KUDÜS

Kutsal Şehrin Ayrı Dünyaları

KUDÜS

Kutsal Şehrin Ayrı Dünyaları

Bazıları için İsrail, dünyadaki tüm savaş ve kötülüklerin kaynağını oluşturmakta ve Yahudiler de bütün bu kötülüklerin sorumluluğunu taşımaktalar. Sanıyorum kurgu ve gerçeğin bu kadar birbirine karıştığı, hakkında bu kadar komplo teorisi ve şehir efsanesi bulunan başka bir ülke ve toplum yoktur.

“Yahudiler, 'Büyük İsrail'i kurmak istedikleri için Ortadoğu'da terör estirmekteler”, “Dünyada tüm sermaye Rothschildler, Rockefellerler ve Soros gibi 2-3 Yahudi ailenin elindedir.” (Rockefeller ailesinin Yahudi olmadığını kimse umursamaz),
“Yahudiler, Yahudi olmayan çocukları iğneli fıçılarda öldürüp kanlarını içerler”… ve daha ne iddialar…

Büyük çoğunluğu Kilise veya Avrupa tarihinden kaynaklanan bu komplo teorileri ne yazık ki, bizim toplumumuzda da kendilerine yer edinmiş durumda. Oysa, aynı coğrafyayı paylaştığımız ve bizim de tarihimizin bir parçası olan, kendi iç dinamiklerinde hâlâ çok büyük sıkıntılar taşıyan ve hiç de homojen olmayan bir İsrail gerçeği ile karşı karşıyayız.

İsrail toplumunun kendi içinde ne kadar farklı, karmaşık ve çelişkilerle dolu olduğunu, ilk defa dört günlük bir iş gezisi için İsrail'e geldiğimde anladım.

Londra şubemizde çalışan ve aynı zamanda İsrail vatandaşı olan Musevi Joseph ve Günther isminde bir Alman iş arkadaşımla beraber gerçekleştirdiğimiz gezinin ilk üç günü İsrail'in ticari merkezi Tel Aviv’de geçti.

Tel Aviv, Akdeniz sahilinde, ticari merkez olduğunu her haliyle yansıtan, eğlence mekanları bol, canlı bir şehir ama bölgenin kültürel ve tarihi yapısını pek yansıtmıyor.
Dördüncü gün Kudüs'te son toplantımız vardı.

Sabah çok erken kalkıp kahvaltıyı otelde değil, Tel Aviv'in tarihi bir semtinde yaptıktan sonra, arabayla Kudüs'e geçmeyi kararlaştırdık. Tel Aviv kalesine yakın 'Ben Gurion' isimli ufak bir kafeye gittik. O vakitte açık bir yer bulmak hiç de kolay değildi. Hesap ödemek için garsonu çağırdığımda, bana hesabı kasada ödemem gerektiğini söyledi. Diğer iki arkadaşım masadaki eşyalarını toparlarken, ben kasaya gitmek için kafenin sonundaki köşeyi döndüm ve karşıdaki duvarın yukardan aşağı Atatürk ve Türkiye fotoğrafları ile dolu olduğunu fark ettim.

Doğal olarak çok şaşırdım.
Kasada, duvara işaret ederek "Kafenin sahibi Türk mü?" diye sordum.
Kasadaki delikanlı gülümsedi ve "Hayır, ama siz Türksünüz, değil mi?" dedi ve ekledi: "Buraya ilk defa gelen her Türk aynı soruyu soruyor."

Meğer kafenin sahibi İstanbul'da okumuş, büyük bir Türkiye ve Atatürk hayranıymış. O nedenle, ülkesine geri dönüp kendi dükkanını açınca, bir köşesini Atatürk ve Türkiye motifleriyle süslemiş.

Aslında şaşmamalıydım. Havaalanında bindiğimiz taksinin şoföründen, görüştüğüm bankacı ve avukatlara kadar herkes, Türk olduğumu öğrendiklerinde bana çok cana yakın davrandıklarını fark etmiştim. Hatta birçok kişi “Türkler bize hem İspanyol Engizisyonunda yardım etti, hem de Hitler döneminde.” diyerek, tarihi unutmadıklarını gösterdiler.

Kaleye yakın taksi durağında bir şoförle bizi Kudüs'e götürmesi için anlaştık. Yolculuğumuz yaklaşık 1,5 saatten fazla sürdü. Yol boyunca geçtiğimiz çevre, Türkiye'de Akdeniz sahilinden İç Anadolu'ya giderken görebileceğimiz manzarayı andırıyordu.

1 No'lu Tramvay

1 No'lu Tramvay

Nihayetinde Kudüs'e vardık.
O zamana kadar görebildiğim kadarıyla pek dindar olmayan Joseph taksiden iner inmez, kipasını başına taktı. Bizim şaşkın bakışlarımızı görünce gülümseyerek ve “Ne yani?' dercesine omuzlarını silkti ve “Burası kutsal şehir!” dedi.
Aramızda daha önce Kudüs'e gelen tek kişi olduğu için Joseph'i rehber olarak seçtik.
İsrail'i ve İsrail toplumunu Kudüs'ten daha iyi yansıtan başka bir şehir yoktur. Ortadoğu'da yaşanan çatışmaların baş aktörlerini Kudüs'de, bu daracık alanda hep birlikte, bir arada bulmak mümkün.
Kudüs 1 No'lu Tramvay Hattı

1 No'lu Tramvay hattı batıdaki Herzl Tepesi'nden başlayarak doğusunda bulunan Pisgat Ze'ev yerleşim bölgesini de geçerek son durak Heil Ha-Avir'e kadar uzanır.

Güzergahında sekülerlerin yerleştirildiği yeni mahalleler, Müslüman, Hristiyan ve Musevi dindarların yaşadığı Eski Şehir, her tür yeniliğe karşı olan kökten dincilerin yaşadığı Mea Shearim ve Arapların yaşadığı Shu'afat da bulunur.

Aslında tramvaylar şehir sakinlerini birbirine kavuşturmak için vardır ama bu, 1 no’lu Kudüs hattı için geçerli değil. Çünkü bu şehrin sakinlerinin yaşadıkları mahalle ve semtler arasında sadece bir tramvay durağı mesafe olmasına rağmen, bu insanlar adeta ayrı dünyalarda yaşarlar.

Seküler ve kökten dinci Museviler şehrin karakterini belirleme mücadelesi verirken, İsrailli yerleşimciler eski şehri kendi hâkimiyetlerine almaya çalışıyor ve bazı Araplar hâlâ Doğu Kudüs'ün kurulacak bir Filistin devletinin başkenti olacağı hayalini kuruyorlar. Kökten dinciler, Filistinli eylemciler, yazarlar, güvenlik görevlileri, ülkeye yeni gelen göçmenler, Museviler, Hristiyanlar, Müslümanlar....

Bunların hepsine tramvayda rastlayabilirsiniz.
Bir durakta binerler ve inene kadar birbirleri ile konuşmazlar.
Yani İsrail'deki toplumsal ayrışma, Arap-Yahudi ayrışmasından çok daha ötede.

Herzl Tepesi

Siyonizm ve İsrail'in Fikir Babası

Herzl Tepesi

Siyonizm ve İsrail'in Fikir Babası

Herzl "Halkım naaşımı 'Eretz İsrail'e (Musevilerin 'Kutsal Toprak' manasında kullandıkları deyim) götürene kadar babamın ve kız kardeşimin yanına defnedilmek istiyorum." demiş ve mezarının İsrail'de Kermil Dağı'nın eteklerinde Haifa yakınında bir mezarlıkta olmasını istemiş. Naaşı 1949'da Viyana'dan İsrail'e taşındığında İsrail hükümeti bu vasiyetine uymamış ve mezarın Kudüs'te olması gerektiğine karar verilmiş.

Çocukları Pauline ve Hans 2006 yılındada Herzl'in yanına defnedilmişler. Diğer kızı Trude ise Theresienstadt Nazi kampında hayatını kaybetmiş.

Image

Tepenin üstünde, fazla büyük olmayan dikdörtgen bir meydana bitişik yarı yuvarlak bir alanın ortasındaki siyah granit taş blok, aslında bir anıt mezara göre oldukça sade görünüyor.

Aklıma “Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan siyonizmin babası Herzl'in mezarını ziyaret etti“ yorumlarıyla sosyal medyaya düşen kısa video ve resimler geliyor. O resimlerde görünen mekan burası değil. Cumhurbaşkanı'nın o görüntüleri Holokost (soykırım) Anıtı‘nda çekilmiş.

Bu anıt mezar, Yahudi milli hareketinin lideri Theodor Herzl'e, yani siyonizmin ve İsrail Devleti'nin fikir babasına ait.

Theodor Herzl 2 Mayıs 1860'da Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda, Peşte'de doğmuş. Kendisi dindar olmak bir yana, evini Noel çamı ile süsleyecek kadar genişmiş. Yahudilerin bir millet olduğunu, aydınlanma çağı ve akabinde özgürleşme dönemleri ve ulus anlayışının gelişmesi ile dinin „birleştirici kimlik“ vasfını kaybettiğini savunan Herzl, bir dönem tüm Yahudilerin vaftiz olarak Hristiyanlığa geçmelerinin “Yahudi Sorunu”na çözümü olacağına inanmış.

Ancak, zamanla asimilasyon ve din değiştirmenin bir çözüm olmayacağını, o dönemlerde özellikle Avrupa'da tekrar zirve yapan Musevi düşmanlığı, Musevilerin toplumdan dışlanmaları ve bu ayrımcılığa tanınan hukuki meşruiyete karşı, milli kimlik üzerinden kurulan bir Yahudi Devleti'nin tek çözüm olacağını düşünmeye başlamış. Böylece, Yahudi milli hareketine yönelmiş ve daha sonra da Dünya Siyonist Örgütü‘nün lideri olmuş.

Herzl, Yahudi Devleti ve Eski Yeni Vatan isimli kitapları ile siyonizmin fikirsel alt yapısını oluşturmuş ve kitle hareketlerine önderlik etmiş.

Yahudi Devleti, çağdaş Museviliği dini olmaktan ziyade, siyasi açıdan çok etkileyen bir eserdir.
Eski Yeni Vatan ise, Filistin’de kurulacak olan bir Yahudi devletinde hakim olabilecek toplumsal düzenle ilgili bir ütopyadır.

Herzl'in ütopyasında çizdiği toplum, kozmopolit, gayri Musevileri dışlamayan, onlara da vatandaşlık hakkı tanıyan bir yapıya sahiptir. Bu ütopyada Herzl, Filistin'de yaşayan Arapların böyle bir devleti olumlu karşılayacaklarını ve oluşacak olan altyapı ve gelişmeye katkıda bulunacaklarını varsaymaktadır.

Açıkçası Herzl, Arapların böyle bir devletin kurulmasına karşı çıkacakları ihtimalini hesaba katmamış.
Batı Avrupa'nın gelişme odaklı fikirlerin hâkimiyeti Peşte'de doğan, Paris'te okuyan ve Viyana'da yaşayan Herzl'in düşüncelerinde bariz belli olur. Herzl ve dönemin diğer siyonistleri, Filistin'de zaten çok az insanın yaşadığı topraklara yerleşeceklerini ve o topraklarda bulunan az sayıda Arapların da onlara “medeniyet getirecek“ olan siyonistleri “'beklediklerini“ varsaymışlar.
En azından yazdığı kitaplarından ve Herzl Tepesi'nin eteğinde bulunan Herzl Müzesi'ndeki sergiden bu sonuca varmak mümkün.
Ama tarih, Herzl ve arkadaşlarının hayalini kurdukları ütopyanın gerçekle ile ilgisi olmadığını gösterdi.

1947'de o topraklar Birleşmiş Milletler tarafından bölündükten ve 1948'de Yahudiler bağımsızlıklarını ilan ettikten sonra, 6 Arap ülkesi yeni kurulan ülke İsrail'e savaş ilan etti. Birleşmiş Milletler tarafından (hâlâ) insanların önüne havuç gibi tutulan “İki devletli çözüm” hiç gerçekleşmedi. İsrail, savaş sonrası Mısır ve Ürdün hariç diğer Arap ülkeleriyle barış anlaşması imzalanmadı ve agresif genişleme politikasını sürdürmeye devam etti.

Savaş bittiğinde Kudüs, ikiye bölünmüş bir şehirdi. İsrail şehrin batısını kontrol ederken, Doğu Kudüs, Ürdün egemenliği altında, Arapların elindeydi. 1967’deki Altı Gün Savaşı‘ndan sonra İsrail, tüm şehir üzerinde ve dolayısıyla Doğu Kudüs'te yaşayan Araplar üzerinde hâkimiyet kazandı ve 1980'de Kudüs'ü başkent ilan etti.
Bu diğer devletler tarafından kabul edilmedi ta ki, 2 yıl önce, 2017'de ABD Başkanı Trump Kudüs'ü resmen İsrail'in başkenti olarak kabul edinceye kadar…
Günümüzde ABD haricinde Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak resmen kabul eden tek ülke Guatemala’dır.

Theodor HerzlHerzl "Halkım naaşımı 'Eretz İsrail'e (Musevilerin 'Kutsal Toprak' manasında kullandıkları deyim) götürene kadar babamın ve kız kardeşimin yanına defnedilmek istiyorum." demiş ve mezarının İsrail'de Kermil Dağı'nın eteklerinde Haifa yakınında bir mezarlıkta olmasını istemiş. Naaşı 1949'da Viyana'dan İsrail'e taşındığında İsrail hükümeti bu vasiyetine uymamış ve mezarın Kudüs'te olması gerektiğine karar verilmiş.

Çocukları Pauline ve Hans 2006 yılındada Herzl'in yanına defnedilmişler. Diğer kızı Trude ise Theresienstadt Nazi kampında hayatını kaybetmiş.

Tepenin üstünde, fazla büyük olmayan dikdörtgen bir meydana bitişin yarı yuvarlak bir alanın ortasındaki siyah granit taş blok, aslında bir anıt mezara göre oldukça sade görünüyor.

Aklıma “Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan siyonizmin babası Herzl'in mezarını ziyaret etti“ yorumlarıyla sosyal medyaya düşen kısa video ve resimler geliyor. O resimlerde görünen mekan burası değil. Cumhurbaşkanı'nın o görüntüleri Holokost (soykırım) Anıtı‘nda çekilmiş.

Bu anıt mezar, Yahudi milli hareketinin lideri Theodor Herzl'e, yani siyonizmin ve İsrail Devleti'nin fikir babasına ait.

Theodor Herzl 2 Mayıs 1860'da Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda, Peşte'de doğmuş. Kendisi dindar olmak bir yana, evini Noel çamı ile süsleyecek kadar genişmiş. Yahudilerin bir millet olduğunu, aydınlanma çağı ve akabinde özgürleşme dönemleri ve ulus anlayışının gelişmesi ile dinin „birleştirici kimlik“ vasfını kaybettiğini savunan Herzl, bir dönem tüm Yahudilerin vaftiz olarak Hristiyanlığa geçmelerinin “Yahudi Sorunu”na çözümü olacağına inanmış.

Ancak, zamanla asimilasyon ve din değiştirmenin bir çözüm olmayacağını, o dönemlerde özellikle Avrupa'da tekrar zirve yapan Musevi düşmanlığı, Musevilerin toplumdan dışlanmaları ve bu ayrımcılığa tanınan hukuki meşruiyete karşı, milli kimlik üzerinden kurulan bir Yahudi Devleti'nin tek çözüm olacağını düşünmeye başlamış. Böylece, Yahudi milli hareketine yönelmiş ve daha sonra da Dünya Siyonist Örgütü‘nün lideri olmuş.

Herzl, Yahudi Devleti ve Eski Yeni Vatan isimli kitapları ile siyonizmin fikirsel alt yapısını oluşturmuş ve kitle hareketlerine önderlik etmiş.

Yahudi Devleti, çağdaş Museviliği dini olmaktan ziyade, siyasi açıdan çok etkileyen bir eserdir.
Eski Yeni Vatan ise, Filistin’de kurulacak olan bir Yahudi devletinde hakim olabilecek toplumsal düzenle ilgili bir ütopyadır.

Herzl'in ütopyasında çizdiği toplum, kozmopolit, gayri Musevileri dışlamayan, onlara da vatandaşlık hakkı tanıyan bir yapıya sahiptir. Bu ütopyada Herzl, Filistin'de yaşayan Arapların böyle bir devleti olumlu karşılayacaklarını ve oluşacak olan altyapı ve gelişmeye katkıda bulunacaklarını varsaymaktadır.

Açıkçası Herzl, Arapların böyle bir devletin kurulmasına karşı çıkacakları ihtimalini hesaba katmamış.

Batı Avrupa'nın gelişme odaklı fikirlerin hâkimiyeti Peşte'de doğan, Paris'te okuyan ve Viyana'da yaşayan Herzl'in düşüncelerinde bariz belli olur. Herzl ve dönemin diğer siyonistleri, Filistin'de zaten çok az insanın yaşadığı topraklara yerleşeceklerini ve o topraklarda bulunan az sayıda Arapların da onlara “medeniyet getirecek“ olan siyonistleri “'beklediklerini“ varsaymışlar.

En azından yazdığı kitaplarından ve Herzl Tepesi'nin eteğinde bulunan Herzl Müzesi'ndeki sergiden bu sonuca varmak mümkün.

Ama tarih, Herzl ve arkadaşlarının hayalini kurdukları ütopyanın gerçek ile ilgisi olmadığını gösterdi.

1947'de o topraklar Birleşmiş Milletler tarafından bölündükten ve 1948'de Yahudiler bağımsızlıklarını ilan ettikten sonra, 6 Arap ülkesi yeni kurulan ülke İsrail'e savaş ilan etti. Birleşmiş Milletler tarafından (hâlâ) insanların önüne havuç gibi tutulan “İki devletli çözüm” hiç gerçekleşmedi. İsrail, savaş sonrası Mısır ve Ürdün hariç diğer Arap ülkeleriyle barış anlaşması imzalanmadı ve agresif genişleme politikasını sürdürmeye devam etti.

Savaş bittiğinde Kudüs, ikiye bölünmüş bir şehirdi. İsrail şehrin batısını kontrol ederken, Doğu Kudüs, Ürdün egemenliği altında, Arapların elindeydi. 1967’deki Altı Gün Savaşı‘ndan sonra İsrail, tüm şehir üzerinde ve dolayısıyla Doğu Kudüs'te yaşayan Araplar üzerinde hâkimiyet kazandı ve 1980'de Kudüs'ü başkent ilan etti.
Bu diğer devletler tarafından kabul edilmedi ta ki, 2 yıl önce, 2017'de ABD Başkanı Trump Kudüs'ü resmen İsrail'in başkenti olarak kabul edinceye kadar…
Günümüzde ABD haricinde Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak resmen kabul eden tek ülke Guatemala’dır.

Mehane Yehuda

İsrail'in En Eski Pazarı

Mehane Yehuda

İsrail'in En Eski Pazarı

Tramvay ile Herzl Tepesi'nden Mahane-Yehuda Pazarı'na gelinceye kadar, arada beş durak var. Her durakta binenlerin sayısı inenlerden çok olduğu için, vagonun içi kalabalıklaşmaya başlıyor. En son He-Haluts durağından sonra içerisi hareket edemeyecek kadar çok doluyor.

Vagonun içinde hakim olan koku, gittikçe rahatsızlık vermeye başlıyor. Şapkalı, alnının kenarından lüleleri sarkan Ortodoks bir Musevi, yanındaki tüfekli, tabancalı askere iyice yapışmış durumda. Onlara sırtı dönük iki Arap kadını ve bir Avrupalı turist kadın adeta yanak yanağa ayakta duruyor ve iki küçük Filipinli turist ile Afrikalı bir Musevi’yi tramvayın kapısı ile kendileri arasında neredeyse ezmek üzereler.

Düşünmemek mümkün değil; insanlar bütün bu farklılıklarıyla şu an tramvayda olduğu gibi, Ortadoğu'da da birbirlerine zarar vermeden yanyana yaşayabilseler ne terör kalır, ne savaş…

Nihayet tramvay Mehane-Yehuda Pazarı'nda duruyor ve kapılar açılır açılmaz, insanlar dışarıya akın ediyor.

Tramvaydan inince insanı envai çeşit yemek ve baharat kokuları yanısıra pazarcıların sesleri karşılıyor. Pazarda günlük hayat için ne gerekiyorsa bulmak mümkün: Ekmek, meyve, sebze, kıyafet, alışveriş sepetleri, temizlik malzemeleri... Geniş, döşeme taşlı sokağın sağ ve sol kenarına kurulmuş tezgahlarda yok yok. Pazarın burada uzun yıllardır kurulduğu hemen belli oluyor. Pazarcılar müşterileri kendi tezgahlarına çekebilecek ama tezgaha gelmiş ve bakınan müşterileri rahatsız etmeyecek şekilde bağırarak pazarlamanın ustası olmuşlar.

Eski şehrin Jaffa Kapısı‘na yaklaşık 2 km mesafede olan Mehane-Yehuda Pazarı'nın tarihi 1887 yılına kadar geriye dayanmakta. Günde yaklaşık 200 bin müşterisi ile İsrail'in en büyük pazarı. Standlar iki ana caddeye kuruluyor. Bunlardan biri olan Mehane-Yehuda’nın üstü kısmen kapalıyken, diğer ana cadde Elitz Chayim ve bu iki caddeden sağa sola açılan ufak sokakların üstü neredeyse tamamen kapalı. Bu küçük sokaklar genellikle pasaj, kahve ve ufak lokantalarla dolu.

Cuma günleri şabat başlamadan önce pazar karınca yuvasına dönüşmekte. Herkes bir an evvel işini bitirip evine gitmeye çalışıyor.

Mehane Yehuda EliEli 65 yaşında, küçük bir bakkal dükkanı var ve 46 yıldır burada.

