By Emine Uyumaz on Pazar, 21 Ocak 2018
Category: Tarih

Türkiye Selçuklu Devletinde Elçilik

Siyasî ve kültürel anlamda bir devleti var eden, onu devlet yapan ve karşısındakine iyi şekilde tanıtan en önemli özelliklerden biri diplomatik münasebetlerdir. Taraflar arasında bu ilişkiyi sağlayan mühim unsurlardan birisi ise elçilerdir. Bu nedenledir ki, tarih boyunca elçilik hem en itibarlı hem de en riskli görevler arasında yer aldığı için ayrı bir önem arz etmektedir. Mensup oldukları devleti üst derecede temsil eden bu kişiler göreve tayin edilirken her zaman için itina ile seçildiği gibi, karşılıklı olarak en iyi şekilde korunmuşlardır. Günümüzde yaygın bir şekilde kullanılan "elçiye zeval olmaz" sözü de kanımızca bu korumacılığı ifade etmektedir.

Kurumsal anlamda elçilik insanoğlunun sabit bir toprak parçası üzerinde oluşturduğu siyasî teşekküle devlet adını vermesi kadar eskidir. Zira bir devletin başka bir devlet ile olan ilişkisinin yanı sıra onun karşı tarafça da tanındığını gösteren en önemli delillerden birisi hiç kuşkusuz elçilik ve diplomatik münasebetleridir.

Türkçe devlet anlamına gelen il/el isim kökünden türetilen elçi kelimesinin sözlük anlamı olarak karşılığı:

1-Bir devleti başka bir devlet katında temsil eden kimse, sefir (çoğulu Süferâ),

2-Bir uzlaşma sağlamak veya iş bitirmek için birisinin yanına gönderilen kimse,

3- Yalvaç, peygamber, resul'dür. Ancak Arapça edebî metinlerde resul din ile alakası olmayan durumlar için yani sadece elçi anlamında kullanılmaktadır.

Türkiye Selçukluları dönemin yazılı kaynakları Farsça ve Arapça olduğu için metinlerde daha çok elçi karşılığı resul ve sefir kelimeleri kullanılmıştır.

Türkiye Selçuklu Devleti'ne gelene kadar Türk-İslâm devletleri içinde elçilik müessessine dair en erken bilgi sahibi olduğumuz devlet Karahanlılar (840-1212)'dır. Adı geçen devlette elçilik işleri ile ilgilenmek saray teşkilâtındaki üst makamlardan biri olan Ulug Hacib'in vazifelerinden idi. Yabancı elçilerin geliş-gidişlerinden onları karşılayıp, uğurlamak, dönüşlerine izin verilmesi hususu başta olmak üzere, istihkakları olan ihsan ve hediyelerin tedariki, elçilerin kabulü sırasındaki teşrifat kurallarının yerine getirilmesi de hacibin görevlerindendi. Karahanlılar'da bu göreve tayin edilen kişiler sivil idareden gelmekte idiler ve teşrifat kurallarının yerine getirilmesinde kendisine "Biruk/Buyruk" adı verilen memurlar yardımcı oluyorlardı.

Gazneliler (963–1186)'de elçilik işleri ile ilgilenmek resûldâr'ın görevi idi. Gelen elçiyi daha birkaç menzil mesafeden karşılamak, kendisine tahsis edilen ikametgâha götürmek, oradaki rahatını temin etmek, elçinin huzura geliş-gidişini düzenlemek, gönderilecek cevap-name ve hediyeleri elçiye teslim etmek, Gazneli sarayından gönderilecek elçilere sultan tarafından tevcih edilen hil'atleri vermek resuldar'ın vazifesi idi. Bu görevi ifa ederken resuldara gösteri birliği konumunda "mertebedârlar" yardımcı olmaktadır.

