BABAANNEM DERDİ Kİ: "GÜN GELECEK BU KÖYLERDE İNEK KALMAYACAK, HASTALIKLAR ÇOĞALACAK..."


"Kış gelir yayladan iner çobanlar; sürüler ahıra girer, insanlar evine. Yaz gelir çobanlar yaylaya çıkar; sürüler ovaya, insanlar yayla evine. Bu döngü hep böyle yaşanır gider. Mekân da aynıdır insan da sürü de...

Bir ömür boyunca aynı, benzeri koşuşturmalar ekseninde tükenenlerin hesabını tutar insan. Kışın söze gelen her ne varsa karla kaplı ocakların isine karışırken yazın yamaç boyunca çöken dağın sisine karışır. Kışın Anadolu'da dar bir odaya doluşan böylesi muhabbetler, yazın uçsuz bucaksız ovaya yayılır." derdi babaannem.

Ah babaannem!

Küçücük bir çocuktum. Bundan 25 yıl evvel, onun hayatta olduğu dönemi ve anlattığı o eski zamanları düşündükçe doğanın, yaşam şartlarının nasıl bir değişimden geçtiğini getiriyorum gözümün önüne. Babaannemin örnekler verdiği dönemden hareketle inek besleyen sığırtmaçların, koyun besleyen çobanların yörenin eti, sütü, yoğurdu ve peynirine katkısını düşündükçe; yıllar sonra beyaz peyniri marketten alıp buzdolabına koymak isteyen annem canlanıyor gözümde.

"Çarşidan dönerkan marketten her zaman alduğun o peynirden da al uşağum, ayran da al ha..."

"İneğe ne oldi ana?"

"Oğlum inek kısırlaşti da."

O sene ineğimiz kısırlaştı, bir gram süt vermedi. Yöremizde kısırlaşan inekler ya Kurban Bayramı'nda kurban ediliyordu ya da kasaba veriliyordu. Çok sürmedi, ineği kurban ettik bayramda.

"Kısırdır bu inek, zayıftır; bu inekten bir şey olmaz." dedi. "Hem dışarı saldık mı başka ineklerden dayak yiyor, dayak yediğinden olsa gerek, düz yolda yıkılıyor." diye diye en son ineğimizin de elimizden çıkmasına neden oldu annem.

Bir şeyler oldu anneme, Alzheimer'a yakalanmadan evvel. Artık inek beslemek, ahırın pisliği ile uğraşmak istemiyordu. Bize doğayı, dereyi, yaylayı, ovayı; ineği, sığırı, katırı, eşeği, tavuğu, horozu sevdiren annem âdeta tüm bu güzelliklerin karşısına geçip, "Hayır! Bundan böyle sevmeyeceksiniz. Sizler artık şehirli çocuklar olacaksınız; plastikten, lastikten yapılan yapay peynirleri marketlerden alıp yiyeceksiniz." diyormuşçasına öfkeli ve buruktu.

Alzheimer hastası olmadan evveldi.

Annem bir tuhaftı; sanki doğa bir tuhaftı, inek de sığır da sığırtmaçlar da çobanlar da bir tuhaftı.

Gittik, doktoruna sorduk.

"Psikolog değilim. Duyguyu değil, beyni tedavi ediyorum." demez mi?

"Beyin ve duygu ne kadar bağımsız olabilir? Nörolog değil misiniz siz?" deyip ağabeyimle birbirimize bakacaktık, bakmadık!

Sanırım her şeyi bildiği halde özellikle son yıllarda dile getirilen, tıpla uyum içerisindeki olumsuz bir durum olan hekimlerin mekanikleşme/duygusuzlaşmasının bir sonucuydu doktorun tavrı, diyen ağabeyim sözlerini, "Biz KTÜ'de psikoloji dersi de gördük. En düşük notla diplomasını alan bir öğretmen dahi Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisini bilir." cümlesiyle tamamladı.

"Neden Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisi?" dedim.

"Çünkü ihtiyaçlar yaşamın temelidir." dedi.

Bunun üzerine oturduk; Maslow'u masaya yatırıp hiyerarşisine baktık.

Ağabeyim gene kızdı:

"Oğlum o şekilde değil, ha böyle habu şekilde yaturacağuk oni!"

"Nasi yani? Söz konusu ihtiyaçlar değil mi, Maslow mi yatayi masada?"

"Öyle değil. Meseleye bu taraftan bakacağuk." diyen ağabeyimi başımla onayladım. O taraftan baktık.

Yaptığımız araştırmalar sonucunda, Alzheimer hastalarının hastalık teşhisi konulmadan evvelki dönemlerinde sıklıkla stresli, kaygılı ve gergin hissetme ihtimallerinin çok yüksek olduğu bilgisine ulaştık.