"Eskiden buralar çok kirliydi." diye anlatıyor, "Pazar çok daha karışıktı. Şimdi Pazar 'atraksiyon' oldu. Yemek pişirme kursları pazara tur düzenliyor. Çok turist geliyor."
Konuşurken suratı ekşiyor Eli'nin, "Tel Avivliler,…" diye başlıyor dert yanmaya "yiyeceklerini, sebzelerini süpermarketlerden alıyorlar. Pazara sadece standlarda içmek ve eğlenmek için geliyorlar."

Eli'nin dükkanının az ilerisinde çilek, muz, limon, nar ve başka sebzeler satan Fuat'ın standı var.
Fuat 42 yaşında, Bedevi. Joseph'in söylediğine göre, İbraniceyi Arap aksanıyla konuşuyor.
Fuat'a göre, çok değil, 30 yıl evvel Kudüs'te yok denecek sayıda kökten dinci varmış. Sonra, ister Arap olsun, ister Yahudi, kökten dincilerin sayısı artmaya başlamış ve sekülerler şehri terk etmişler.

"Dindarlarla bir derdim olmaz," diyor Fuat, "yeter ki, insanları rahat bırakıp kimsenin işine karışmasınlar.

Fuat'ın standının az ilerisinde bulunan bir kahvede kısa bir mola veriyoruz. Aslında uzun süre oturulabilinecek bir yer değil çünkü kahveden ziyade bizim çay ocaklarımıza benziyor. İçerisinde, çalışanlar dışında üç müşteri var ve mekan onlara bile dar gelecek kadar küçük. Dışarıda oturmak mümkün değil. Kahveyi ayak üstü içmek için bir kaç tane yüksek masa atmışlar. Çok sayıda garson arı gibi etrafta uçuşuyor. Bu kadar küçük çay ocağının 3-4 garson birden çalıştırmasının sırrını garsonları takip ederek çözüyorum: Garsonlar küçücük ocağın içine veya dışarıdaki masalara bakmıyorlar, müşteriler içeceklerini kendileri ocakçıdan alıyorlar. Garsonlar ise etraftaki esnaf ve müşterilerine içecek yetiştirmekle görevliler. Sorumlu oldukları mıntıkayı ne kadar merak etsem de tam olarak anlamam mümkün değil çünkü her garson en fazla 10-15 adım sonrası kalabalığın içinde kayboluyor.

Kahvemizi içerken yan masada, bizim yurtdışından geldiğimizi anlayan birisiyle sohbete başlıyoruz.
İsmi Guy, kendisi avukatmış. Kudüs'ü ve Kudüs’te yaşamayı soruyorum kendisine.
O da Eli ve Fuat gibi aynı dertten muzdarip, şehirde gerek Arap, gerekse Yahudi, çok fazla kökten dinci olduğunu söylüyor.
Diyor ki, "Ben kendimi 'dindar' olarak tanımlarım, inançlıyım… Her zaman değil ama ayda bir kaç kere sinagoga gidiyorum, şabatı kendi anlayışımızca uyguluyorum… Öyle işte…"

Tam o esnada önümüzden iki Ortodoks Yahudi geçiyor, siyah şapkalar ve alınlarının yanından lüleleri sarkıyor, siyah ceketin altından bellerine bağladıkları ip, siyah şalvar pantolonlarının üstüne dökülmüş, acele acele yürüyorlar.
Guy kafası ile onlara işaret ederek "…ama bunlara göre kafirim. Bunlar böyle… Eğer onlar gibi giyinmez, onlar gibi konuşmaz, dini vecibelerinizi aynı bunlar gibi uygulamazsanız, sizi dinsiz olarak görüyorlar. Bunu asla kabul etmezler ama zihniyetleri tam böyle. Bunlar kendilerine 'Haredi' der. 'Haredi' Tanrı'dan korkan demek. Sanki tek korkan, Tanrı'yı sayan kendileriymiş gibi… Tevratı okurken, ki onlara göre aslında bu bile büyük ayıp, en az ezbere bilmeniz gerek, bir harfinde yanlış vurgulama yaparsanız başlarlar hemen parmak sallamaya."

Tam da "Hadi canım, o kadar da değildir,” diye itiraz etmek isterken aklıma bizdeki 'Tanrı demek günah', 'İyi günler demeyin, Müslüman selam'ün aleyküm diye selam verir' tartışmaları geliyor ve susuyorum.

Ben susuyorum ama belli ki Guy iyice dolmuş…
Sigarasını yakıp soruyor, "Maaşınızın ne kadarı sosyal kesinti ve vergiye gidiyor, daha doğrusu maaşınız ne kadarı elinize geçiyor?
Soruya şaşırıyorum. Kafamda kabaca bir hesap yapıp, “Yaklaşık %50'si" diye cevap veriyorum.
"Peki," diyor Guy, "umarım çok özel olarak görmezsiniz soruyu, kaç çocuğunuz var?"
"İki" diye cevap veriyorum.
"Benim bir çocuğum var." diyor Guy. "Evet, hayat pahalı ama eşim de ben de çalışıyoruz. İşlerimiz iyi. Yani maddi açıdan bir çocuğa daha rahat bakabiliriz ama vaktimiz yok."

Guy sigarasından bir nefes çekerken, ben konuyu nereye bağlayacağını merak ediyorum.
Guy devam ediyor: "Peki" diyor, "demin buradan geçen şu fosiller var ya… Sizce onlar ne iş yapıyor?"
Cevap vermeme fırsat tanımadan devam ediyor: "Hiç! Evet, doğru duydunuz, o tipler çalışmaz. Neden biliyor musunuz? Çünkü onlar 'ÖĞRENCİ!" Son kelimeyi seslendirmesinden, tüm nefretini o söze yüklediği anlaşılıyor.
"Evet öğrenciler.. 5000 yıldır kimsenin bir türlü çözemediği dini onlar çözecek… 5000 yıldır öğrenilemeyen ne kadar sır varsa onlar öğrenecek ya... Onun için öğrenciler. Peki onların öğrenmesinin bedelini kim ödüyor biliyor musunuz?

Bir şey demiyorum, sadece Guy'a bakıyorum.
"Ben ödüyorum." diyor Guy. "Evet ben. Ben, eşim, bizim gibi çalışan, vergi ödeyen herkes. Neden biliyor musunuz, çünkü onlar ÖĞ-REN-Cİİİİ... Merak ediyorum kim bu dini ne zaman öğrenecek?! Masum insan öldürme, hırsızlık yapıp hak yeme, milletin karısına kızına sarkma, or..puluk yapma,... Yani alt tarafı iki taş levhaya yazılı 10 kısa emir! O kadar da zor olmamalı, öyle değil mi?" diye alay ediyor.
"Peki, size son bir soru daha… Bunların kaç çocuğu var biliyor musunuz?“ diye sorup yine cevap beklemeden devam ediyor: "En az 7-8… Ama EN AZ! Normalde 10'dan fazla çocukları vardır. Evet, bunların anlayışına göre korunmak günah olduğu için bu zihniyet tavşan gibi çoğalıyor. Aslında normal, çünkü birçoğu için televizyon, sinema, her türlü modern hayat günah dolayısıyla tek eğlenceleri… Eeee,… korunmak da günah olunca…

Sigarasını içiyor Guy. Ben de söylediklerini düşünüyorum.
Yani, bu Ortodoks Musevilerin varlığından tabii ki haberdardım ve zaman zaman gördüklerim de olmuştu ama diğer Museviler ile aralarında bu kadar anlayış farkı olacağı hiç aklıma gelmemişti. Joseph'e bakıyorum o da Guy'ın söylediklerini tasdik edercesine başını sallıyor.

"Bakın," diyor Guy "Ben 3 yıl askerlik yaptım ve hâlâ yedekteyim. Bunlar ne kadar askerlik yapıyor biliyor musunuz, hiç! Hiç yapmıyorlar. Neden, çünkü onlar ÖĞ-REN-Cİİİİ! Kazık kadar adamlar, delikanlılıklarından itibaren, ölünceye kadar öğrenci. Vergi ödemez, askere gitmez, hiç bir şey üretmez, tek bildikleri 5000 yıllık bir din ve çocuk yapmak… Bunun sponsoru olan ben ve benim gibilere kimse 'sen bunu kabul ediyor musun’ diye sormuyor.
Ve en kötüsü de, bizim gibilere şimdilik sesleri çıkmıyor ama güç bunlara geçsin, hepsi şimdilik bize sallamakla yetindikleri parmaklarını gözümüze sokarlar ve onlar gibi yaşamadığımız için gözümüzü oyarlar.

Pazarın kenarından geçen geniş bulvarın adı Jaffa Caddesi. Pazardan ayrılan kalabalık, bu caddede dağılıyor. 900 bin nüfuslu Kudüs'te alışveriş ve eğlence açısından merkez vasfını hak eden bir yer varsa işte o da, bu caddedir. Belediye eski başkanı Nir Barkat şehre daha seküler bir kimlik kazandırmak istiyormuş. Geçen seneden beri belediye başkanı olan Sefarad Yahudisi Mosche Lion ise daha çok dinci kesime yakın.

Jaffa Caddesi‘nin ara sokakların birinde her köşesi eski kitaplarla dolu The Book Gallery adında küçük bir sahaf dükkanı var. Sahibi Mosche Bar 69 yaşında. Altı Gün Savaşı’nda Doğu Kudüs'ün işgalinde bulunmuş. "Ben Kudüs'te doğdum ve evet, şehrimin yüzü maalesef değişiyor." diyor ve devam ediyor: "Aslına bakarsanız bu kökten dindarların çoğalması işim için iyi, çok okuyorlar. Gerçi hep aynı kitapları okuyorlar ama o kitapları da defalarca alıyorlar. Ama onlarla yaşamak hiç de kolay değil. Herkese kendi hayat tarzlarını dayatıyorlar. Tramvayda ve otobüslerde bile kadın erkek ayrımı olsun istiyorlar, aynı sinagoglarda olduğu gibi."

Kökten dindarların sayısının artması yüzünden Mosche'nin bir çok arkadaşı şehri terketmiş bile. "Ama ben gitmem, burada ölürüm" diyor. Şehrin geleceği için çok iyimser değil "20 sene sonra burada daha fazla dinci olacak ama ben burada kalacağım, mücadeleme devam edeceğim. Kudüs çoğulcu bir şehir olarak kalmalı.

Eski Şehir

Dindarlar ve Para...

Eski Şehir

Dindarlar ve Para...

Belediye Durağı’nda inip yüksek surların kenarından Jaffa Kapısı’na kadar yürüyoruz. Heyecanlıyım. Kudüs'teyim ve az sonra 3 semavi din için önemli mabetleri göreceğim. Binlerce yıllık tarih, binlerce yıllık savaş, mücadele…

İseviler’e göre, Hz. İsa'nın çarmıha gerilip, tekrar dirildiği, Museviler’e göre Hz. Davut'un oğlu Sultan Süleyman'ın Yahve'nin adına ilk tapınağı yaptığı, Müslümanların ilk kıblesi ve Hz. Muhammed'in Mirac’a yükseldiği topraklar.

Jaffa Kapısı’ndan geçip surlar içinde kalan eski şehre giriyoruz. Dar sokaklar turist kaynıyor ve her turist grubu farklı renkli şapkalarla rehberlerini takip ediyor..
Kudüs hakkındaki bildiklerim, okuduklarımdan ve tabii ki seyrettiğim filmlerden ibaret. Hz. İsa'nın başında dikenli dallardan örülmüş taç nedeniyle kanayan alnı ve zincirli bilekleriyle, omuzlarında devasa bir çarmıh ile kendisiyle aynı kaderi paylaşan diğer tutsaklarla birlikte Romalı askerlerin kamçısı altında ölüme yürümesi…
En azından Hollywood olayı genelde böyle sunar… Günümüzde sokakların böyle bir yürüyüşe müsaade etmeyecek kadar dar olduklarını fark ediyorum.

İlk ziyaret edeceğimiz tarihi mekan, yolumuzun üstündeki Kutsal Kabir Kilisesi

Kutsal Kabir Kilisesi
Kutsal Kabir Kilisesi (Tarihi)

Kutsal Kabir Kilisesi, Hristiyan aleminin en kutsal mabedidir ve bu mabetten iki Müslüman aile sorumludur. Yani Hristiyan dünyasının İsrail’deki en kutsal mekanı, iki Müslüman ailenin gözetiminde bulunmakta.

Kilisenin yapımına M.S. 4. yy.’da başlanmış. 11. yy.'da, Fâtımîler döneminde yıkılmış.
Haçlı orduları 1099’da Kudüs'ü yeniden ele geçirdiklerinde, kiliseyi de yeniden inşa etmeye başlamışlar.
Kilise, Haçlı döneminden 19. yy.'a kadar sırayla Yunan Ortodoks Kilisesi'nin, Ermeni Apostolik Kilisesi'nin ve daha sonra da Roma Katolik Klisesi'nin gözetiminde bulunmuş.

19. yy.'dan sonra Etyopya Ortodoks, Kıpti Ortodoks ve Suriye Ortodoks Kiliseleri gözetimine girse de, bu kiliselerin yetkisi ilk üç kilisenin yetkisi kadar değilmiş.

Bu Hıristiyan kurumlar arasındaki rekabet, zaman zaman sürtüşmelere hatta silahlı çatışmaya kadar varabiliyormuş.
Kudüs'ün Müslüman hâkimiyeti döneminde, kilisenin gözetimi ile görevlendirilen ilk Müslümanlar Nuseybeh sülalesi olmuş. Nuseybeh sülalesi, soylarının Hz. Muhammed'in soyundan geldiğini iddia eder.

Haçlılar'dan sonra Sultan Selahaddin Eyyubi hâkimiyeti altında gözetim, tekrar bu sülaleye verilmiş. Sultan Selahaddin Eyyubi, kilisenin ikinci kapısını mühürleyip anahtarı Nusaybehlere teslim etmiş.

Nusaybeh sülalesinin anlatımına göre, sadece 16. yy‘da Osmanlı hâkimiyeti esnasında Judeh sülalesi ek olarak gözetimle görevlendirilmiş. Judah sülalesi ise bunun doğru olmadığı, sülalelerinin kilisenin gözetimi için ta Sultan Selahaddin Eyyubi döneminden beri görevlendirildiklerini iddia etmekte.

Günümüzde Judeh sülalesi kilisenin anahtarının koruyucusu, Nusaybeh ailesi ise kapı açma töreninin yöneticisi olarak görevi paylaşmaktalar. Böylece hiç bir Hristiyan kilise, bu mabed üzerine hak iddia edemiyor ve kilise tüm Hıristiyan cemaatler tarafından eşit derecede sahipleniliyor.

Hıristiyanlar, kilisenin Hz. İsa'nın mezarı üzerine inşa edildiğini iddia ediyor. Hatta son yıllarda kilisenin sadece Hz. İsa'nın mezarı üzerine değil, aynı zamanda da çarmıha gerildiği tepe 'Golgota'nın üzerinde olduğu iddiaları da var.

Yoğun bir güvenlik taramasından sonra nihayet kiliseye geçmemize müsade ediliyor.
Joseph'e bu kadar yoğun güvenliğin sebebini soruyorum, acaba özel bir durum veya tehdit mi var diye merak ediyorum.

"Burası Kudüs." diyor. "Kendi inancı hariç diğer inançların sahte olduğuna inanan, onlara yaşama hakkı tanımak istemeyen fanatik manyağın metrekare başına en çok düştüğü şehir.
Ara sıra bu manyaklardan biri, sadece nefret söylemiyle kalmayıp, diğer dinlerin mabetlerini ve inananlarını havaya uçurmak istediği için, yoğun güvenlik tedbirleri zorunlu bir hale geliyor.
Bu kendisinin herkesten daha çok dindar olduğunu düşünenler var ya…
Üç kutsal dinin hepsi de 'masum insanları öldürme' diye emreder.
Ama bunları birbirlerini öldürmekten alıkoyan, burada her gün katliam yaşanmasını engelleyen bu ilahi emir değil, meşruiyetini devletin kanunlarından, yani beşeri kanundan alan bu güvenliktir.
Çoğunun gözünü güvenlik korkutuyor.
Aksi takdirde burada kan gövdeyi götürür. Şimdikinden daha fazla şiddet olur.

Kilisenin kapısından içeriye girince, önümüzdeki kalabalık yüzünden ister istemez duruyor sonra kendimizi yavaş yavaş akan insan seline bırakıyoruz. Bir kaç adım sonra, önümüze yerde çerçeve içine alınmış bir taş çıkıyor.

Hıristiyanlar, çerçeve içinde, üstüne bir insanın yatabileceği büyüklükte olan bu taşın, Hz. İsa'nın naaşının yıkandığı musalla taşı olduğuna inanıyor..

Image

Gözlerimin önünde yaşanan sahneye bakıyorum ve birden kendimi yurdumun değişik yerlerinde gördüğümüz türbelerden birinde buluyorum; gördüğüm bu manzara bana o kadar tanıdık geliyor…

Taşın etrafında adeta kendinden geçmiş insanlar var ve taşa dokunabilmek için birbirlerini itip kakıyorlar. Daha sonra Polonya'dan geldiğini öğrendiğim orta yaşlı bir kadın, ağlayarak elindeki bez parçasını taşa sürüyor. Bir an aklımdan “Acaba temizlik görevlisi mi?“ diye geçiyor ancak, “Ama temizlik görevlisi olsa, ziyaretçilerin alınmadığı bir saatte çalışır veya acil durumlarda taşın etrafını kapatıp görevini ağlamadan yapardı.“ diye düşünüyorum. Kadın elindeki bezi uzunca bir sure taşa sürdükten sonra, biraz da etraftakilerin çekiştirmesiyle istemeyerek taştan ayrılıyor. Kalabalığın biraz kenarında, nisbeten tenha bir yerde soluklanıp, kendine geliyor, göz yaşlarını silip sakinleşiyor.

Merakıma yenik düşerek, takınabileceğim en kibar, en hassas tavırla kadına az once ne yaptığını soruyorum.
Elindeki benim bez parçası zannettiğim nesne, Polonya'daki zihinsel ve bedensel özürlü oğlunun atletiymiş.
Oğlunun derdine tıbbi bir çözüm bulunamıyormuş.

"Ama ben efendimizin (kastedilen Hıristiyan inancına göre Hz. İsa'nın bedeninde gövde bulmuş Tanrı, yani hem Tanrı, hem oğlu Hz. İsa) beni işiteceğinden eminim." diyor. Hz. İsa'nın musalla taşına sürdüğü atleti oğluna giydirdiğinde, sağlığının düzeleceğini umuyor.

Oğlunun atletini dikkatle katlayıp torbaladıktan sonra özenle içine koyduğu çantaya, kıyafetlerine, ayakkabılarına bakıyorum. Kadının varlıklı olmadığı, perişanlığı ve çaresizliği, her halinden belli.
Bu seyahati kimbilir hangi fedakarlıklara katlanarak yapmıştı…

İçimden, "Allah kimseyi çaresiz bırakmasın, hiç kimseyi evladıyla sınamasın." diye düşünüyorum.

Yine benzer çaresizlikler veya belki o kadar da ağır olmayan dertler nedeniyle türbelere akın eden yurdum insanı geliyor aklıma; ağaçlara bez parçaları bağlayan veya başka ritüellerle medet uman güzel milletim…
'Demek ki,' diyorum kendime 'sadece bizde yokmuş bu tür inanış.'

Devam ediyoruz.
Kilisenin içinde kapalı bir şapel var.
Arkeologlar o şapelin içinde yapılan kazılarla Hz. İsa'nın mezarına ulaşmayı umuyor ancak mezarın yeri henüz tespit edilememiş..
Kiliseyi yoğun kalabalığın izin verdiği ölçüde gezebiliyoruz.

Bir sonraki durağımız 'Ağlama Duvarı'…

Kutsal Kabir Kilisesi
Ağlama Duvarı (Tarihi)

Ağlama Duvarı’nın İbranice ismi ha-kotel ha-ma'arawi, yani Kudüs Tapınağı'nın batı cephesinden geriye kalan bölüm olduğu için Batı Duvarı anlamına geliyor. Kudüs Tapınağı JHWH'ye, yani Yahveh'ye inanan Musevilerin ikinci kutsal tapınağıdır. Yahveh ise Tanrı'nın Eski Ahit'te geçen adıdır.

Musevilerin Bet Ha-mikdai, yani “kutsal ev” dedikleri ilk kutsal tapınağı ise Süleyman Mabedidir. Yahudiler Filistin'e yerleşmeden önce, göçebe hayatı sürerken, ibadetlerini “mişkan” adı verdikleri seyyar tapınaklarda yapıyorlarmış ve Ahit Sandığı bu mişkanın “kutsallar kutsalı“ dedikleri bölümde saklanıyormuş.

Hz. Davud M.Ö.1000 yıllarında Kudüs'ü fethederek şehri Yahudilerin başkenti ilan etmiş ve hem ibadet etmek hem de Ahit Sandığı’nı saklayabilecekleri ve Tanrı'nın evi olarak görülebilecek görkemli bir mabed yapmaya karar vermiş. Ancak Tevrat'a göre Tanrı, tapınağın Davud tarafından yapılmasına karşı gelmiş ve bunu peygamber Natan vasıtasıyla Davud'a bildirmiş. Davud Tanrı'nın isteğine uyarak mabet yapmaya başlamamış ama oğlu Süleyman'a tapınağın yapılacağı yeri gösterip, planlarını vermiş.

Tapınağın inşasına Süleyman'ın hükümdarlığının 4., Musevilerin Mısır'dan çıkışının 480. yılında başlanmış. Tapınağın yapımı, yakınında bulunan kraliyet sarayı ve binalarla beraber 30 yıl sürmüş.
Süleyman Mabedi‘nin yeri Haram-i Şerif’in bulunduğu dağ sırtının orta bölümünde, yani bugün Kubbet'üs-Sahra'nın bulunduğu alanda olduğu tahmin ediliyor.

Kubbet'üs-Sahra'nın “dizinin dibinde“ denilecek kadar yakınında olan Ağlama Duvarı ise, Kudüs Tapınağı‘ndan kalan batı duvarı.
Birinci tapınak, yani Süleyman Mabedi, Babil kralı II. Nebukadnezar M.Ö. 586 yılında Kudüs'ü fethettikten sadece bir ay sonra yıkılmış. Nebukadnezar şehri fethettikten sonra Yahudileri esir almış ve özellikle toplumun önde gelenlerini Babil'e sürgüne göndermiş.

