By enver Paşa on Salı, 06 Eylül 2016
Category: Öykü

Bir Jön Türk Hikayesi Bölüm 3

 Gecenin bir vakti, Süreyya Bey'in konağında toplanan kaçaklar, üst kattaki odalarında, çalışma masasının etrafına oturmuşlar ve sert bir şekilde tütünlerini içmeye başlamışlardı. Durum, onlar için oldukça vahimdi. İstanbul teşkilatı çok ağır bir darbe yemiş, daha kötüsü de kendileri kaçak durumuna düşmüşlerdi. Süreyya Bey'in davetini geri çevirmeyen Jön Türkler, fazla sokağa çıkmamaya ve dikkat çekmemeye özen gösteriyorlardı. Aralarından birinin daha yakalanması demek, Süreyya Bey'in açığa çıkması demekti. Ayrıca Deli Ali'yi kurtardıktan sonra Rumeli'ye geçecekler ve teşkilata orada hizmet etmeye devam edeceklerdi.

Gaz lambasının ışığını sonuna kadar açan Fırtına, arkadaşlarına iyice masaya yaklaşmalarını işaret etti. Masanın üstünde Paris'ten gelen son jurnaller duruyordu. Serficeli'nin olduğu tarafta ise Sultan'ın baskına katılan hafiyelerinin listesi mevcuttu. Bu listeler, baskından bir gün sonra Süreyya Bey'in çırağı Süleyman'a, Amca tarafından verilmiş ve bu ekibe gönderilmişti. Bu listeler, o gece Kasımpaşa, Pangaltı, Beykoz, Sarıyer ve Zeytinburnu hücrelerine baskın yapan hafiyelerin isimleriyle doluydu. Bu isimlere gizli dostlar tarafından ulaşılmıştı ve Amca, bunların ekip tarafından temizlenmesini istiyordu. Madem savaş şiddetlenmişti Jön Türkler de baskına karşılık vermeliydiler.

     Listeye göz atan Serficeli, fazla sükunete yer vermeyerek söze girdi: " Listenin başında Pangaltı'na giren ve Ali'yi alıkoyan Boşnak Rıfat var. Bu adamın yanında da iki kişinin daha ismi var. Bunlar doğrudan Sultan'a bağlılar. Ayrıca 2 ay önce Galata Meyhanesi'nde iki Jön Türk'ü infaz edenler de bunlarmış. Başlarında yıldız var. Ben derim ki ilk bunları temizleyelim." Kısa bir sessizliğin ardından bu sefer de Filinta söze girdi: " Rıfat'ı bilirim ben. Mekanı Üsküdardır. Tek başına dolaşamayacak kadar da ödlek bir adamdır. Şaşırırım ki Ali'yi nasıl alabilmiş?" "Ali'yi nasıl aldığı mühim değildir Mustafa. Bu adamı temizlemezsek başımıza daha çok oyun açar." "Peki İstanbul'dan ayrılmadan böyle büyük eylemlere girişmek ne kadar doğrudur Hasan? Amca ve Kemal Bey bilmezler mi bu eylemleri yaparsak İstanbul'dan çıkışımız zorlaşır?" "Bilirler elbet bilirler. Lakin ne zamandan beri emirlere karşı geliyoruz. Bunu yapmak zorundayız ki Sultan Hamid, bu işte ne kadar ciddi olduğumuzu anlasın."

     Fırtına hiç söze girmeden arkadaşlarını dinledi. Arada sırada konudan uzaklaşıyor, gözleri Süreyya Bey'in kitaplarına kayıyordu. Kitaplığın en üst rafında Fransızca olduğunu tahmin ettiği kitapları süzdü. Süreyya Bey tahsilli adamdır zaten diye içinden geçirdi. " Sen ne dersin Mehmet bu işe?" diye Serficeli araya girince düşüncelerinden sıyrılmak zorunda kaldı. "Listedekileri temizleyeceğiz. Zaten düz hesap 15 hafiyenin ismi var. Ama önce Ali'yi kurtarmalıyız. Daha sonra diğer işlerin icabına bakarız."

