By Ali Kelle on Perşembe, 30 Ağustos 2018
Category: Yaşam

Khalkedonya: Bir Körler Ülkesi

Doğadaki milyonlarca canlı çeşitliliğinin bir parçası olan insan türü, varoluşundan bugüne -belki de ebediyete değin- her yönüyle çözümleyemediği doğayı ve yaşamı kavrayabilmek, kısacık yaşamını anlamlandırabilmek için kendince sayısız söylenceler türetmiş ve kendi zuhuru olan söylencelere inanarak akıl ve gerçekliği reddetmiştir.

Bu söylence zafiyeti, insan türünün kendini doğadan ayrı ve üstün görmesinin bir dışavurumudur. Hümanizm ve dini öğretiler, insanın doğanın bir parçası olmadığını, mükemmel, gökten zembille inmiş 'eşref-i mahluk' olduğunu öğütler. Böyle olunca insan, kendini merkeze konumlandırır, varoluşunda ve eylemlerinde sürekli bir fevkaladelik arar. Ulusların doğuş efsaneleri, dinlerin veya tarikatların çıkış menkıbeleri, çağ açmış insanların yaşam hikayeleri, sürekli doğaüstülük ve tanrısallıkla doludur. Her şeyde olduğu gibi şehirler de bu söylencelerden payını almıştır. Her şehrin bir kuruluş hikayesi mevcuttur ve bu kuruluş hikayesi mutlak bir olağanüstülük taşımaktadır. Eski Türklerdeki okun düştüğü yere yurt kurma töresi, işi tanrıya havale etmenin bir yansıması olarak görülebilir.

Şehirlerin kuruluş söylencelerine bir örnek ile değinelim. Rivayet odur ki, İsa'nın doğumundan altı yüz elli sekiz yıl önce, Megara Kralı Byzas (bugünkü Yunanistan'ın başkenti olan Atina'daki bir antik şehir), Korent kanalı dolaylarından çıkmak ister ve kavmine yurt bulmak için Dolfei kahinine danışır. Kahin, Megara Kralı Byzas'a "Yurdunu körler ülkesinin karşısına kur" diye kehanette bulunur. Bu kehanet ile yola çıkan Byzas ve kavmi, 'körler ülkesini' aramaya koyulur. Tüm aramalara rağmen 'körler ülkesi' diye bir yer bulamazlar. Sonunda, mola verdikleri bir deniz kıyısında, Byzas karşı sahile bakar ve istemsizce "Bu insanlar kör mü, burası varken karşı tarafa şehir kurulur mu?" diye kendi kendine söyleni verir. O esnada Dolfei kahininin kehanetini hatırlar: "Yurdunu körler ülkesinin karşısına kur!" Ve Byzas ile kavmi, oraya yerleşerek Byzantionu yani bugünkü İstanbulu kurarlar. O günden sonra karşı şehre körler ülkesi anlamına gelen 'Khalkedon' derler. Khalkedonya, bugünkü Kadıköy ve civarıdır.

İstanbulun kuruluşu ile alakalı bu söylencede de görüldüğü üzere ruhani bir kişi öngörüde bulunur ve tesadüfi bir şekilde bu öngörü gerçeğe bürünür. İnsanların ve kavimlerin kendilerini seçilmiş görmeleri ve vaad edilmiş topraklar söylencesi, birlik ve yurtseverlik düşüncesi ile krala da kutsaliyet yükler.

İstanbulun kuruluşu ile ilgili ele aldığımız bu eski tarihi efsaneyi tanzir etmek gerekirse Dolfei kahini, hakiki bir Tanrı dostudur. Dolfei kahininin iki bin yedi yüz yıl önceden ifade ettiği öngörüsü hala geçerliliğini korumaktadır. İstanbulun karşısı bir körler ülkesidir. Ancak Dolfei kahini, 'körler ülkesi' derken yalnızca Kadıköy ve civarını değil, bütün Anadolu'yu kastetmiş olmalıdır. Bunun delili de Anadolu'nun bugünkü ahvalidir. Niçin?