1. Pers İmparatorluğu olan Ahameniş İmparatorluğu'nun kurucusu Büyük Keyhüsrev ismiyle de bilinen II. Kiros, M.Ö.539’da Babil'i fethettikten sonra Yahudiler tekrar Kudüs’e dönmüş ve dönüşlerinden 10-20 yıl sonra ikinci tapınağın yapımına başlanmış. Eski Ahid'e göre Kudüs Tapınağı Süleyman Mabedi’nin temelleri üstüne kurulmuş, gerek mimarisi gerekse içinin süsleme ve döşemesi Süleyman Mabedi‘nden çok daha yalın tutulmuş. “Kutsallar Kutsalı“ bölümü, tapınağın ana salonundan sadece bir perde ile ayrılmış ve içinde eski tapınağın aksine cherublar (Hıristiyanlığa ve Museviliğe göre melek, melaike) tahtı bulunmuyormuş. Ayrıca eski mabette olduğu gibi içeriyi 10 şamdan değil menora olarak adlandırılan 7 kollu tek şamdan aydınlatmaktaymış. Menora'nın Museviliğin simgelerinden biri olmasının tarihçesi, o günlere dayanmakta.

Romalılar M.S. 70 yılında Kudüs'ü fethettiklerinde Yahudilerin son ana kadar savundukları mekan, bu tapınak olmuş. Bütün Kudüs'ü fethettikten sonra en sonunda tapınağı da almayı başaran Romalılar, mabedi kundaklayarak yerle bir etmişler.

Burada da güvenlik had safhada.
Güvenlikten sonra önümüze taşlar kaplı geniş bir meydan çıkıyor. Meydanın diğer tarafında 57m genişliğinde, 18 m yüksekliğinde kalın, kaba taşlarla örülmüş meşhur 'Ağlama Duvarı'.

Duvarın önünde herkesin film ve resim karelerinden tanıdığı manzara; duvara dokunan, yüzleri duvara dönük ileri geri sallanan, çoğu ayakta, bazıları oturan erkekler kendilerini ibadetlerine vermişler.
Ve evet, kimisi de ağlıyor.
Ağlama Duvarı’nın önünde hiç kadın olmadığını farkediyorum. Daha sonra Joseph'ten kadınlar için olan bölümün ayrı olduğunu öğreniyorum.

Duvara doğru ilerlerken yanımıza bir görevli yaklaşarak, içinde kağıttan yapılmış kipalar olan bir sepet uzatıyor ve aksanlı bir İngilizce ile, “lütfen başınıza takın" diyor. Diğer yandan da bizim İngilizce bilmeme ihtimaline karşı, elini başına götürerek işaretle ne yapmamız gerektiğini gösteriyor.
Alman arkadaşım ve ben birer kipa alıyoruz. Görevli takmamızı beklemeden uzaklaşıyor.
Joseph, "Erkeklerin Ağlama Duvarı'na başları açık yaklaşması yasak" diyor.
Aklıma, Sultan Ahmet Camii'ni görmek isteyen turist kadınlara girişte tülbent verilmesi geliyor.

Ve birden İlker Başbuğ'un Ağlama Duvarı önünde çekilen o meşhur fotoğraflarını hatırlıyorum.
Hani İlker Başbuğ'un güya Yahudi olduğunu kanıtlamak için sosyal medyaya sızdırılan fotoğraflar…
Adam benim gibi gelmemiştir ya buraya“ diye düşünüyorum. “Ne de olsa resmi bir ziyaretti ve dolayısıyla onu İsrail'de devlet adına karşılayan yetkili her kimse, ona kağıttan kipa değil, doğru olanı yaparak, doğru dürüst, kaliteli bir kipa vermiştir. Demek ki bütün olay bundan ibaretmiş.
Sosyal medya çağında algı yönetimi bu kadar kolaymış meğer, özellikle cahil toplumlarda.
Sonra hafiften gülümsüyorum, “Benim kipalı bir fotoğrafım şimdi internete düşse, ayıkla pirincin taşını… Ne kadar arkadaşım varsa hepsi bana sataşır.

Etrafı inceliyorum.
Ağlama Duvarı, önünde ibadet edenlerle birlikte çok yaygın olan bir görüntü.
Özellikle duvarın önünde geleneksel dini siyah kıyafetlerle ibadet eden Ortodoks Yahudiler yer alıyorsa, fotoğraf ne zaman çekilmiş olursa olsun, izleyenin gözünde yüzyıllar öncesine ait, mistik, tarihi bir hava uyandırır.

Image
Arkamı dönüp baktığımda, o tarihi, mistik havadan eser kalmadığını farkediyorum.

Görüntü, herhangi bir Ortadoğu kentinin varoşlarındaki bir mahalle gibi vasat ve çirkin. Karşıda bulunan taş binaların duvarlarında berbat reklam yazıları ve çanak antenler bulunuyor. Sadece çamaşırların kuruması için gerilmiş ipler eksik…

Günümüzde Haram-ı Şerif civarında hâlâ arkeolojik arıştırmalar yapılmakta. Kökten dinci Museviler, Kubbet'üs Sahra ve Mescid-ı Aksa'nın Süleyman Mabedi'nin kalıntılarının bulunmaması için inşa edildiğini iddia ederler ve bu arkeolojik kazılar esnasında birinci tapınağa ait bir şey bulunursa, Müslümanların bu mabedlerini yıkacakları şeklinde tehditte bulunuyorlar.

Dünyanın yüzölçümü 510 milyon km².“ diye geçiyor içimden. “Bunun yaklaşık 150 milyon km²'si kara. Bunun ne kadarı insanlara yaşam alanı olarak kullanılabilir bilmiyorum ama milyonlarca km² toprak ve 3 büyük kutsal dinin de çıkış noktası bu coğrafya… Ve bu da yetmiyormuş gibi, neredeyse aynı m²'de birbirlerinin mabedleri üstüne kendi mabedlerini yapmışlar.

Düşününce insana tuhaf gelen bir çok başka noktalar da var. Mesela gerek Süleyman Mabedi'nin ve gerekse Kudüs Tapınağı'nın yıkımı ile Müslümanların hiçbir ilgisi yok. Nasıl olabilir ki, olayların biri Hz. Muhammed'den 1100 yıl önce, diğeri ise yaklaşık 600 yıl önce gerçekleşmiş. Üstelik Ağlama Duvarı'nı kazı ile ortaya çıkarılmasını ve Musevilerin, onlar için derin tarihi ve dini mana taşıyan yerde ibadet edebilmelerini sağlayan da Kanuni Sultan Süleyman; ama yine de “Müslümanların kutsallarını yıkarız” diye tehdit ediyorlar.

21. yy.'dayız, insanlık uzaya uçabiliyor, maddenin ışık hızı ile hareket etmesini sağlamak için harıl harıl çalışıyor, negatif sürat üzerine deneyler yapıyor, Cern'de, bir dağın bilmem kaç metre altında antimaddenin varlığının pratik kanıtını araştırıyor ve hatta uzaydaki kara deliklerin bile resmini çekebiliyor ama milyarlarca insan için kutsal olan bir kaç yapıtın yıkılmadan bir arada var olmalarını herkesin kabullenmesini sağlayamıyor…

Ağlama Duvarı'ndan ayrılıp Mescid-i Aksa'ya doğru geçiyoruz. Kubbet'üs Sahra ve Mescid-i Aksa'nın bulunduğu meydana girişimizi yine güvenlik engelliyor. Karşımızda, diğer kutsal mekanlarda da olduğu gibi, Robo-Cop kılıklı bir polis, girişin yasak olduğunu, turistlere sadece haftada bir kere, Çarşamba günleri saat 7:00 ile 9:00 arası ziyaretin müsade edildiğini söylüyor.

Ben onca yolu gelip, diğer dinlerin kutsal mabedlerini görüp de kendi dinimin kutsallarını ziyaret edemeyeceğime üzülürken, Günther, başında kipası olan Joseph'e ve bana fırsat vermeden, öne çıkarak polisle tartışmaya başlıyor. Almanya'dan geldiğimizi, sadece bugün Kudüs'te olabileceğimizi, Çarşamba‘ya kadar kalamayacağımızı (Perşembe günündeyiz) oldukça bir ısrarlı tavırla polise açıklamaya çalışıyor. Arkadaşımızın ağzı oldukça iyi laf yapmasına rağmen, ne söylerse söylesin, bir kere kırmızı kartı çıkarmış hakeme protesto eden futbolcuların çabası kadar nafile olduğu, polisin her halinden belli. Biz her ne kadar arkadan kendisine "Artık yapılacak bir şey yok, gel…" desek de, o ısrarcı. O zamana kadar çok sakin kalan polisin yavaş yavaş gerilmeye başladığını hissediyoruz ve nihayetinde sakin ama çok kararlı bir şekilde diyor ki: "Israrcı olmanız bir şey değiştirmez. Turistler için ziyaret zamanı Çarşamba günleri, diğer zamanlar sadece Müslümanlar girebilir!"

Polisin bu sözleri benim pür dikkat kesilmemi sağlıyor. O zamana kadar polisle tek kelime konuşmamışken, "O zaman ben girebiliyorum." diyorum.
Polis olayın değişmesini değerlendirmeye çalışıyor ve bana "Ama arkadaşınız sizlerin Alman olduğunu söylemişti." diyor.
Hazır elime geçen kutsal mekanlara girme fırsatını polise "Türk'üm ama Müslüman Almanlar da var..." ukalalığı yaparak kaçırmak istemediğimden, "Hayır, arkadaşım Almanya'dan geldiğimizi söyledi, aramızdaki tek Alman kendisi. Ben Almanya'da yaşayan bir Türk'üm ve Müslümanım." diyorum.

Polis bir adım geri atıyor, başını hafiften yana eğerek bize dikkatlice bakıyor. Söylediklerimin gerçek mi yoksa içeriye girebilmek için onu kandırmaya mı çalıştığımı anlamaya çalıştığı belli.
Bir an aklıma içinde bulunduğumuz durumun onun gözünden nasıl göründüğü geliyor. Karşısında 3 adam birinin kafasına kipa var, Musevi olduğu bariz belli, diğeri Alman, biri de Müslüman Türk…
Bir Alman (Hıristiyan), bir Yahudi ve bir Müslüman (Türk) bir gün…“; aslında böyle veya benzeri cümlelerle fıkralar başlar. Yani durum şaka gibi…

Polis bana gayet sakin kimliğimi soruyor ve ben gururla kapağında Ay-Yıldız bulunan pasaportumu uzatıyorum. Diğer iki arkadaş da yeni gelişmeyi susarak şaşkınlıkla seyrediyorlar.
Polis pasaportumu inceledikten sonra bana "bir dakika..." diyor ve arkasında bulunan perdeye doğru İbranice sesleniyor. Bir müddet sonra perdenin arkasından geleneksel kandura giymiş bir Arap çıkıyor ve polisle konuşmaya başlıyorlar. Polis kafası ile bana işaret ederek bir şeyler diyor ve pasaportumu Arap'a veriyor, Arap bunun üzerine bize dönüp Alman ve kippalı Musevinin yanında duran beni tepeden tırnağa inceliyor.

'Bir Alman, bir Yahudi ve bir Müslüman bir gün…' diye geliyor yine aklıma ve içinde bulunduğum durumun sürreal komikliğinden kendi kendime gülümsüyorum.
İbraniyece bilmiyorum ama ses tonlarından polisin "Bu adam Müslüman olduğunu iddia ediyor." dediğini ve Arap'ın da "Hadi canım, yeme beni…" diye cevap verdiğine veya aralarında benzeri cümlelerin geçtiğine eminim.

Nihayet Arap elinde pasaportumla bana geliyor ve çok kötü bir aksanla konuştuğu İngilizce ile, "demek sen Müslümansın, öyle mi?" diye soruyor:
Ben kendimden emin, "Elhamd-ü l'illah, evet" diyorum.
Arap, gözlerime bakarak, "O zaman El Fatiha'yı oku." diyor.
Bir an şaşırıyor ve karşımdakine, "Şaka mı yapıyorsun?" diye soruyorum.
"Neden şaka yapayım?" diye cevap veriyor bana. Kendisinde bir yalancıyı suç üstü yakalamış olmanın keyfini sezer gibiyim.
"Sence Müslüman olmayıp El Fatiha'yı ezbere bilen yok mudur? Bu mu yani imanın ispatı, Fatiha'yı ezbere bilmek mi?" diye devam ediyorum.
Sıkılmış bir ifadeyle, "Fazla lafa gerek yok, Mescid-i Aksa'yı gömek istiyorsan El Fatiha'yı oku." diyor.
İçimden “La havle“, ağzımla besmele çekip başlıyorum Elham'ı okumaya. “…İyyâke na'budu ve iyyâke neste'în……..“ derken, Arap, bütün şüpheciliğini üstünden atıp, kollarını açarak bana doğru geliyor, duayı bitirmeme fırsat vermeden kucaklıyor ve sanki 40 yıl görmediği arkadaşını görmüş gibi, en cana yakın ses tonuyla yarı İngilizce, yarı Arapça, "Welcome kardaş, welcooome, elhamd'ü l'illaaaah, welcome…" diyerek koluma giriyor ve beni kendisinin de arkasından çıktığı perdeye doğru götürüyor.

Bir yandan yanımdakiyle beraber yürüyor, diğer yandan da arkamı dönüp arkadaşlarıma bakıyorum. Onların da benimle beraber arkaya doğru gelmek istediklerini görüyorum ama polis, "Hayır,"diyor ve eliyle köşedeki çay ocağını göstererek "arkadaşınız girebilir ama siz şurda oturun ve onu beklerken bir çay için."

Perdenin arkasında üstüm aranıyor ve güvenlikten geçiyorum. Turistler olmadığından, içeriye çabuk girebiliyorum. Beni arkaya götüren Arap rehber isteyip istemediğimi soruyor, gerek olmadığını söylüyorum.

Merdivenlerden yukarı çıktıktan sonra karşımdaki meydanın ortasında dünyaca meşhur altın rengi kubbesi ve sekizgen mimarisi ile Kübbet'üs Sahra'yı buluyorum. Durup gördüğüm manzarayı seyretmek istiyorum. Resim veya film değil, Kubbet'üs Sahra bir kaç adım ötemde. Maalesef manzaranın tadını fazla çıkaramıyorum. 20'li yaşların sonunda bir Arap yanıma gelip bir şeyler söylüyor. Arapça anlamadığımı söylediğimde kötü bir İngilizceyle devam ediyor, rehber isteyip istemediğimi soruyor.

Görevliye de söylediğimi, istemediğimi tekrar ifade ediyorum.
Ben sanki istemediğimi söylememişim gibi devam ediyor, “…şuranın tarihi şöyle buranın tarihi böyle…
Birkaç kez sözünü kesmeye deniyorum ama o umursamadan muhtemelen anlamadığı ama ezberlediği İngilizce metni, okumaya devam ediyor.
Bakıyorum olmuyor, onu incitmeden ama kararlılığımı belli edecek kadar sert bir şekilde kolunu tutuyorum. Şaşırıp bana baktığında "Rehber falan istemiyorum. Zaten fazla vaktim yok, dışarıda bekleyenim var. Beni rahat bırak, ben mekanları görüp, namaz kılıp gideceğim."

Ben öyle kesin konuşunca, "Tamam" deyip, uzaklaşıyor. Ben de, gerçekten beni rahat bırakacağını düşünecek kadar saf olduğum için, 'kurtuldum' diye seviniyorum…

Meydanı geçip Kubbet'üs-Sahra'ya giriyorum.

Kutsal Kabir Kilisesi
Kubbet'üs Sahra (Tarihi)

Kubbet'üs-Sahra günümüzde bildiğimiz mimarisi ile Emevi Halifesi Abdülmelik bin Mervan devrinde 687-691 yıllarında inşa edilmiş. Yine aynı halife Kubbet'üs Sahra'nın yanında olan ve Mescid-i Aksa adı verilen Ömer Camii’ni inşa ettirmeye başlamış.

1099'da Birinci Haçlı Seferleri sonunda Hıristiyanlar Kudüs'ü aldıktan sonra Kubbet'üs-Sahra Augustiner tarikatının kaşiflerine verilmiş, onlar da binayı, tepesine haç dikip, kiliseye çevirmiş. Kubbet'üs-Sahra'nın yanında olan Mescid-i Aksa da Tapınak Şövalyelerine üs olarak hibe edilmiş.

1187'de Selahaddin Eyyübi Kudüs'ü tekrar fethettikten sonra Hıristiyanların bu iki mabete yaptığı değişikliklikler kaldırılmış.
Bölge Yavuz Sultan Selim döneminde Osmanlı topraklarına katılmış.

Kanuni Sultan Süleyman Kubbet'üs-Sahra’yı köklü şekilde tamir ettirmiş, binanın dış cephesini çinilerle kaplattırmış. Sonra gelen bir çok padişah Kubbet'üs Sahra'ya çok önem vermiş ve gereken tadilatı ve dönemin en gösterişli süslemelerini esirgememişler.

Kapı eşiğinden içeri bakınca, Türkiye'den alışkın olduğumuz camilerden biri gibi görünüyor. İç süslemelerde Memlük ve Osmanlı tarzı hemen kendini belli ediyor. Yapıta dışardan baktığımda resimlerde gördüğümden daha küçük olduğu izlenimini, içerisi de doğruluyor. Yerler seccade motifli halı döşeme, kubbenin etrafınını oluşturan çatı, mermer sütunlar tarafından taşınmakta. Sütunlar sayesinde dış duvarlarla sütunların arasındaki alan, koridor gibi duruyor. Minber girişin sağ tarafında kalıyor. 

Kubbeye doğru yaklaşınca kubbenin tam altında, yere gömülü en geniş yeri 18m, en dar yeri ise 13m boyutlarında, kendisine kutsiyet atayan bir çok rivayetin kaynağı olan Muallak Taşı görünüyor.

Bir çok inanışa göre Hz. Adem cennetten kovulduktan sonra dünyaya tam bu taşın üstüne düşmüş. Hz. İbrahim, oğlu İsmail’i Allah'a kurban etmek için bu taşın üzerine yatırmış. Ayrıca dinimize göre Miraç gecesi Hz. Muhammed israya çıkmadan önce Mescid-i Aksa'da namaz kılmak için bineği Burak'ı tapınak tepesinin tam altındaki bu kaya parçasına bağlamış akabinde Miraca yükselmiş. Anlatılana göre peygamber göğe yükselirken Hacer-i Muallak olarak da adlandırılan Muallak Taşı da onunla beraber göğe yükselmiş ancak peygamberin „Dur!“ emri üzerine durmuş ve havada asılı kalmış.

Muallak TaşıMuallak Taşı'nın altının boş olduğu ve aslında havada durduğu İslam aleminde sıkça rastlanan bir rivayettir. Hatta orta çağda taşı havada dururken gördüğünü iddia eden Müslüman ve Yahudiler olmuş.

Muallak Taşı'na kutsiyet atfeden söylentiler sadece bu kadardan ibaret değil. Mesela yine başka bir rivayete göre, Hz. Süleyman ölümünden önce asasını bu kayaya dayamış ancak tahta kurdu asayı yemeye başlayınca cinleri Hz. Süleyman'ın öldüğünü fark etmiş ve korkup kaçarken taşı yere bırakmayı unutmuşlar… Kayanın havada durduğu iddiası bilimsel açıdan mümkün olmamakla beraber, günümüzde bu söylentinin İslamiyet dışı olduğunu ve iddianın İslamiyetin başlangıcından çok sonraki bir tarihte dini hüviyet kazandığını savunan bilim insanları var.

Musevilerin “Başlangıç Kayası“ olarak adlandırdıkları bu taş, sadece Müslümanlar için değil, Museviler ve Hıristiyanlar için de kutsal.

Yahudiler, bu taşın Süleyman Mabedi’ndeki Kutsalların Kutsalı bölümünün ortasında bulunduğuna inanırlar. Yani inançlarına göre Ahir Sandığı muhtemelen Muallak Taşı'nın üzerinde muhafaza ediliyormuş. Onun için Muallak Taşı Yahudilerin ilk kabesidir.

Hıristiyanlığa göre ise, Mesih, kıyametten önce dünyaya gelip, insanları bu taşın üstünde hak dine davet edecekmiş.

Dinlerin gizeminden uzaklaşıp, tarihin derinliklerine baktığımızda, Kudüs M.S. 636 yılında Halife Ömer döneminde Sasaniler Devleti ile yapılan savaşlar esnasında ilk kez Müslümanların eline geçmiş. Bugün Tapınak Tepesi veya Harem-i Şerif olarak adlandırılan bu alan, o tarihlerde yıkıntılarla doluymuş ve hatta Hıristiyanlar döneminde kısmen taş ocağı veya çöplük olarak kullanılmaktaymış. Halife Ömer önce alanı temizlettirmiş sonra üstüne Sahra Mescidi adıyla, peygamberin Medine'deki mescidine benzer, kamıştan namazgah tarzında bir mescid yaptırmış ve 10 bin Müslüman ile beraber namaz kılmış. Böylece Süleyman Mabedi’nin yıkımından 444 yıl sonra, bu tepede tekrar ibadet yapılmış. 

Dışarıya çıkıp şadırvanda abdest aldıktan sonra tekrar içeriye giriyorum ve 11 basamaklı ufak bir merdivenden Muallak Taşı'nın içinde bulunduğu mağaraya inip ibadetimi yapmak istiyorum. Birden kurtulduğumu zannettiğim Arap yanımda beliriyor ve bana tespih vermek istiyor. Teşekkür edip gerek olmadığını söylesem de, satılık olmadığını söyleyerek ısrar ediyor. “Tesbihi alırsam beni rahat bırakır” düşüncesiyle tespihi alır almaz "Tespih satılık değil ama Mescid-i Aksa için bağış yaparsan kabul ederiz." diyor. Sırf bu ısrarcı insandan kurtulmak için bağış yapıyorum. Yüzünde bağış miktarını beğenmediğini gösteren bir ifadeyle geri çekiliyor ve nihayetinde namaza durabiliyorum.