Bu noktadan hareketle çiftçilik ve hayvan besiciliği işini severek yapan Kayalıklar Üniversitesi Sarmaşıklar Fakültesi mezunu Sayın Hanife Yeşilyurt'un, Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisi ile bağlantısının ne olabileceğini enine boyuna masaya yatırdık. Bu yatırma-uyandırma eylemi sonucunda şu şekilde doğrudan ve çarpıcı olabilecek bağlantılar kurduk:

1- Kendini Gerçekleştirme ve Saygınlık Basamaklarının Çöküşü

Maslow'a ait piramidin en üst basamaklarında yer alan bu madde, Alzheimer hastalığının ilk evrelerinde bilişsel yetilerde yaşanan kayıp nedeniyle sönümlenmeye başlar. İşinde hatalar yapmaya başladıkça edindiği o güzide saygınlığı ve başarıyı kaybedeceğini zannedip işinden vazgeçmek zorunda kalır.

2- Güvenlik İhtiyacına Geri Dönüş

Maslow'a ait piramidin en başlarında yaşanan kayıp, üst ligden bir alt lige düşercesine belirginleşir; Alzheimer hastası işindeki başarıyı, saygınlığı kaybettiğini zannedip güvende hissetme duygusunun zarar görmesinin önüne geçemez. Bu kez en temel ihtiyaçlardan biri olan "güvenlik" (safety) ihtiyacı için tehlike çanları çalmaya başlar. "Dışarısı tehlikelidir" uyarısına kapılan hasta kendini korumak ister. Enerjisi düşer, piramidin bir alt sekmesinde varlık göstermeye başlar.

3- Enerjinin Alt Basamaklara Kayması

Beyin fonksiyonları azalan Alzheimer hastası üst basamaklardaki enerjisini kaybedip fiziksel sağlığını korumak gibi ihtiyaçları ayakta tutmaya çalışır. İş, hobi, saygınlık gibi yüksek enerji gerektiren durumlar birer lüks olarak görüldüğü için her biri tek tek elenir. Alzheimer hastası yavaş yavaş kendi bedeninin temel ihtiyaçlardan ibaret otantik yapısıyla baş başa kalır.

Trabzon'da alanında uzman etiketiyle ülkenin ekonomik imkânlarından sonuna kadar yararlanan lakin entelektüel hiçbir birikime yatırım yapmayan o doktorun anlatamadığı bu gibi bilgileri ağabeyimle biz, Maslow'dan imal edilen bir masaya yatırıp ortaya koyduk.

Araştırdık ettik; ilgisiz, entelektüel birikimi sıfır noktasındaki doktorun Trabzonlu olduğu bilgisine ulaştık. Duyduk ki ünü dünyaya yayılan başarılı futbolcu Salah'ın yaylaya çıkarken oturduğu taşı okşayıp aynı taşa sarılmak isteyenlerden biri de bu kişiymiş... Siyasi tarafgirliğin nefretini kendisi gibi düşünmeyenlerin üzerine üzerine kusanlardan biri de bu kişiymiş...

Arap hayranlığının; zenginliğe, lükse, şatafata düşkünlüğün nirvanasında milliyetçilik pozları veren Trabzonlulara bir Trabzonlu olarak da biz kızdık son yıllarda.

Annemin hastalığında tanımadık bu şehri elbet. Annem bir hastalığın pençesinde kıvranırken türetmedik bu şehre karşı geliştirdiğimiz kırgınlıkları. Sevdiğine kırılan o sadık sevgili gibi davranan bizler, daha yeni incinmedik bu şehrin değerlerinin tükenişini görürken.

Biz bu şehre haklı isyanımızı yaparken bizzat görüp yaşadıklarımız yanında başka birçok sebep ve kişiden etkilendik. Birçok kişi arasından birini seçerek izah etmek gerekirse şöyle devam etmemiz kaçınılmaz olacaktır; Trabzon şehrinin göllerinde, derelerinde parmak izi; okullarında kalem, mürekkep izi bulunan; aynı Trabzonspor'u tutan, şehrin yaylasını, dik dağlarını, yalçın yokuşlarını gören, bilen değerli kalem Nihat Genç'ten etkilendiğimiz gün gibi ortadadır.

...

Bugün annem Alzheimer hastası olarak hastalığın son evresinde kamışla besleniyorsa bunun suçlusu "şudur budur" demiyor, fiziksel mahiyetiyle bir suçlu aramıyoruz; ama ruhsal boşlukların doldurulmaması noktasında o kadar suçlu var ki, insan olma, değerlerini yitirme bağlamında o kadar suçlu var ki bu suçlular belki birer tüzel kişilik, belki resmi birer yapıdır. Bizler buna kızıyor, yapısal yergimizi böyle koyuyoruz ortaya.

Annem bir daha adımıza seslenip "Engin, Kenan, Şükrü... Oğlum!" diyemiyorsa tekrar belirtmek istiyorum ki bunun fiziki anlamda belki bir suçlusu yoktur ama ruhsal anlamda suçlusu çoktur. Tekrar tekrar belirtmek istiyorum ki annem bir daha avuçlarımı avuçlarına alıp "Aferin oğlum; okudun okudun, ne güzel geliştirdin kendini!" diyemiyorsa bunun fiziksel olarak bir suçlusu belki yoktur ama ruhsal olarak suçlusu çoktur ey Doğu Karadeniz, ey değerlerine sahip çıkamayan Arap'tan daha Arapçı, kraldan daha kralcı, verdiği milliyetçi görünümlü pozlardan medet uman Trabzon!

Engin Yeşilyurt

4 Ekim 2026