EŞİK DEĞERİ VE HAYATIN EKONOMİK SOSYOLOJİK GERÇEKLERİ


Birçok insan yoksul ile fakir sözcüklerini eş anlamlı zannederek birbirine karıştırıyor. Oysa bu kavramların altındaki gerçek çok farklıdır. 


Neden 'alttaki gerçek'? Çünkü yoksul da fakir de toplumun en alt tabakasını oluşturan insanlardır. Amiyane tabirle bu alt tabaka; sömürülendir, sömürülmesi özenle işaret edilip seçilendir yahut buna müsaade etmeyi yeğleyendir. 


Doğanın kendilerine bahşettiği pek kıymetli aklı; baskılar, kurnazlıklar ve törelerin getirdiği bazı saçmalıklar yüzünden kullanamayan bu insanlar, ezilmeleri için önlerine konan tabaka engelini bir türlü aşamıyorlar.


En altta kalan veya orada kalması istenen yoksullar ile fakirler, yaşamsal olduğu kadar kavramsal olarak da birbirinin aynısı değildir. Bu yüzden 'yoksul bir ailenin fakir çocuğu' tanımı mantıklı bir zemine otururken, 'yoksul bir ailenin yoksul çocuğu' ifadesi aynı anlamsal derinliği taşımaz. 


Nitekim fakir bir ailenin pekâlâ fakir veya yoksul bir çocuğu olabilir. Günümüz Türkiye'si, özellikle bu son tanıma (yani kötü alışkanlıkları olan, uyuşturucu kullanan, mafyanın tuzağına düşen fakir ailenin yoksul çocuğu profiline) ne yazık ki çok uygun düşüyor.

Yoksul; geçimini sağlayacak ekonomik imkânlardan büsbütün mahrum olan kişidir. 


Bu bağlamda, Mavi Mavi filmindeki adıyla Yusuf oğlu Kerim (İbrahim Tatlıses) döneminin şartları doğrultusunda fakirdir ancak yoksul değildir. Örneğin yoksulluk; sokaklarda yaşamak zorunda kalan bir evsizle somutlaşabilirken; fakirlik, asgari ücretle kısıtlı imkânlar dâhilinde zar zor geçinen bir kişide vücut bulur.


Günümüz şartlarından bakıp iktisat disiplini bağlamındaki bilgilerimi ve Mavi Mavi filmine dair derin gözlemlerimi harmanladığımda, Yusuf oğlu Kerim’in aslında fakirlik basamaklarını geride bırakan bir konumda olduğunu görüyorum. Yani Kerim, fakirlik çeperini yırtıp bir üst segmente çıkabilmiş, orta sınıfın başlangıç seviyesine ulaşmıştır. Ne var ki filmin yapım yılı olan 1985 yılına geri döndüğümüzde, bugünün gözüyle yapılan değerlendirmelerin satın alma gücü gerçeğiyle çeliştiğini görürüz. Çünkü zamanla iktisadın kıt kaynakları ve paranın değeri değişmiştir.


Bu sebeple 1985 yılındaki fakirlik algısı ve gerçeklik ölçüsü ile günümüzün algısı tamamen farklıdır. Öyle ki 1985 yılının fakirlik tanımı, günümüzün orta sınıf tanımına uyum sağlayabilmektedir. 


Bundan kırk yıl evvel (1985-1986 yıllarında) bir evi ve bir arabası olanlar orta sınıf kabul edilirken, günümüzde uzman bir doktor dahi Marmara Bölgesi'nde yüksek konut kiraları ödemekten orta sınıf duvarları arasında hareketsiz kalabilmektedir. 


Demek ki yoksulluk, fakirlik ve orta sınıf tanımları; zamanın ekonomik seyrine ve satın alma gücünün hayat şartlarını belirleme biçimine göre değişmektedir.


Aynı şekilde, 1985 yılında taşrada ve mahallelerde yoğun bir fakirlik varken, bugünün taşrası veya köyleri, büyük kentlerin kiracılık dayatmasına oranla insana daha esnek bir hareket alanı sunabilmektedir. 


1985 yılında devasa arazisi olduğu hâlde fakirlik kıskacından kurtulamayan ve bu yüzden büyük kentlere göç edenler, şehirde 'fakir ama onurlu, fakir ama gururlu' etiketini taşıyabiliyordu. 


