By Nurşen Karakaş on Cuma, 24 Ağustos 2018
Category: Yaşam

ERK KULLANICILARI MİLLİ HAFIZADAN NE İSTİYOR?

​Ulusların hafızası arşivleri ve arşiv niteliğindeki kurumlarda saklıdır, Türkiye'nin bu anlamda temel kurumları mevcuttur. Cumhuriyet öncesi devlet kayıtları Osmanlı Arşivlerinde, Cumhuriyetten bu güne devletin hafızası Cumhuriyet arşivlerindedir.Devletin iş akışından bağımsız olarak da Türkiye'de yayımlanmış her türlü yayından örnek barındıran, ulusal ve uluslar arası yayım faaliyetini izleyen, bünyesinde bilim, sanat edebiyat koleksiyonları oluşturup korunması genişletilmesi faaliyetinde bulunan Milli Kütüphane bu kurumlarımızın önde gelenleri.

Milli Kütüphane kurma çalışmaları 1946 yılında başlamış nihayet 23 Mart 1950 yılında 5632 sayılı kanun ile kurulmuş. Kanunun 2. Maddesi — Millî Kütüphane; Millî kültür araştırmalarını mümkün kılmak, bu maksada elverişli bütün eserleri ve vesikaları bir araya toplayarak esaslı bir merkez vücuda getirmek ve ayın zamanda her türlü ilim ve sanat çalışma ve araştırmalarını kolaylaştırmakla görevlidir. Bu görevlerini yerine getirmek üzere Millî Kütüphane lüzumlu göreceği eserleri ve vesikaları satın almaya veya başka yollarla sağlamaya ve bunların tasnifi, muhafazası ve genel istifadeye arzı için gerekli her türlü tesisleri ve vasıtaları satın almaya veya yaptırmaya yetkilidir. İkinci madde kanunun hem amacını hem de yetkilerini belirlemiş.O günden bu yana üç milyonun üzerinde basılı eser, Türkiye içinden ve dünyadan olmak üzere, süreli ve süresiz önemli yayınlar izlenmeye ve toplanmaya devam edilmekte. Bunun yanında edebi değeri olan koleksiyonlar, sanat eserleri de kültür hazinesine kazandırılmış. Kanun ile ilgili görevlendirmeler ve yetkiler de Milli Eğitim bakanlığı bünyesine bırakılmış.

Yasalaştığı tarihten hesaplarsak 68 yıllık bu faaliyetin başarılı bir biçimde sürdürüldüğünü gözlemliyoruz. Biliyorsunuz ülkemizde bir yönetim sistem değişikliğinin yasal düzenlemeleri yapılıyor. Lağvedilen Başbakanlık kurumunun yasal metinlerden çıkarılıp yerine Cumhurbaşkanlığı ifadesinin yerleştirilmesi gerekiyor ki, yasal boşluklar yaşanmadan sistem işleyebilsin. Bu amaçla 703 sayılı Cumhurbaşkanlığı çorba kararname düzenlemesi yapılıyor. Bu tür düzenlemelere, terminolojik olarak da yerleşti, "torba yasa " ismini veriyoruz. Usul olarak yerleşmiş yasa yapma tekniğinden sapma olmasına rağmen Son on beş yılda çıkarılan, vergi uygulamaları ağırlıklı kanun ve kararlarda bu yöntem tercihiyle, çok sayıda yasa değişikliği veya yeni yasal düzenleme yapılıyor. Kimi zaman ana konu ile ilgili olmayan kanunlar için de eklentiler yapmak suretiyle değişiklikler yapılıyordu. Örneğin vergi uygulaması ile ilgili bir değişiklik yapacaksınız, araya son dakika eklentisi ile bir de sağlık alanını ilgilendiren düzenleme ekleyip oy çokluğu ile meclisten çıkarır, Çankaya noterlerine onaylattırır yayınlardınız.

