nın Osmanlı Devleti üzerindeki etkinliği ve Bağdat demiryolu projesi ve aynı zamanda Almanya'nın denizlerde ve karada devamlı silahlanması karşısında, bir söylentiye göre, İngiltere'de, "Basra Körfezi'nde bir Alman üssü görmektense, Rusları İstanbul' da görmek daha iyidir" yargısı yaygın hale gelmeye başlamıştı. Ayrıca, İngiltere, Balkan sorununda Osmanlı Devleti'ne muhalefet edip, onu büsbütün Almanya'nın kucağına da atmak istemiyordu. Bundan dolayı İngiltere, Balkanlarda statükonun korunmasını ve barışın bozulmamasını istiyordu. Bu görüşünü Bulgaristan'a dahi bildirmişti.[13]

Almanya ve Avusturya'ya gelince: Sırbistan ile Bulgaristan arasında bir ittifak yapıldığının, 1912 Mayısında Paris'te çıkan le Temps gazetesi tarafından açıklanması, bu iki devleti telaşlandırdı. Balkanlıların, Türk-İtalyan savaşından yararlanmak istediğini anlamışlardı. Bu sebeple, her ikisi de İtalya ile Osmanlı Devleti arasında bir an önce barış yapılması için harekete geçtiler 1912 Mayısında Bulgar-Yunan ittifakının imzalandığı sırada, Arnavutlukta ayaklanma çıktı. Osmanlı Devleti'ne bir gaile daha çıkartmak için, başta Karadağ olmak üzere bütün Balkanlılar Arnavutları kışkırttılar. Fakat ayaklanmada, bunlardan daha fazla rol oynayan, Avusturya oldu. Avusturya, Sırbistan'ın Adriyatik Denizi'ne doğru genişlemesini önlemek için, Katolik Arnavutlara dayanmak istiyordu. Zaten ayaklanan Arnavutlar Katolik olanlardı. Avusturya'nın bu tutumu, Almanya'yı da kızdırdığı kadar, Osmanlı Devleti'nin de canını sıktı.[14]

Osmanlı Devleti, Balkan İttifakına karşı nasıl bir önlem almıştı peki?

Hürriyet ve İtilaf Partisi, İttihatçıların desteklediği hükümete karşı amansız bir savaşa girişmişti. Memleketin sükuna en çok ihtiyacı bulunduğu bir sırada Arnavutları ayaklanmaya kışkırtmış, ordu subayları arasında, ayaklanmayı destekleyen ve hükümeti tehdit eden "Halaskar Zabitan" Grubu adıyla bir grup meydana getirmişti. Nihayet Mahmut Şevket Paşa'yı Harbiye Nazırlığı'ndan, Sait Paşa'yı da Sadrazamlıktan çekilmek zorunluluğunda bırakarak İttihat ve Terakkiyi iktidardan düşürmüştü. Hükümeti kurma yetkisi Gazi Ahmet Muhtar Paşa'ya verilmişti. Ancak yeni hükümetin bir planı programı olmadığı gibi Balkan İttifakı'nın varlığından bile haberi yoktu. Balkan devletleri arasındaki ittifaktan hiçbir bilgisi olmayan Gazi Ahmet Muhtar Paşa Kabinesi'nin ilk işi üç yıllık askerlik süresini doldurmuş olan 100.000 kadar askerin terhis edilmesi için karar vermek olmuştur (29 Temmuz). Kabine bununla yetinmemiş, 4 Ağustos'ta Mebuslar Meclisi Padişah iradesiyle kapatılmıştır.[15]

Osmanlı İmparatorluğu'nun içinde bulunduğu durum, Avrupalı devletlerin izlemiş olduğu siyaset ve Balkan halklarının bağımsızlık düşüncesi birleşince savaş kaçınılmaz bir hâl almıştır. Ancak Osmanlı İmparatorluğu'nun mağlup olmasının nedeni dış nedenlerden çok kendi iç siyasetinde yaşanan olaylar neden olacaktır. Balkan İttifakından geç haberdar olması ve askerlerini terhis etmesi İttifakı bir adım öne geçirerek savaş meydanına erken ve hazırlıklı gelmesini sağlayacaktır.

c-) Orduların Karşılaştırılması

Balkan Savaşı iki aşamadan oluşur. Birinci aşaması Balkan İttifakı'nın Osmanlı İmparatorluğu ile giriştiği mücadeleden oluşur. Savaşın ilk aşaması barış ile kapanır. Savaşı ikinci aşaması ise Balkan İttifakı'nın aralarındaki anlaşmazlıklar yüzünden meydana gelir, Osmanlı İmparatorluğu da bu durumdan faydalanmak ister.