Çünkü, Anadolu'da son on altı yıldır herkesin katıldığı bir güldürü oynanmaktadır. İnsanlar, ne kadar insanlarsa artık, toplanmışlar ve aralarından birini seçmişler. Bu seçilen kişi ne derse kabul ediyorlarmış. "Bu gördüğünüz zat, Tanrı dostudur, Tanrı onun duasını üzerimizden esirgemesin" diyormuş, herkes "esirgemesin" diye bağırıyormuş. Seçilen kişi aynı zat için "Bu şeytanın özüdür" diyormuş, herkes "şeytanın özüdür" diye bağırıyormuş. Seçilen kişi, "O hain ile görüşen açık söylüyorum şerefsizdir, namussuzdur" diyormuş, herkes "şerefsizdir, namussuzdur" diye bağırıyormuş. Seçilen kişi o hain için "Evet, görüştüm. Bu topraklar üzerinde anaların bir daha ağlamaması için görüştüm. Analar ağlamasın" diyormuş, herkes "analar ağlamasın" diye bağırıyormuş. Seçilen kişi bir zaman sonra "Analarından emdikleri sütleri burunlarından getireceğiz" diyormuş, herkes "getireceğiz" diye bağırıyormuş. Seçilen kişi şimdi de "Bağımsızlık Savaşı veriyoruz" demiş, herkesin ne dediğini anlamıştırsınız.

İçinde yaşadığımız Türkiye'nin gerçekten de son on altı yılı, birçok öyküye malzeme verecek cinstendir. Halkın reyleriyle, son on altı yıldır Türkiye'yi yöneten Erdoğan Hükümeti, on altı yıl içerisinde ne söylediyse, ne iddia ettiyse, ne yemin ettiyse çiğnemeden edememiştir. Tüm bunlara rağmen Erdoğan Hükümeti, bugün de Türkiye'nin 'ikinci bir istiklal savaşı' verdiğini, son birkaç aydır Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile yaşanan buhranın, bir bağımsızlık savaşı olduğunu iddia etmektedir. Halkın ne dediğini anlamıştırsınız. Yalnız Türkiye'nin denildiği gibi bir bağımsızlık savaşı verebilmesi için öncelikle Türkiye'nin bir ulus-devlet olması gerekmektedir. Türkiye, kuruluşuyla ve bugünüyle resmi olarak bir ulus-devlet olsa da fiilen bu vasfını yitirmiş ve özellikle son beş yıldır bir şahıs-devlete dönüşmüştür. Artık Türk Milleti'nin, Türk Devleti'nin değil, devleti yöneten şahsın çıkarları mevzu bahistir. Ne yazık ki, Türkiye'de beş yıldır yaşanan buhranlar, ulusun değil şahsın mevcudunu muhafazadan kaynaklanmaktadır.

Yaşanmakta olan diplomatik, siyasi ve ekonomik buhranın Türkiye'nin bağımsızlık savaşı olduğu nasıl bir iddia ise yukarıda yaptığım değerlendirme de bir iddiadır. Ancak iddiayı gerçek kılan ispattır. Bu nedenle iddiamı ispatlamak için -birçok alan bulunsa da- ulusal çıkarlar söz konusu olduğundan dış politikayı örnek vereceğim.