Bu kez benzer hukuki tasarruf cumhurbaşkanlığınca yayımlanan kararnamede vücut bulmuş. 703 sayılı kararname ile yürürlükteki kanunlardaki uyum sağlayıcı metin değişikliklerinin yanında birçok kanunun yeni uygulamaya göre düzenlemeleri yapılmış bir kısmının da yürürlükten kaldırılmış olduğu görülüyor. Lağvedilen başbakanlık makamına bağlı kurumlar hakkında düzenleme elzem zira yasal boşluk bırakılmamalı. İptal edilen kanunların da mevcut zeminde eskimiş, artık varlığına ihtiyaç duyulmayan konuları ilgilendirdiği varsayımından hareket etsek bile Milli Kütüphane Kanununda karşımıza önemli bir sorun çıkıyor. Milli kütüphane uygulaması tüm gelişmiş ülkelerde var. Türkiye'de kuruluşundan itibaren, kanun uygulaması zaten Milli Eğitim Bakanlığının tasarruf alanında ve bildiğimiz kadarıyla Milli Eğitim Bakanlığı henüz lağvedilmedi. Dolayısıyla uyum düzenlemelerinde değişiklik gerektirmiyor, fakat çorba kararnamenin 107. Maddesi ile geleceğine dair hiçbir düzenleme ifadesine yer vermeksizin yürürlükten kaldırılmış bulunuyor. Şu anda halen fiziki olarak varlığını sürdürmekle birlikte yasal dayanağı ortadan kaldırılmış olması nedeniyle, ülkemizin belleğinin kayıt altına alındığı sistem, gün itibariyle yok dayanaksızdır.

Devlet Sisteminin bu günkü işleticileri kütüphane kavramından belli ki çok uzaktalar. Korkarız ki, Milli kütüphane ile diğer kütüphane başlığı altında toplanan kurumları birbirine karıştırıyorlar. Zira ülke genelinde yerel ölçekte kütüphane birimleri düzenli olarak azalıyor. 2014 yılında TÜİK verileri kütüphane varlığını, Türkiye genelinde 2014 yılında 1 milli, bin 121 halk, 559 üniversite ve 27 bin 948 örgün ve yaygın eğitim kurumu olmak üzere toplam 29 bin 629 kütüphane faaliyet gösteriyor şeklinde özetlemişti. 2016 yılına gelindiğinde ise TÜİK bu özeti, Türkiye genelinde 1 milli kütüphane, 1 137 halk kütüphanesi, 552 üniversite kütüphanesi ve 27 bin 280 örgün ve yaygın eğitim kurumu kütüphanesi olmak üzere toplam 28 bin 970 kütüphane mevcuttur. Milli Kütüphane kayıtlı üye sayısı 26 bin 996, halk kütüphanesi kayıtlı üye sayısı 1 milyon 697 bin 90 ve üniversite kütüphanesi kayıtlı üye sayısı 3 milyon 810 bin 634 oldu şeklinde veriyor. 2014 yılında bir önceki döneme göre kapanan kütüphane sayısı 2899 olmuş. 2016 yılının bir önceki döneme kıyaslandığında 659 kütüphanenin daha kapatıldığı görülüyor. Dönemler arasında kütüphanelere kayıtlı kullanıcı sayılarında ise 1/4gibi bir orana varan artış görülüyor. Demek ki kütüphane elzem ihtiyaç! Halkın özellikle eğitim çağındaki gençlerin kullandığı birimlerin kapatılmasına ses vermeyen Türkiye, Türkiye'de kütüphanelerin anası, Türkiye'nin hafızası sayılacak Milli Kütüphanenin yasal dayanaktan yoksun kalmasına, sonraki aşamalarda belki tamamen kapatılma ihtimaline karşı ses vermedi. Belki yeni bir düzenleme hiç yapılmayacak, kim bilir ve bir medeniyetin hafızasını ayakta tutmanın önemine kim inanır?