Osmanlı ordusunu ve Balkan İttifakı ordularını karşılaştıracak olursak;

Osmanlı ordusunun barış mevcudu 220.000 erden ibaretti. Savaş zamanında Genelkurmayın kağıt üzerindeki yuvarlak hesaplarına göre 1.400.000 ere çıkarılabilecekti. Fakat bu kuvvetin silah altında bulunan ve eğitim görmüş yedeklerinden ancak 650.000'inden savaş için faydalanabileceği kestirilmekteydi. Kaldı ki, bu kuvvetinde bir kısmı­nın Kuzey Doğu Anadolu ile Suriye'de ve Irak'ta bulundurulması gereği de düşünülürse Rumeli'de savaşacak kuvvetler toplamının 7 kolorduyu aşamayacağı anlaşılabilir. Dolayısıyla Balkanlı ordularına karşı sayı üstünlüğü kazanmak zor gibidir. Ordunun teşkilat ve eğitimi de yetersizdi. Alaylı subaylar ordudan çıkarılmış, okuldan yetişen subayların azlığı nedeniyle yerleri doldurulamamıştı. Ordunun geri hizmeti, haberleşme ve sağlık hizmetleri de perişan denecek durumdadır.[16]

Balkan İttifakı'nın ordularına bakacak olursak;

En büyük Hristiyan Balkan kuvveti olan Bulgar ordusudur, Rus ordusu ile sıkı bağları bulunan talimli bir ordudur. Modern savaş tecrübeleri yoktur ve ekseriyetle köylülerden oluşur ancak Türklerle dövüşmeye isteklidirler. Bulgar ordusunun sayısı ise 61.967 askerdir. 2.891'i subay, 4,204'ü astsubay ve 54.872'si erdi. Topçu ve süvari alaylarının yanında modern silahlara da sahiplerdir. 22-40 yaş arası adamları ihtiva eden ordunun ise toplam sayısı 343.343 kişilik devasa bir talimli ordu oluşturmuşlardır.[17]

Balkan İttifakı'nın ikinci büyük ordusu Sırplara aittir. Ordu mevcutu 3.700 subay ve 165.000 erden oluşuyordu. Tek bir süvari tümenlerinin olmasının yanında modern silahlara sahiptir. Karadağ ordusu bağımsızdır ancak Sırp ordusunun bir kolu gibi hareket etmişlerdir. Karadağ ordusu küçük fakat bir etkili bir orduya sahiptir. Ordu mevcudu 44.500 askerdir.[18]

Yunan ordusu ise 125.000 kişiden oluşuyordu. Balkan devletleri arasında, Osmanlı donanması karşısına dikilebilecek önemli bir denizcilik ve donanma yeteneğine sahip tek güçtür. Oldukça gelişmiş zırhlı donanmalara sahiptir.[19]

d-) Savaş Alanları

Osmanlı Devleti Balkanlar'da bir fetihler siyaseti izlemekten vazgeçmiş bulunuyordu. Bu düşünceden hareketle Genelkurmay, 1912-1913 yılları için ve Balkan devletlerine karşı savunma esaslarına dayalı bir plan hazırlamıştı. Buna göre Rumeli, Trakya ve Makedonya olmak üzere iki savaş alanı olarak kabul edilmiş, Osmanlı kuvvetleri de iki komutanlığa bölünmüştü. Doğu komutanlığı Trakya'yı, batı komutanlığı da Makedonya'yı savunacaktı. Savaş hareketlerini Harbiye Nazırı ve Başkomutan Vekili tarafından yönetilecektir. Bulgarların büyük kuvvetleriyle Trakya'da savaşacakları bellidir. Bu nedenle Makedonya'da Sırplara, Karadağlılara ve Yunanlılara karşı savaşılacaktı. Buradaki Osmanlı kuvvetleri mevcudu, 110.000'i bulan üç kolordu ile üç bağımsız tümenden ibaretti. Bu kuvvetlerin savaş sırasında iki veya üç kata çıkarılacağı dü­şünülmüştü. Düşünce gerçekleştirilmedi. Makedonya savaş alanı yüksek ve alçak olmak üzere iki bölgeye ayrılmıştı. Yukarı Makedonya'da Sırplara karşı, Aşağı Makedonya'da ise Yunanlı­lara karşı savunulacaktı. Makedonya kuvvetlerinin tümü Ali Rı­za Paşa komutasında idi. Birlikleri İştip ile Usturumca dolaylarında idi. 6'ıncı Kolordu Cavit Paşa komutasında 7'nci Kolordu ise Fethi Bey komutasında idi.[20]

e-) Savaş İlanı

8 Ekim 1912'de Karadağ Osmanlı Devleti'ne savaş açan ilk Balkan devleti oldu. En zayıf bir Balkan devletinin girişime öncülük etmesinin bir nedeni olmalıydı. Kral Nikola hanedanının prestijini artırmayı ve Slavların yerini almak istiyordu. Artık Balkan Savaşı fiilen başlamış oldu. Avrupa'nın önde gelen devletleri Balkanlar'daki bu gelişmelerin bir dünya savaşına dönüşmesinden endişe ediyorlardı. Nitekim Avusturya-Macaristan ve Rusya, batılı devletler adına bir bildiri yayınlayarak; Osmanlı Devleti ile Balkan devletleri arasında yapılacak savaşın sonunda sınırlar değişmeyecek ve statüko aynen korunacaktı. Aynı bildiride Osmanlı Devleti'nden Berlin Antlaşması'nda belirtilen reformların Rumeli topraklarında uygulanmasını istediler çünkü Balkanlarda kopacak bir savaştan en çok Avusturya zarar görecekti. Türkiye'nin yiyeceği bir darbe Avusturya'nın emellerine dokunacaktı. Osmanlı Devleti buna bir cevap hazırlarken, bu kez de dört Balkan devleti aynı istekleri 13 Ekim'de bir ültimatomla bildirdiler. Babıâli, bu ültimatomu reddetti. Bunun üzerine, 17 Ekim'de Bulgaristan ve Sırbistan ve bir gün sonra da Yunanistan Osmanlı Devleti'ne savaş ilan ettiler. Böylece dört Balkan devleti ile Osmanlı Devleti arasında Balkan Savaşı başlamıştı.[21]

e-) Doğu Cephesi

Balkan savaşlarının başlaması ile birlikte bölgede doğu ve batı cephesinin kurulduğunu yukarıda söylemiştik. Doğu cephesinde Bulgaristan ile mücadele edilmiştir. Bulgaristan ile yapılan savaşlar; Kırkkilise ( Kırklareli), Lüleburgaz, Çatalca, Bolayır (Gelibolu), Edirne. Bulgaristan ile yapılan savaşlarda Osmanlı İmparatorluğu neredeyse tamamında mağlup olmuştur. Savaşların ayrıntısından ve mağlubiyetlerin nedenlerinden söz edecek olursak.