İbadeti bitirip Mescid-i Aksa'ya geçmek için hareket ettiğimde adam yine hemen yanımda beliriyor. Bu defa elinde Kur'an-ı Kerim var ve yine aynı yöntemle bana Kur'an-ı Kerim'i vermek istiyor. Ben tekrar gerek olmadığını söylüyorum ve yukarıya çıkmak için merdivenlere doğru ilerliyorum. O ise arkamdan geliyor ve Kur'an‘ı Mescid-i Aksa'da okumam için vermek istediğini, satılık olmadığını, istersem hatıra olarak bende kalabileceğini söyleyerek ısrar ediyor. Ben yine istemediğimi söyleyince bana, Mescid-i Aksa'da okunan Kur'an'ın Tanrı katında kaç kat daha sevap olduğuna dair vaaz vermeye başlıyor. Bu esnada dışarıda meydanda Mescid-i Aksa'ya doğru yürürken duruyor ve "Seni bilemem ama benim için kutsal bir mekandayız. Beni rahat bırak, bana burada kötü konuşturma." diyorum.

Bu sefer gerçekten sinirlendiğimi ve benden bir şey koparamayacağını anlıyor ve suratı pazarlamacıların sahte cana yakınlığından küstah bir ifadeye değişiyor. Yanımdan ayrılırken, "Verdiğin bağıştan cimriliğin belli oluyor…" diye sitem ediyor.
"La Havle…" çekip Mescid-i Aksa'ya doğru devam ediyorum.

Kutsal Kabir Kilisesi
Mescid-i Aksa (Tarihi)

Bugünkü ismi ile Mescid-i Aksa (Türkçe: En uzak mabed) olarak bilinen cami, tarih boyunca değişik isimlerle anılmış. Bunların içinde en bilinen diğer iki isim ise, Beyt'ül Makdis (mukaddes) ve “bereketli kılınmış, temiz ve kutsal“ anlamında olan el-Beyt'ül Mukaddestir.

'En uzak' ifadesi Kur'an-ı Kerim'de İsra Suresi'nin 1. ayetinden kaynaklanır.
Yapının ilk inşa tarihi tam olarak bilinmemekle birlikte, nakledilen bazı hadislerden Kabe'nin yapımından 40 yıl sonra yani Hz. Adem döneminde inşa edildiği tahmin edilir.
Mabedin geçmişiyle ilgili bir çok gizemli rivayet var. Örneğin gerek Kabe'nin gerekse Mescid-i Aksa'nın melekler tarafından inşa edildiği rivayeti, bilimsel açıdan çok destek bulmasa da, halk arasında ısrarla gündemde kalmış durumda.

Bazı din tarihçilerine göre, Kabe'yi Hz. Adem, Mescid'i Aksa'yı oğulları Şît ve Nuh inşa etmişken, başka kaynaklar Mescid-i Aksa'nın Yebûsîlerin döneminde Kudüs'e hicret eden Hz İbrahim tarafından yapıldığını söyler. Hatta Mescid-i Aksa'yı çeviren surlarda hâlâ Yebûsîler'den kalma kalıntıların olduğunu iddia edenler var.

Daha sonra Kudüs Firavunların yönetimine geçmiş ve M.Ö. 995 senesinde Hz. Davud ve İsrailoğulları tarafından fethedilmiş. Şehir genişletilirken Hz Davud Mescid-i Aksa'yı imar etmiş, Hz. Davud'un ölümünden sonra oğlu Hz. Süleyman mescidi ikinci defa yenilemiş.

Bizans kralı I. Jusitnianus M.S. 530 senesinde Tapınak Tepesi’ne Kutsal Meryem adına bir kilise yaptırmış. Bu kilisenin bugünkü Mescid-i Aksa'nın alanında yer alıp tam olarak bilinmiyor. M.S. 614 yılında Kudüs Sasaniler tarafından fethedilince bu kilise yıkılmış ve Bizanslılar 628 yılında Kudüs'ü tekrar fethettikten sonra harabe olarak kalmış.
İslamın 2. halifesi Hz. Ömer 638 yılında Kudüs'ü fethedince bugün Mescid-i Aksa'nın bulunduğu alana tahtadan bir cami yaptırmış.

Abdülmelik 691 yılında Kubbet'üs Sahra'nın inşası bittikten sonra tahtadan camiyi yıktırarak taştan cami yaptırmaya başlamış. Kuzey Mısır'da bulunan eski tarihi kayıtlarda, yapımın 706-717 yıllarında gerçekleştiği belgeleniyor.

Yavuz Sultan Selim Memlükleri Suriye‘de yenip, Kudüs'ü fethettikten sonra Kudüs 401 sene, yani 1917'e kadar Osmanlı hâkimiyetinde kalmış ve şehrin zaten varolan önemi Osmanlı idaresinde daha da artmış.

Osmanlı ilerleyen dönemlerde Kudüs'ü doğrudan İstanbul'a bağlı bir mutasarrıflık haline getirerek şehire Kudüs-i Şerif ismini vermiş. Bu dönemde Mescid-i Aksa'da büyük yapısal değişikliklere gidilmemiş, sadece onarım yapılmış ama Haram-ı Şerif bölgesinde ciddi yatırımlar yapılmış.

Bunların en önemlisi, Kanuni Sultan Süleyman'ın döneminde bugün Aksa Harem Bölgesi’nin sınırlarını oluşturan ve bir kısmı Aksa'nın surları olan yaklaşık 3200 metre uzunluğunda, 12-13 metre yüksekliğinde olan ve 300 sene boyunca yıkık bırakılan surların yeniden inşa edilmesidir. Bugün üzerinde 24 burç bulunan surların Amud, Esbat, Meğâribe, Nebi Davud, Halil ve Sahire olmak üzere yedi ana kapısı vardır. Bu kapıların bir kısmı, Mescid-i Aksa'nın kapıları rolü de görür. Genel olarak Harem-i Şerif bölgesine, yani bugünkü adıyla Tapınak Tepesi'ne çok önem gösteren ve minare, kubbe, sebil, kuyu ve sarnış gibi bir çok mimari eklemeler katan Osmanlı, Mescid-i Aksa'ya da bir çok sefer onarımda bulunmuş.

Osmanlı döneminde Harem-i Şerif'de yapılan bu tamirat, yenileme ve eklemelerin, devlet hazinesine ciddi yük oluşturduğunu savunan uzmanlar var.

22 Ağustos 1269 Perşembe sabahında 'Tanrı'nın Kilisesi' isimli tarikata mensup fanatik Hıristiyan Denis Michael Rohan adlı saldırgan, Mescid-i Aksa'yı kundaklama girişiminde bulunmuş. Rohan ifadesinde, Zekeriya Kitabı'nda Tapınak Tepesinde olduğu belirtilen Süleyman Tapınağı'nın yeniden onarılmasının önünü açmak istediği amaçlı, çünkü Süleyman Tapınağı'nın onarılması Mesih'in dönüşünü hazırlayan yol olduğuna inandığı için Mescid-i Aksa'yı kundakladığını kundakladığı belirtilmiş. Bu saldırıda Mescid-i Aksa'daki Kıble Mescidi'nin doğu bölgesindeki kiriş tamamen yıkılmış, Selahaddin Eyyubi'nin camiye yerleştirdiği tarihi minber yanmıştır.

Caminin içinde bir köşeye gidip oturuyor ve camiyi inceliyorum.

Asıl mimarisi her ne kadar Osmanlı'dan çok önceye dayansa da bütün bu tadilat ve yenilemeler sayesinde, Mescid-i Aksa'da bariz bir şekilde Osmanlı sanatı göze çarpıyor.

Dikkatle incelendiğinde, farklı dönemlerin dokunuşlarını görmek mümkün. Türkiye'de değişik yerlerde bulunan tarihi camilerden pek farkı olmayan, yaklaşık 80m x 50m ölçümünde dikdörtgen bir yapı, içerisi mihraba dik yedi nefli. Mescidin bütün kemerleri alttan kalem işi süslemeli tahta levhalarla kapatılarak gizlenilmiş çift kirişlerle birbirlerine bağlanmış. Nefleri ayıran kemerler korint tarzı başlıklı sütunlara oturtulmuş. Kemerlerde Haçlı Seferlerinden kalma gotik unsurlar mevcut.

Uzunca bir sure oturup mekanın tarihi havasını içime sindirdikten sonra kalkıp ibadetimi yapıyor ve tekrar dışarıya çıkıyorum. Dışarda tekrar Mescid-i Aksa'dan Kubbet'üs Sahra'ya, Kubbet'üs Sahra'dan Mescid-ı Aksa'ya doğru bakıyor, görüntüyü hafızama kazımaya çalışıyorum.

Kim bilir bir daha gelebilecek miyim, gelirsem nasip ne zamana?

İslamiyet'in bu iki mabetini kapsayan alanı tekrar dolaşıp, sütunları, minareleri, şadırvanları tekrar inceleyip, resimlerini çekip, geldiğim kapıya doğru yöneliyorum. Kapıya yaklaştığımda beni 'cimri' bulan Arap gözüme ilişiyor, bana ters ters bakıyor ve sonunda hiçbir şey söylemeden başıyle samimiyetsiz bir selam veriyor. Ben de onu selamlamaktan hiç de mutlu olmadığımı belli ederek aynı şekilde gönülsüzce selamını alıyor ve alanı terk ediyorum.

Kapıdaki polis bizim Alman arkadaşa laf anlatmaya çalışırken üstüne çöken gerginliğini atmış. Beni görünce kibar bir şekilde ilerdeki çay ocağını göstererek, "Arkadaşlarınız orada bekliyor, güle güle…" diyor. Ben de kendisine iyi günler diliyor ve arkadaşlarımın yanına gidiyorum. 

Joseph en önemli kutsal mekanları gördüğümüzü ama istersek bizi eski şehirde biraz daha gezdirebileceğini söylüyor. Alman arkadaş ve ben memnuniyetle kabul ediyoruz. Onlar kalkmaya hazırlanırken ben, “Siz içtiniz ama benim de bir çay içmeme müsade eder misiniz?" diye sorduğumda arkadaşlarımın suratlarının ekşidiğini görüyorum. Alman arkadaş kalkıyor ve bana kısık sesle "İç ama burada içme." diyerek gözlerinle masada bir kere yudumlayıp geri bıraktıkları için neredeyse dolu iki çay bardağını gösteriyor ve "Sıcak bulaşık suyu…" diyor. Beni beklerken hesabı çoktan ödedikleri için, kimseyle konuşmadan dışarıya çıkıyoruz.

[Burada kısa bir not ekleyeyim:
Yazımda okuduğunuz ‘çay‘ bizim Türk çayı değil. Anladığım kadarıyla İsrail’de, diğer Ortadoğu ülkelerinde olduğu gibi, daha ziyade kahve içiliyor. Dolayısıyla bahsettiğim çay bizim güzel demleme Karadeniz çayımız değil ama sallama poşet çay da değil. Nasıl yapıldığını açıkcası anlayamadım. Ama tadını beğendiğime de denk geldim, arkadaşlarımın ifadesiyle sıcak bulaşık suyuna da.]

Joseph anlatıyor:
Eski Şehir mahalle mahallere ayrılmış bir halde. Her din ve hatta her Hıristiyan mezhebinin kendi mahalleleri var. Müslüman, Musevi mahallesi, Katolik Hıristiyan, Arami Ortodoks Hıristiyan mahalleleri… Mahalleler arasında herhangi bir engel yok, bir mahalleden diğerine rahatlıkla gidebiliyorsunuz ama dini cemaatler kendi mahallelerinde kutuplaşmış durumdalar.

Müslüman mahallesindeyiz, dar bir sokakta turistik hediyelik eşya satan bir dükkan görüyorum. Vitrininde değişik ürünler sergilemiş, Arapça yazılı eşarp olduğu gibi İsrail bayrağı motifli kaşkollar da var. Aynı şekilde fincanlar, bardaklar… Turistlerin aldığı tipik hediye ürünleri işte. Ama bir şey dikkatimi çekiyor, her ürünün İsrail (Musevi) motiflisi olduğu gibi, Arap (Müslüman) ve Hristiyan motifleri ile süslenmiş olanları da var. Ayrıca hem Ağlama Duvarı'nın hem Kubbet'üs Sahra ve Mescid-i Aksa'nın ve hem de Kutsal Kabir Kilisesii'nin maketleri mevcut.
Biz vitrine bakarken dükkandan bir Arap çıkıyor ve tipik esnaf davranışıyla, bizi içeriye çay içmeye davet ediyor.

Biz bir şey almayacağımızı söyleyerek teşekkür edip davetini kabul etmiyoruz ama ben adama "Bu dükkanlar özel mi yoksa Turizm Bakanlığı veya benzeri bir kurumla anlaşmalı mı?" diye soruyorum.
Adam soruma şaşırarak, “Burası benim dükkanım." diyor.
"Peki," diye devam ediyorum, "ne satacağınıza siz mi karar veriyorsunuz, yoksa her hangi bir resmî kurum tarafından belirlenen ve sizin uymanız gereken bir 'ürün listesi' var mı?"
Adamın hâlâ sorunun nereye varacağını anlamadığının farkındayım.
"Hayır" diyor, "dükkan benim dükkanım yani mal sahibiyim ve ne satacağıma ben karar veririm." Sonra Joseph'in başındaki kippayı fark ederek ona laf duyurmak istercesine elinle dükkanın üstüne bulunan balkonlu daireyi göstererek devam ediyor, "Bu dükkan da benim, bu ev de ve kimse beni zorla buradan çıkaramayacak!"

Şimdi de adamın neyi kastettiğini anlamayan benim.

"Sizi zorla çıkarmak isteyenler mi var?" diye soruyorum.

Image

Adam sokağın hemen karşı tarafındaki binanın üst katlarındaki, balkon ve duvarları İsrail bayrağı ile süslü daireleri işaret ediyor. "Onlar…" diyor "gelip zorla bizim semtimize yerleşiyor, bizi buradan kovmak istiyorlar, evlerimizi dükkanlarımızı elimizden alıyorlar. Böyle devam ederse Müslümanlar Kudüs'ü kaybedecek."

Adama bakıyor, şaşkınlığımı gizlemeden soruyorum; "Kaybede-CEK mi? Yani çoktan kaybedildiğinin farkında değil misiniz?"
Adam tam itiraz edecekken devam ediyorum: "Müslümanlar Kudüs'ü 1917'de kaybettiler."

Orta yaşlarda Avrupalı bir çift dükkanda ürünleri inceliyor. Bizim bir şey almayacağımızı anlayan ve muhtemelen benim verdiğim cevaba sinirlenen dükkan sahibi tekrar içeriye giriyor.

"Aslında bizimkilere birkaç hatıralık hediye alsam iyi olur." diyorum. "Başka yerden alırsın," diyor Joseph, "her köşe başında böyle bir dükkan var”.

Yürürken soruyorum, "Gerçekten de mahallelerden zorla çıkarılıyorlar mı?"
"Yok öyle bir şey." diyor arkadaşım. "En azından Kudüs'te yok ama Batı Şeria'da durum biraz daha farklı. Bunlar tapularını para karşılığı satıyorlar sonra da, 'bizi semtimizden zorla kovuyorlar' diye yaygara koparıyorlar. Bazıları kendi özel maddi sıkıntıları yüzünden acil paraya ihtiyacı olduğu için ucuza satıyor ve alıcılar da fırsattan istifade ediyor. Sonra da bu durum üzerinden propaganda yapıyorlar. Ama şu bir gerçek; bu veya benzeri semtlere yerleşen Yahudiler hep fanatik aşırı sağcılar. Normal bir vatandaş zaten her dinin süzme yobazlarının odaklandığı bir semte gönüllü yerleşmez."
"Batı Şeria neden farklı?" diye soruyorum.
"Birincisi oralarda, yani kırsal alanda belediye kanunları geçerli değil." diye devam ediyor arkadaşım. "Ve her ne kadar İsrail vatandaşı olsam da, devlet bence çok yanlış bir yayılımcı politika uyguluyor. Osmanlı'dan kalma bir kanun var. O kanuna göre 15 yıl kimse tarafından kullanılmayan ve işlenmeyen bir arazi, doğrudan devlete geçiyor. Sağ hükümetler orada yaşayan insanların arazilerinin etrafına engel örüyor yani insanlar kendi arazilerine ulaşamıyor, dolayısıyla kullanamıyor. Devlet 15 yıl bekledikten sonra çıkıyor ve 'burası 15 yıldır kullanılmadı, artık devlete ait' diyor ve o arsalara bu fanatik aşırı sağcıları yerleştirerek yayılımcı bir siyaset uyguluyor. Daha liberal hükümetler bile ya kısmen bunu yapıyor, ya da yapılanı geri almıyor. Zaten alsa bu sefer bu aşırı sağcılarla başı derde girer. İnan onlar ne devlet tanıyor ne kanun."

Başka bir hediyelik eşya satan dükkanın önünde duruyoruz. Vitrindeki ürünleri ilk baktığımız dükkanda gördüklerimizin neredeyse aynısı. İçeride duran adamın Yahudi olduğunu başındaki kippadan anlıyorum. Bizim arkadaşa "Yahudi mahallesine mi geldik?" diye soruyorum. "Hayır," diye cevap veriyor "hâlâ Müslüman mahallesindeyiz."

İçerdeki kippalı adam dışarı çıkıp yine aynı esnaf ağzıyla bizi içeri davet ediyor. Adama bir şey almak istemediğimizi söylüyorum ve yolumuza devam ediyoruz.
Biraz daha yürüdükten sonra temiz bir kafe, çay ocağı karışımı bir mekan görüyoruz.
"Ben hâlâ çayımı içmedim." diyorum.
Joseph, "Burası Musevi Mahallesi." diyor.
"Bir sakıncası var mı burada bulunmamızın?" diye soruyorum, arkadaşım "Senin için yoksa, yok." diyor ve gülümseyerek, "Ama sen yine de yüksek sesle Hamas propagandası yapma." diye takılıyor.

Kahvede bir masaya oturup çaylarımızı ısmarlıyoruz. Mekan ufak. Yavaş yavaş karnımızın acıktığını fark ediyoruz. Sadece İbranice yazan menüye bakan Joseph'e burada ne yiyebileceğimizi sorarken, yurtdışında edindiğim alışkanlık doğrultusunda "Benim de yiyebileceğim ne var?"diye ilave ediyorm.
Arkadaşım gülümsüyor ve "Burası Kudüs'ün eski şehri” diyor."Burada, bırak domuzu, size göre ‘haram' bize göre ‘kaşer‘ olmayan herhangi bir şeyi istesen de yiyemezsin, rahat ol."
Çabuk hazırlanacağını da düşünerek, sadece peynirli tost ısmarlıyoruz.

Garson geliyor "Şalom" diyerek bizi selamlıyor. Joseph İbranice çay ve tostlarımızı ısmarlıyor, az sonra siparişler geliyor. Arkadaş garsonla konuşurken Günther bana Almanca, "Farkında mısın, sadece bizim başımız açık.” diyor.
Etrafa bakıyorum ve gerçekten kahvede olan herkesin başı kapalı. Bir masada kıyafetlerinden Ortodoks Musevi oldukları belli olan 3 adam oturuyorlar, başlarında siyah şapka var. Geri kalan herkesin kafasında ise kippa var. Gülümseyerek, “Evet haklısın,“ diyorum. Joseph konuya dahil olmak için İngilizce “Ne oldu?.. " diye sorarken, yan masadan bir adam bize doğru dönüyor ve aşırı Slav aksanlı bir Almanca ile, "Oooo, Almanya'dan misafirlerimiz var.” diyor.

Adamın adının Roman olduğunu öğreniyoruz. Babası çocuk yaşta iken, bugün Polonya topraklarında olan ama o dönem Almanların yaşadığı bölgeden, Nazilerden zorlukla kaçabilmiş. Roman, işi gereği sık sık Almanya ve Polonya'ya gittiği için, ailesinden öğrendiği Almancayı geliştirebilmiş. Kendisi eski şehirde kalmıyormuş ama buradan ev alacağını söylüyor ve devlet “çok yumuşak“ davrandığı için aslında hakkı olduğunu düşündüğü şeye para ödemesi gerekmesinden rahatsızlık duyuyor.
Hakkı“ olanın tam olarak ne olduğunu soruyorum. Bana "Bu topraklar İbrahim'in idi, o Yakub'a miras bıraktı. Yani bu topraklar bizim, Yahudilerin." diyor. Karşımda oturan adam beşeri kanun veya kurallar üzerinden değil, ilahi hak olduğuna inandığı mesihçilik üzerinden kutsal topraklarda hak iddia ediyor. Onlara göre Yahudilerin tekrar bu topraklara yerleşmesi ve İsrail devletinin kurulması Mesih'in gelmesi ile sonuçlanacak bir sürecin parçası.

İsrail devletinde bu şekilde düşünen vatandaş sayısının hiç de az olmadığını öğreniyorum.
Hesabı ödeyip kalkıyoruz. Dışarıya çıktığımızda Joseph, "Gördünüz mü, beşeri kanun, hukuk… umurunda değil. O hakkını dini öğretimden alıyor, kendine göre yorumladığı dini öğretimden."

Hıristiyan mahallesini geçerek eski şehrin surlarına doğru giderken, bir dükkanın vitrine önünde Joseph bana "Hediyelik bir şeyler alacaktın." diye hatırlatıyor. Vitrine bakıyorum, bundan önceki dükkanlarda gördüğüm ürünlerin aynısı, değişik bir şey yok. Ben düşünürken Günther içeri girip kendi yakınları için bir şeyler seçmeye başlıyor. Ben ise şimdilik yük etmek istemiyorum. Niyetim Kudüs'ten ayrılmadan en son bir şeyler alıp arabaya öyle binmek.