     Filinta ve Serficeli işlerin zor olacağını tahmin ediyorlardı. Deli Ali'nin tutulduğu yer Balat'taydı. Aslında üstlerinin istedikleri şey, listedeki isimlerin temizlenmesiydi sadece. Deli Ali'nin kurtarılması gerektiğini yazmamışlardı. Hatta fedailerin böyle bir işe girişeceklerini de düşünmemişlerdi. Fakat gölgelerini bile arkalarında bırakmayan bu adamlar, Ali'yi mi koyacaklardı geriye? Bırakamazlardı onu. Jön Türk töresi buna müsaade etmezdi.

     Filinta biraz daha masaya yaklaştı ve sinirli bir ses tonuyla söze girdi: "Ali'yi silah kullanarak kaçıracağız. Fakat bu büyük bir yankı uyandıracak ve hafiyeler önlem alacaklar. Çoğu saklanacak bir kısmı da peşimize düşecek. Kurşunumuz yettiği kadar eyvallah devam ederiz. Ama bilirsiniz ki Rumeli'ye geçerken de lazım olacak bu kurşunlar. Süreyya Bey sağ olsun deposunu açtı bize. Yeteri kadar cephanemiz var lakin bu sefer de sayımız az. Karşımızda da Devlet-i Aliyye zabitleri ve Saray hafiyeleri var. Uzun lafı kısası Ali'yi o zindandan çıkartalım ve yollara düşelim. Elbet devran dönecek ve bir gün bu şehre tekrar ayak basacağız. O zaman geldiğinde listedeki herkes ile teker teker hesaplaşırız." Serficeli, teki kırılmış gözlüğünün üzerinden Filinta'ya baktı. Oldukça şaşkındı. Asıl şaşkınlığı ise Filinta'nın bu kadar net konuşmasıydı. Gitmek istiyor, mücadelesini bir Harbiyeli olarak dağlarda vermek istiyordu. Sol tarafında oturan Fırtına'ya bakan Serficeli onda da aynı duyguları gördü. Eski zamanlarını özlemiş gibiydiler. İstanbul'da hafiyelerle köşe kapmaca oynamaktan sıkılmışlar, eskisi gibi barut kokarak çete kovalamak istediklerini bu gece belli etmişlerdi. "Peki" dedi Serficeli. "Yarın olsun hayrolsun. İkinizin de kolu tam anlamıyla iyileşsin, Balat'a gider, Ali'yi alır, oradan da Amca'nın ayarladığı Tıknaz Vedat'ın yük gemisine biner Selanik'e geçeriz. Daha sonra ferman bize sökmez!" "Benim kolumda bir şey yok!" diye çıkıştı Mustafa ve bir çırpıda bandajını çıkarttı. "Zaten 4. kez çıkıyor illet. Artık acımıyor bile." Serficeli ve Fırtına bir kahkaha attılar. Ortam biraz yumuşamıştı. Bunun üzerine kapı çaldı ve Süreyya Bey kenardan fedailere seslendi: "Sofra hazır. İşiniz bitti sanırsam. Buyurun aşağıya yemeğe." Davete icabet eden üç Jön Türk masadan kalktılar. Karar verilmişti. Ali'yi kaçıracaklar ve bu şehri terk edeceklerdi. Ama katı cemiyet kurarlarına karşı gelmek, listedekileri öldürmemek, kendilerine pahalıya mal olacaktı…

     Aşağı kata yemek salonuna indikleri vakit hepsinin gözleri kamaştı. Uzun süreden beri görmedikleri eşsiz bir masa ile karşı karşıyaydılar. Masada tavuğundan salatasına, dolmasından pilavına kadar her şey mevcuttu. "Zahmet olmuş Süreyya Bey. Biz bunları nasıl yiyeceğiz?" derken bile Filinta'nın gözleri masadan ayrılmıyordu. "Yersiniz. Kara Kemal Bey'in misafirlerini iyi ağırlamak lazım gelir." Jön Türkler kendilerine ayrılan yerlere oturdular. Yemek için Süreyya Bey'den destur bekliyorlardı. Fazla zaman geçmemişti ki Süreyya Bey'in kızı Zarife gelip masaya oturdu. Masanın bir ucunda Zarife, diğer ucunda Süreyya Bey oturuyordu. Fırına ve Filinta masanın sağına ilişmişler, Serficeli ise karşılarındaki yere çökmüştü. Hepsinin gözleri Zarife'ye döndü.Beyaz tenli, mavi gözlü, kaküllü olan Zarife, babasına bakarak: "Umarım sofrayı beğenmişsinizdir" dedi. Jön Türklerin hepsi utanarak başlarını eğdiler. Süreyya Bey'in kızına hayran olmamak elde değildi…

