By Mehmet Alp on Salı, 14 Temmuz 2020
Category: Siyaset

KILIÇ HAKKI

Biz çok severiz böyle afili, fiyakalı lafları.
Bir olay olur. Enini, boyunu düşünmeyiz.
Sonra biri ortaya bir laf atar; şöyle semboliği güçlü, kafalarda kanlı, ölümlü, şiddetli resimler çağrıştıran.
Zihnimizde 100 Bizanslı kafiri havada taklalar atarak tek başına öldüren Kara Murat'ın görüntüleri canlanır biz farkında olmadan.
Bayılırız böyle laflara.
Ekmek Teknesinde Heradot Cevdet'in hikayelerinle kendinden geçen Ölü gibi 'Alllllahhhh' diye bağırmak isteriz. (Güncel kakofoniyi ben biraz öyle değerlendiriyorum...)
Sonra bizim 'Heradotlarımız' bizi şabbadak öpünce (alnımızdan tabii...) derin bir huzura kavuşuruz.

Şimdi birbirinden alakasız bir kaç örnek vermek istiyorum.

Emmanuelle Charpentier mikrobiyoloji, genetik ve bio-kimya uzmanı Fransız bir bilim kadını.
Jennifer Doudna ise bir Amerikalı bilim kadını. Onun uzamanlık alanları da yine bio-kimya ve moleküler biyoloji.
Bu iki kadın geliştirdikleri 'Genetik Neşter' diye anılan ama asıl ismi CRISPR/Cas-Metodu olan çalışmalarını 2012 yılında yayımladılar.
CRİSPR/CAS-Metodu bir proteini kullanarak her türlü DNA zincirini bölme ve istenilen şekilde değiştirmeyi sağlıyor.
Yani bu iki kadın bilinen her türlü DNA'yı istedikleri gibi şekillendirmenin yolunu keşfetmişler.
Bilim dünyasına göre bu metod bilimin en önemli buluşlarından biri.
Şu an için CRİSPR/Cas sadece çok sınırlı alanda tarım dalında kullanılıyor.
Bu kadar kısıtlanmasının sebebi bu teknolojinin üretildiği kurumların bağlı olduğu toplumların, bu metodun geniş alanda, bırakın insanı, bitki veya hayvanlar üzerinde kullanılmasının ne kadar 'etik' yani ahlaklı olduğunu tartışıyorlar olmaları.
Çünkü bir yandan obeziteden tutun, diyabete hatta kansere kadar bir çok hastalığa, kuraklığa dayanıklı bitkilerden daha sağlıklı ve verimli cins hayvan ırkları yaratarak dünyadaki açlığa bu metodla çare bulmak mümkün.
Ama aynı zamanda da uzun boylu, mavi gözlü, güçlü, kuvvetli, sarışın ‚Über-Mensch' (Üstün İnsan) insanlar tasarlamak da mümkün.
Dolayısıyla tartışılan insanın tabiata bu kadar derin müdehale etme hak ve yetkisine sahip olup olmadığı.
Ahlakı iki bacağın arasına sıkıştırmazsanız işte böyle konular konuşuluyor demek ki...

ABD hava kuvvetlerinin mensubu iki pilot Las Vegas'a yakın bir üsde iş başı yapıyorlar.
Bilgisayar başında kullandıkları hava aracı ise kah Kabil'in, kah Bağdat'ın, kah Yemen'in üzerinde uçuyor.
Aldıkları emirlere göre Las Vegas'ın yakınlarından bastıkları bir düğme ile dünyanın bir başka yerinde insanlar ölebiliyor, binalar yıkılıyor vesaire.
Bu bilinen bir olay.
Bence asıl ilginç olanı ise bir sonraki nesil İHA'ların Las Vegas'da oturan ve onların uçmalarını sağlayan bir pilot olmadan uçabilecek, hatta bir tehdit tanımsamalarında bir insanın düğmeye basması gerekmeden ateş açabilecek teknolojiye, yani yapay zeka ile donanıma sahip olup olmayacakları.
Bunun teknolojik olarak şu an mümkün olmasına rağmen kullanılmasını engelleyen yine bu teknolojiye sahip olan toplumların olayı ahlaki açıdan tartışmaları.
Bir makinenin hata yapma olasılığı ne kadar yok edilebilir, tamamen yok edilemezse, düşmanlarına karşı olsa bile, kendi kendine insanları öldürme kararı verebilen makineleri üretmek ve kullanmak etik olarak, yani ahlaki açıdan, nasıl değerlendirilmeli?

Daha neler var.
Merak eden sanalda Boston Dynamics'in yayımladığı videolara baksın.

Bu tür örnekleri her alanda çoğaltmak mümkün.
Adamlar sosyal medyayı icad ediyor ve başkaları sosyal medyayı kullanarak icad eden 330 milyon nüfuslu toplumun bile siyasi kaderine müdehale ederek toplum mühendisliği yapıyor.

2020 yılındayız.
Özellikle bilgisayarın icadından sonra insanlığın kazandığı bilginin ondan önceki tüm insanlık tarihinde kazanımının kat be kat fazlası olduğunu okumuştum.

Yani kısacası İslam dünyası ile Batı'nın arasında makas hiç bir zaman bu kadar çok açılmamıştı ve her geçen gün bir öncesinden çok daha fazla açılıyor.

Ama biz 'Kılıç Hakkı'nı savunuyor ve tartışıyoruz.
Bir önemli husus ise bu 'Kılıç Hakkının' sadece Ayasofya için geçerli olması.

Mesela Kıbrıs için asla geçerli olamaz.
Zaten Kıbrıs Türklüğü için savaşanlar kılıçla değil makineli tüfekle savaştılar.
Onun için rahatlıkla rahmetli Denktaş'a 'Git kendi ülkende konuş' diyebildik...

Veya biz 'Kılıç Hakkını' konuştuğumuz bu günlerde Ermeniler Azerbaycan'a saldırdı.
Ama zaten Azerbaycan Şii olduğu için bizden çok İran'a yakın, dolayısıyla bu 'Kılıç Hakkı' onlar için de geçerli olamaz.

'Kılıç Hakkı'...
Ne havalı, ne afili ama değil mi?

Dış politikaymış, diplomasiymiş...

Şimdi Yunan'a, hatta Avrupaya 'Nasıl koyduk ama?..' diyenler için bu tür düşüncelerin korkaklık, yüreksizlik hatta vatan hainliği olduğunu biliyorum.
Ne de olsa onlar Kara Murat...
Havada takla atar tek başlarına 100 Bizanslı öldürürler.
Balkanlarda kaç tarihi eserim, camim var önemsemeyen, Selanik'de Atatürk'ün doğduğu evi umursamayan, hiç oralarda kaç soydaşım yaşıyor, halleri ne olur önemser mi?

Zaten bunlar önemli değil.
Önemli olan 'Kılıç Hakkı!...'

Biz milliyetçiler zannediyoruz ki, Ayasofya'yı cami yaparak Haçlı Batıyla hesaplaşıyoruz.
Oysa alkışladığımız birilerinin Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile hesaplaşması.

Yani kimin kılıcını salladığımızı anlamaktan bile aciziz.

Korkarım bu kafayla bizi daha çok Heradotlar öper ve biz 'Allllahhhh' diye bağırır, Ölü gibi derin bir huzura kavuşuruz.

Related Posts

Leave Comments