Günther'i beklerken Joseph ile konuşuyorum. Benim de dikkatimi çeken hususa değiniyor;
"Farkında mısın?" diye soruyor Joseph, "Kesin engelli sınırlar olmasa da mahalleler birbirlerinden ayrı. Hatta özellikle Musevi ve Müslümanlar birbirlerine komşuluk yapmaktansa düşmanca davranmayı tercih ediyor. Ama hangi mahalle de olursa olsun, ister Hıristiyan, ister Musevi, ister Müslüman, her dükkanda üç büyük dine ait sembolleri satmaktan kimse rahatsız değil. Yani Kubbet'üs Sahra'nın maketlerini sadece Müslüman mahallesinde, Kutsal Mezar Kilisesi’nin maketlerini sadece Hıristiyan mahallesinde veya Ağlama Duvarı'nın maketlerini sadece Musevi mahallesinde bulmuyorsun. Her mahallede her dinin sembolleri satılıyor, Arapça yazılı eşarplar, mavi beyaz Davud Yıldızı motifli kaşkolların yanında haç ve Hz. İsa motifli kolyelerle aynı sırada… Örneğin bir Arap boynunda haç veya Davud Yıldızı kolyesi ile gezse, çevresinde onu linç etmek isteyen bir sürü insan vardır. Benzeri durum hilal veya Arapça 'Allah' yazılı kolye takan Hıristiyan veya Museviler için geçerli olur veya haç takan Müslüman ve Museviler için… Tanrı adına birbirini öldüren bu zihniyettekiler mesele para olunca uzlaşmakta hiç zorluk çekmiyor."

Günther yanımıza döndükten sonra eski şehri terk ediyoruz. Joseph bizimle geri dönmeyecek. Burada yaşayan ailesini ziyaret etmek üzere hafta sonuna kadar izin almış, Pazartesi doğrudan Londra'a uçacak. Ziyaret edeceği ailesi Pisgat Ze'ev isimli semtte yaşıyor. Pisgat Ze’ev de 1 nolu tramvayın son durağı Hail Ha Havir'den iki durak önce.

Günther ve ben Zeytindağı'nı görmek istiyoruz. Joseph Zeytindağı yakında olmasına rağmen oraya gün batımında gitmezsek muhteşem bir manzara kaçıracağımızı ve çok pişman olacağımızı söylüyor. Onunla Pisgat Ze'ev'e doğru gelmemizi, sonra akşama Zeytindağı'na dönmemizi öneriyor. Böylece Kudüs'te Eski Şehrin dışında Arapların ve Yahudilerin nasıl yaşadıklarını da görebilirmişiz. Ayrıca yol üzerinde bize muhakkak göstermek istediği ve ilgimizi çekeceğinden emin olduğu bir semt daha varmış. Hatta ilk o semtle devam edebilecekmişiz.

Şimdiye kadar işini gayet iyi yapan rehberimize güvenerek kabul ediyoruz. Damascus Gate, yani Şam Kapısı isimli duraktan tramvaya biniyoruz ve Joseph bize, "Zaman yolculuğuna ne dersiniz, sizi bir kaç yüzyıl geçmişe götüreyim mi?" diye sorarak, bizi meraklandırıyor. Günther, "Günümüze geri döneceğimize garanti vereceksen, neden olmasın?" diye cevap veriyor. Joseph gülümsüyor ve "Hayatta neyin garantisi var ki?" diyor.

Mea Shearim

Yüzyıllar Öncesinden Kalan Dünya...

Mea Shearim

Yüzyıllar Öncesinden Kalan Dünya...

[Burada bir parantez açıp bir kaç sene evvel Almanya'da seyrettiğim bir TV programını kısaca anlatmak istiyorum. Çünkü az sonra yazacağım Kudüs izlenimlerim ile doğrudan alakalı.

Selefilerin Alman medyasında yeni yeni duyulmaya başladığı günlerde bir Alman gazetecinin konuyla alakadar hazırladığı bir belgeseli izliyordum. Bu belgesel kapsamında Almanya'da bir selefi cami imamı ile de söyleşi yapmıştı. İmam hatırladığım kadarıyla Mısır asıllıydı.

Bu söyleşide gazetecinin, "Kur'ân’ı yorum payı bırakmadan bire bir yaşamaya çalıştığınızı söylüyorsunuz. Peki inancınıza göre Tanrı kitabında sizlere neyi, neden emrediyor, mantığını anlıyor musunuz?" diye sorusuna imam şöyle bir cevap vermişti: "Bu tıpkı doktorun verdiği reçeteye benziyor. Bir şikayetle doktora gittiğinizde size iyileşmeniz için bir ilaç yazar. O ilacı alırsınız ama ilacın İçinde neler var bilmezsiniz, nasıl yapılıyor bilmezsiniz, hangi içeriği sizi hangi rahatsızlığınızdan ne kadar kurtarıyor bilmezsiniz. Ama doktorunuza güvenip bu ilacı aldığınızda, iyileşirsiniz.

Bu cevap beynime kazınmıştı çünkü tipik bir dinci söylemi yani demagojinin alâsıydı. Aklımdan, “acaba bu imama kimse ‘sen anlamasan da o ilaçtan anlayanlar var, neyin neye fayda ettiğinin ilmini yapmış olanlar var' dememiş midir, demiş olsa imamın tepkisi ne olurdu?” diye geçirmiştim. O belgeseli seyrederken aynı durumun yıllar sonra Kudüs'te karşıma çıkacağı aklımın ucundan geçmemişti.

Bu parantezi burada kapatıp Kudüs izlenimlerime devam edeyim]

Mea Shearim LevhaBir durak sonra Shivtei Israel durağında iniyoruz. Yaklaşık 1 km yürüdükten sonra karşımıza Hazanovich Street'de büyük bir levha çıkıyor. Levhanın sağ tarafı İbranice, sol tarafında İngilizce olarak,

Semtimizden geçen kadın ve kızlara;
Sizden tüm kalbimizle rica ediyoruz.
Lütfen semtimizden uygunsuz kıyafetle geçmeyin.
Uygun kıyafet: Uzun kollu, kapalı bluz, uzun etek.
Pantolon yok. Dar, vücut hatlarını belli eden kıyafet yok.
Lütfen mahallemizin ve Tanrı ve Tevrat’a adanmış yaşam tarzımızın kutsallığını rahatsız etmeyin.
Semtin Hahamları, Tevrat ve Refah Enstitüleri, Yerel Sakinler Konseyi“ yazıyor.

İngilizce yazıda “Tanrı” veya “Allah manasına gelen “God” kelimesini tam olarak yazılmamış, “God” yerine “G•d” yazıyor, malum; Tanrı'nın ismini ağızlarına almanın günah olduğuna inanıyorlar.

Biz levhaya bakarken Joseph, "Evet, Mea Shearim'e hoş geldiniz." diyor ve devam ediyor: "Siz eski şehirdekileri aşırı dinci mi sandınız? Yok, onlar 'aşırı' olmayanlar. Buyrun, kökten dinciliğin dünya merkezidir burası, en azından bizim dinimize göre… Ama burada yaşayanlara göre zaten başka din aslında olamayacağına göre, merkez de burası olmalı." diye gülüyor. 

Asker Karşıtı Ortodox Yahudiler
'Ortodox Yahudiler siyonist orduya
katılmaktansa gururla hapse girer'

Günther tedirgin olduğunu belli ederek, "Bu semti gezmenin iyi bir fikir olduğundan emin misin?" diye soruyor.
Joseph, "Normalde sıkıntı olmaz. Gerçi zaman zaman askerlere bile saldırıyorlar ama bu siyasi bir olay."
"Askerlere mi saldırıyorlar?" diye soruyorum.
"Evet." diyor Joseph ve devam ediyor, "Burası bir açık hava müzesi falan değil. Bunlar 1880'den beri bu semtte böyle yaşıyorlar. Kendi aralarında İbranice bile konuşmazlar. Bu semtte kendi aralarında konuştukları dil Yidiş. Kadınlar için kıyafet kuralları zaten levhada yazılı. Erkekler için de aslında aynı kurallar geçerli. İkinizin üstünde görünür herhangi bir dini sembol yok dolayısıyla sıkıntı olmaz. Kafanızı kapatmanız gerekiyor aslında ama bugün Şabat değil. Onun için semt sakinlerinin arıza yapmayacaklarını umuyorum. Bu semtin sakinleri 'İsrail' devletini de reddediyorlar. Onların inancına göre İsrail devletini kurma yetkisi sadece bekledikleri ve geleceğine inandıkları 'Mesih'te. Her türlü devlet otoritesi ile sürtüşmenin temelinde bu inanç var. Aslına bakarsanız semt sakinleri için ben de sizin kadar yabancıyım."

Günther’e bakıyorum. O da benim kadar tedirgin ama buraya kadar gelip de böyle bir dünyayı görmemek olmaz. Onun için semte girmeye karar veriyoruz. Sokaklarda dolaşan insanlar neredeyse tek tip. Kadınlar levhada yazılana uygun şekilde giyinmiş, kıyafetleri koyu renk. Erkekler ise siyah bol pantolon, siyah ayakkabı, beyaz gömlek, siyah ceket, siyah palto ve siyah kippa veya hatta kippanın da üstüne giyilmiş siyah şapka.

Semtte bulunan bir kaç ana caddeye bağlanan ufak sokaklar girift bir labirent oluşturuyor. Evlerin bir çoğu harabe, acilen tadilat görmeleri gerekiyor. Hatta bazılarının tadilat yapılacak hali bile kalmamış; doğrudan yıkıp, yeni yapmak gerek. Yollar çöp dolu ve çok kirli. Evlerin balkonlarına, pencerelerine ipler gerilmiş, bazılarında kuruması için çamaşırlar asılmış. Binaların duvarlarından kısmen paslanmış eski kırık borular çıkmış. Semt sakinlerinin dikkatini çektiğimiz farkındayız ama henüz herhangi bir tehlike sezmiyoruz. Bize bakan olursa bakışları daha ziyade, “bunlar da nereden çıktı?“ türünden.

Bir sokağın köşe başındaki bir dükkanın kapısında tipik Musevi kıyafeti ile duran orta yaşlı bir adam görüyor ve “güzel bir fotoğraf karesi olur” diye düşünüyorum. Sakallı ve belirgin yüz hatları olan adam, dış görünüşü ile bulunduğu mekanla mükemmel bir uyum içinde. Joseph'e fotoğraf çekmemde sakınca olup olmadığını soruyorum. Biz biraz uzakta beklerken Joseph gidip adama soruyor. Biraz konuştuktan sonra Joseph el işareti bizi yanlarına çağırıyor ve bizimle İngilizce, adamla İbranice konuşarak bizleri tanıştırıyor. Adamın ismi Zev'miş. Uzaktan 'orta yaşlı' sandığım adamın yakından daha genç durduğunu fark ediyorum, gerçekten de henüz 37 yaşındaymış. Zev Mea Shearim'de uzun kalıp kalmayacağımızı soruyor, kalacaksak bize kippa almamızı tavsiye ediyor. Biz ise, sadece bakıp geçeceğimizi söylüyoruz.

Zev onun dünyasında olduğumuzu ve kontrolün kendisinde olduğunu belirten bir üslupla, "Merak edip soran olursa, dükkanımı tarif edin ve beni tanıdığınızı söyleyin." diyor ve bize ne ikram edebileceğini soruyor. Teşekkür ederek bir şey istemediğimizi söylüyoruz.

Eğer izin verirse ona bazı sorular sormak istediğimi söylüyorum. Zev bana bakıyor, bakışlarından samimiyetimi ölçmeye çalıştığını görüyorum. Bana, "Gerçekten mi merak ediyorsuz yoksa ön yargılarınız doğrultusunda alay mı edeceksiniz?" diye soruyor.
Konuşmayı tercüme eden Joseph laf arasında beni dikkatli olmam gerektiği konusunda uyarmadan duramıyor.
Joseph’ten, "Evet gerçekten ön yargılarım var ama alay gibi bir niyetim yok." dediğimi tercüme etmesini rica ediyorum.

Zev soru sormama izin veriyor.
Kabul edeceğini beklemediğimden biraz şaşırıyorum. Açıkcası aklımda önceden hazırladığım bir soru da yok. O nedenle aklıma ilk gelen soruyu soruyorum: "O ve onun gibi inananlar neden sürekli şapka giyiyor?"
Muhtemelen daha derin bir soru bekleyen Zev hafiften gülümsüyor ve "Çünkü kralın huzuruna çıkmadan önce süslenmek gerek." diye cevap veriyor.
Cevabı tercüme eden Joseph'e biraz şaşkın bakarak soruyorum "Kral?"
Joseph kendi cevaplıyor, "Evet, Kral!"
Gözlerinle göğe doğru işaret ederek, "İsmini söyleyemedikleri KRAL!"
Zev devam ediyor, "Dünyayı yaratan O, her sabah bizi uykudan uyandıran O. Bunun için O'na teşekkür etmemiz lazım. O nedenle, sabah, öğle ve akşam, günde en az üç kere ibadet yapıyoruz. Yani en az günde üç kere Kral'ın huzuruna çıkıyorum."
"Peki,… " diye devam ediyorum sormaya, "devlet kanunlarını, yani beşeri kanunları kabul etmediklerine göre, toplumsal hayatlarını hangi kural ve kanunlara göre şekillendiriyorlar?"
Zev, "O'nun (Tanrı) kanunları yanında beşeri kanunun hükmü nasıl olabilir?" diye cevap veriyor. "Bizde din ve güncel hayat diye bir ayrım olmaz. Biz dinimizi yaşıyoruz, varlığımızın her anını dinimize adıyoruz. hayatımızda dinimiz tarafından düzenlenmeyen hiç bir alan yok. Sabahları kalktığımızda okuyacağımız şükran duasınan, tuvalete girerken okumamız gereken duaya, nasıl traş olmamız gerektiğini, elimizi nasıl yıkamamız gerektiğini, yemek yaparken hatta eşimizle karı koca olmadan okumamız gereken duaya kadar hayatımızı düzenleyen 613 mitsva var Tevrat’ta."

613 Mitsva… Yani 613 yasak ve kural…
Öğleden önce pazarda karşılaştığımız Guy'ın sözü aklıma geliyor: "… alt tarafı iki taş levhaya yazılı 10 kısa emir! O kadar da zor olmamalı, öyle değil mi?"
"Peki," diyorum "Tevrat yazılırken var olmayan alanlar var artık güncel hayatta. O alanlarla ilgili düzenlemeleri nasıl yapıyorsunuz?"
"O alanlardan uzak duruyoruz. Tabii ki sekülerlerin hakim olduğu dünyada bu çok zor. Onlar yüzünden mecburi günah işliyorsak bu da onların boynuna. Eminim durumumuzu göz önünde bulundurarak 'O' bizi affedecektir."
"Sekülerlerde size rahatsız eden ne?" diye soruyorum. "Yani neden insanların aynı sizin gibi inanmasını, düşünmesini istiyorsunuz?"
"Bakın," diyor Zev, "Araplar bizi denize dökmek istiyor ama İsrail hâlâ ayakta…"
"Anlayamadım,“ diye sözünü kesiyorum, "siz İsrail'i otorite olarak reddetmiyor musunuz?"
"İsrail devlet otoritesinden çok daha öte. İsrail kutsanmış toprakta yaşayan kutsanmış millet…"
"Ama bahsettiğiniz İsrail'i sadece Mesih kurabilir, o da henüz gelmediğine göre nasıl kurulmuş olabilir? Siz böyle inanmıyor musunuz?" diye yeniden sözünü kesiyorum.

İsrail Karşıtı Ortodox Yahudiler
'Siyonist devletin yakın zamanda
çözünmesi için duacıyız.'

Joseph kaşlarını çatıp bana bakıyor, tercüme yaparken. Zev'in gerildiğini hissediyorum.
"Bakın," diyor Zev tekrar, "mevcut devlet İsrail ile vaadedilen İsrail fikrini burada tartışmamız mümkün değil. Bunu din kardeşlerimizin çoğuna anlatamıyoruz, size anlatmamız da imkansız, belli ki Musevi değilsiniz. Sadece şu kadarını söyleyeyim; Bugün var olan İsrail devleti her ne kadar dünyaya kendini Yahudilerin devleti olarak sunsa da, bu yanlış. Ne yani, 1948'de bir avuç adam bir araya gelip ‘devlet kurduk’ dediler diye devlet mi oluyorlar? Tevrat'ta şöyle yazar: 'Yahudiler sürgünde pişmanlık gösterip tüm kalpleri ile tekrar kuralları uyguladıklarında, O onları sürgün edildikleri kutsal topraklara, yani İsrail topraklarına, geri götürecek.'
Peygamberin açıklamasına göre bu durum, Mesih gelince gerçekleşecek. Ayrıca Talmud'da Ketubot anlaşmasında Ezgiler Ezgisi'ne değinerek, O'nun Yahudiler’den iki şeye yemin etmelerini istediği yazar. Birincisi Mesih gelmeden sürgünden kendi başlarına kurtuluş aramamalarına yemin. İkincisi ise dünyanın diğer halklarına karşı isyan etmemelerine yemin. Siyonist fikir de bu iki yemine isyandır, aslında O'na isyandır. Onun için Siyonizme de, bu 'devlet' dedikleri İsrail'e de karşıyız. Onun için çocuklarımızın askere gitmesini istemiyoruz. Sekülerler güçlü bir devlet ile Yahudileri yok olmaktan kurtardıklarını sanıyorlar. Aslında O'na isyan ederek bizi en büyük tehlikeye sokan onlar. Onun için biz siyonist devletin yıkılmasını ve Filistin'in hürriyetine kavuşmasını istiyoruz.
Ama şu gerçek var, eğer Araplar hepimizi öldürüp denize dökemiyorsa, hâlâ İsrail halkında O'nun kurallarını unutmayıp uygulayanlar olduğu içindir. Sekülerlerin beğenmedikleri bizler olmasak çoktan hepimiz ölmüştük oysa onlar hep bizi hor görüyor, bize üstten bakıyorlar. Seküler basına bakın. Mea Shearim hakkında hep olumsuz haberler var; sokakların kirini, döküntü evlerini, hakim olan fakirliği yazarlar sürekli, oysa burada çok güzel şeyler de var."

Joseph Zev'in sözlerini tercüme ettikten sonra kendisi soruyor, "Basında yer almayan ne var mesela, seküler basın neyi gizliyor?"
"Benim 13 çocuğum var." diyor Zev "Mutluyuz, karımı seviyorum, halkımın O'ndan korkan, O'nun emirlerine uyan evlatlarla çoğalmasını sağlıyorum. Biz tembel olduğumuz için bir işte çalışmamazlık yapmıyoruz. Bizim üzerimizdeki sorumluluk çok büyük. Dinimizi öğrenen ve yaşayan evlatlar yetiştirmemizin sayesinde, yani dindar nesiller yetiştirmemizin sayesinde, İsrailoğulları var olmaya devam ediyor. Sekülerler Tevrat'ın kurallarına uyma mecburiyetinde olduğumuzu bir türlü anlamıyorlar."

Karşımdaki adama bakıyorum. Musevilerin kendisi ve kendisi gibi inanan ve düşünenlerin sayesinde var olduğuna inanıyor. Tavırlarında yapmacıklık veya riya yok. Söyledikleri bana her ne kadar saçma ve yanlış gelse de o bunlara inanmış.

Aklıma Nietzsche’nin sözü geliyor: "İnanmışlıklar gerçeğin yalandan daha büyük düşmanıdırlar."

Alman gazetecinin selefi imama sorduğu soruyu hatırlıyorum ve bu soruya Zev'in cevabının ne olacağını merak ediyorum.
"Peki," diyorum, "siz uymanız gerektiğine inandığınız ve uyduğunuz kuralları anlıyor musunuz?"

Sorularıma başladığımdan beri ilk defa Zev'in yüzünde üstünlüğü yakalamış olmanın ifadesi beliriyor. Hafif gülümsemesinde ince bir kibirin belirdiğini görüyorum. Yavaş ve gayet kendinden emin konuşmaya başlıyor. Sözlerini bitirmesini ve Joseph'in tercümesini bekliyorum.

"Doktora gittiğinizde doktor neye ihtiyacınızın olduğunu sizden daha iyi anlar. Antibiyotik kullanan hiç bir hasta o antibiyotiğin veya herhangi başka bir ilacın içinde neler olduğunu, nasıl tesir ettiğini bilmez ama doktoruna güvenir ve ilacı kullanarak iyileşir."

Joseph'in ağzından çıkan her kelime ile karşımda Zev yok oluyor ve yerine aylar evvel Alman TV'sinde seyrettiğim Mısırlı selefi imam geliyor. Farklı zaman ve tamamen farklı mekanlarda görünüşte birbirlerine düşman iki kişinin, birbirleriyle aynı cümlelere sahip olduklarını görmenin şokunu yaşıyorum. Genelde komplo teorilerine inanmam, özellikle en yaygın olanlarının saçmalık olduğunu bilirim ama yaşadığım durum karşısında, 'acaba gerçekten dünyayı kaosa sürüklemek isteyen ve insanların birbirini öldürmesinden çıkar sağlayan bir güç merkezi var da, bunların beynini birbirlerinden habersiz aynı şekilde, aynı demagojiyle mi yıkıyor?' diye düşünmeden edemiyorum.

Zev benim afalladığımın farkında ama tabii ki sebebini bilmiyor; muhtemelen kendince kullandığı müthiş bu argümanın karşısında söyleyecek sözüm kalmadığını düşünüyordur. “Varsın düşünsün“ diyorum kendi kendime.

Zev'e iyi günler dileyip yolumuza devam ediyoruz.
"Bunların çalışması yasak ama ticaret yapmaları yasak değil galiba?" diye soruyor Günther. "Devletten neye göre destek alıyorlar, mesela Zev'in dükkanı olmasına rağmen, destek alıyor mudur?"
"O dükkan onun değildir." diyor Joseph. "Kendi cemaatlerini desteklemek için kurdukları türlü sayıda vakıflardan birinindir. Zev'de orada gönüllü çalışıyordur. Gerçi yaptıklarına ne kadar 'çalışma' denilirse işte."