     Süreyya Bey'in destur vermesi ile yemekler yenmeye başlandı. Herkes çok acıkmış, görgü kurarlarını bir kenara bırakarak adeta yemeklere hücum etmişlerdi. Yaklaşık yarım saat süren yemeğin ardından Süreyya Bey kızına kahve yapmasını söyledi ve misafirlerini salonun diğer ucuna götürdü. Evindeki mobilyalar Avrupa'dan getirilmişti. Oldukça rahat olan koltuklara oturan ekip, salonun baş köşesine oturan Süreyya Bey'i dinlemeye başladılar: "Bakın gençler. Sultan Hamid, elbette ki iyi bir padişahtır. Bu devirde devleti bu kadar ayakta tutmak zor iştir. Lakin Sultan'ın anlamadığı bir mevzu var. Halk meşrutiyet ister, özgürlük ister, istibdat istemez. Sultan ise istibdat yönetimine devam eder halkı görmezden gelir. Sizin kanınız kaynar harp etmek istersiniz fakat Sultan barış ister…" Süreyya Bey'in sözlerini Filinta bıçak gibi kesti; "Süreyya Bey yanlış dersin. Sana İstanbul hoş görünür o yüzden böyle dersin. Makedonya'da Bulgar ilinde çeteler cirit atar. Her gün bir yenisi peyda olur. Devlet oralara hükmen değil fiilen hakim. Tarih yazar, 1881 yılında Tunus ilhak edilirken Sultan Hamid neden sesini çıkartmadı? 1880 yılında Kıbrıs nasıl elimizden çıktı? Peki 4 yıl önce Kuveyt'te Mübarek Essebbah nasıl baş kaldırdı da Sultan o başı kesemedi? Başımızda Rus belası karga gibi dolanır. Bütün bunlar ve fazlası varken Sultan'a nasıl iyi yönetti dersin? Peki ya kendine muhalif olan herkesi sürmesi?" Filinta gerilmişti. Kendi babası da bu sürgünlerden biriydi. Daha rüştiyeye yeni girdiği zaman babası sürülmüştü ve kendisini yıllardır görmüyordu. Bu yüzden Sultan'a karşı kinliydi.

     Serficeli ortamı biraz olsun yumuşatmak için söze girdi: "Süreyya Bey… Ali Suavi olayını hatırlarsınız umarım. 400 tane adam, Yedi Sekiz Hasan Paşa tarafından Çırağan'ın önünde öldürüldü. Yedi Sekiz Hasan Paşa denilen kişi de bilirsiniz cahilin tekidir. Sultan buna nasıl göz yumdu? Böyle olması sizce de yanlış değil mi?" Süreyya Bey gayet sakin bir ses tonuyla; "Evet Hasan kardeşim. Haklısın. Lakin Sultan'ın yaptıklarını da küçümseyemezsiniz. Dış borçların kapatılması ve Filistin olayı, Sultan'ın kudretini gösterir. Elbette ki ben de cemiyetin yanındayım. Fakat Sultan'a karşı olduğum için değil, özgürlük için…" Filinta koltuğun kenarını sıkıca kavradı. Misafir olduğu yerde fazla konuşmamalıydı.

     O sırada Fırtına, mutfağa doğru bakıyordu. Birkaç dakika geçmişti ki Zarife, elinde tepsi ve kahvelerle salona giriş yaptı. Kahve bardakları altın işlemeli ve beyazdı. Fırtına böyle bardakları ilk kez görüyordu. Zarife, ilk başta babasına kahveyi verdikten sonra Serficeli'ye ve Filinta'ya da kahvelerini takdim etti. En son Mehmet'e verdi. Uzun ince parmaklarıyla kahveyi Fırtına'ya veren Zarife, babasına dönerek; "Ben yatıyorum babacığım. Başka arzunuz var mı?" diye sordu. Yok cevabını alınca tepsiyi masanın üzerine bırakarak yatağına doğru ilerledi.