Kırkkilise ( Kırklareli) Muharebesi

Bulgar ve Osmanlı ordularının 1912 Ekim sonunda günümüzde Kırklareli olarak adlandırılan Kırkkilise'de giriştikleri genel bir muharebede Osmanlı ordusunun tam bir bozguna uğraması, bütün dünyada büyük bir şaşkınlık yaratmıştır. Osmanlı planının en hayati unsuru, III. Kolordu'nun birinci safhada Çeşmeköy'e ve ardından ikinci safhada Taşlı Müsellim'e hareketeydi. Bu hedeflere ulaşacak hücumunun temposunu sürdürmekte başarısızlık, sayıca zayıf Şark Ordusu'nun savunma avantajını yitireceği açık arazide Bulgarlarla meydan muharebesine tutuşup kalmasıyla sonuçlanacaktı. Bunun dışında olumsuz hava koşulları, yetersiz istihbaratta başarısızlıkta etkili olmuştur. Bulgarlara karşı yapılan gereksiz gece taarruzları da Osmanlı ordusunun ağır kayıplar vermesine neden olmuştur.[22] Başarısız olan Osmanlı ordusu arkasında büyük bir mühimmat bırakarak geri çekilmek zorunda kalmıştır.

O günlerde, resmi çevrelerde kullanılan terim "stratejik ricat" idi. Ancak İstanbul'da bulunan Avrupa gazeteleri gerçeği açıklamışlardır ve muharebenin tam bir Osmanlı felaketi ile sonuçlandığını aktarmışlardır. Sorumluları Osmanlı subaylarıdır. Hazırlıksız olmalarına rağmen ve düşman hakkında doğru bilgilere sahip olmadan düşmana taarruz edilmesi oldukça yanlıştı. İki yüzden fazla subay, astsubay ve er olayın sorumlusu olarak kurşuna dizilmişlerdir. Osmanlı'nın kötü şartlarda ricat ettiğini gösteren bir diğer delil de Rumeli'den muhacirlerin akın akın İstanbul'a gelmesidir.[23]

Lüleburgaz Muharebesi

Kırkkilise Muharebesi'nden sonra Bulgar ordusu, Türk ordusunu takipten vazgeçerek beklemeye başlamışlardı. Türk orduları da bu müthiş kaçıştan sonra 25 Ekim'de İstanbul'dan önemli takviye birliklerinin getirilmesiyle birlikte Lüleburgaz-Pınarhisar hattında bir savunma mevzii oluşturdular. Bulgar ordusu hakkında en küçük bir bilgi yoktur. Bulgarlar 27 Ekim'de harekete geçmişlerdi. 28 Ekim'de başlayan ve Lüleburgaz savaşlarının başlangıcı olan ilk çatışmalar Karaağaç'ta başlamıştı. Bu bölge Bulgarlar için çok elverişli değildi. Türk Ordusu'nun durumu da erzak ve cephene yönüyle sıkıntılıydı. Birlikler arası iletişim ve yalan haberler ordu'nun en büyük sıkıntısı olmuştur. Bulgarlar arazi ile ilgili sorunlara rağmen tüm cephe boyunca 29 Ekim'de taarruza geçmişlerdi. Dört gün devam eden savaşlar ağırlıklı olarak topçuların kontrolü altındaydı. Türk ordusunun en büyük sorunu karışık unsurlardan olması ve İstanbul'dan gönderilen her askerin hiçbir hazırlığa tabi tutulmadan savaş meydanına sürülmüş olmasıydı.[24]

Lüleburgaz hengâmesi her iki taraf içinde pahalıya mal olmuştu. Türk taarruzları önce başarılı oluyor sonra da çözülüyordu. Bulgar 3. Ordusu'nun bu taarruzu karşısında Osmanlı hattı parçalanmış ve 3. Kolordu ricat etmeye başlamıştı. Bulgarlar, Türk sol kanadının zaafını hissedince taarruzunu artırmaya başlamışlardı. Türk hatları yarılmış ve bir gündür bataryalarda bir tek gülle kalmamıştı. Bulgarlar geri çekilmeye başlayan efrat üzerine obüs yağmuru başlatınca yollarda askerler karma karışık bir halde geri kaçmaktaydılar. Osmanlı Ordusu tüm cephe üzerinde gerilemeye başlamıştı. 30 ve 31 Ekim'de de Türk ordusu ciddi bir taarruzla karşılaşmış ve güneye doğru gayri muntazam olarak çekilmeye başlamıştı. Bu mağlubiyetlere rağmen ne Doğu Ordusu komutanı Abdullah Paşa ne de Mahmut Muhtar Paşa mağlubiyetlerini kabul etmemişlerdi. Şark Ordusu'nun kısa zamanda uğradığı bu mağlubiyetler, Garp Ordusu'nun İstanbul'la bağlantısının kesilmesine ve Osmanlı Devleti'nin çok zor bir duruma düşmesine neden olmuştu. Ordunun ricatiyle başlayan firarlarla şehirler dolmuştu.[25] Osmanlı ordusunun Bulgarlar karşısında mağlup olması ve sürekli geri çekilmesi ile mağlup olmanın yanında başka sorunlarda yaşatıyordu. Öncelikle neredeyse bütün cephanesini, savaş araçlarını geride bırakarak çekiliyordu ve bu durum Bulgar ordusu için bir avantaja dönüşüyordu. Geri çekilen askerlerin çoğu firar ediyor ve İstanbul'a doğru geliyordu bu durumda İstanbul'da yaşanacak bir faciadan korkuluyordu. Bulgar ordusunun giderek İstanbul'a doğru yaklaşması da halk arasında korkuya neden oluyor ve Rumeli'den gelmeye başlayan göçler birer sorun teşkil ediyordu.