Joseph'in suratı asık, sinirlendiğini anlayabiliyoruz. Birden durup bize yukarıyı işaret ederek "Bakın" diyor ve eliyle sokağın üstüne binalar arasına gerilmiş üzerinde İbranice bir şeyler yazan bez pankartı gösteriyor. "Orada ne yazıyor biliyor musunuz, 'semtimizde bilgisayar ve cep telefonu gibi internet ve kanser yayan aletler kullanılmaz' yazıyor." diyor. "Herifler interneti kanser ile eş değer görüyorlar. Bu koskoca semtte ampül hariç elektrikle çalışan hiçbir şey yoktur, buzdolabı kullanırlar mı kullanmazlar mı, ondan bile emin değilim. Lütfen, etrafınıza bakın, binaların duvarlarına bir bakın, ne görüyorsunuz?"

Mea Shearim GazeteGünther ve ben ister istemez etrafa bakıyoruz. Cephelerinde boya kalmamış, çok kirli ve yıpranmış binalar… Dikkatimizi çeken bir diğer şey de, özensiz tasarlanmış, beyaz kağıt üzerine İbranice yazılar bulunan, resimsiz afişler.

Günther, "Afişleri mi kastediyorsun?" diye soruyor.
Joseph sinirli sinirli gülümsüyor, "Evet" diyor ve devam ediyor: "Onlar ne biliyor musunuz, Mea Shearim'in 'Gazetesi'… Koskoca semte bırakın bilgisayarı, cep telefonunu, gazete, dergi, magazin girmesi de yasak. Kendilerini ilgilendiren bilgileri kağıda yazıp duvara asarlar."

Yolumuza devam edip tramvay durağına doğru yürüyoruz. Mea Shearim'den çıktığımızda gerçekten de bir zaman yolculuğunu geride bırakıp, tekrar kendi zamanına geri dönen zaman gezginleri gibi bir halimiz var.

Shim'on Ha-Tsadik durağından tekrar tramvaya binip oturduğumuzda, ayaklarımın yorulduğunu hissediyorum. Bu vakitte tramvay çok da dolu değil.

"Eşim İsrail'de yetişti." diyor Joseph. “Ve her normal İsrail vatandaşı genç kadın gibi o da iki sene askerlik yaptı. Bir gün otobüste bu tiplerin fazla yakınına oturdu diye bunların üç tanesi eşime sataşmışlar, ona 'shikse' (Musevi olmayan, namus ahlak açısından kirli kadın) diye hakaret etmişler. Düşünebiliyor musunuz, tek dertleri askeri üniforma giymesi, yani asker olması.
Bu riyakar zihniyet İsrail devletini reddeder, askere karşı çıkar ama her türlü siyasi kararda artık söz sahbi durumdalar. 1949’da, Ben Gurion savunma bakanlığı döneminde bunları askerlikten muaf kıldığında, bu tiplerden tüm İsrail'de sadece 400 tane varmış. Artık rakamları 800.000 oldu, İsrail nüfusunun yaklaşık %10'u… Hiçbir siyasi parti bunları göz ardı edemiyor. Ülkenin demokrasisini, hukuk sistemini, hatta ve hatta Araplarla anlaşmamızı tıkayan hep bunlar. Ben insanlar ölmesin, ortak bir çözüm bulunsun istiyorum. Bir çok İsrailli bunu istiyor. Ama görünüşte sadece 'öğrencilik' yapan bunlar dolaylı yoldan hatta doğrudan kabul etmedikleri devletin parlamentosuna girer, kapalı kapılar ardında beğenmedikleri İsrail Devleti'nin siyasi partileri ile pazarlık yapar, Arapların topraklarının hukuksuz gasp edilmesini sağlayan yasaları çıkaracak siyasileri destekler, sonra gider gasp edilen topraklara yerleşir, kıçları sıkışınca da 'İsrail Ordusu nerede?' diye bağırırlar. Tüm ülkenin siyasetini kilitlediler, sağı solu, demokratı liberali… hepsi bunlara mahkum. Sorsanız 'Biz sadece dinimizi yaşamak istiyoruz…' Tamam birader yaşa, ne istersen yaşa da, senin keyfine göre yaşamanın bedelini neden ben ödeyeyim? Biz çalışalım onlar ise otursun Şabbat‘da tuvalet kağıdı kullanmak yasak mı değil mi diye tartışsın…"

Joseph konuştukça üzerindeki gerginlik ve sinir kayboluyor. Sözlerinden sonra aramızda bir an hakim olan sessizliği Günther bozuyor, "Peki, yasak mı?"
Joseph de ben de soruyu hemen anlayamıyoruz. "Ne yasak mı?" diye soruyorum, Günther sırıtarak, "Tuvalet kağıdı…" diyor ve gülmeye başlıyoruz.

Joseph, "Gülüyoruz ama bu konuda ciddi bir karara varıldı." diyor ve biz merakla ona bakıyoruz. "Tuvalet kâğıdını kullanmak, 'ihtiyaç' sınıfına girdiği için yasak değilmiş ama kullanmak için 'koparmak' ise iş sayıldığı için yasakmış." diyor Joseph. "Eeee,.." diye soruyor Günther, "ne yapıyorlar, kâğıt koparmamak için her seferinde tüm ruloyu mu kullanıyorlar?"

"Hayır, Perşembe gününden kağıtları koparıp destelemeye başlıyorlar." diyor Joseph ve bakışlarımız gördüğünde ekliyor, "Bakmayın öyle, ciddiyim."

Shu'afat

Doğusu ve Batısı

Shu'afat

Doğusu ve Batısı

"Şimdi nereye gidiyoruz?" diye soruyorum.
"Shu'afat" diye cevap veriyor Joseph.
"Shu'afat… Shu'afat…" diye düşünüyorum. Bir yerden bu ismi duymuşluğum var… Birden aklıma geliyor, "Shu'fat Mülteci Kampı‘nı mı göreceğiz?" diye soruyorum.
"Hayır," diyor Joseph, "mülteci kampı duvarın doğusunda, biz Shu'afat semtinin duvarın bu taraftaki kalan kısmını göreceğiz. Aslında mülteci kampına da girebiliriz, hepimizin pasaportu yanında ama kontrolde çok zaman kaybederiz."

Joseph Kudüs'e geldiğimizden beri ilk defa kipasını çıkarıyor. "Normalde sıkıntı olmaz." diyor bize bakarak, "ama ne olur ne olmaz, tahrik etmeye gerek yok."

Shu'afat semtinin kuzeyinde, Beit 'Hanina isimli durakta iniyoruz.
"Burası Pisgat Ze'ev ile Shu'afat semtlerinin tam arası, semt sınırı sayılır." diyor Joseph. "Eşimin ailesi Pisgat Ze'ev'de yaşıyor. Az sonra kayınbiraderim gelecek. O gelinceye kadar biraz Shu'afat'ı dolaşalım.."

Bu semt, durumu biraz daha iyi olan Filistinlilerin yaşadığı bölge. Ama bu satırları okurken lüks evlerin bulunduğu bir semt hayal etmeyin, tipik bir Ortadoğu varoşu… Ana sokakların arkasında yeralan mahalle arasında tozlu yollar, kum rengi köşeli, çirkin, düz çatılı binalar ve sokak aralarında bisiklet süren, yırtık ayakkabılarıyla top oynayan çocuklar.

Semtin etrafı bir dönem hükümet tarafından doğal sit alanı ilan edilmiş ve böylece semtin Arap sakinlerinin semti genişletmeleri engellenmiş. Daha sonra İsrailli yerleşimcilere izin çıkınca bu bölge sit alanı olmaktan çıkarılmış ve etrafına Pisgat Ze'ev gibi, Musevilerin yerleştiği yeni semtler oluşmuş.

Bu bölgedeki arkeolojik kazılarda M.Ö. 2. yy.’a ait tarımsal yapılanma keşfedilmiş. Osmanlı vergi arşivlerinde ilk defa 1596 yılında kaydı geçiyor. O dönemde Osmanlı'ya toplam 2200 akçe vergi ödeyen 8 Müslüman aile yaşıyormuş.

1948 savaşında Kızıl Haç örgütü Eski Şehir’deki Yahudi mahallesinde, terk edilen ve kısmen tahrip olan binalara mülteciler için Muaska adında kamp kurmuş.
Kampı, UNRWA (Birleşmiş Milletler Yakın Doğu'daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı) yönetmiş. Zamanla mülteci olmayan bir çok fakir aile de bu kampa yerleşmiş. Artan nüfus ile gerek eksik sıhhi alt yapı, gerekse artan suç oranı nedeniyle kampın sıkıntıları da büyümüş ama ne Ürdün Devleti ne de UNRWA örgütü eski Musevi evlerini yıkma riskini göze alamamış. 1964'te kampın İsrail'in işgal ettiği bölgeye, Shu'afat'a taşınması kararı alınmış. Kudüs merkezden uzaklaşmayı reddeden çoğu mülteci 1965, 1966 yıllarında zorla yeni kampa taşınmış. 1967'de Altı Gün Savaşı sonrası mülteci kampı da dahil olmak üzere Doğu Kudüs İsrail işgaline uğrayınca yerel halka ve mülteci kampı sakinlerine İsrail vatandaşlığı teklif edilmiş ama çoğu, işgali hukuk dışı gördükleri için bunu reddetmiş, vatandaşlık yerine ikinci seçenek olarak sunulan 'Kudüs Daimi Oturum Kartı'nı tercih etmiş.

Shu'afat ismi, duvarın bu tarafında kalan kısmıyla uluslararası medyada fazla yer almaz. Ancak, dünya kamuoyunun hafızasına içinde zorla yıkılan bina ve dükkanların, sınır duvarına taş ve molotof kokteyllerle saldıran çocuk ve gençlerin resimleri ile kazınmıştır.

Günümüzde Shu'afat Mülteci Kampı, Kudüs sınırları içinde olan tek Filistin mülteci kampıdır. İkinci İntifada, yani 2000 yılında gerçekleşen Aksa İntifadası sonrası İsrail hükümeti Batı Şeria sınırına büyük bir duvar örmüş, Shu'afat Mülteci Kampı'nı Batı Şeria tarafında bırakmış. Dolayısıyla, eskiden beri Kudüs için daimi oturum kartı bulunan insanlar bile sadece ağır kontroller sonrası Kudüs merkeze gidebilmekteler. Bu yetmiyormuş gibi, Kudüs belediyesi ve İsrail güvenlik güçleri kampta yok denecek kadar az sorumluluk alırken Filistin güvenlik güçleri ise İsrail'e ait bölgede görev yapamamaktalar. Dolayısıyla, kampın içinde tahminen 20 bin civarı insan (bunların yaklaşık %50'sinin mülteci olmadığı iddia ediliyor) en dar alanda her türlü belediye ve kamu hizmetinden mahrum bırakılmış durumdalar.

Her ne kadar İsrail Devleti duvarı Batı Şeria'dan gelen terör saldırılarına karşı vatandaşını korumak gerekçesiyle yapmış olsa da, gerek Filistinliler ve gerekse bir çok uluslararası insan hakları örgütü, duvarın tek amacının Filistinlileri dışlamak olduğunu iddia etmekte.

Shu'afat sakinleri Kudüs merkeze hızlı ulaşım sağladığı ve trafik sıkışıklığını biraz olsun giderdiği için tramvay hattından memnun ama farklı düşünenler de var. Onlara göre bu tramvay İsrail-Filistin sorununun iki devletli çözümüne engel oluşturmakta. 2000 yılında Camp David'de Bill Clinton yönetiminde Ehud Barak ve Arafat arasında gerçekleşen görüşmelerde, Doğu Kudüs'te Filistinlilerin semtlerinin kurulacak olan Filistin Devleti‘ne, Musevi semtlerinin ise İsrail Devleti‘ne verileceği kararlaştırılmış. Bu durumda, haritada Shu'afat, kuzeyde Pisgat Ze'ev, güneyde French Hill semtleri arasında bir burun gibi arada kalıyor. Dolayısıyla güneyden İsrail'den gelen sonra Filistin toprağından geçen ve tekrar İsrail'e giden bir tramvay ile bu sınırın çizilmesi imkansız bir hal almış. Filistinlilere göre ilk görünüşte masum ve birleştirici bir işlevi olan bu tramvay hattı bile, Filistin topraklarını işgal etmek için tasarlanmış bir plan oluşturuyor.

Bunu duyduğumda, “Gerçekten de Camp David görüşmelerinin ve İki Devletli Çözüm denilen planın hâlâ bir değeri olduğuna inanan var mı?” diye düşünmeden edemiyorum.

Pisgat Ze'ev

Pisgat Ze'ev

Az sonra önümüzde bir araba duruyor.
"Geldi" diyor Joseph ve arabaya doğru gidiyor. Arabadan çıkan adam onun yaşlarında. Samimi bir kucaklaşmadan sonra Joseph, Günther ve bana kayınbiraderi Elija'yı tanıştırıyor. Elija'da çok düzgün İngilizce konuşabildiği için rahat anlaşabiliyoruz.

"Plan biraz değişti Joseph." diyor Elija, "Merkezde (şehir içi) işim çıktı. Şimdi seni ilk önce annemlere götüreceğim. Seni bıraktıktan sonra benim Alshayk'da kısa bir işim var, onu halleder halletmez çocukları alıp, annemlere gelirim. Uzun sürmez, söz."
"Eğer Alshayk'a gidiyorsan arkadaşlarımı Zeytindağı'na bırakabilir misin?" diye soruyor Joseph. “Gün batımına tam vaktinde yetişirler o zaman."
"Memnuniyetle." diyor Elija, "Haydi o zaman, binin arabaya."

Elija ve Joseph'in çok iyi anlaştıkları her hallerinden belli oluyor. Elija "Sen geleceksin diye annem aylardır yapmadığı yemekleri yaptı, sofrada yok yok. Senin sayende ben de ziyafet çekeceğim. Seni bu kadar sevmesem kıskanırdım. Hadi yine iyisin, kaynanan seni seviyor." diye takılıyor eniştesine.
Son söylediği söz dikkatimi çekiyor ve "Sizde de bu tabir var mı?" diye soruyorum?
Joseph, "Hangi tabir?" diye soruyor.
"Bizde bir yere misafirliğe gittiğinde ev sahibi yemekteyse, yani sen misafir olarak hazırlanmış masaya denk geliyorsan, 'kaynanan seni seviyormuş' derler." diye açıklıyorum.
Elija gülerek, "Yok," diyor, "bizde öyle bir tabir yok. Kaynanası Joseph'i gerçekten seviyor. Ondan öyle dedim."
Gülüyoruz.

Arabada gayet samimi bir hava hakim. Camdan gördüğüm kadarıyla içinden geçtiğimiz semt, Shu'afat'tan çok daha düzgün ve temiz. "Pisgat Ze'ev'de miyiz?" diye soruyorum. "Evet" diyor Joseph, "Burası Pisgat Ze'ev. Bildiğim kadarıyla 1982'den sonra yeni imar edildi ve yanılmıyorsam bahsettiğim 15yıl kullanılmamış toprak kanununa dayanarak yapılandı."
"Ama," diyorum "buna rağmen burada yaşıyorsunuz?"

Söze Elija giriyor. "O kanunu en çok eleştiren İsrail vatandaşlarından biriyim. Evet evimiz burada çünkü babam buradan ev aldığında biz bacak kadar çocuktuk. Burada kimse ile kavga etmedik, savaşmadık. O zaman insanlar şimdiki yerleşimciler gibi saldırgan değildi. Bize anlatıldığına göre, burası gerçekten hiç kimsenin olmadığı gibi, işgal edilen tarım alanı falan da değildi. O zamanlar gerçek manada kullanılmayan çok toprak vardı. Artık öyle alan hiç kalmadı. O nedenle, resmen kullanılan tarım alanları işgal ediliyor. Bunu üzülerek söylüyorum. Bence bizim hükümetlerin yaptığı büyük haksızlık. Ama diğer yandan da şu var; karşımızdakilerin uzlaşmaya hiç ama hiç niyeti yok. Yani tapu olsun olmasın, arazi kullanılsın kullanılmasın, birileri illa karşımıza çıkıp 'burası Filistin toprağı' diyor.
1948 bir gerçek. Bu savaşı kaybettiler, bu da gerçek. Ben kimseyle 1948'in tartışmasını yapmam. Savaş değil başka çözüm var mıydı, yok muydu… Βöyle varsayımlarla hiçbir yere varılmaz. Savaş hep aynıdır, bir tarafın diğer tarafa saldırması ile başlar. Saldıran bazen hırs, çıkar ve doyumsuzluk nedeniyle saldırır, bazen de hayatta kalabilmenin tek yolu budur. Sonra bir taraf kazanır, bir taraf kaybeder. Kaldı ki, 1948’den önce bir çok Arap topraklarını resmen Yahudilere satmış. Biz haksızlık mı yapıyoruz? Naziler yenilmişti veya yenilmek üzereydi ama İsrail kurulmasaydı, yine de bir gün birilerinin çıkıp, aynı barbarlığı yapmayacağına dair kimse garanti veremez. Onun için ben bu devletin var olduğuna şükrediyorum ama bu, bu topraklarda Filistinlilerin yaşamasını istemediğim anlamına gelmez. Huzur içinde yaşasınlar ama bizi de huzur içinde yaşatsınlar, tek istediğim bu."

Elija arabayı 5 katlı temiz bir apartmanın önünde durduruyor. Hep beraber arabadan iniyoruz, Günther ve ben Joseph ile vedalaşıyoruz. Elija Josephi eve kadar götürüp tekrar iniyor ve arabayla devam ediyoruz.

"Dua edin Zeytindağı’na trafiğe takılmadan varalım." diyor. "Dünyanın her yerinde gün batımı muhteşemdir, ama güneş sadece burada Kubbet'üs Sahra'nın üzerine batar. Bunu görmelisiniz."
"Müslüman mabedi olmasına rağmen benimsiyorsun yani?" diye sordum.
"Tabii ki benimsiyorum, neden benimsemeyeyim?" diye cevap veriyor Elija "Laf aramızda, işin dini tarafını çok umursadığım yok. Kubbet'üs Sahra benim için Kudüs'tür. İsteyen istediği gibi ibadet etsin. Beni bu tarih büyülüyor. Binlerce yıllık medeniyetler, kavgaları…"
"Peki bir gün huzur içinde yaşayabileceğinize inanıyor musun?" diye soruyorum, "Yoksa binlerce yıllık medeniyetlerin kavgaları devam edecek mi?"
"Huzur…" diyor Elija. Siması ve ses tonu ciddileştiğini gösteriyor. "Huzur bu topraklarda bir ütopya bence. En azından bugün için böyle ve önümüzdeki asırlarda da muhtemelen ütopya olmaktan ileri gitmez. Bu topraklar tarihte ilk cinayetin işlendiği topraklar, ilk cinayet olduğu yetmiyormuş gibi, hem de kardeş kardeşi öldürmüş.
"Çözüm yok yani?" diye ısrar ediyorum sormaya. "Diyelim ki sihirli bir değneğin var ve tüm yetki sana verildi, ne yapardın?"

Tekrar gülümsüyor, "Yani Harry Potter olsam diyorsun? O zaman ilk olarak eski şehir ve genel olarak ne kadar kutsal mabed varsa hepsini Birleşmiş Milletler'in yönetimine verirdim. Öyle İsrail, Filistin, şu bu değil. Doğrudan BM. Kubbet'üs Sahra'ya da, Mescid-I Aksa'ya da, Kutsal Mezar Kilisesi‘ne de, Ağlama Duvarı’na da onlar sahip çıksın, güvenliğinden de onlar sorumlu olsun. Ağlama Duvarı kimin mabedi, Yahudilerin; Aksa, Müslümanların; Kilise, Hıristiyanların. O zaman neden bunlar üzerine hâkimiyet tek bir devlette? Alman Müslüman da var, Musevi de, Hıristiyan da. Aynısı dünyada bir çok ülke için geçerli. Bunlar din, milli kimlik değil. Dolayısıyla bence mabedler BM'in kontrolünde olmalı. Dünya da 1,7 milyar Müslüman, 2,3 milyar Hıristiyan var, toplam etti 4 milyar. Dünya nüfusu 7,5 Milyar, yani Hıristiyan ve Müslümanların toplamı %50'den fazla ama toplam Musevi sayısı 15 milyon… İsrail'in nüfusu ise 8,7 milyon, bunun ise sadece 6,7 milyonu Musevi... Mantıklı veya mantıksız ama dünyanın %50'sinden fazlası için bu mabedler önemli ve kutsal. Eğer 6,7 milyon bu mabedleri kendi tekeline alırsa, hır-gür çıkması kaçınılmaz. Bakma bugün Filistinlilerle sıkıntılıyız, yarın Hııristiyan alemiyle tekrar başımızın derde girmeyeceğinin bir garantisi var mı?

O zamana kadar bizi sessizce dinleyen Günther söze giriyor: "Sence İsrail vatandaşları böyle radikal bir teklifi kabul eder mi? Buna itiraz edeceği garanti bir %10’luk kesim var ama ben daha çok olacağına inanıyorum."

"İşte…" diyor Elija, "Ben çoğunluğun itirazı olmaz diye düşünüyorum ama bazen demokrasileri çoğunluk değil, azınlık kilitliyor ve evet, haklısın. Böyle bir girişimde bu dediklerin sadece demokratik tepkiyle de kalmaz kıyameti koparır. Buna bir de Müslümanların aşırı dincilerini kat… Onlar da aynı şekilde tepki verir… Ama dediniz ya 'sihirli değneğim var, Harry Potter'im sustururum onları."

Elija gülümsüyor ve devam ediyor: "Bence ikinci yapılması gereken, kendisini herkesten çok dindar zanneden kesime verilen her türlü özel hak ve yetkiyi kaldırmak olmalı."