     Uzun tartışmalar ve sohbetlerin ardından kahveler nihayet bitmişti. Jön Türklerin artık uykusu geliyordu. Ayağa kalkarak müsaade istediler ve üst kattaki odalarına çekildiler. Güzel bir uyku çekmeleri gerekiyordu. Yarın yorucu ve tehlikeli bir gün olacaktı.

    Filinta, çıkık kolunun tersine uzanarak uyudu. Hiç olmadığı kadar yorgundu. Serficeli ise, Süreyya Bey'den yeni bir gözlük istemiş, yarın ki eylemden önce Süreyya Bey'den sözünü almıştı. Rahat bir şekilde yatağına uzandı ve uykuya daldı. Fırtına ise düşünceliydi. Bir çıkmaza girdiklerinin farkındaydı. Cemiyetin katı kurarları vardı ve Rumeli'ye gidecekleri zaman kendilerinden hesap sorulacaktı. Silahını yastığının altına koydu ve düşünceli bir halde uykuya daldı.

     Uyandıkları zaman, saat öğlene geliyordu. Acele bir şekilde giyinip alt kata salona indiler. Süreyya Bey, eczanesindeydi. Alt deponun anahtarını kızına bırakmıştı. Zarife, bu üç adamı da depoya indirdi ve sandıkların yerini gösterdi. Kapakları açan Filinta, sandık dolusu silahı görünce şok oldu. Sultan'ı seven bir adamın evinde bu kadar zula olması şaşıracak bir durumdu. Ama bunu sorgulayacak vakitleri yoktu. Her biri dörder silah aldılar ve kuşaklarına soktular. Serficeli buna ek olarak 3 kutu daha kurşun aldı. Yolları uzundu. Yalnız Fırtına'nın dikkatini bir şey çekmişti. Diğer sandıkta işlerine yarayabilecek bir şey daha vardı. Sessizce o sandığa yöneldi ve 3 tane dinamiti alıp sırtına yerleştirdi. Fitillerini de iyice sakladı.

     Depodan çıktıkları zaman Zarife'ye teşekkür ettiler ve tekrar odalarına çıktılar. Havanın kararmasına az bir süre kalmıştı. Çok erken pusatlanmanın verdiği tedirginlik vardı üstlerinde. Ceplerinde sanki idam fermanlarını taşıyorlardı. "Bir cigara sar da içelim Hasan" dedi Filinta. Omzunu tutuyor ve acının nüksetmemesi için dua ediyordu. Serficeli hemen üç dal sigara sardı ve beraber içtiler. Sanki son kez sigara içiyorlarmış gibiydiler.

     Dakikalar dakikaları, saatler saatleri takip ederken, kapının dövülme sesiyle irkildiler. Üçü de hemen silahlarına davranarak kapı aralığından aşağıyı kontrol ettiler. Gelen Süreyya Bey'di. Silahlar tekrar kuşağa konuldu ve Süreyya Bey'i karşılamak maksadı ile aşağı inildi. Eczacı, Serficeli'nin yeni gözlüğünü getirmişti. Teşekkürlerini sunduktan sonra büyük bir zevkle yeni gözlüklerini taktı.

     Zaman bir hayli ilerlemiş, hava kararmıştı. Jön Türkler için artık hareket vakti gelmişti. Süreyya Bey'e teşekkürlerini sunan fedailer, kendisiyle helalleştikten sonra arka kapıdan çıkarak sessizce karanlığa karıştılar… Bu Süreyya Bey'i son görüşleri olmuştu…

     Deli Ali'nin Balat'ta olduğu jurnalini alan bu üç adam zaten yakınlarında olan semte çok çabuk ulaştılar. Arnavut kaldırımlı yollardan geçtiler ve hafiyelerin dergah olarak kullandıkları ve dehlizinde yakaladıkları adamları sorguladıkları mekana ulaştılar.