Büyük Selçuklular (1040–1157)'da ise elçilik işleri ile ilgilenen özel bir müessese ve görevlinin olduğuna dair net bilgilerimiz yoktur. Sadece yabancı devletlerden gelen elçilerin karşılanmasına dair Selçuklu Veziri Nizâmü'l-Mülk şu bilgileri vermektedir: "Serhad memurları huduttan içeri giren kişi ya da kişileri karşılamalı ve derhal kaç kişi oldukları, teçhizatları, ne maksatla geldiklerini öğrenip bir atlı ile bu bilgileri merkeze bildirmeleri gerekmektedir. Daha sonra da gelen kişi ya da kişilerin yanına bir görevli adam verilip tanınmış bir şehre kadar ulaşması temin edilmeli. Bu durum gelenin saraya ulaşmasına kadar bu şekilde devam etmeli. Karşılama sırasında gösterilen özen, elçilerin dönüşü sırasında da aynen gösterilmelidir. Çünkü iyi ve kötü onlara yapılan her şey, elçileri gönderen padişaha yapılıyormuş gibidir. Zira padişahlar birbirine daima büyük saygı gösterip elçileri aziz ve muhterem tutmalıdırlar.Hatta aralarında gerginlik, düşmanlık olduğunda bile elçiler güvenli bir şekilde kendilerine emredilen mesajı karşı tarafa iletebilmelidir".

Yukarıda da belirtildiği gibi elçiler güvenlik içinde en iyi şekilde ağırlanması gereken kişilerdir. Çünkü sultanlarının mesajını getirmekle görevlidirler. Ancak onların mesaj tebliğ etmenin dışında bir diğer önemli görevlerinin de geldikleri ülkenin mamur mu viran mı olduğu, yollarının, boğazlarının, nehirlerinin durumları, her yerde memurların olup olmadığı, sultanın askerlerinin sayısı, teçhizatları, sofra ve meclis adabının yanı sıra zalim, gaddar, zengin, elinin açık mı, gafil mi yoksa zeki mi biri olup olmadığı konusunda fikir sahibi olmak olduğunu hiçbir zaman unutmamalı.

Bunların dışında Vezir Nizâmü'l-Mülk Selçuklu Devleti'nden gönderilen bir elçide olması gereken özellikler ile ilgili şu bilgileri vermektedir: "Padişahlara hizmet etmiş, söz söylemede cesur ve çok seyahat etmiş olmalı. Her ilimden anlamalı ayrıca Kur'anı ezbere bilmeli (hafız olmalı). Birde uzun boylu iyi görünüşlü olmanın yanı sıra ileri görüşlü olmalı. Ayrıca ihtiyar ve âlim kişi elçi olarak görevlendirilirse daha da iyi olur. Hatta bu vazifeye tayin olan kişi padişahın nedimlerinden biri olursa güvenilirliği artar. Elçilik için cesur, mert, eli silah tutan kısaca savaşçı biri tayin edilirse padişahın bütün adamların böyle olduğu izlenimi karşı tarafa verilmiş olur. Eğer Seyyid ve Şerif olan bir kişi elçi olarak tayin edilirse şeceresi dolayısıyla daha da fazla saygı görür ve kötülüğe maruz kalmaz. Şaraba, kumara, kadına düşkün, geveze ve tanınmamış bir kişi ise kesinlikle elçi olarak görevlendiril-memelidir.

Bir padişah için elçi seçimi çok önemlidir çünkü elçiler bazen iki taraf arasındaki gerginliği ve düşmanlığı giderebildiği gibi bazen de tam tersi gerginliği ve kini arttırabilirler. Fakat elçi geliş gidişlerinde daima dikkatli olunmalıdır. Çünkü padişahlar bazen kendilerini barışçı ve yumuşak göstermek için birçok zarif hediyelerle birlikte elçi gönderirler fakat ardında da ordu hazırlatarak saldırıya geçebilirlerdi".