Birinci Çatalca Muharebesi

Osmanlı ordusu geri çekilmesi ile birlikte Çatalca bölgesinde yeni bir savunma hattı kurmuştur. Osmanlı ordusu bu savunma hattına önem vererek lojistik desteğine de önem vermiştir. İstanbul'da bulunan kaçak askerler ile ilgili olarak işlem yapılmaya da başlanmıştır. Bulgarlar ise Lüleburgaz muharebesinden sonra Osmanlı ordusunu takip etmeyerek destek birliklerini beklemişlerdir. İki ordu'da hazırlıklarını tamamladıktan sonra Bulgar ordusu 17 Kasım 1912 tarihinde taarruza geçmiştir.[26]

Çatalca Muharebesi'nin başlarında bariz bir Osmanlı üstünlüğü mevcuttur. Osmanlı donanması da bu muharebede atış desteği sağlamıştır. Osmanlı taarruzlarından birinde Mahmut Muhtar Paşa yaralanmıştır, ancak Bulgar ordusu bu savaşlarda durdurulmuştur. Bulgarlara karşı ilk muharebeyi kaybeden Osmanlılar, kararlı kurmay çalışmaları ve sağlam planlamanın da yardımıyla, muharebe alanlarındaki başarısızlıklarını tersine çevirmişlerdir. Bulgar ordusu aynı zamanda kolera hastalığı ile uğraşmaktaydı. Osmanlı ordusu aldıkları galibiyetle moral toplamış ve bozulan birliklerde tekrar bir araya getirilmeye başlanmıştır. Bu sırada diğer Balkan devletleri de mücadeleler ediliyor ve savaş geniş bir alana yayılmıştır. Osmanlı ordusu da kolera ile uğraşmaya başlayınca Bulgar ordusu ile anlaşılarak 3 Aralık 1912'de ateşkes ilan edilmiştir.[27]

Edirne Muharebesi

Başlıca savaş alanı Çatalca ve Gelibolu'dur. Çatalca'da yuvarlak hesap 150.000, Gelibolu'da da 50.000 kadar Osmanlı askeri bulunmaktaydı. Bulgarların kuvveti kendi deyimlerine göre Çatalca'da olsun, Gelibolu'da olsun Türk kuvvetlerine üstün durumdaydı. Bununla beraber Çatalca önünde Bulgar sınırı kesilmiş bulunuyordu. Osmanlı kuvvetleri, yeni Genelkurmay Başkanı İzzet Paşa'dan mevzilerinde tutunmak için emir almışlardı. Bulgarlar da geniş çapta bir saldırıya girişmekten çekindiklerinden bu savaş hattında kesin sonuç sağlayacak hareketlere girişilmedi. Gelibolu Yarım adasının bir kısmında yer alan savaşlar çok hareketli olmakla beraber, iki taraf için de istenilen netice sağlanamadı. Osmanlı kuvvetlerinin Çatalca'daki Bulgar ordusunu arkadan çevirmek üzere Bolayır gerisinde ve Şarköy'de giriştikleri hareketler geliştirilemedi. Buna karşılık Bulgarların da Boğaza yaklaşmak girişimleri de başarısız kaldı. Yunanlılar tarafından kuşatılmış bulunan Yanya, 6 Mart'ta düşman eline geçti. Yirmi gün sonra sıra Edirne'ye gelmiş bulunuyordu. Mart ayında Şükrü Paşa'nın Sırp kuvvetlerince desteklenen Bulgarlara karşı kahramanca savunduğu Edirne'de kıtlık başlamıştı. Askere günde 150 gram tuzsuz ekmek ve yağsız un çorbasından başka birşey verilemiyordu. Yemsizlik yüzünden hayvanlar kırılmaktadır. 24 Mart'ta yoğun bir topçu ateşinden sonra saldırıya geçen Bulgar ve Sırp kuvvetleri, 25 Mart'ta Osmanlıların ileri, mevzilerine girmeye muvaffak oldular. 26 Mart'ta ileri hareketlerine başlayınca şehir teslim olmak zorunda kaldı. Bu olay ile Trakya'da Osmanlı direnmesi sona ermiş bulunuyordu.[28] Edirne'nin kaybedilmesi bütün Osmanlı coğrafyasında şok etkisi yaratmıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nun eski başkenti olan Edirne manevi ve stratejik açıdan oldukça önemliydi. Bir nevi İstanbul'a açılan bir kapı konumundadır. Edirne tüm olumsuz şartlara rağmen savunulmuş ancak açlıktan ölümler yaşanmaya başlanınca dayanılamayacak bir hâl almıştır. Subaylar arasında yaşanan rekabet ve anlaşamamasızlıklarda da eklenince Osmanlı ordusu mağlup olmuştur.[29]

f-) Batı Cephesi

Batı cephesinde ise Karadağ, Sırbistan ve Yunanistan ile çeşitlik savaşlar yaşanmıştır. Bunları inceleyecek olursak;