Devlet millet hafızasına ait ikinci bir idari tasarrufta bulunuldu, geçtiğimiz günlerde. Eski adıyla Başbakanlık Osmanlı Arşivleri, T.C Cumhurbaşkanlığı Devlet arşivleri Genel Başkanlığı'na bağlı birim haline getirilmişti. Osmanlı Arşivleri ilgi sahama girer zira ilk gençlik dönemlerimde pek çok zaman ve mekânda 'dil devrimi nedeniyle geçmiş bağımızın kopartıldığı, bir gecede tüm ülkenin hafızasının silindiği, cahil bırakıldığımız,arşiv ve belgelere erişimin kesilmiş olması nedeniyle pek çok doğru ve haklı olayın halktan gizlendiği…' benzeri iddiaları duymuşluğum çoktu. Hatta okullarda tarihin doğru öğretilmediği gerçeğin bambaşka olduğu arşivlerin açılmış olması halinde bu düzeni kuranların halk nezdinde itibarlarının yerle bir olacağının telmihi de çok yapılırdı. Bir şekilde "her şey bilinenden çok farklıymış" düşüncesinin tohumları saçılırdı ki, itiraf edeyim ben de içten içe öyle düşünür olmuştum.

Zamanların bir yerinde bir arkadaş grubum oluştu ve şanslı bir tesadüf ile bunlar arşivci ve tarihçiydiler.Onlardan öğrendiğim bir konudur, devrim harf kullanımı ile ilgilidir, arşiv belgeleri de Türkçedir. Belgelerin zaman dilimlerine göre iki baskın dilin (Arapça ve Farsça) anlatım biçimi açısından etkisinde kaldığı, bunun yanında halkın öteden beri kullandığı dilin değişmediği, Dil devrimi ile Türkçeye dönüş ve Türk dilinin kaynağın zenginliğinden yararlanma- geliştirme faaliyeti olduğu vs. öğrendik. Konu dil devrimi olmadığından uydurukça ve batı dilleri yozlaşması tartışmalarına girmeyeceğim. Arap harfleri kullanılarak Türkçe yazılmış külliyetli miktarda arşiv varlığımız vardı ve bu alanın tasnifine yeterince insan ve para kaynağı ayrılmamıştı, sorun bundan ibaretti.

Turgut Özal'ın belki hayırla yâd tek ettiğim icraatıdır, Arşivlerin geliştirilmesi için insan ve para kaynağını açmış olması. Özal'ı bu konuda ikna edebilenleri de gıyaplarında iyilikle anmak gerek. Orada halen çalışan, ayrılıp üniversitelere hoca olan birçok arkadaşım oldu. Hakikaten işlerine âşık insanlardı. Bazen akşamüstü saatlerinde Cağaloğlu'nda Türk ocağı bahçesinde buluşur çay sohbeti yapardık. Bir buluşmamızda anlatmışlardı, Sultanahmet camii bünyesinde bulunan depolarda istiflenmiş evrakları derleyip toparlamaya çalışıyorlar. Ekipte alt seviye eğitimi olanlar fakülte mezunu,birçoğu yüksek lisans ve doktora faaliyeti içinde,ekip, yüz yıllık evrak tozunun içinde, ağızlarında maske, üstleri kir pas içinde çalışırken açık havada soluklanma ihtiyacı duymuşlar. O sırada yoldan geçen bir anne çocuğunu tartaklamaya yakın bir ifade ile sarsarak "bak okumazsan bunlar gibi çöpçü olursun, oku da adam ol" diye kendilerini göstermiş. Anlatıp anlatıp hallerine gülüyorlardı ama mutluydular. Yaptıkları işi seviyorlardı, öylesine işinin çöpçüsü olmuş bir kadroyu dağıtmışlar. O kadro ki iki yüz milyon evrak olduğu varsayılan bir külliyatın dörtte birini bu günün Türkçesine dönüştürmüş kalanını bir hal yoluna sokmuş. Okuduğundan anlam çıkarmaya eser üretmeye başlamışlar. Kimisi okudukları sahanın uzmanı olmuş. Ayrı bir grup var aralarında 'onarımcılar' , yüzlerce yılın baskısı altında erimiş eprimiş belgeleri onarıp geri kazanıyorlar. Tam bir ihtisas laboratuarının eşsiz uzmanları onlar. 30 yıla yakın tecrübesi, birikimi olan bu nadir kadroyu yöneticileri pamuklara sarıp, aman gözünüz, gördüğü, aklınız erdiği sürece burada kalın diye teşvik edeceklerine personel fazlalığı diyerek SGK' da, tapu daireleri. Devlet tiyatroları vb kurumlara atamışlar, iyi mi? Gerekçe personel fazlalığı imiş.