Türkiye Selçuklu Devleti'nde elçilik işleri ile ilgilenen özel bir müessese yoktur. Elçi ya da elçilerin sınırlardan içeriye girip merkeze yaklaştığı andan itibaren karşılanması ve ağırlanması için yükseliş dönemi örneklerinde görüldüğü üzere mihmandar/mihmândârân-ı haslar görevlendirilmekteydi. Farsça misafir anlamına gelen "mihman" ve sahip olanı ifade eden "d'ar" kelimelerinden meydana gelen mihmandar "misafir ağırlayan kimse" demektir. Günümüzde de dışarıdan gelen ziyaretçileri karşılamak ve burada kalacakları süre içinde kendilerine yardımcı olan görevli kişileri ifade etmektedir. Yukarıda da belirtildiği gibi elçilerin karşılanması ve ağırlanması ile Karahanlılar'da "Ulu Hacib", Gazneliler'de ise "Resûldâr" ilgilenmekteydi. Her ne kadar bilgilerimiz sınırlı da olsa Türkiye Selçukluları'nda bu işe mihmandarlar bakmaktaydı. Fakat bu kişilerin saray görevlisi mi yoksa devletin başka kademelerinde çalışanlardan mı atandığı soru işaretidir. Çünkü Yükseliş döneminde hilafet makamından gelen ve olağan üstü elçilik statüsünde yer alan heyeti karşılamakla görevlendirilen mihmandarlara bakarak genelleme yapmanın doğru olmadığı kanaatindeyiz. Ancak elçilik heyetinin güvenliğinden sorumlu olduklarına göre mihmandarlık görevine getirilenlerin ya askerlik yönleri vardı ya da gerek saray gerekse devletin diğer kademesinde çalışan siviller arasından tayin edilip onlara muhafız birlikleri eşlik etmekteydi. Ayrıca görevlerinin elçilik heyetinin merkeze ulaşmasından sonra da devam edip etmediği yani saraydaki ağırlanması ile ilgilenip ilgilenmedikleri de meçhuldür. Gerçi başta Uzunçarşılı olmak üzere birçok araştırıcının ortak ifadesine göre Türkiye Selçuklu Devleti'nde Emir-i Meclis adlı kişi, "hükümdar ile görüşmek için huzura gelenleri içeriye alır ve farklı sebepler nedeniyle düzenlenen gerek meclis gerekse merasimlerde teşrifat nazırı olarak hizmet" ederdi. Devletin yükseliş döneminde varlığından haberdar olduğumuz bu göreve tespit edebildiğimiz kadarıyla ilk getirilen kişi (muhtemelen) Emir-i Meclis Mübarizeddîn Behramşah'dır. Diğeri ise Karahisarlı Cemâleddîn Ebu Bekir'dir. Fakat adı geçen kişilerin Emir-i meclis unvanını kullanarak yaptıkları icraatlara baktığımızda resmî elçi kabulleri ile alakalı olduğu konusunda net bir şey söylemek mümkün değildir. +

Türkiye Selçuklu Devletinde elçilik heyetinin karşılanması, ağırlanması ve güvenliği mihmandarların görevi idi. Elçi kabulü sırasındaki protokol işleri sarayın sorumluluğunda idi.

Türkiye Selçuklu Devleti'ne gelen gerekse giden elçilerin kişisel özellikleri ve becerilerinin yanı sıra devlet katında itibarlı, seçkin kişiler arasından özenle seçildiklerini söyleyebiliriz. Bunun dışında bir nevi devletlerarası hukuk geleneği diyebileceğimiz uygulamaya göre elçilere genelde oldukça iyi davranılır ve en iyi şekilde ağırlanırdı.

Elçi kabullerine dair yükseliş dönemine ait sınırlı sayıdaki örnekten anladığımız kadarıyla komşu devletlerden gelen elçi/elçiler sınırlardan içeri girdiğinde uç bölgelerde görev yapan serdarlar önce heyetin kimden ne maksatla geldiğini en yakın yetkiliye bildiriyordu. Ardından heyete eşlik ederek yolculuk sırasında en iyi şekilde ağırlanıp her türlü ihtiyaçları karşılanarak güvenli bir şekilde bölgedeki en kıdemli mülki amire ulaşmalarını sağlıyorlardı. Bu silsile merkeze ulaşana kadar bu şekilde devam etmekteydi.

Eğer gelen elçilik heyeti hilafet merkezi gibi önemli bir makamdan ya da önemli bir iş için geliyorsa yani bir fevkalâdelik söz konusu ise karşılama töreni için sultan şehrin ileri gelenlerinin yanı sıra devlet erkânının önde gelen emirlerini mihmandar olarak görevlendirebiliyordu. Hatta hilafet merkezinden gelenleri bizzat karşılamaya bile çıkıyordu. Özellikle yükseliş döneminde komşu devletlere gönderilen Türkiye Selçuklu elçilerinin en üst yetkililer tarafından karşılandığını görmekteyiz.

Saraya kadar gelen elçilik heyeti önce konumlarına göre uygun bir ikametgâhta ağırlanır ve bir süre dinlendikten sonra geldikleri yer ve getirdikleri habere göre sultan tarafından kabul görüp ya en kısa sürede ya da bir süre bekletildikten sonra huzura alınırdı.