Erdoğan Hükümeti, 2003 yılında Irak'ın ABD-İngiltere koalisyonunca işgalini destekledi. Irak'ın işgali ile birlikte çeyrek asırlık Saddam Hüseyin diktatörlüğü yıkıldı, Irak merkezi yönetimi çöktü. Böylelikle Irak ülkesi, gayriresmi olarak konfederal bir yapıya dönüştü. İşgalden önce özerk olan Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi (KIBY), işgal sonrası hem sahada hem uluslararası ilişkilerde bağımsız bir devlet gibi hareket etmeye başladı. Irak'ın işgali ve çözülmesi, Türkiye için birçok zarar doğurduğu gibi birçok yarara da gebeydi . Eğer Türkiye, Kuzey Irak gerçekliğine uygun hareket etseydi, Saddam döneminde baskılanan Irak Türklerini işgal sonrası tek çatı altında toplayabilir ve Musul-Kerkük hattında Irak Türklerini hem askeri hem siyasi bir güç olarak sivriltebilir, Irak üzerinden Türkiye'ye yönelik her türlü terörizmi sınır ötesinde imha edebilirdi. O dönemki devlet aklı da buna benzer bir niyet içerisindeydi (Süleymaniye olayı). Fakat Erdoğan Hükümeti, 2003-17 yılları arasında bu tutumu sürdürmek yerine 'Bağımsız Kürdistan' hayaliyle yaşamakta olan Barzan aşiret lideri Mesut Barzani ile sıcak ilişkiler geliştirmeyi tercih etti. Bu yıllar dahilinde Barzani'nin devletleşmesi için ekonomik ve askeri hiçbir yardım esirgenmedi. Barzani'nin KIBY'ye ait olmayan Arap ve Türk illerini işgaline ses çıkarılmadı, buraların sistemli bir biçimde Kürtleştirilmesine ve Irak Türklerinin katledilmesine göz yumuldu. Sanki daha önce öngöremiyorlarmış gibi Barzani, bağımsızlık oylaması yapana kadar bu samimi ilişki, bütün milli uyarılara rağmen sürdürüldü.

Burada cevaplanılması gereken sorular şunlardır: Kuzey Irak'ta Kürt devletçiğinin olması, uluslararası alanda kabul görmesi, bölgenin Kürtleştirilmesi, Musul ve Kerkük'ün Kürtler tarafından işgal edilmesi, Irak Türklerinin sürülmesi, Türk Ulusunun çıkarına mıdır? Güneydoğu sınırlarımızın altında güçlü bir Kürdistan, Türkiye Cumhuriyeti Devleti için bir fayda mıdır? Bu soruların cevapları hem akli olarak hem tarihi olarak hem de yaşanan gelişmeler delil olarak 'hayır'dır. Erdoğan Hükümeti'nin bugün geldiği konum da bunun bir kanıtıdır.

Erdoğan Hükümeti'nin başka bir macerası da 2011 yılında başlayan, etkisi azalmakla birlikte bugün dahi devam eden Suriye İç Savaşı'dır. Bilindiği gibi Tunus'ta başlayan halk ayaklanmaları, önce Mısır'a, ardından Libya'ya ve en nihayetinde Suriye'ye yayıldı. 'Arap Baharı' diye adlandırılan Bedevi Ayaklanmaları, ABD-Avrupa Birliği'nin (AB) etkisiyle Tunus, Mısır ve Libya'da ihtilalle sonuçlandı. Erdoğan Hükümeti, başından beri bu Bedevi Ayaklanmalarının en büyük destekcisi oldu. Tunus ve Libya pek anlam ifade etmese de Arap Ligi'nin en nüfuzlu ülkesi olan Mısır'da ayaklanmanın ihtilalle sonuçlanması, Erdoğan Hükümetince yeni bir çağın başlangıcı olarak görüldü. Arap ve İslam kültürünün egemen olduğu devletlerde ideolojik rejimler yıkılacak, yerine halkı yansıtan hükümetler kurulacak ve bu hükümetler Türkiye'nin kanatları altında birleşerek AB'nin bir benzeri yaratılacaktı. Yeraltı ve yerüstü zenginlikler disiplinli bir biçimde kullanılarak Avrupa dahi geri de bırakılacaktı. Erdoğan'da, beş yüz yıl sonra dirilen bu İslam uygarlığının mimarı belki 'halifesi' olacaktı.