Osmanlı- Karadağ (İşkodra Muhasarası)

Karadağ için en stratejik noktalardan birisidir ve Balkan savaşlarının başlaması ile birlikte Karadağ neredeyse bütün gücünü buraya yığmıştır. Hasan Rıza ve Esat Paşaların elinde 15.000 kişilik bir ordu bulunuyordu. Ve bu ordu ile birlikte müthiş bir savunma yapmışlardır. 20 Ekim'e gelindiğinde ise Karadağ taarruzlarını arttırıyor ve kış geliyordu. Bu durum savunmaya güçleştiriyordu. Karşılıklı hücumlardan sonra şehir top atışlarına tutulmaya başlanınca şehrin ileri gelenleri Karadağlı komutanlar ile teslim olmak görüşmelerine başlamıştır. Ancak Hasan Rıza Paşa buna kesinlikle izin vermeyeceğini bildirmiştir. Hasan Rıza Paşa daha sonra şehirde bulunan bazı kimseler tarafından şehit edilecektir ve Esat Paşa savunmaya devam edecektir. Karadağ bu sırada boş durmayarak ittifaklarından yardım alacaktır ve daha sonra siyasi bir süreç yürütülecek ve şehir teslim edilecektir.[30]

Osmanlı- Sırp Savaşı

Sırplar ile gerçekleşen en önemli savaş Kumanova savaşıdır. Osmanlı ordusunun başında Zeki Paşa vardır ve sayı bakımından Sırp ordusunun yarısı kadar bile değildir. Kumanova Savaşı'nda en esef verici olay, savaş için gerekli olan bütün malzemelerin büyük çoğunluğunun savaş meydanlarında olmasına rağmen bunların hiçbirisi tam olarak yerinde bulunmamış olmasıydı. Osmanlı ordusunda bulunan Hristiyan askerler savaş esnasında Sırp ordularının yanına geçmiştir. 23 Ekim'de Kumanova'da başlayan savaş, 20 km'lik bir hat boyunca devam etmiş ve Vardar Ordusu, şehrin kuzey ve kuzeydoğu kısımlarında yerleşmişti. Türk ordusu ilk gün Zeki Paşa komutasında Sırplara karşı sayısal bakımdan daha üstün ve güçlü bir durumda idi. Sırplar, Kumanova'nın kuzeyinden 3 ila 4 fırka ile harekete geçmişlerdi. Henüz birçok Sırp birliği cepheye gelememişti. 6. Kolordu'nun bir fırkası ile 7. Kolordu'nun iki fırkası tarafından başlatılan şiddetli taarruzla Sırplar geri püskürtülmüştü. Sırp birliği kâmilen ricate mecbur edilmişti. Zeki Paşa, bu savaşı 23 Ekim'de kazanılan 24 Ekim'de kaybedilen savaş olarak tanımlamaktadır. Mağlubiyetin en önemli sebebi olarak 23-24 Ekim gecesi Manastır ve Üsküp Fırkaları Sırplar karşısında bulundukları hattı terk ederek gecelemek için Kumanova'ya çekilmelerini ve bu durumdan fırka komutanlarının sabaha karşı haberdar olmalarını göstermektedir.1893 Kumanova hınca hınç asker firarileriyle doluydu. Bu komutanlar sebebiyle avcı hattında olması gereken askerler şehri doldurmuşlardı.[31]

Osmanlı- Yunan Savaşı

Balkan savaşının ilan edildiği gün Diyadok'un kumandasında hareket eden Yunan kuvvetleri 19 Ekim'de Alasonya da Osmanlı kuvvetleriyle savaşa tutuştular. Kendilerinden on kat üstün kuvvetle 4 saat savaştıktan sonra Osmanlı kuvvetleri geri çekildi ve Yunan kuvvetleri de Alasonya'ya girmeyi başardılar. Yunanlılar sıra ile Serfice, Kozaka, Grebene ve Karaferye'yi işgal ederek Osmanlı kuvvetlerini Yenice'ye kadar sürdüler. Yenice' de üstün Yunan kuvvetlerine karşı başlangıçta esaslı bir direnme gösteren Osmanlı askeri, buradan da Selanik üzerine çekilmek zorunda kaldı.[32] Yunan ordusu karşısında mağlup olan askerler Selanik'e sığınmışlardır. Selanik karışık bir hâl almıştır. Yunan ordusu dışında Sırp ve Bulgar orduları da Selanik üzerine yürümeye başlamışlardır. Bu durumda Selanik valisi ve komutanı Tahsin Paşa şehrin teslim edilip edilmemesini görüşmek üzere İstanbul ile iletişime geçmişlerdir ve belirli şartlar sağlandığı taktirde şehrin teslim edilmesine karar verilmiştir.