Protokol kuralları çerçevesinde huzura kabul edilen elçiyi, sultan (hilafet makamından gelenlerin dışındakileri) oturarak karşılardı ve çok özel bir durum olmadıkça birebir konuşmazdı. Her kimden hangi koşul ve şartlarda gelmiş olursa olsun elçi gerekli saygıyı gösterdikten sonra yazılı ve sözlü mesajları ile birlikte temsil ettiği devletin itibarını, gücünü gösteren seçkin hediyeler takdim ederdi. Daha sonra da kendisine tahsis edilen ikametgâhına çekilirdi. Ardından sultan aynı zamanda saray görevlisi olan devlet erkânından seçtiği temsilciler vasıtasıyla elçi ve beraberindeki heyete hil'atlerin yanı sıra yüklü miktarlarda hediyeler ve para gönderirdi. Gerek kişisel anlamda gerekse temsil ettikleri devlet adına riskli bir görev ifa eden elçilik heyeti hangi koşullar altında olursa olsun hediye getirdiği gibi, hediye de alırdı.

Protokol kuralları ile ağırlanan ve yazılı mesajı ileten elçi bazen sultandan özel görüşme talep edebilirdi. Meselâ, II. Kılıç Arslan'ın damadı Mesud ile arası açıldığında Selâhaddîn Eyyûbî'ye 1180 yılında gönderdiği veziri İhtiyareddîn Hasan, Eyyûbî sultanından böyle bir talepte bulunmuş ve bu görüşme sayesinde taraflar arasında çıkması muhtemel bir savaş önlenmiştir. Yine Halife'nin elçisi Muhiyeddîn İbnü'l- Cevzî yazılı, sözlü mesajlarını tebliğ ettikten sonra Moğol tehlikesine karşı halifenin askerî yardım talebini iletmek için Sultan I. Aleddîn Keykubad'dan özel görüşme talebinde bulunmuştur. Bazen de sultan gelen elçi ile hususi görüşmek isteyebilirdi. Nitekim Sultan I. Alaeddîn Keykubad, Moğol Han'ı adına elçi olarak gelen (633/1235- 1236) Kazvinli Emir Şemseddîn Ömer'den Ögedey Han'ın teklifinde samimi olup olmadığını anlamak için böyle bir talepte bulunmuştur.

İster devlete gelen, ister giden elçi için olsun dönüş iznini ancak huzura çıktığı hükümdar belirlerdi. Bu süre genelde üç günden önce verilmezdi. Normalde elçi bir hafta, on gün kadar ağırlandıktan sonra dönüş izni verilirdi. Bu süre zarfında elçiye ikramda kusur edilmediği gibi resmi bezm meclislerinin (eğlence meclisleri) düzenlenmesinin yanı sıra çeşitli mesire yerleri ziyaret ettirilirdi. Heyetin ehemmiyetine göre bu gezilere bazen sultan da iştirak ederdi. Dönmeden önce elçilik heyeti için büyük bir ziyafet verilir ve hükümdarın yazılı, sözlü cevabı iletilirdi. Elçi uğurlanırken beraberinde getirdiği hediyelerden az olmamak şartı ile hatta özellikle daha da fazla ve seçkin hediyeler hazırlatılır ve hükümdarın cevabını iletmek üzere elçi görevlendirilirdi. Dönen ve hükümdarın cevabını götüren heyet en güvenilir şekilde sınıra kadar uğurlanırdı.

Yukarıda da belirtildiği gibi devletlerarası münasebetlerde elçi seçimine son derece titizlik gösterilmektedir. Nitekim çalışmamız sırasında bunun ne kadar önem arz ettiğine dair bir iki örnek de tespit ettik. Meselâ, II. Kılıç Arslan'ın damadı ile yaşadığı probleme Selâhaddîn Eyyûbî'nin dâhil olması sonucu iki taraf arasında yaşanan gerginlik savaş ile neticelenmek üzere iken Sultan'ın elçisi İhtiyareddîn Hasan'ın gayretleri sayesinde barış ile neticelenmiştir. Yine Suğdak Seferi sırasında Melikü'l-ümera Hüsameddîn Çoban'ın huzuruna gelen Suğdaklı elçinin söyleyeceği ılımlı sözleri unutup dikkatsizce konuşması üzerine ortalık nasıl daha da gerginleşti ise, Rus elçisin tavrı ile o kadar sakinleşmiştir. Yine iki taraf arasındaki ilişkilerin gerginleştiği bir sırada Celâleddîn Hârezmşah'a elçi olarak gönderilen Çaşnigir Seyfeddîn Ayaba, Sultan Alâeddîn Keykubad'ın karşı tarafa olan kırgınlığını ve gücünü yansıtmak için huzura çıktığında diz çöküp yer öpmemek için bulduğu hastalık bahanesi ortalığın daha da gerginleşmemasini hatta taraflar arasındaki savaşın biraz daha gecikmesine vesile olmuştur. Ayrıca çalışmamız sırasında gözlemlediğimiz bir diğer hadise de, yükseliş döneminde daha çok Türkiye Selçuklu Devleti'ne elçiler gelirken, çöküş döneminde ise özellikle Moğollar'a karşı müttefik bulmak amacıyla Türkiye Selçukluları'nın komşularına elçiler gönderdiğidir.