İşleyemediği, yatırıma nasıl dönüştüreceğini bilemediği topraklarını bırakıp kente göç eden bilhassa Doğulular ve Karadenizliler, kentlerin lokomotif gücü hâline geldi. Fakat bu süreçten zengin sanayiciler ve kurumsal şirket sahipleri büyük kazançlar sağlarken, göç edenler geçmişin fakiri olmaktan çıkıp bugünün de fakiri olmaktan kurtulamadılar. 


Mutlaktır ki bu gidişatla, Marmara'da yaşayıp orta sınıf bandına ulaşabilmek için makroekonomik düzeyde yeni bir iktisadi hamleye ve siyasi düzlemde yeni bir paradigmaya ihtiyaç duyulacaktır.


KÖPRÜMÜZÜ İNŞA EDİP MAVİ MAVİ FİLMİNE GEÇİŞİMİZİ BÜSBÜTÜN BAŞLATIYORUZ


Filmin kesintisiz sürümlerinde 41 ila 43. dakikalar arasında, Yusuf oğlu Kerim’in annesi (Şükriye Atav) aynen şöyle bir konuşma yapar: 


"O burada yaşayabilir mi oğlum? Bu evde, bu mahallede? Bütün alışkanlıklarından uzak... Bir pabuçla seneler geçirebilir mi? Bunlar sosyete oğlum. Davul bile dengi dengine. Onlar bizim yediğimiz gibi yemez, yediğimizden utanırlar."



Kerim’in annesinin sınıfsal farklılıkları gözeten bu sosyolojik ve ekonomik çıkarımı; insan ilişkilerindeki psikolojik, kültürel ve maddi eşik değerinin önemini açıkça vurguluyor. Bu değerlendirme içerisindeki "pabuç" öğesi ise bilhassa fakirliğin en yalın özetidir. 


Buradan anlıyoruz ki Kerim’in yıldırım hızıyla âşık olduğu; zengin ve şımarık kız tanımına uyan Sibel (Hülya Avşar) o pabuçları hiçbir zaman giymeyecek. Giyse bile o pabuç ya büyük gelip ayağından çıkacak ya da küçük gelip ayağını vuracaktır.


Belki kırk elli yıl yaşayarak öğreneceğiniz ya da hiçbir zaman öğrenemeyeceğiniz gerçekleri; ulu çınarınız bildiğiniz biricik anneniz, babanız veya dedeniz geçer karşınıza, beş dakikada anlatıverir. 


Dünyaca ünlü iktisatçı Adam Smith’in yoksul halka 300 yıldır öğretemediği ekonomiyi; imkânsızlıklar yüzünden hiçbir fakülteye gidememiş, hatta ilkokul bile okuyamamış o çilekeş büyüklerimiz bir çırpıda öğretir size. Oğluna istediği hayatı sunamadı diye günlerce gizli gizli ağlayan insan ruhunun ne demek olduğunu; dünyanın en zenginlerinin, en prestijli üniversitelerin mezunlarının gösteremeyeceği şekilde, eline yırtık bir pabucu alan nineniz gösterir size.


Siyasette, iktisatta veya sosyolojide doktorası olanların yıllardan beri aktaramadığı vatanseverliği; ilkokul dahi okuyamamış annelerimiz, karlı dağlarda Mehmet’ini şehit verdiğinde öğretir sana. Öğretir vatanı severken yüreğinin nasıl yandığını... Bir avuç kefene biricik oğlunu sararken paramparça olan hislerin efkârını, o dumanlı isyanı...


"Milliyetçi", "ulusalcı" ya da "vatansever" etiketiyle öne çıkanların onca yıllık siyasi hayatında bu millete aşılayamadığı o saf aidiyeti; henüz yeni âşık, tozpembe hayaller kuran, şiirler yazıp şarkılar söyleyen; henüz yeni evli ve bir yaşında bebeği olan biricik evladını karanlık pusularda şehit veren analarımız, babalarımız öğretir sana.


Mavi Mavi filminde üstlendiği anne rolüyle, bir pabucu örnek vererek bireysel ve ekonomik eşik değerinin ne olduğunu fısıldayan, oğlu Kerim’in haline ağlayan Şükriye Ataylar öğretir sana bu hayatı; filmde Hülya Avşar’ın canlandırdığı Sibel karakteri değil.


Engin Yeşilyurt