Osmanlı Devleti kara savaşlarında başarı gösteremediği gibi önemli bir toprak parçası da kaybetti. İtalya'ya kaybettiği adalar dışında Ege'de yer alan belli başlı bütün adaları Yunanistan tarafından ele geçirildi. Limni, Gökçeada, Taşoz, Semadirek, Bozcaada, Nikarya, Midilli, Sakız adası belirli tarihlerde Yunanistan'ın eline geçti. Osmanlı Devleti bu durumu Avrupalı devletlere şikayet etse de bir sonuç alamamıştır.[33]

g-) Barış Görüşmeleri

İlk barış görüşmesi, Osmanlı ve Bulgaristan arasında yapılır ve taraflar, 3 Aralık 1912'de, Çatalca'da, silah bırakma sözü verirler. İki hafta sonra İngiliz dışişlerinin girişimi altında Londra'da bir konferans toplanır. Balkan devletlerinin talepleri aşırı boyutlara varmıştır. Galipler, fethettikleri tüm toprakların kendilerinde kalmasını talep etmişlerdir. Yani Ege adaları, Arnavutluk ve Edirne'yi ellerinde tutmayı talep etmektedirler. Osmanlı Devleti ise Edirne ve Ege Adaları hariç diğer konularda taviz vermeyi kabul etmişlerdir.[34] Londra'da yapılan görüşmeler İstanbul'da büyük bir yankı uyandırmıştır. Edirne gibi sembol olan bir şehrin elden çıkması ve Balkan devletleri karşısında alınan mağlubiyetler bazı önemli siyasi olaylara neden olacaktır.

h-) Bâb-ı Ali Baskını- Londra Görüşmeleri

İttihad ve Terakki, 1912 Temmuzundan beri iş başından çekilmiş bulunuyordu. Göreve gelen yeni Gazi Ahmet Muhtar Paşa kabinesi, Balkan Savaşı çıktıktan sonra çekildi ve yerine Kamil Paşa kabinesi geldi. Fakat, İttihad ve Terakki dışından kurulan her iki hükümet de, sağ­lam bir tabana sahip değildi. Her iki hükümetin de dayanağı, ülkede İttihad ve Terakki'ye karşı duyulan hoşnutsuzluk olmuştu. Fakat bu hoşnutsuzluk unsuru da fazla devam etmedi. Balkan Savaşı'nın patlaması ve savaşın ilk günlerinden itibaren Türk kuvvetlerinin peş-peşe yenilgilere uğraması, İttihad ve Terakki'ye kuvvetli bir propaganda silahı verdi. Enver Bey ve Talat Bey gibi İttihad ve Terakki ileri gelenlerinin bulunduğu 30-40 kişilik bir İttihad ve Terakki grubu, 23 Ocak 1913 günü öğleden sonra, kabinenin toplantı halinde bulunduğu Bab-ı Aliye bir baskın yaptı. Orada bulunan muhafız askerler ise, bu işe seyirci kaldılar. Baskın sırasında çıkan küçük bir çarpışmada, Kamil Paşa ile Nazım Paşa' nın yaverleri ve bir komiser ile baskıncılardan bir kişi öldü. Gürültü üzerine dışarı çı­kan Harbiye Nazırı Nazım Paşa, Enver Bey'e çıkışırken, İttihad ve Terakki'ye bağlı subaylardan Yakup Cemil Bey tarafından vurularak öldürüldü. Baskıncıların duruma hakim olması üzerine, Enver ve Talat Beyler, o sırada odasında bulunmakta olan Sadrazam Kamil Paşa'nın yanına giderek kendisini zorla istifa ettirdiler. Baskından sonra Enver Bey ve Talat Bey Padişah'a giderek Mahmut Şevket Paşa'nın Sadrazamlığa tayinini bildiren fermanı aldılar. Bu suretle altı aylık bir süreden sonra İttihad ve Terakki tekrar işbaşına geliyordu ki, I. Dünya Savaşı'nın sonuna kadar iktidarda kalacaktır.[35]

Hükümetin değişmesi ile birlikte savaş tekrar başlar ve Bulgarlar Edirne'yi bombalamaya ve Çatalca'da bulunan Osmanlı mevzilerini bombalamaya başlar. Ateşkes süresinde Osmanlı Devleti toparlanmak için fırsat bulmuş olmasına rağmen Balkan devletleri karşısında artık yapacak bir şeyi kalmamıştır ve Mahmut Şevket Paşa, rakiplerin isteklerini kabul etmek zorunda kalmıştır. Londra'da bir araya gelen taraflar imzalanan barış anlaşması neticesinde Osmanlı Devleti, İstanbul çevresinde zayıf bir tampon dışında tüm Avrupa topraklarını yitirir.[36] Bu durum ülke siyaseti içinde tekrar hareketlenmeye neden olur. İttihat ve Terakkiye karşı olan kesimler bu sefer karşı darbe için bir araya gelmeye çalışırlar. Bunun neticesinde Mahmut Şevket Paşa 11 Haziran'da suikast sonucu öldürülür.