Onları dağıtan zihniyete sormak isterim, başta anlattığım gibi bizim neslimize fısıldaya fısıldaya ısrarla işlediğiniz tezlere ne oldu? E! Hani geçmişimizden koparmışlardı? Geçmiş ile bağınızın %25'ini otuz yılda tekrar kuran kişileri ne için dağıtıyorsunuz a beyim? Derdiniz ne sizin? Diye sorulmaz mı? Okunan çözümlenenler işinize gelmiyor mu yoksa? Belirsiz kaldığı süreçte Kaf dağının ardına kalacak, her türlü yüceleştirmeye imkân verecek sihirli malzemeyi kaybetmekten mi korkuyorsunuz?

Tepeden tırnağa hatalı bir politika ve çaresiz sızlanmalardan başka yapılabilecek bir şey yok. Zira örgütlü toplum bunun benzeri olayları engellemek için önemli. Örgütler toplumu korumak adına; hatalı bir işlem yapıldığında doğruları koruma ve savunma güçleri olmak kaydıyla kurulmalı-yaşamalı. Tayinleri yapılan uzmanlığı tescilli personelin bu eksikliği yüreklerinde hissettiklerine eminim. Mesleki örgütleri yok, sendikal faaliyetleri ya olmadı ya politik yaslanmaları gereği sistem ile uyum içinde davranmayı seçti. Şimdi özlük haklarını savunacak birimler oluşturamadıkları gibi çok hassas bir alanda politika da geliştiremiyorlar. Aralarında oluşturdukları tek dernek yapısı bir tür aile yardımlaşma kurumu işlevi görüyor. Sosyal ve siyasal etki oluşturamadığı için ne mensuplarını koruyabiliyor ne etki edebiliyor. Olaydan sonraki kamuoyu açıklamalarına bakıyorum da, daha çok ağıt yakıyorlar. Trajik komik olan bir taraf daha var. Masumane bir şekilde seslerini duyurabilmek adına bir açıklama yapmışlar ve metinlerini yayınlayan tek gazete hayatları boyunca ekseriyetinin muhalif olduğu birçoğunun hainlikle suçladığı Cumhuriyet gazetesi olmuş.Yani muhalif kıymetinin de bilinmesi gerektiğine karine durumuna gelmiş.

Böyle olmaz, işin namusu böyle kurtulmaz, Türkiye'de sosyal alanlarda onurlu ve etkin yapılar oluşturmak zorundayız. Umarım bu acı olaydan ders çıkarılır. İç ve dış siyasetin aydınlatılması, kamuoyunun bilgilendirilmesi, yanlış uygulamaların durdurulması için direnebilecek güç birliğini kurabilecek anlayışlar gelişir.

PEKİ, NEREDE KURULUR BU GÜÇ BİRLİĞİ?

Kanaatimce başlangıç noktası Üniversite ve Sendikalardır. Biri Toplumun Gelişiminin anahtarı diğeri kazanç ve bölüşüm sahasının kontrol memuru olmalıdır.

Üniversiteleri özetle gözden geçirelim; Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde 2017 verilerine göre tam 206 üniversite mevcut. 1985 yılında üniversite sınavlarına 481 bin aday müracaat etmiş. 2017 yılında bu sayı 2 milyon 322 bine ulaşmış. Pazar otuz yılda 4,5 kat genişlemiş. Dolayısıyla yeni üniversitelerin birçoğu apartman kondu mekânlarda açılıyor. Kreş fiyatlarından biraz hallice okul ücretleri uygulamasıyla, hiçbir akademik kıstasa sığmayan ortamlarda üniversite eğitimi verdiğini iddia ediyor, biz de inanmak durumunda kalıyoruz.