     Yaklaşık 20 metre karşılarındaki ufak binada Deli Ali tutuluyordu. Etraf oldukça sakindi ve o gece zifiri bir karanlık vardı. Serficeli duvarın dibine diz çökmüş, sol tarafından binayı yokluyor, Fırtına hemen arkasında durmuş, devriye gezen zabit var mı diye kontrol ediyordu. Filinta ise binaya arkadan bir giriş var mı diye kontrol etmeye gitmişti. Nihayet geri geldi ve müjdeli haberi verdi: "Arkadaki dar sokaktan bir giriş var binaya. İlk katına. Oraya girersek dehlize inmemiz kolay olur Fırtınam." Öyle yapmak zorundaydılar çünkü ön kapıda yaklaşık dört hafiye bekliyordu. "Tamam. Hasan sen burada kal. Biz gittikten beş dakika sonra kapıdakilere ateş aç. Dikkatlerini dağıt. Ölme. Biz Ali'yi ön kapıdan çıkaracağız. Bize yol aç." Serficeli hala ön kapıya bakıyordu. "Sen de baksan iyi olur Fırtına" dedi ve girişi gösterdi. Mehmet oraya bakınca, kapıda bekleyenlerin kim olduğunu seçemedi. Etraf çok karanlıktı. Lakin kapıdakiler sigaralarını çektikçe yüzleri kamaşıyor ve az da olsa seçilebiliyorlardı. Dikkatlice bakınca onların Boşnak Rıfat ve adamları olduğunu anladı. "Vay canıma minnet" dedi hafif bir sırıtışla Filinta'ya baktı. Artık harekete geçme vakti gelmişti.

***

     Serficeli tedirgin bir halde kapıyı yokluyordu. Babasından kalma köstek saati gözüne kadar yaklaştırdı ve zorda olsa saati seçebildi. Yaklaşık 3 dakika sonra kapıdakileri indirecek ve yoldaşlarına yol açacaktı. Serin bir rüzgarın ardından bardaktan boşalırcasına yağmur yağmaya başladı. Bu yağmur, işleri aksatabilir, kayıkla bölgeden uzaklaşma planları suya düşebilirdi. Her şey önceden planlanmıştı. Deli Ali dehlizden çıkarılacakve 50 metre gidilip kendilerini Haliç'in sularına bırakacaklardı. Kıyıdan 20 metre öteye bağlanmış ufak kayık ile Kasımpaşa Tersanesi'ne geçecekler ve oradan başka kayıkla Tıknaz Vedat'ın limanına götürüleceklerdi. Plan riskliydi. Fakat risk varsa Jön Türkler de alırlardı.

     Serficeli vaktin yaklaştığına emin oldu ve revolverini çıkartıp ileriye doğru nişan aldı. Heyecanlıydı. Erken bir hamle yapmaması gerekiyordu. İçinden ona kadar saymaya karar verdi. Daha sonra ateş edecekti. Yediye gelmişti ki dehlizden bir kurşun sesi yükseldi. Ardından ikincisi üçüncüsü… Aynı anda Serficeli de silahını ateşledi ve kurşunlarını kapıda bekleyen hafiyelerin üzerine boşalttı.

***

5 Dakika Önce…

     Filinta ve Fırtına, arka sokaktan dolaşmışlar ve binanın arka giriş kapısına ulaşmışlardı. Çok çabuk hareket ettikleri için nefes nefese kalmışlardı. Kapıda kimse beklemiyordu. "Hafiyeler bizi küçümserler herhalde Mehmet. Geleceğimizi tahmin etmezler." dedi Filinta ve kuşağından tabancasını çıkarttı. Aynı anda Mehmet de silahını çıkarttı. "İçerinin planı bizde yok. Büyük ihtimal Ali, aşağı dehlizde tutulup sorgulanıyor. Tek bir şansımız olacak Mustafa. Direk aşağı kata yöneleceğiz. Ali oradaysa ön kapıya yönelip çıkarız. Daha önce burada bir bina da ben de kalmıştım. Yapılar aşağı yukarı aynı. Çıkış yolunu buluruz. Asıl iş çıktıktan sonra."

     Yavaş bir şekilde kapıya doğru ilerlediler. Üzerinde kilit yoktu. Olsa bile, Seficeli'nin atışını bekleyeceklerdi. Bütün dikkatler ön kapıda iken bu kapıyı kırıp gireceklerdi. Fakat işler umdukları gibi olmadı. Önünde bekledikleri kapı birden açıldı ve karşılarında ağzında sigara ile bir hafiyeyi gördüler. Soluklanmak için dışarı çıkan bu bahtsız adam da karşısında yüzleri bağlı iki adamı gördü. Düşünmek için vakit yoktu. Filinta revolverini ateşledi ve hafiyeyi alnından vurdu. Hemen ardından bir hışımla içeri giren Mehmet koridorun sonunda kendisine doğru gelenlere iki el ateş etti. Arkasından Filinta geliyordu. Bununla birlikte dışarıdan da silah sesler duyulmaya başlandı. Serficeli de silahını kullanmaya başlamıştı.