I-) II. Balkan Savaşı ve Edirne'nin Geri Alınması

Londra Anlaşması'ndan sonra, Bulgaristan'da özellikle de ordu içinde, Osmanlı topraklarının paylaşımı hususunda çok büyük hoşnutsuzluklar doğdu. Makedonya'nın Sırplar ve Yunanlılar arasında fiilen paylaşılması, söz konusu bölgeden dışlanan Bulgarları çok kızdırdı. Bulgarlar diğer devletlere nazaran oldukça fazla zayiat vermişlerdi. Bulgarlar ordularını terhis etmek yerine eski müttefiklerine saldırma kararı aldı. Edirne'de bulunan ordularını kaydırmışlardır Osmanlı Devleti'nin anlaşmaya uyarak bölgeye herhangi bir saldırı yapacaklarını tahmin etmemişlerdir. Bulgarlar 29-30 Haziran 1913'te Sırp ve Yunanlılara saldırdılar. Bu iki devlette bu saldırıya karşı hazırlıklıydı ve Bulgarlar saldırılarını oldukça kötü düzenlediler. Rumenlerin de 10 Temmuz'da Bulgaristan'a savaş açması ile birlikte Osmanlı Devletine büyük bir şans doğmuştur.[37]

Osmanlı siyasetçileri ve üst rütbeli subaylar gelişmelere tereddütle bakarken, Enver Bey'in liderliğini yaptığı İttihat ve Terakki'nin askeri kanadı derhal harekete geçilmesini istiyordu. Çatalca Ordusu ve Gelibolu Mürettep Kolordusu Edirne'ye doğru harekete geçti. 21 Temmuz'da çatışma olmadan Edirne geri alındı. Enver Bey herkesi atlatarak şehre ilk giren olma onurunu kazandı.[38]

Sonuç

Balkan Savaşları, Osmanlı İmparatorluğu için tam anlamıyla felaketle sonuçlanmıştır. Savaş öncesi, esnası ve sonrasında yaşanan olaylar Osmanlı İmparatorluğunu çok daha kötü bir hâle getirmiştir. Osmanlı ordusunun başarısız olmasının birçok nedeni vardır. Bunlardan bazıları; Ordu'ya siyasetin girmesi, askeri kurumların içinde bulunduğu durum, lojistik desteğe önem verilmemesi, bazı subay ve paşaların işgüzarlığı, gayrimüslimlerin askere alınması, ordudan terhis edilenlerin yerlerinin doldurulmaması, stratejik hatalar gibi. Bu hatalardan dolayı binlerce insan savaş meydanında canını vermiş, birçok insan yerlerinden göç etmek zorunda kalmıştır.

Balkan Devletleri'nin ele geçirdiği bölgelerde Türk-Müslüman nüfusa uygulanan soykırım ise anlatılamayacak boyuttadır. Bu yıllarda yaşanan üzücü olaylar günümüzde hâlen konuşulmakta ve etkisini göstermektedir. Osmanlı İmparatorluğunun uzun yıllar boyunca elinde tuttuğu bir bölgenin böyle kısa bir süre içerisinde elden çıkması kimse tarafından kabul edilemez bir durumdur. Ancak daha sonra Edirne'nin tekrar ele geçirilmesi bir nebze olsun vatandaşları rahatlatmıştır. Balkan Savaşlarından sonra Osmanlı subayları hatıratlar kaleme almaya başlamışlardır. Bu hatıratlarda subaylar kendilerini aklama gayreti içine düşmüşlerdir. Konu ile ilgili ayrıntılı bilgiyi Mesut Uyar, Balkan Bozgunu İle Yüzleşmek adlı yazısında yer vermiştir.

1912-1913 yıllarında yaşanan bu felaketin şoku atlatılamadan, bu olaylardan zarar görmüş kişilerin yaraları sarılamadan Birinci Dünya Savaşı başlayacaktır. Savaşın sonunda Osmanlı İmparatorluğu yıkılacaktır ve Balkan Savaşı sonun başlangıcında yer alı

KAYNAKÇA

1-) Andonyan, Aram, "Balkan Harbi Tarihi", Çev: Zaven Biberyan, Sander Yayınları, İstanbul, 1975.

2-) Armaoğlu, Fahir, "19. Yüzyıl Siyasi Tarihi 1789- 1914", Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1997.

3-) Burak, Mehmet, Durdu, "Osmanlı Devleti'nde Jön Türk Hareketinin Başlaması ve Etkileri", Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi, S: 14, 2003.

4-) Erickson, J. Edward,"Büyük Hezimet Balkan Harpleri'nde Osmanlı Ordusu", Çev: Gül Çağalı Güven, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2013.

5-) Hayta, Necdet, "Ege Adaları Meselesi ve Ege Adalarının Türk Hâkimiyetinden Çıkışı", Osmanlı Ansiklopedisi, C: 2, Türkiye Yayınları, Ankara, 1999.

6-) Karal, Ziya, Enver, " Osmanlı Tarihi" , Türk Tarih Kurumu Yayınları, C: 9, Ankara, 1999.

7-) Kurtcephe, İsrafil, " Trablusgarp'ın İtalyanlarca İşgali Mustafa Kemal ve Arkadaşlarının Direnişe Katılmaları", Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, S: 6, 1990.

8-) Şıvgın, Hale, "Trablusgarp Savaşı ve 1911-1912 Türk- İtalyan İlişkileri", Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2006.

9-) Tanör, Bülent,"Anayasal Gelişmelere Toplu Bir Bakış", Tanzimat'tan Cumhuriyet'e Türkiye Ansiklopedisi, C: 1, İletişim Yayınları, İstanbul, 1985.

10-) Türkmen, Zekeriya, "Osmanlı Meşrutiyetinde Ordu- Siyaset Çatışması", İrfan Yayınevi, İstanbul, 1999.