Bunu duyunca ufak bir iğneleme yapmadan geçemiyorum: "Ama senin halkın, milletin onlar sayesinde hâlâ var. Onlar olmasa, her gün Tevrat'ı okumasa, öğrenmeseler çoktan yok olmuştunuz…"
Elija'nın konuşmak üzere ağzını açıyor ancak bizimle samimi olmadığı için son anda ağır birşeyler söylemekten vazgeçtiğini anlıyorum. "Başlarım onların bizi kurtarmasına." demekle yetinyor. "Sizin dininizi çok iyi bilmem ama bizim dinimize göre kibir büyük günah. Bu nasıl bir ego ki, koskoca bir milletin, milyonlarca insanın kendileri sayesinde var kalabildiğine inanıyorlar. Vay efendim İsrail'in kurulması, İsrailoğullarının gerçek kutsal topraklara yerleşmesini engelliyormuş çünkü Mesih'in gelmesini geciktiriyormuş. Ne Mesih'i? İspanyol Engizisyonunda gelmeyen, Nazi döneminde gelmeyen Mesih artık bir zahmet gelmesin! Yahudilerin şimdiye kadar yaşadığı felaketlerden daha büyük ne olacak ki, şimdiye kadar gelmeyen Mesih gelmeye karar versin?"

"Bizim dinimizde de kibir büyük günah." diyorum. Günther, "Güya bizde de…" diyor, "ama nedense özellikle Roma Katolik Kilisesinin 'kibir' anlayışı biraz farklı. Aziz Petrus Bazilikası'nın tavanı altın kaplama, Vatikan bildiğim kadarıyla dünyanın en çok mal varlığına açık ara sahip kurum, ortalıkta dolanır fakirleri teselli ederler ama Papa Afrika'ya gidince 'sakın korunmayın, korunarak sevişmek günah' der…"

Elija'ya, "Eğer çok özele kaçmazsa, bir soru sorabilir miyim?" diyorum.
"Eğer işime gelmezse cevaplamayacağıma kızmazsan, tabii," diye gülümsüyor.
"İnançlı ve dindar mısınız?" diye soruyorum.
"Güzel soru…" diyor Elija. "Kendimi bildiğimden beri kendime sorduğum soru… Ve nihayetinde son bir kaç yıldır şu sonuca vardım. Evet, inançlıyım ve dindarım ama bir çoğundan farklı bir din anlayışım var. Tanrı'ya inanıyorum ama onun ismini ağzıma aldığım için, 'Yahveh' dediğim için lanetleneceğime inanmıyorum. Eğer yanılıyorsam, demek ki, O muhteşem bir hoşgörüyle bu kusurumu şimdiye dek duymazdan geldi. Dindar mıyım? Kime göre? Bence dindarım ama Mea Shearim'de olsam, muhtemelen beni ikinci günde ki, iki gün iyimser tahmindir, afaroz ederler. Yani,… " bir an duraklayıp düşünüyor ve "Tanrı dediğimiz ne?" diye soruyor. "Bir an için her türlü dinî, toplumsal ve kültürel klişe ve önyargıyı bir kenara bırakıp tanımladığımızda, Tanrı 'kendi de dahil her şeyi istediğinde yoktan var eden, ol deyince olduran omnipotent bir güç' değil mi? Sanırım kimsenin, ister Müslüman, ister Hıristiyan, ister Musevi olsun buna itirazı olamaz. Peki, kendi de dahil her şeyi ‘ol’ deyip yoktan var edebilecek kadar kudretli bir güçün sizce yarattıklarının ona tapmasına ihtiyacı olabilir mi? Yani nefsini yenmiş, olgun bir insan bile bir iyiliği karşılık beklemeden yaparken, Tanrı kendi için mi ‘bana tapın, bana ibadet’ edin diyor? Bence hayır. Bence Tanrı ibadeti insanın nefsini köreltmesi, kibirini dizginlemesi, kötülük yapmaması için istiyor. Bu doğrultuda Tanrı belli kurallar koymuş, insanlar da bu kuralları ritüeller haline getirmişler. İnsanların ritüellere ihtiyaç duymasını anlıyorum. Belirli zamanlarda bir şeylerin beraber yapılması, hatta yalnız yapsanız bile başka insanların ibadetlerini aynı şekilde yaptığını bilmek birlik duygusu uyandırır, yalnız olmadığını hissedersiniz. Dolayısıyla bunda sakınca görmüyorum, onun için Yom Kippur'u kutluyorum, onun için sinagoga gidiyorum, onun için bir çok hususta mantığıma ters gelen 5000 yıllık yazıları şarkı gibi söylüyorum. Onun için siz 5 vakit namazda birleşiyorsunuz ve siz Pazar günleri kiliseye gidiyorsunuz. Yani prensip olarak bu ritüeller bütünlüğünde sakınca görmüyorum, ta ki ritüeller ve ritüeller sayesinde edinen öğretiler başkalarına dayatılmadığı, başkalarına zarar vermediği sürece. Ama bu ritüellerin uygulansın diye ısrarcılık, hatta Tanrı'nın belirlediği temel kuralları ihlal edercesine takıntı, bence son derece tehlikeli. İnsanlara yardım eden, Tanrı'nın yarattığı herşeye saygı gösteren yani kısacası iyi şeyler yapan biri Hıristiyan olsa da iyidir, , Musevi ya da Müslüman olsa da… Hatta Tanrı'ya inanmadığını söylese de iyi insandır. Tanrı insana bu tercihi yapma hakkı vermişken, insanın elinden Tanrı'nın verdiği bu hakkı gasp etmek şirk değil midir? (Şirk tabii ki İslami bir kavram ama Elija’nın kullandığı anlamıyla ‘Allah’a ortak koşmak’, hem Museviler’de ve hem de Hıristiyanlar’da en büyük günahlardandır. Elija'nın burada tam olarak kastettiği Tanrı'nın verdiği hakka müdehale edenlerin kendilerini Tanrı ile aynı seviyeye koymalarıdır.) Tanrı, 'bana neden inanmadın?' diye gerek bu dünya da gerek ahirette hesap sormasını bilmiyor mu? Dolayısıyla ben, 'dinsizim' veya 'din yok' demiyorum, dediğim gibi din bir toplumu, hatta bütün insanları birleştirici olmalı ama ben ibadetimle, inanışımla Mea Shearim'deki yobazlarla buluşabileceğim bir ortak nokta bulamıyorum. Sizin de, biriniz Müslüman, biriniz Hıristiyan, şimdi IŞİD ile veya Katolik Kilisenin hâlâ var olan engizisyon kurumu ile buluşabileceğiniz bir ortak nokta var mı?"

Elija'nın bu konu hakkında gerçekten çok kafa yorduğunu görüyoruz ve o yan koltukta oturan bana bakarak devam ediyor: "Artık dinler öyle bir hale geldi ki, IŞİD mi Müslüman, sen mi: Papa gerçekten Tanrı'nın dünyada temsilcisi mi, yoksa Günther mi inançlı Hıristiyan? Eğer dini öğreti üzerinden bu soruya cevap vermeye çalışırsak, beyler kendi kendimizi kandırmayalım, bugünün mantığı ve değer yargılarıyla izah edemeyiz…

Aklıma bir an için “…içindeki maddeleri ve birleşimini izah edemediğimiz ama doktora güvenerek kullandığımız için bizi iyileştiren ilaç” geliyor ve Elija’yı dinlemeye devam ediyorum.
Bu soruya objektif bir cevap vermek mümkün olmaz. Ama bu arabada şu an bulunan üç kişinin her medeni toplumun benimsediği ortak değerler doğrultusunda kendi dininin ve diğer dinlerin fanatik dincilerinden daha iyi insan olduğunu objektif bir şekilde söylemek mümkün. Demek ki, salt dindarlık kişiyi 'iyi insan’ yapmıyor, ama iyi insanların, ahlaklı insanların dindarlığı o dini güzelleştiriyor. Şimdi diyeceksiniz ki, her din ahlakı emrediyor? O zaman neden bizimle dinlerimizi paylaşan herkes ahlaklı değil?

Elija yoğun trafikte bizimle konuşurken kaza yapmamak için çok dikkatli kullanıyor. Zaman zaman susup, trafiğe odaklandığı oluyor.

"Eski Ahid'e göre Musa'nın Tanrı ile ilk karşılaşmasını biliyor musunuz?" diye soruyor Elija.
"İtiraf edeyim İncil bilgim çok sınırlıdır." diyor Günther.
Ben de gülerek, "Utan, utan…" diyorum ve Elija'ya soruyorum: "Yanan çalı mı?"
"Evet," diyor Elija, "Hıristiyanlıkta 'Exodus' adıyla, bizde ise 'Shemot' olarak bilinen Musa'nın 2. Kitabı. Hz. Musa koyunları güderken bir çalının yanmasına rağmen tükenip kül olmadığını fark eder. Aslında çalıda yanan ateş şekline girmiş bir melektir ve melek Tanrı'nın sesi ile Musa'ya seslenir: 'Musa, Musa…'
Hz Musa 'buradayım' diye cevap verir.
Tanrı, 'yaklaşma, ayakkabılarını çıkar, çünkü ayağını bastığın toprak kutsal topraktır…’ der.
Bunu tüm Yahudiler ve Hıristiyanlar bilir…"
"Tüm Hıristiyanlar eksi ben…" diye gülüyor Günther.
Elija devam ediyor: "O kutsal toprak parçası ne kadar? Tam Hz Musa'nın ayağının altı kadar mı, bir metrekare mi, beş metrekare mi; tüm İsrail mi; nerede başlar, nerede biter?"
'Nereye varmak istiyor?' diye merak ediyorum.
"Peki, Tanrı'nın ilk söylediği söz neden 'yaklaşma'? Yani eğer olayı Hz Musa'nın tam üzerinde durduğu toprak parçasından ibaret görmeyip, geniş kapsamlı bir sembolizm ile değerlendirirsek, şöyle bir anlam çıkaramaz mıyız: ‘yaklaşma', yani 'zırt pırt her şeye beni karıştırmayın', 'ayağını bastığın toprak kutsal topraktır', yani 'ben sizin üzerinde yaşamanız için güzel toprağı, yani dünyayı yarattım'. Güzel güzel yaşayın, beni karıştırmayın…"
"Hatırladım." diyor Günther "Musa sonra da gidip Tanrı adına firavuna isyan etmişti. Yüz yıllardır insanların Tanrı adına birbirlerini öldürdükleri gibi."
"Vaaay,.. " diyor Elija gülerek, "İncil'i bilmeyene bakın. Ama dedikleriniz arasında ciddi fark var, çünkü Hz. Musa'yı bizzat Tanrı görevlendiriyor. Ama bugün Tanrı adına insanları öldürenlerin Tanrı ile doğrudan iletişimde olduklarını sanmıyorum."

Bir araba ani bir hareketle şeridimize dalıyor, Elija son anda frene basıp kaza yapmamızı engelliyor. Diğer araba hızla ilerlerken Elija kornaya basıp İbranice bir şeyler söyleniyor ardından ve sakinleşince devam ediyor:

"Neyse…" diyor, "Son olarak da yeni yerleşimleri durdurur, toprağı mevcut durum üzerinden mümkün olduğu kadar adil paylaştırırım. Aslına bakarsanız bütün bölgeyi kapsayan ve Filistinlilerin Musevilerle beraber yönettiği tek bir ülke isterim. Mesela bir dönem bir Musevi cumhurbaşkanlığı yapacak, bir Müslüman ise başbakanlık, bir sonraki dönem bu değişecek. Bu mantıkla tüm ülkenin yapılanmasını sağlarım. İnsanların çok daha fazla bir araya gelmesi lazım. Örneğin, eşim Pisgat Ze'ev'de öğretmen. Pisgat Ze'ev, genelde yurtdışından İsrail'e göç eden Yahudilerin kaldığı bir semttir. Eşim hem gündüzleri okulda öğretmenlik yapıyor, hem de gönüllü olarak haftada iki kere belediyenin kurslarında yetişkinlere İbranice öğretiyor. Yurtdışından gelen bir çok Musevi İbranice bilmiyor. Özellikle sonradan İsrail'e gelen insanların nasıl bir önyargılarla geldiklerini bilseniz aklınız durur. Bunların büyük çoğunluğuna göre her Filistinli, her Arap bombalı yelek giymiş bir terorist. Yahu Shu'afat ile Pisgat Ze'ev arası sadece bir tramvay durağı uzaklığında ama her iki tarafın da diğer tarafı tanımak ve anlamak gibi bir çabası yok. Bırakın iki semti, belediye kurslarının olduğu binanın karşısındaki AVM’de çalışanlarını yarısından fazlası Filistinli, buna rağmen kimse kimseye güvenmiyor. Bu güvensizlik Filistinliler için de geçerli. Mesela eşimin dil öğrettiği kurs belediyenin ve herkese açık, çok düşük bir bedel karşılığı Kudüs'de oturan herkes gidebilir. Çoğu Filistinli hâlâ İbranice bilmiyor ama bir tanesi bile kursa gidip öğrenmek istemiyor ama bu konuda Filistinlilerden daha çok bizimkilere sitem ediyorum."
"Neden?" diye soruyor Günther.
"İsrail savaşarak kuruldu," diye cevap veriyor Elija, "ama hiç bir ülke kendi topraklarında savaşarak ayakta kalamaz. Ama biz savaşı kazanmamıza rağmen düşmanlığı ayakta tutmak, unutturmamak için elimizden geleni yapıyoruz. Evet, bir terör tehdidi ile karşı karşıyayız ve güvenlik önlemlerimizin Batı dünyasının ortalamasının çok üstünde olması lazım ama bunun için sistematik olarak Filistinlilere baskı uygulamamızın yanlış olduğunu düşünüyorum. İsteyen kabul etmesin ama bence bu baskı var. Artık devlet tarafından planlanmış olarak mı, yoksa kurumlarda sorumluluk taşıyan kişilerin keyfiyeti yüzünden mi var bilemiyorum ama ister öyle ister böyle devlet bunu engellemeli. Ben 3 sene askerlik yaptım, görevim gereği Batı Şeriya'daydım. O çocukların bize düşman olmak hariç başka seçenekleri yok. Ancak bence bu durumdan faydalanan ve bu durumun bitmesini istemeyen Araplar da var. Onlar da bizimkilerin uyguladığı baskı üzerinden insanları kışkırtıyorlar. Yani aslında ne onlar ne biz, masum değiliz. Masum kim biliyor musunuz, kaçırılıp öldürülen Filistinli veya Musevi gençler, terör saldırılarında veya onlara karşılık operasyonlarda ölen çocuklar… Terörle mücadele mi, tabii ki evet ama dünyanın en bilinen istihbaratlarından ikisine sahip olan bir ülke, bence bunu daha akıllıca yapabilirdi. Bu şekilde sadece Hamas ve diğer terör örgütlerinin değirmenine su taşıyoruz."

Zeytindağı

Zeytindağı

Elija arabayı kenara çekiyor ve "Geldik." diyor. Arabadan iniyoruz. Bize eliyle yukarıya kıvrılan bir yol gösteriken, "Meşhur Zeytindağı burası." diyor. "Buradan duvarlar yüzünden fazla bir şey görülmüyor, ama şu yolu yokuş yukarı takip ederseniz, eski şehir‘i ayaklarınızın altında bulacaksınız. Bulunduğunuz yerin az ilerisinde bir otel var isterseniz barına oturabilirsiniz. Gerçi biz Yahudiler oraya gitmeyiz ama sizin için sakınca yoktur. Oradan Eski Şehir‘e doğru tekrar indiğinizde, Altın Kapı yaklaşık 20 dakika mesafede."

"Otelin sizin için nasıl bir sakıncası var?" diye soruyorum. Elija, "Eski mezarlığımızın bir kısmının üzerine inşa edilmiş de ondan. Doğu Kudüs'ün Ürdün'e ait olduğu zamanda oteli Ürdün Kralı Hüseyin bin Talal yaptırmış. Anlamışsınızdır, çok dindarlığım yok ama ölülere saygı duyulması gerektiğine inanırım."

Kendisine teşekkür edip kartlarımızı verirken Almanya'ya davet etmeyi unutmuyoruz.

Elija arabası ile uzaklaşırken biz de Elija'nın tarif ettiği yolu çıkmaya başlıyoruz ve gerçekten de yaklaşık 200 m'lik bir mesafeden sonra sağa sapan bir patikanın sonunda, tıpkı Elija'nın dediği gibi Kubbet'üs Sahra'nın altın kubbesi ve tüm Eski Şehir batan güneşin sarı-kırmızı ışığına boyanmış halde önümüzde. Karşımızdaki manzarayı görünce Joseph'in gün batımını burdan seyretmek konusundaki ısrarında haklı olduğunu anlıyoruz. Manzarayı seyredip resim çektikten sonra yürüyerek Eski Şehir’e doğru ilerliyoruz. Günther, "Burada aslında her metrekare tarihi bir yer" diyor. "Aslında hakkını vererek gezip incelense, adım başı başka bir önemli yer karşına çıkıyor."

Ve gerçekten de öyle. Yolumuzun kenarında belki de dünyanın talebi en fazla olan mezarlığı durmakta. Yanından geçtiğimiz mezarlık Musevi mezarlığı. Kudüs'ün daha iyi görünebilmesi için mezar taşları yere yatay konulmuş. Bazı mezar taşlarına birden fazla isim yazılmış. Bazı kişilerin öldükten sonra mezar taşına mezarı olmayan sevdiklerinin isimlerinin yazılmasını vasiyet ettiklerini öğreniyorum. Birçok kişi de, Nazi kamplarında ölen aile sevdiklerini kendi mezar taşlarına yazdırmış.

Her Musevi öldükten sonra buraya gömülmek istiyor” denir. Aynı Müslümanların Altın Kapı'nın önündeki Müslüman mezarlığına gömülmek istemeleri gibi. Mezarlıkların önemi Zeytindağı'nda bulunuyor olmalarından kaynaklanıyor çünkü Yahudiler kıyamet gününde insanlığı kurtaracak Mesih'in Zeytindağı'ndan inip, Altın Kapı'yı geçerek Tapınak Tepesi’ne varacağına inanıyorlar. Yani bu mezarlıkta defnedilmiş olmakla, kıyamet günü Mesih'e çabucak ulaşabilecekler. “Zamanın sonunun gelip, ebediyetin başladığı günde acele etmenin ne gereği varsa…” diye geçiyor içimden. Başka insanların inançlarıyla dalga geçtiğimi düşünerek bütün rasyonelliğime rağmen kendi kendime kızıyorum.

Zeytindağı’nın İslamiyet'te de çok önemli bir yeri var. Müslümanlar sırat köprüsünün Zeytindağı ile Haram-ı Şerif yani Tapınak Tepesi arasında kurulacağına inanıyorlar. Dinimizde ne kadar yeri var bilemiyorum. İnançlı bir Müslüman olarak tabii ki, sırat köprüsüne inanıyorum ama itiraf edeyim böyle coğrafi konum bildirimi gibi detaylara hayatım boyunca hep şüpheli yaklaştım.

Zeytindağı tabii ki Hıristiyanlar için de çok önemli ve Zeytindağı'na edilen atıflar Hıristiyanlıkta diğer dinlerden çok daha fazla.

Öncelikle, Hz İsa'nın peygamberlik müjdesini burada aldığına inanıyorlar. Ayrıca Hz İsa, da Vinci'nin dünya kültürüne bıraktığı muhteşem eserin konusu olan 'Son Akşam Yemeği'ni yedikten sonra Zeytindağı'na dönmüş.

Yolumuz Getsemani denilen bahçenin yanından geçiyor. Hava gittikçe karardığından bahçede fazla kalamıyoruz. Bugün bahçede büyük bir Rus Ortodoks kilisesi ile Tüm Uluslar Kilisesi bulunuyor.

Getsemani Hz. İsa'nın baş rahibin adamları tarafından tutuklanmadan önce son saatlerini geçirdiği yer olarak bilinir ve aynı zamanda havarisi Yahuda'nın onu 30 gümüş akçe karşılığı Romalılara ihbar ederek ihanet ettiği yer olduğu söylenir.

İslamiyet ve Hıristiyanlık, Hz. İsa'nın Zeytindağı'ndan göğe yükseldiği konusunda ortak düşünceye sahiptir.

Biraz daha yürüdükten sonra Altın Kapı'ya geliyoruz. Altın Kapı Kudüs'ün Eski Şehri'nin 8 giriş kapılarından biridir ve doğrudan Haram-ı Şerif'e çıkan tek kapısıdır. Hıristiyanlar Hz. İsa Zeytindağı'ndan indikten sonra, Kudüs'e bu kapıdan girdiğine inanırlar. Bir çok savaşta yıkılan ve harabe olan bu kapıya en son Kanunî Sultan Süleyman zamanında onarılmış, onarım bitince de mühürletmiş. Bu mühürlenme tarihçiler tarafınan iki şekilde yorumlanır. Bazıları “Mesih'in kapıdan geçmesini imkansız kılıp, kıyametin kopmasını engellemek“ için deseler de, daha ciddi kaynaklar asıl amacın gayrimüslimlerin buradan Haram-ı Şerife ulaşmalarını engellemek olduğunu söyler. Kapı civarında surların yanına Müslüman mezarlığı yapılmış, bu mezarlığın da Musevi rahiplerin kapıda ayin yapmalarını engellemek için oraya yerleştirildiği söylenir.

Burada arkamı dönüp tekrar Zeytindağı'na bakıyorum ve gün esnasında edindiğim tecrübeleri ve öğrendiklerimi tekrar düşünüyorum.
Aklıma Falih Rıfkı Atay'ın Zeytindağı adlı eseri geliyor. Atay, Osmanlı'nın son dönemi ile Cumhuriyetin ilk günlerini, yani İsrail Devleti'nin kuruluşundan yıllar öncesini anlattığı bu kitabında yazdığı şu satırları hatırlıyorum:

"Medine dini mallaştırmış ve maddeleştirmiş bir Asya pazarıdır. Kudüs dini oyunlaştırmış bir Garp tiyatrosudur.

Büyük harpte Osmanlı hazinesinin büyük bir kısmını çöl ve urban Arapları yemiştir.
Bu kıtaları ne sömürge, ne de vatan yapmıştık. Osmanlı İmpatarorluğu buralarda ücretsiz tarla ve sokak bekçisiydi. Eğer medrese ve bilinçsizlik devam etseydi, Araplık Anadolu yukarılarına kadar gelecekti."