Bu rüyalar ile Suriye'de gelişen halk ayaklanmasını da koşulsuz desteklemeye girişen Erdoğan ve hükümeti, Nusayri temelli olduğunu düşündüğü Suriye Baas Rejimi'nin, kısa süre içerisinde devrileceğini ve Şam Emeviye Camii'nde 'şükür' namazı kılacağını ilan etmekten de gocunmadı. Ancak Suriye Baas Rejimi yalnızca Nusayrilere değil Suriye'deki milliyetçi, laik, ilerlemeci, sosyal demokrat hatta sosyalist tabana da dayanmaktaydı. Özellikle PKK/PYD'nin Kuzeydoğu Suriye bölgesinde Araplara gösterdikleri muamele ve Irak Şam İslam Devleti'nin (IŞİD) Suriye'nin yarısını ele geçirerek yaşattığı vahşet, rejimle küskünleri de barıştırdı. İran'ın ardından da Rusya'nın rejimin yanında yer alması, sahadaki tüm işleri yekûn olarak değiştirdi. 2011-15 yılları arasında Lazkiye-Şam hattına sıkışan rejim, bugün Kuzey Suriye dışındaki her yerde yeniden hakimiyet sağladı. Rusya ve İran, Akdeniz'e yerleşti, zayıflayan merkezi otoriteden faydalanan PKK-PYD, Fırat'ın doğusundaki tüm toprakları ele geçirdi ve her geçen gün devletleşmekte, tüm yıkıma rağmen Beşar Esad savaştan ulusal bir kahraman olarak çıktı. Erdoğan ve hükümetinin tüm gayretlerini, Fırat Nehri garketti. 

Hepimizin gözleri önünde gelişen bu olaylar silsilesinin Türk Ulusu'nun çıkarları gereği olduğuna körler dışında kim inanır? Türk Ulusu'nun Suriye'yi özgürleştirmek gibi bir misyonu mu var? Türkiye'nin Suriye halklarının demokratik hak ve hürriyetlerini savunmak gibi bir görevi mi var? 2011 yılına kadar Beşar Esad'ın Türkiye'ye yönelik bir tacizi mi vardı? Bu soruların cevapları da aklı selim herkes için ne yazık ki 'hayır'dır. Erdoğan Hükümetinin hayalleri ve inatları nedeniyle her yeri tarih olan Suriye, harabeye döndü. Milyonlarca insan Türkiye'ye gelerek, Türk Ulusu için öngörülemez bir tehdit oluşturdu. Bitme noktasında olan PKK, PYD koluyla Kuzeydoğu Suriye'de devletleşti. Erdoğan Hükümeti, her şeye rağmen PYD ve lideri Salih Müslim ile görüşürken hala Beşar Esad ile görüşmemek için inat etmektedir. Pekiyi bu inatta mı ulusal çıkarlar içindir?

Suriye'de yaşanan toplumsal buhranda Türkiye, meşruiyeti uluslararası alanda yitene kadar rejim ile normal ilişkilerini sürdürmeli, rejim Türkiye sınırını kontrol edemez hale geldiğinde Türkiye rejim ile anlaşarak, sınır illerini ele geçirmeye çalışan PYD, IŞİD gibi terör örgütlerine anında müdahale etmeli, savaşamaz haldeki Suriyelileri Kilis iline alarak Suriye ile aramızda şimdilik ufak sorunlara neden olan gelecekte hayati önem arz edecek olam Fırat-Su meselelerini gündeme getirerek ayrıcalıklar elde etmeliydi. Bunların hiçbiri yapılmadı. Ve Erdoğan Hükümeti durdukça Suriye, Türkiye'yi düşman bilecek ve ülkenin kuyusunu kazmak için çalışacaktır. Suriye, Doğu Akdeniz'de Lübnan'ı da yanına alarak Kıbrıs Rum Yönetimi, Yunanistan ile yakınlaşacak ve Türkiye güneyden çepeçevre kuşatılacaktır.