11-) Uçarol, Rifat, "1912 Balkan Bunalımı, Osmanlı Devleti'nde Büyük Kabine'nin Kurulması ve Savaşa Gidiş", Balkan Savaşları Paneli, 03-04 Mayıs 2011, Harp Akademileri Basımevi, İstanbul, 2012.

12-) Uyar, Mesut, Erickson J. Edward, "Osmanlı Askeri Tarihi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları", İstanbul, 2017.

13-) Yamak, Kemal, "Balkan Harbi Birinci Çatalca Muharebesi", Genel Kurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1983.

14-) Yılmazçelik, İbrahim, "Balkan Savaşları", (Haz: Tufan Gündüz), Osmanlı Tarihi, Grafiker Yayınları, Ankara, 2017.

15-) Zeyrek, Suat, "Birinci Balkan Savaşı Yenilgisinin İç ve Dış Sebepleri", İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora Tezi, İstanbul, 2012.


[1] Bülent Tanör, "Anayasal Gelişmelere Toplu Bir Bakış", Tanzimat'tan Cumhuriyet'e Türkiye Ansiklopedisi, C: 1, İletişim Yayınları, İstanbul, 1985, s. 22.

[2] Durdu Mehmet Burak, "Osmanlı Devleti'nde Jön Türk Hareketinin Başlaması ve Etkileri", Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi, S: 14, 2003, s. 302.

[3] Burak, a.g.m, s. 305.

[4] Zekeriya Türkmen, "Osmanlı Meşrutiyetinde Ordu- Siyaset Çatışması", İrfan Yayınevi, İstanbul, 1999, s.98-99.

[5] Mesut Uyar, Edward J. Erıckson, "Osmanlı Askeri Tarihi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları", İstanbul, 2017, s. 440.

[6] Hale Şıvgın, "Trablusgarp Savaşı ve 1911-1912 Türk- İtalyan İlişkileri", Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2006, s. 12.

[7] İsrafil Kurtcephe," Trablusgarp'ın İtalyanlarca İşgali Mustafa Kemal ve Arkadaşlarının Direnişe Katılmaları", Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, S: 6, 1990, s. 362-368.

[8] Enver Ziya Karal," Osmanlı Tarihi" , Türk Tarih Kurumu Yayınları, C: 9, Ankara, 1999, s. 287.

[9] Rifat Uçarol, "1912 Balkan Bunalımı, Osmanlı Devleti'nde Büyük Kabine'nin Kurulması ve Savaşa Gidiş", Balkan Savaşları Paneli, 03-04 Mayıs 2011, Harp Akademileri Basımevi, İstanbul, 2012, s. 27.

[10] Rifat Uçarol, a.g.p, s. 28.

[11] Suat Zeyrek, "Birinci Balkan Savaşı Yenilgisinin İç ve Dış Sebepleri", İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora Tezi, İstanbul, 2012, s. 58.

[12] Karal, a.g.e, s. 295.

[13] Fahir Armaoğlu, "19. Yüzyıl Siyasi Tarihi 1789- 1914", Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1997, s. 664.

[14] Armaoğlu, a.g.e, s. 664-665.

[15] Karal, a.g.e, s. 297-298.

[16] Karal, a.g.e, s. 306-307

[17] Edward J. Erickson, "Büyük Hezimet Balkan Harpleri'nde Osmanlı Ordusu", Çev: Gül Çağalı Güven, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2013, s. 88-90.

[18] Erickson, a.g.e, s. 90-91.

[19] Erickson, a.g.e, s. 91-92.

[20] Karal, a.g.e, s. 310-311.

[21] Zeyrek, a.g.t, s. 200.

[22] Erickson, a.g.e, s. 114-118.

[23] Aram Andonyan, "Balkan Harbi Tarihi", Çev: Zaven Biberyan, Sander Yayınları, İstanbul, 1975, s. 490-491.

[24] Zeyrek, a.g.t, s. 232-236.

[25] Zeyrek, a.g.t, s. 236-242.

[26] Kemal Yamak, "Balkan Harbi Birinci Çatalca Muharebesi", Genel Kurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1983, s. 59-75.

[27] Erickson, a.g.e, s. 172-180.

[28] Karal, a.g.e, s. 336-337.

[29] Ayrıntılı bilgi için bknz ,Suat Zeyrek, "Birinci Balkan Savaşı Yenilgisinin İç ve Dış Sebepleri".

[30] Andonyan, a.g.e, s.290-315.

[31] Zeyrek, a.g.t, s.340-345.

[32] Karal, a.g.e, s. 315-319.

[33] Necdet Hayta, "Ege Adaları Meselesi ve Ege Adalarının Türk Hakimiyetinden Çıkışı", Osmanlı Ansiklopedisi, C: 2, Türkiye Yayınları, Ankara, 1999, s. 534.

[34] İbrahim Yılmazçelik, "Balkan Savaşları", (Haz: Tufan Gündüz), Osmanlı Tarihi, Grafiker Yayınları, Ankara, 2017, s. 603.

[35] Armaoğlu, a.g.e, s. 675-676.

[36] Yılmazçelik, a.g.e, s. 604.

[37] Erickson, a.g.e, s. 406.

[38] Uyar, Erickson, a.g.e, s. 462.

HEY GİDİ GÜNLER
KARANLIK DÜŞÜNCELER

İlgili İletiler

 

Yorumlar (0)

Henüz Yorum Yapılmamış