En az bilgi sahibi olduğumuz konu ise kaynakların yetersizliği nedeniyle elçi kabullerine dair diplomatik yazışmalara ait elimizde orijinal metin örneklerinin yok denecek kadar az olması nedeniyle komşu devletlerden gelen elçilere ve Türkiye Selçuklu Devleti'nden gidenlere protokol sırasında nasıl hitap edildiği yönündedir. Hasan b. Abdi'l Mu'min el-Hoyî tarafından kaleme alınan inşâ kitaplarından Gunyetü'l-Kâtib ve Munyetu't Talib adlı eserden öğrendiğimiz kadarıyla elçi için kullanılan hitap nedimlerden sonra tercümanın hemen üstünde "Resulan ra: Süfera-i hazret. Neciü'l-Müluk ve'l-Selatin" şeklindedir. Yine aynı müellif tarafından kaleme alınan Rusûmu'r-Resâ'il ve Nucûmu'l-Faza'il adlı eserde ise "Resulan ra sefirü'l-hazre ve Mohbirü'l-Mülk ve Selâtin" olarak geçmektedir. Ayrıca dönemin diğer yazılı kaynaklarında nakledilenlerden anlaşıldığı kadarıyla Bizans İmparatoru I. Aleksios Komnenos'un Çaka Bey ile ilgili I. Kılıç Arslan'a gönderdiği mektupta ona "Şanı Büyük Sultan Kılıç Arslan"diye hitap etmiştir. Yine Sultan I. Alâeddîn Keykubad'a özellikle iki taraf arasındaki dostluğun başladığı ilk dönemlerde Celâleddîn Hârezmşah'dan gelen elçilik heyetinin getirdiği mektuplarda "Büyük Sultan, Sultanların ve Meliklerin iftiharı, Alâüddünya v'ed-din Mu'izzü'l-İslâm vel Müslimin, âlim, âdil, mücahid, zamanının cemşidi" gibi ifadelerle başlayan mektuplar gelmiştir. Moğol Hanlığından gelen yarlıg ise "Âdil Sultan Alâeddîn Keykubad bilir ki;" ifadesiyle başlamaktadır. Sultanın cevaben Celâleddîn Hârezmşah'a gönderdikleri ise "Zat-ı devletleri Büyük Sultan Ulu Şahinşah, İkinci İskender" gibi ifadeleri ihtiva etmektedir. Türkiye Selçuklu Sultanları kendilerini ifade ederken ise şu ibareleri kullandıklarına şahit oluyoruz; Sultan II. Kılıç Arslan ve oğlu Kutbeddîn Melikşah'ın "Türk, Ermeni ve Süryaniler'in Büyük Sultanı" ifadesiyle başlayan bir mektubu elçi vasıtasıyla III. Haçlı Seferi için Edirne'ye gelen Friedrich Barbarossa'ya göndermişlerdir. Rükneddîn II. Süleyman Şah ise "Göklerin Altında Yükselmiş Sultanların En Yükseği, Meleklere Benzeyen Ve Büyük Muhammed'i Göndermiş Olan Allah'ın Yardımcısı Ben Rükneddîn, Gürcüler'in Hükümdarı olan Tamara'ya bildiririm ki;" ibaresiyle başlayan bir mektubu elçilik heyeti ile birlikte Gürcü kraliçesine yollamıştır.

BİBLİYOĞRAFYA

Related Posts

Leave Comments