Bu kuşatmaya yine Erdoğan Hükümetinin hayalleri ve inatları yüzünden düşman haline geldiğimiz Mısır'ı da katmak gerekir. Bedevi Ayaklanmaları, Mısır'da da başarıya ulaşmış ve yapılan sözde demokratik seçimlerle yarım asırdır baskı altında tutulan Müslüman Kardeşler, Özgürlük ve Adalet Partisi ile iktidara gelmişti. Esasen Münafık Kalleşler olan bu hizip, Mısır halkının %46'sının katıldığı seçimin ilk turunda %25 oy aldı, ikinci turunda ise Mısır halkının %50'sinin %52 oyunu alarak iktidar oldu. Yani genele vurulduğunda 6 milyonluk bir kitle, 80 milyon seçmene sahip Mısır'ı yönetmeye kalkışıyordu. Hiç hazetmediğim demokrasi anayasal ilkelere bağlı kalmak koşuluyla bu duruma meşruiyet vermektedir. Bir yıllık hükümet döneminde Özgürlük ve Adalet Partisi lideri Muhammed Mursi, sistemli bir biçimde anayasayı ideolojik olarak değiştirmeye koyuldu. Buna karşın Mısır'ın diğer kesimleri tepki gösterilerine başladı, çatışmalar çıktı. Mısır Silahlı Kuvvetleri, hükümete ve muhalafete uzlaşması için 48 saatlik bir süre verdi. Mursi, 'seçimle gelen seçimle gider' diyerek, Silahlı Kuvvetlerin önerilerini reddetti. 3 Temmuz 2013 tarihinde Mısır Silahlı Kuvvetleri, Genelkurmay Başkanı Abdülfettah es-Sisi'nin emriyle Mısır yönetimine el koydu.

Mısır'da iki yıl içinde yaşanan bunca buhranda Erdoğan Hükümeti hiçbir milli meseleyi düşünmeden Mısır içişlerinde taraf olarak Suriye'den sonra Mısır'ın da kaybına neden oldu. Mısır İhtilali'nin üzerinden beş yıl geçmesine, bütün dünya Mısır İhtilali'ni tanımasına rağmen Türkiye, Erdoğan Hükümetinin inadı ve kaprisi yüzünden hala Mısır ile ilişkiler geliştirmemektedir. Bunun neresi ulusal çıkardır? Tanrı, Türkleri Arapları demokratikleştirsin diye mi yarattı? Atalarımızın kanlarıyla yarattığı Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Orta Doğu'nun özgürlük jandarması mıdır? Elbette ki hayır ancak bir şekilde Türkiye'de iktidarda kalmayı başaran Erdoğan'ın arzusu bu yöndedir.

Şimdi, ele aldığımız bu üç örneği göz önünde tutarak Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasında yaşanan siyasi, diplomatik ve ekonomik krize ulusal çıkar, milli mesele, bağımsızlık savaşı diyebilir miyiz? Milli muhalefetin tüm inatçı uyarılarına rağmen Kuzey Irak'ta, Suriye'de ve Mısır'da kendi bildiğini okuyan, çıkmaza saplandıklarını gördükleri halde inatlarından uzlaşıya yaklaşmayan Erdoğan Hükümetine, 'ulusal çıkar için hareket ediyor' diyebilir miyiz? Bu ülkeye, anayasasında yazıyor diye hala hukuk devleti, hala ulus-devlet diyebilir miyiz? Gören insanlar olarak elbette diyemeyiz ama tüm bu gerçekliğe rağmen milyonlarca Khalkedonyalı, körler ülkesinin yurttaşları 'ulusal çıkar için hareket ediyor' demektedir. Vaktiyle ülkede yaşanan tüm haksızlığa ve ihanete susan, sustuğu için 'sessiz yığın' adını alanlardan ne beklenebilirdi ki zaten?

Bizler, Türk Milliyetçileri, körler ülkesinin görenleriyiz. O nedenle yapayalnız, o nedenle bu kadar efkarlıyız. O nedenle bizi yalnızca biz anlamaktayız. Nasıl olacak hiçbirimiz bilmiyoruz fakat bu şahıs-devlet, bu körler ülkesi Khalkedonya yıkılacak ve yerine ulus-devlet, Türk Ulusu'nun devleti Türkeli Kağanlığı kurulacaktır.

İnanın!

Related Posts

Leave Comments