     Girişin bir metre solundaki merdivenlerden hızlıca aşağı doğru inmeye başladılar. Merdivenler bitince, karşılarına 4 odalı bir dehliz çıktı. Etrafta hiç adam yoktu. Büyük ihtimalle hepsi üst katlardaydılar. Hızlı bir şekilde bütün kapılara vurdular. En sonuncu kapının olduğu odadan ufak bir inilti yükseldi. Ali orada olmalıydı. Kapıda ufak bir asma kilit vardı. "Filinta hallet" dedi Mehmet ve merdivenlere doğru dönüp gelenleri beklemeye başladı. Filinta ise kilide bir kurşun sıktı ve sert bir tekme ile kapıyı açtı. Deli Ali, ağzı yüzü kan içinde duvarın dibinde oturuyordu…

     Filinta, içeriye girmiş, Ali'yi ayağa kaldırarak iyice yoklamıştı. "Kırığın var mı gardaşım?" diye omuzlarından silkerek soru sordu. Ali cevap vermiyordu. Tekrar aynı soruyu sorup vakit kaybetmeye gerek yoktu. Ali'yi çekiştirerek dehlizden çıkarttı. Fırtına Mehmet, Deli'yi görünce hemen kuşağından bir tabanca çıkartarak kendisine verdi. Ali tabancayı sağ eline aldı ve sıkıca kavradı. Üçü birden merdivenlere doğru ilerlediler. Yukarıya doğru çıkmaya yeltenmişlerdi ki üst kattan keskin bir kurşun yağmuruna tutuldular. En öndeki Fırtına sol omzuna kurşun yiyerek geriye düştü. "Yine mi kolumdan vuruldum. Ulan bu hafiyelerin biri de nişan almayı bilmez mi?" Fırtına'nın vurulması ile Filinta ve Deli Ali yukarıya doğru ateş etmeye başladılar. Kurşunlar havada uçuşuyor, yukarıdan da ateşe ateşle karşılık veriliyordu. Düştüğü yerden kalkan Fırtına sırtını duvara dayayarak soluklandı. O sırada kurşunu biten Filinta, ikici tabancasını da çıkartıp yukarıya doğru kan kusmaya başlamıştı. Sessiz İstanbul gecesini, Balat'tan yükselen kurşun sesleri bozuyordu. Fırtına sırtını dayadığı duvardan doğrularak iki el ateş etti. Büyük bir acı duyuyordu. Deli Ali ise tek tük ateş edebiliyor, kafasını merdiven tarafına çeviremiyordu. Bir süre sonra Filinta da ateş edememeye başladı çünkü yukarıdaki hafiye sayısı çoğalmış, kafalarına yağan kurşunlar haddini aşmıştı.

     Filinta bir süre bekledi. Fırtına'nın ise bilinci kayboluyordu. Derken silah sesleri birden kesildi ve merdivenlerden iki tane hafiye yuvarlanarak aşağıya düştü. Vurulmuşlardı. Hemen ardından Filinta ve Deli Ali hızlı bir şekilde hamle yaparak ateş ede ede merdivenlerden çıkmaya başladılar. Fırtına'da yarı baygın şekilde peşlerinden çıkıyordu. Merdivenin başında ise yerde 2 tane hafiye cansız bir şekilde yatıyordu. En sonunda dehlizden üst kata çıktılar ve duvar dibinde oturan Serficeli'yi gördüler. Bacağından ve karnından vurulmuştu. "Ne oldu Hasan??" diyen Filinta hemen yanına çöktü; "Bir şeyim yok Mustafa" diyebildi sadece Serficeli.