Bunun yanında sonyılda yapılan bir başka düzenlemegündemde. Şöyle ki, politik tercihler gereği önce altyapının çok üstünde öğrenci pompalanan, sayısal genişlemeyle paralel altyapı yatırımı yapılmayan, eğitim kadrosundaki erimenin telafi edilmediği ancak her şeye rağmen kurumsallıklarını halen devam ettirebilen ve bir güç odağı olma özelliği zayıflasa da süren köklü üniversiteler (İstanbul üniversitesi, Gazi üniversitesi, İnönü üniversitesi) parçalanarak 13 yeni üniversite kuruluyor. Gerekçesi aşırı büyüdükleri ve yönetimsel etkinliğin (!) sağlanamadığı şeklinde ifade ediliyor. Peki, üniversitelerin yıllar içinde geliştirdikleri bilim mirası nasıl paylaşılacak, yeniden yapılanmanın etkileri topluma ve üniversite eğitimi talep eden 2 milyon 322 bin kişiye yeni ne sunmuş olacak? İlave edileceklerle birlikte, 219 adet "üniversite" iddiamız gerçekçi mi, bunların hepsi üniversite mi? Etkinliği bahanelerle tırpanlanan en üst eğitim sahası nasıl olur da toplumsal olgunluğun ve gelişimin sağlandığı bir zemine katkı yapabilir?

Son olarak sendikal yapılaşmaya baktığımızda, bunca tecrübeden ders almamış ideolojik boyutta kalma döngüsünü aşamamış varsayımsal yapılar olarak güdük kalmışlar. Toplam on iki konfederasyon – ekseriyetle eğilim duydukları siyasal yapıyı tensil eden partilerin etkisiz arka sahaları- içinde 125 sendikadan oluşuyor. Bunların çalışma sahasında temsil ettikleri çalışan sayısı 2017 Temmuz ayı itibarıyla Türkiye genelindeki toplam 13 milyon 581 bin 554 çalışana karşın 1 milyon 623 bin 638'inin sendikaya üyeliği bulunuyor. Çalışan nüfusun yüzde onunu biraz geçen bu cesur insanlara tebrik gerek. Zira 1980'den beri adım adım oluşturulan algı çerçevesinde gayet gözü pek insanlardan oluştukları söylenebilir, bir sosyal kurum içinde isimleri kayıt altında 'Bana dokunmayan yılan bin yaşasın' felsefesinden, terörist suçlamasından sıyrılabilmişler.Bu sistem düşünce bazında ezilmeye de devam ediyor, örneğin; son günlerde İstanbul Metro ve taşımacılık sisteminde kapalı devre TV'lerinde bir film yayımlanıyor. Sistemi kullanan yolcular geçmiş yıllarda yaşanılan sendikaların öncülüğündeki grevler ve neticeleri hakkında ne kötü bir olaylar dizisi yaşandığı hususunda bilgilendiriliyorlar(!)

Konu dağılıyor, başa ve en önemli bulduğum soruya dönmek istiyorum. Bir ülke niçin eğitimi yozlaştırır? Niçin bin bir acılı emekle yetişmiş 250-300 stratejik kıymet taşıyan uzmanı; tüm deneyimlerini hiçe sayarcasına alelade bir seviyede çalışmak üzere başka kurumlarda görevlendirir? Toplumun ve sistemin yükünü taşıyan kesimler ulusal çıkarlara ters uygulamalara neden ses çıkarmaz, en azından tarihe bir not düşmezler? Niçin tüm sosyal yapıları törpüleme gayretine girilir ve uzun vadede toplumca, sistemi olumsuz etkileyecek tasarrufları, izleme gereksinimi bile duyulmaz? Erk kullanıcıları niçin kendisinin de değer verdiğini iddia ettiği insan varlığını sürüleştirir, hafızasını- varlığını yok edecek politikaları izler?

Ve son soru; son yıllarda seri olarak üniversite, Milli kütüphane, Arşivler dizisinde alınan kararlar aslında gizlenen bütünün parçaları mıdır? Niçin bu tasarruflar ara arda sıralanmıştır, son vuruş nereye yapılacaktır?

Sürüsünü feda ettik, sarı öküzlerin. Sıradakini ne ve ne için feda edeceğiz?

Nurşen Karakaş,
İstanbul, 23.08.2018

Related Posts

Leave Comments