" Ben bu arada istediğim şeyi atabilirim. Ayağımı da atabilirim. Çıplak ayağımı da atabilirim bu arada. Kendi abonelik sistemim yani. İstesem de paylaşabilirim. Ayak paylaşmakta bir şey yok ki! Kimseyi ilgilendirmez. Normal kapalı olup da ayak paylaşan bir sürü insan var. " dedi bir Youtube kullanıcısının kanalına katılan sosyal medya fenomeni Fatma Soydaş. Tek kelime çıkartmadım, tek kelime de eklemedim; aynen böyle dedi Fatma.
...
Eskiden birisi başka birisini hukuk yoluna başvurmadan en basiti mahalle arasında haklı bir sebepten şikayet etse o kişi utanır, kabuğuna çekilir; dersini alır, yeri gelir özrünü diler; toplumuna tekrar entegre olabilmek için belli bir çaba sarf ederdi. Bu durum; şikayet edilen kişiye dersini almak, doğru olanı yapmaya meyletmek dışında hiçbir maddi getiri sağlamazdı.
Peki, şimdi öyle mi?
Kesinlikle hayır!
Şimdi sosyal medyanın çok mu çok yaygın kullanıldığı devasa bir dünyanın içindeyiz. Her ne yaşanıyor ve yaşatılıyorsa şipşak modunda, kalite gözetmeksizin hızlı biçimde eriyip gidiyor. Artık bu seyrin içerisinde yanlışa yanlış olduğunu söylemeye yetecek doğru kitlelerin yetersizliği yüzünden cehaletin, sığ yapıların, sığ yapılardan hasıl milyonlarca sosyal medya kullanıcısının negatif baskısı, zalim gücü altında eziliyoruz.
Eskiden kötüyü ıslah edebilecek, hiç değilse kötünün utanmasına yön verebilecek duyusal bir ağımız vardı. O ağ dönemleri içerisinde bizler çocukken komşularımızdan biri vefat ettiğinde cenaze gömülene dek televizyon açmazdık. Şimdi yayla kızlarının, erkeklerinin model olduğu sosyal medyada binlerce takipçisinden güç alan fenomenler burnundan kıl aldırtmıyor. Gayri telefonlar televizyon oldu; ölenler çoktan öldü, kalanlar öylece kaldı ve televizyonlar(telefonlar) vefat edenlerin cenazesini görmezden gelenler tarafından açık bırakıldı. Köylü köylüğünü çoktan yitirdi; köylülük salt bizlerin şiirlerinde bir özlem figürü olarak kalmışken nasıl bir dönemin içerisinde olduğumuzun daha somut bir örneğe ihtiyacı olabilir mi?
Tuvalete ihtiyacı olduğunda " Tuvalet ne tarafta? " demeye çekinip, " lavabo nerede? " diyerek sözünü yumuşatmaya, ihtiyacını perde arkasından söylemeye yeltenen bir neslin karşısına her şeyi istediği gibi söyleyip her şeyi istediği gibi yapmaya yeltenen bir nesil çıkarıldı. Şimdi bunun adına özgürlük diyorlar. Gerçi bunun adına özgürlük demenin modası çoktan geçti ama yine de bir şeyler yazıya dökülmeyi gerektiriyor.
Fatma (Soydaş) bir dini inanca sahip olduğu ve bu dini inancın adı İslam olduğu için belli kurallara uymak, ikazların dur dediği yerde durmak zorundadır. Bunlardan biri de inandığı İslam dininin örtünmeyi(başörtüsü) gerekli kıldığı ayetleri( Nur Sûresi 31. Ayet, Ahzâb Sûresi 59. Ayet) görmezden gelmesidir. Bu sebepledir ki katıldığı Youtube programında " Ben bu arada istediğim şeyi atabilirim. Çıplak ayağımı da atabilirim..." söylemi; Fatma'nın inandığı İslam dininin cevaz vermediği bir kuralı çiğnemesi anlamına gelmektedir. Ayrıca çıplak ayak söylemiyle sosyal medya paylaşımlarını işaret eden Fatma; kendisinin inandığı dinin, inanan temiz niyetli Müslümanların hassasiyeti, kutsallık değerlerine zarar verdiğinin ayırdına varması gerekiyor. Sadece örtünmeyi içeren bir ayetten yola çıkıldığında da Fatma'nın her istediğini yapma özgürlüğüne sahip olmadığının altını çizmemiz gerekiyor. Fakat şöyle olsaydı ve aynı Fatma söylemini şu şekilde dile getirseydi bugünkü fenomenlik tablosu büsbütün değişirdi.
Örneğin hiçbir dine, Tanrı'ya inanmayan biri olduğunu belirtseydi; Müslümanların inandığı İslam dininin emri olduğu söylenen örtünmeyi(başörtüsü) gerçekleştirmeden ve hiçbir kutsi, kalburüstü, elzem değere zarar vermeden bir abonelik ücreti başlatsaydı sorun olmayacak; taşlar tıkır tıkır yerine oturacaktı. Peki, o zaman biz bu yazıyı yazacak mıydık? Peki, o zaman 20 Temmuz 2026'dan 22 Temmuz 2026'ya kadar Fatma Soydaş'ın abone sayısı 2 bin kişi artacak mıydı? Bunun cevabı belki hayır olacaktı.
Buradan hareketle nihai çıkarımlarımı ortaya koyup aktarmak istiyorum Sayın Tabtapod okurları:
Oransal mahiyetiyle baktığımızda yüzde 7-8'lik bir kesimi hiçbir dine inanmayan, yüzde 1.5 ila yüzde 2'lik kesimi ateist olan Türkiye'de Müslüman olanların inandığı İslam dinine bilerek veya bilmeyerek Müslüman olduğunu söyleyenler zarar veriyor. Turan Dursun gibi aydınlar vermedi, vermiyor. Turan Dursun gibi aydınları öldürenler onların insani yanlarını görememiş, bilgiyle donanan derinliklerine inememiş oluyorlar. Aynı şekilde Diamond Tema adıyla tanınıp Agnostik olduğunu söyleyen, hiçbir fakülteye gitmeden kendisini yetiştirmiş genç bir aydının sosyal medya hesaplarının askıya alınması; gerçek değerlerin yok sayılması, anlamlı derinliklerin haksızca bir sığlığa hapsedilmesi demektir. Oysaki İslam'a inanmadığı hâlde insanların aydınlanmasına katkı sağlayanlar; İslam'a inandığını söyleyip insanlara her türlü zulmü, yanlışı yapanların takındığı maskenin kurbanı oldular.
Derinliksiz bir sosyal medya fenomeninin yetişmesi için birkaç aya ihtiyaç duyulurken bir Diamond Tema'nın yetişmesi için 30 yıla ihtiyaç duyuyorsun. Bir Turan Dursun, bir İlhan Arsel'in yetişmesi içinse 40-50 yıla ihtiyaç duyuyorsun.
Başka hangi matematiğin diliyle konuşalım ey sosyal medya?
Engin Yeşilyurt
22 Temmuz 2026