     Kapıda Boşnak Rıfat ve adamlarına ateş açan Hasan, ikisini vurabilmiş ve o sırada karşı ateş sonucunda bacağından ve karnından vurulmuştu. İlk dakikada pek bir şey hissetmemişti. Daha sonra ise kurşunu bitmiş ve kuşağındaki ikinci silah ile ateş açmaya başlamıştı. Kapıdan içeriye girince merdivenlerin başındaki adamları görmüş ve rastgele onlara da ateş etmeye başlamıştı. "Kaçtılar Mustafa. Teşkilatın istediğini yaptım. Boşnak Rıfat ve bir adamını vurdum. Diğer ikisi arkalarına bakmadan kaçtılar. Benden kaçtılar Mustafa. Benden.." Filinta'nın yüzü asıldı. Serficeli çok kan kaybediyor ve zar zor konuşuyordu.

     Fırtına bütün gücünü kullanarak kapıya gitti ve dışarıyı göz ucuyla kontrol etti. Deli Ali ise hiçbir şey yapmıyor, durmadan silahına bakıyordu. Fırtına bu sefer de arka kapıyı kontrol etti ve hemen içeri girdi. "Kalkın çabuk sokağın başında bir düzine zabit var sıralanmış geliyorlar." İş ciddileşmişti. Artık zabitlerle de karşı karşıya gelmişlerdi.

     Filinta, Serficeli'yi omuzlarına aldı. Ali ise ön kapıyı tekrar kontrol edip hızlıca dışarı çıktı. Ardından Fırtına, kuşağına gizlediği dinamiti çıkarıp, fitilini uzun tutarak yaktı. Kaçabilecekleri kadar zamanları vardı. Ve o da kendisini binadan dışarı attı. Artık ön kapıya doğru yaklaşan zabitler de vardı. Deli Ali ve Fırtına gelen gruba doğru yoğun bir ateşe başladılar ve grubu dağıttılar ve Serficeli'yi taşıyan Filinta'yı korumaya aldılar. Her taraftan sıkıştırılıyorlardı. Ön kapıdan gelen grup da ateş etmeye başladı ve Fırtına bu sefer de sağ kolundan vuruldu. Revolver'i elinden düştü. Koşmaya devam etti fakat zabitler gitgide yaklaşıyorlardı. 10 metre karşıları artık Haliç'ti. Son bir gayretle kendini zorladı ve o anda arkalarında bıraktıkları bina büyük bir gürültü ile havaya uçtu. Binanın parçaları ve zabitlerin cesetleri etrafa saçılırken, en arkada kalan Fırtına, patlamanın şiddeti ile öne doğru savruldu ve yere düştü.

     Gözleri kapanmıştı. Karşısını zar zor seçebiliyordu. Patlama etrafı aydınlatmıştı. Yarı gözle arkadaşlarına baktı. Deli Ali çoktan denize atlamıştı. Filinta ise Serficeli'yi hala taşıyordu. Göz kapaklarını kapatıp tekrar açtı. Filinta'yı da denize atlarken gördü. Kendisi geride kalmıştı. "Bana böyle bir ölüm yakışır zaten" diye mırıldandı. Hareket edemiyordu. "Evet evet. Şanlı bir ölüm. Jön Türklerin meşhur fedaileri zaten böyle ölür" dedi. Ama ölmemeliydi. Jön Türk iktidarını görmeden gitmemeliydi bu dünyadan. Göz kapaklarını sert bir şekilde açtı. "Nefes alıyorsan hala bir umut vardır… Kalk!!" Bütün kemiklerini zorlayarak doğruldu ve sendeleyerek ilerledi. Arkasından tek tük kurşun atılıyordu.

     2 metre yürüdükten sonra kendisini Haliç'in soğuk sularına bıraktı. Bilinci artık tamamen kapalıydı. Boğulacağını hissetti. Önce kolları uyuştu sonra bacağı. Bu andan itibaren hatırladığı tek şey sert bir elin kendisini kayığa çektiğiydi….

     Bu dört adam, hem cemiyetin, hem devletin tepkisini çekecek çok büyük bir operasyona imza atmışlardı. Fırtına, tek gözünü zorla açtı ve karşısında baygın yatan Serficeli'yi gördü. Hemen önünde kayığın ucunda Filinta oturuyor ve patlayan binaya bakıyordu. "Bu Jön Türklerin dirilişi" dedi ve kıç tarafında kürek çeken Ali'ye döndü. "Sen ne dersin Ali?" ve keskin bakışlarını ona çevirdi. Deli Ali, ilk kez konuştu: "Neden bu kadar geç kaldınız?"

Related Posts

Leave Comments