Rıfkı Atay'ın kitabında Arapların o zamanlarda çok fakir ve topraklarında adeta hizmetçi konumuna gelmiş olduklarını, Filistin'in ikiye ayrıldığını, eski Filistin'de Arapların sefalet içinde yaşarken, yeni Filistin'de Yahudilerin lüks ve güzellik içinde yaşadığını okumuştum.
Okuduğum araştırdığım kadarıyla, başka kaynaklar Rıfkı Atay'ın yazdıklarını doğruluyordu.

Bugün kendi gördüklerim ise durumun değişmediğini, sadece zaten hakim olan statükonun, 1948'den sonra resmiyete geçirildiğini gördüm.
Altın Kapı'dan ayrılarak şehir içine geçiyoruz ve ben hatıralık hediyelerimi aldıktan sonra yemek yemeye gidiyoruz. Günther de ben de iyice yorulmuşuz. Yemek bittiğinde sabahleyin bizi Tel Aviv'den getiren şoförün verdiği numarayı arıyoruz. Kudüs'te tanıdığı taksicinin telefonumuzu beklediğini ve bizi bulunduğumuz yerden alıp Tel Aviv'e götüreceğini söylüyor ve gerçekten de konuşmadan 40 dakika sonra arabada oturuyoruz.

Arka koltukta Günther yorulduğunu ve kestirirse kusura bakmamamı rica ediyor. Kudüs'ün merkezinden çıkalı bayağı olmasına rağmen hâlâ trafiği ile boğuşurken, şöföre yol kenarında bulunan büyük duvarı soruyorum.

"Karşı taraf Ramallah" diyor şoför. "Pasaportlarınız yanınızdaysa geçebiliriz görmek isterseniz, ama kontrolü geçmek biraz sürer."
Günther arkadan gözlerini açmadan uykulu bir sesle, "Bugünlük bu kadar yeter bence, ama sen bilirsin." diyor.

Hem vaktin geç olması hem de kontrolde kaybedeceğimiz zamanı düşünerek Batı Şeriya'ya gitmekten vaz geçiyoruz.
Koskoca bir gün sadece en önemli yerleri görebildiğimizi düşünüyorum. Daha teferruatlı gezip, bilgi edinmek için çok daha fazla zaman harcamak gerekirdi. Görülecek yerler tabii ki bu kadar değil;
Ne Bethlehem'i gördük, ne Masada Kalesi'ni, ne de Ölü Deniz diye bilinen Lut Gölü’nü.
Şoförümüz çok konuşkan olmadığı için, Tel Aviv'e dönüşümüz gayet sakin geçiyor.

Yolda İsrail ve toplumu hakkında ne kadar az şey bildiğimi düşünüyorum. Özellikle toplumunun bir genellemede bulunulamayacak kadar karışık olduğunu, kısmen birbirine tamamen zıt anlayışların en dar alanda beraber yaşadıklarını fark ediyorum.

İsrail Devleti’nin yayılımcı ve saldırgan politikası hakkında olumsuz düşüncelerim, kendi halkında da bu politikayı benimsemeyen ve eleştiren hiç de küçümsenmeyecek bir kitlenin olduğunu görmemle daha da pekişiyor.

Karanlıkta hareket eden taksinin içinde yaşadığım günü tekrar gözlerimin önünden geçirirken Ridley Scott’un ‘Cennetin Krallığı‘ filminin repliği aklıma geliyor.
Filmde Selahattin Eyyübi’ye karşı Kudüs’ü savunan şövalye İbelin’li Balian Sultan Selahattin’e soruyor:

Kudüs’ün değeri ne?”
Selahattin Eyyübi cevap veriyor:
“Hiçbir şey, her şey…

KUDÜS

Kutsal Şehrin Ayrı Dünyaları

Bazıları için İsrail, dünyadaki tüm savaş ve kötülüklerin kaynağını oluşturmakta ve Yahudiler de bütün bu kötülüklerin sorumluluğunu taşımaktalar. Sanıyorum kurgu ve gerçeğin bu kadar birbirine karıştığı, hakkında bu kadar komplo teorisi ve şehir efsanesi bulunan başka bir ülke ve toplum yoktur.

“Yahudiler, 'Büyük İsrail'i kurmak istedikleri için Ortadoğu'da terör estirmekteler”, “Dünyada tüm sermaye Rothschildler, Rockefellerler ve Soros gibi 2-3 Yahudi ailenin elindedir.” (Rockefeller ailesinin Yahudi olmadığını kimse umursamaz),
“Yahudiler, Yahudi olmayan çocukları iğneli fıçılarda öldürüp kanlarını içerler”… ve daha ne iddialar…

Büyük çoğunluğu Kilise veya Avrupa tarihinden kaynaklanan bu komplo teorileri ne yazık ki, bizim toplumumuzda da kendilerine yer edinmiş durumda. Oysa, aynı coğrafyayı paylaştığımız ve bizim de tarihimizin bir parçası olan, kendi iç dinamiklerinde hâlâ çok büyük sıkıntılar taşıyan ve hiç de homojen olmayan bir İsrail gerçeği ile karşı karşıyayız.

İsrail toplumunun kendi içinde ne kadar farklı, karmaşık ve çelişkilerle dolu olduğunu, ilk defa dört günlük bir iş gezisi için İsrail'e geldiğimde anladım.

Londra şubemizde çalışan ve aynı zamanda İsrail vatandaşı olan Musevi Joseph ve Günther isminde bir Alman iş arkadaşımla beraber gerçekleştirdiğimiz gezinin ilk üç günü İsrail'in ticari merkezi Tel Aviv’de geçti.

Tel Aviv, Akdeniz sahilinde, ticari merkez olduğunu her haliyle yansıtan, eğlence mekanları bol, canlı bir şehir ama bölgenin kültürel ve tarihi yapısını pek yansıtmıyor.
Dördüncü gün Kudüs'te son toplantımız vardı.

Sabah çok erken kalkıp kahvaltıyı otelde değil, Tel Aviv'in tarihi bir semtinde yaptıktan sonra, arabayla Kudüs'e geçmeyi kararlaştırdık. Tel Aviv kalesine yakın 'Ben Gurion' isimli ufak bir kafeye gittik. O vakitte açık bir yer bulmak hiç de kolay değildi. Hesap ödemek için garsonu çağırdığımda, bana hesabı kasada ödemem gerektiğini söyledi. Diğer iki arkadaşım masadaki eşyalarını toparlarken, ben kasaya gitmek için kafenin sonundaki köşeyi döndüm ve karşıdaki duvarın yukardan aşağı Atatürk ve Türkiye fotoğrafları ile dolu olduğunu fark ettim.

Doğal olarak çok şaşırdım.
Kasada, duvara işaret ederek "Kafenin sahibi Türk mü?" diye sordum.
Kasadaki delikanlı gülümsedi ve "Hayır, ama siz Türksünüz, değil mi?" dedi ve ekledi: "Buraya ilk defa gelen her Türk aynı soruyu soruyor."

Meğer kafenin sahibi İstanbul'da okumuş, büyük bir Türkiye ve Atatürk hayranıymış. O nedenle, ülkesine geri dönüp kendi dükkanını açınca, bir köşesini Atatürk ve Türkiye motifleriyle süslemiş.

Aslında şaşmamalıydım. Havaalanında bindiğimiz taksinin şoföründen, görüştüğüm bankacı ve avukatlara kadar herkes, Türk olduğumu öğrendiklerinde bana çok cana yakın davrandıklarını fark etmiştim. Hatta birçok kişi “Türkler bize hem İspanyol Engizisyonunda yardım etti, hem de Hitler döneminde.” diyerek, tarihi unutmadıklarını gösterdiler.

Kaleye yakın taksi durağında bir şoförle bizi Kudüs'e götürmesi için anlaştık. Yolculuğumuz yaklaşık 1,5 saatten fazla sürdü. Yol boyunca geçtiğimiz çevre, Türkiye'de Akdeniz sahilinden İç Anadolu'ya giderken görebileceğimiz manzarayı andırıyordu.

1 No'lu Tramvay

Nihayetinde Kudüs'e vardık.
O zamana kadar görebildiğim kadarıyla pek dindar olmayan Joseph taksiden iner inmez, kipasını başına taktı. Bizim şaşkın bakışlarımızı görünce gülümseyerek ve “Ne yani?' dercesine omuzlarını silkti ve “Burası kutsal şehir!” dedi.
Aramızda daha önce Kudüs'e gelen tek kişi olduğu için Joseph'i rehber olarak seçtik.
İsrail'i ve İsrail toplumunu Kudüs'ten daha iyi yansıtan başka bir şehir yoktur. Ortadoğu'da yaşanan çatışmaların baş aktörlerini Kudüs'de, bu daracık alanda hep birlikte, bir arada bulmak mümkün.
Image

1 No'lu Tramvay hattı batıdaki Herzl Tepesi'nden başlayarak doğusunda bulunan Pisgat Ze'ev yerleşim bölgesini de geçerek son durak Heil Ha-Avir'e kadar uzanır.

Güzergahında sekülerlerin yerleştirildiği yeni mahalleler, Müslüman, Hristiyan ve Musevi dindarların yaşadığı Eski Şehir, her tür yeniliğe karşı olan kökten dincilerin yaşadığı Mea Shearim ve Arapların yaşadığı Shu'afat da bulunur.

Aslında tramvaylar şehir sakinlerini birbirine kavuşturmak için vardır ama bu, 1 no’lu Kudüs hattı için geçerli değil. Çünkü bu şehrin sakinlerinin yaşadıkları mahalle ve semtler arasında sadece bir tramvay durağı mesafe olmasına rağmen, bu insanlar adeta ayrı dünyalarda yaşarlar.

Seküler ve kökten dinci Museviler şehrin karakterini belirleme mücadelesi verirken, İsrailli yerleşimciler eski şehri kendi hâkimiyetlerine almaya çalışıyor ve bazı Araplar hâlâ Doğu Kudüs'ün kurulacak bir Filistin devletinin başkenti olacağı hayalini kuruyorlar. Kökten dinciler, Filistinli eylemciler, yazarlar, güvenlik görevlileri, ülkeye yeni gelen göçmenler, Museviler, Hristiyanlar, Müslümanlar....

Bunların hepsine tramvayda rastlayabilirsiniz.
Bir durakta binerler ve inene kadar birbirleri ile konuşmazlar.
Yani İsrail'deki toplumsal ayrışma, Arap-Yahudi ayrışmasından çok daha ötede.

Herzl Tepesi

Siyonizm ve İsrail'in Fikir Babası

Theodor HerzlHerzl "Halkım naaşımı 'Eretz İsrail'e (Musevilerin 'Kutsal Toprak' manasında kullandıkları deyim) götürene kadar babamın ve kız kardeşimin yanına defnedilmek istiyorum." demiş ve mezarının İsrail'de Kermil Dağı'nın eteklerinde Haifa yakınında bir mezarlıkta olmasını istemiş. Naaşı 1949'da Viyana'dan İsrail'e taşındığında İsrail hükümeti bu vasiyetine uymamış ve mezarın Kudüs'te olması gerektiğine karar verilmiş.

Çocukları Pauline ve Hans 2006 yılındada Herzl'in yanına defnedilmişler. Diğer kızı Trude ise Theresienstadt Nazi kampında hayatını kaybetmiş.

Tepenin üstünde, fazla büyük olmayan dikdörtgen bir meydana bitişik yarı yuvarlak bir alanın ortasındaki siyah granit taş blok, aslında bir anıt mezara göre oldukça sade görünüyor.

Aklıma “Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan siyonizmin babası Herzl'in mezarını ziyaret etti“ yorumlarıyla sosyal medyaya düşen kısa video ve resimler geliyor. O resimlerde görünen mekan burası değil. Cumhurbaşkanı'nın o görüntüleri Holokost (soykırım) Anıtı‘nda çekilmiş.

Bu anıt mezar, Yahudi milli hareketinin lideri Theodor Herzl'e, yani siyonizmin ve İsrail Devleti'nin fikir babasına ait.

Theodor Herzl 2 Mayıs 1860'da Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda, Peşte'de doğmuş. Kendisi dindar olmak bir yana, evini Noel çamı ile süsleyecek kadar genişmiş. Yahudilerin bir millet olduğunu, aydınlanma çağı ve akabinde özgürleşme dönemleri ve ulus anlayışının gelişmesi ile dinin „birleştirici kimlik“ vasfını kaybettiğini savunan Herzl, bir dönem tüm Yahudilerin vaftiz olarak Hristiyanlığa geçmelerinin “Yahudi Sorunu”na çözümü olacağına inanmış.

Ancak, zamanla asimilasyon ve din değiştirmenin bir çözüm olmayacağını, o dönemlerde özellikle Avrupa'da tekrar zirve yapan Musevi düşmanlığı, Musevilerin toplumdan dışlanmaları ve bu ayrımcılığa tanınan hukuki meşruiyete karşı, milli kimlik üzerinden kurulan bir Yahudi Devleti'nin tek çözüm olacağını düşünmeye başlamış. Böylece, Yahudi milli hareketine yönelmiş ve daha sonra da Dünya Siyonist Örgütü‘nün lideri olmuş.

Herzl, Yahudi Devleti ve Eski Yeni Vatan isimli kitapları ile siyonizmin fikirsel alt yapısını oluşturmuş ve kitle hareketlerine önderlik etmiş.

Yahudi Devleti, çağdaş Museviliği dini olmaktan ziyade, siyasi açıdan çok etkileyen bir eserdir.
Eski Yeni Vatan ise, Filistin’de kurulacak olan bir Yahudi devletinde hakim olabilecek toplumsal düzenle ilgili bir ütopyadır.

Herzl'in ütopyasında çizdiği toplum, kozmopolit, gayri Musevileri dışlamayan, onlara da vatandaşlık hakkı tanıyan bir yapıya sahiptir. Bu ütopyada Herzl, Filistin'de yaşayan Arapların böyle bir devleti olumlu karşılayacaklarını ve oluşacak olan altyapı ve gelişmeye katkıda bulunacaklarını varsaymaktadır.

Açıkçası Herzl, Arapların böyle bir devletin kurulmasına karşı çıkacakları ihtimalini hesaba katmamış.

Batı Avrupa'nın gelişme odaklı fikirlerin hâkimiyeti Peşte'de doğan, Paris'te okuyan ve Viyana'da yaşayan Herzl'in düşüncelerinde bariz belli olur. Herzl ve dönemin diğer siyonistleri, Filistin'de zaten çok az insanın yaşadığı topraklara yerleşeceklerini ve o topraklarda bulunan az sayıda Arapların da onlara “medeniyet getirecek“ olan siyonistleri “'beklediklerini“ varsaymışlar.

En azından yazdığı kitaplarından ve Herzl Tepesi'nin eteğinde bulunan Herzl Müzesi'ndeki sergiden bu sonuca varmak mümkün.

Ama tarih, Herzl ve arkadaşlarının hayalini kurdukları ütopyanın gerçek ile ilgisi olmadığını gösterdi.

1947'de o topraklar Birleşmiş Milletler tarafından bölündükten ve 1948'de Yahudiler bağımsızlıklarını ilan ettikten sonra, 6 Arap ülkesi yeni kurulan ülke İsrail'e savaş ilan etti. Birleşmiş Milletler tarafından (hâlâ) insanların önüne havuç gibi tutulan “İki devletli çözüm” hiç gerçekleşmedi. İsrail, savaş sonrası Mısır ve Ürdün hariç diğer Arap ülkeleriyle barış anlaşması imzalanmadı ve agresif genişleme politikasını sürdürmeye devam etti.

Savaş bittiğinde Kudüs, ikiye bölünmüş bir şehirdi. İsrail şehrin batısını kontrol ederken, Doğu Kudüs, Ürdün egemenliği altında, Arapların elindeydi. 1967’deki Altı Gün Savaşı‘ndan sonra İsrail, tüm şehir üzerinde ve dolayısıyla Doğu Kudüs'te yaşayan Araplar üzerinde hâkimiyet kazandı ve 1980'de Kudüs'ü başkent ilan etti.
Bu diğer devletler tarafından kabul edilmedi ta ki, 2 yıl önce, 2017'de ABD Başkanı Trump Kudüs'ü resmen İsrail'in başkenti olarak kabul edinceye kadar…
Günümüzde ABD haricinde Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak resmen kabul eden tek ülke Guatemala’dır.

Mehane Yehuda

İsrail'in En Eski Pazarı

Tramvay ile Herzl Tepesi'nden Mahane-Yehuda Pazarı'na gelinceye kadar, arada beş durak var. Her durakta binenlerin sayısı inenlerden çok olduğu için, vagonun içi kalabalıklaşmaya başlıyor. En son He-Haluts durağından sonra içerisi hareket edemeyecek kadar çok doluyor.

Vagonun içinde hakim olan koku, gittikçe rahatsızlık vermeye başlıyor. Şapkalı, alnının kenarından lüleleri sarkan Ortodoks bir Musevi, yanındaki tüfekli, tabancalı askere iyice yapışmış durumda. Onlara sırtı dönük iki Arap kadını ve bir Avrupalı turist kadın adeta yanak yanağa ayakta duruyor ve iki küçük Filipinli turist ile Afrikalı bir Musevi’yi tramvayın kapısı ile kendileri arasında neredeyse ezmek üzereler.

Düşünmemek mümkün değil; insanlar bütün bu farklılıklarıyla şu an tramvayda olduğu gibi, Ortadoğu'da da birbirlerine zarar vermeden yanyana yaşayabilseler ne terör kalır, ne savaş…

Nihayet tramvay Mehane-Yehuda Pazarı'nda duruyor ve kapılar açılır açılmaz, insanlar dışarıya akın ediyor.

Tramvaydan inince insanı envai çeşit yemek ve baharat kokuları yanısıra pazarcıların sesleri karşılıyor. Pazarda günlük hayat için ne gerekiyorsa bulmak mümkün: Ekmek, meyve, sebze, kıyafet, alışveriş sepetleri, temizlik malzemeleri... Geniş, döşeme taşlı sokağın sağ ve sol kenarına kurulmuş tezgahlarda yok yok. Pazarın burada uzun yıllardır kurulduğu hemen belli oluyor. Pazarcılar müşterileri kendi tezgahlarına çekebilecek ama tezgaha gelmiş ve bakınan müşterileri rahatsız etmeyecek şekilde bağırarak pazarlamanın ustası olmuşlar.

Eski şehrin Jaffa Kapısı‘na yaklaşık 2 km mesafede olan Mehane-Yehuda Pazarı'nın tarihi 1887 yılına kadar geriye dayanmakta. Günde yaklaşık 200 bin müşterisi ile İsrail'in en büyük pazarı. Standlar iki ana caddeye kuruluyor. Bunlardan biri olan Mehane-Yehuda’nın üstü kısmen kapalıyken, diğer ana cadde Elitz Chayim ve bu iki caddeden sağa sola açılan ufak sokakların üstü neredeyse tamamen kapalı. Bu küçük sokaklar genellikle pasaj, kahve ve ufak lokantalarla dolu.

Cuma günleri şabat başlamadan önce pazar karınca yuvasına dönüşmekte. Herkes bir an evvel işini bitirip evine gitmeye çalışıyor.

Mehane Yehuda EliEli 65 yaşında, küçük bir bakkal dükkanı var ve 46 yıldır burada.

"Eskiden buralar çok kirliydi." diye anlatıyor, "Pazar çok daha karışıktı. Şimdi Pazar 'atraksiyon' oldu. Yemek pişirme kursları pazara tur düzenliyor. Çok turist geliyor."
Konuşurken suratı ekşiyor Eli'nin, "Tel Avivliler,…" diye başlıyor dert yanmaya "yiyeceklerini, sebzelerini süpermarketlerden alıyorlar. Pazara sadece standlarda içmek ve eğlenmek için geliyorlar."

Eli'nin dükkanının az ilerisinde çilek, muz, limon, nar ve başka sebzeler satan Fuat'ın standı var.
Fuat 42 yaşında, Bedevi. Joseph'in söylediğine göre, İbraniceyi Arap aksanıyla konuşuyor.
Fuat'a göre, çok değil, 30 yıl evvel Kudüs'te yok denecek sayıda kökten dinci varmış. Sonra, ister Arap olsun, ister Yahudi, kökten dincilerin sayısı artmaya başlamış ve sekülerler şehri terk etmişler.

"Dindarlarla bir derdim olmaz," diyor Fuat, "yeter ki, insanları rahat bırakıp kimsenin işine karışmasınlar.

Fuat'ın standının az ilerisinde bulunan bir kahvede kısa bir mola veriyoruz. Aslında uzun süre oturulabilinecek bir yer değil çünkü kahveden ziyade bizim çay ocaklarımıza benziyor. İçerisinde, çalışanlar dışında üç müşteri var ve mekan onlara bile dar gelecek kadar küçük. Dışarıda oturmak mümkün değil. Kahveyi ayak üstü içmek için bir kaç tane yüksek masa atmışlar. Çok sayıda garson arı gibi etrafta uçuşuyor. Bu kadar küçük çay ocağının 3-4 garson birden çalıştırmasının sırrını garsonları takip ederek çözüyorum: Garsonlar küçücük ocağın içine veya dışarıdaki masalara bakmıyorlar, müşteriler içeceklerini kendileri ocakçıdan alıyorlar. Garsonlar ise etraftaki esnaf ve müşterilerine içecek yetiştirmekle görevliler. Sorumlu oldukları mıntıkayı ne kadar merak etsem de tam olarak anlamam mümkün değil çünkü her garson en fazla 10-15 adım sonrası kalabalığın içinde kayboluyor.

Kahvemizi içerken yan masada, bizim yurtdışından geldiğimizi anlayan birisiyle sohbete başlıyoruz.
İsmi Guy, kendisi avukatmış. Kudüs'ü ve Kudüs’te yaşamayı soruyorum kendisine.
O da Eli ve Fuat gibi aynı dertten muzdarip, şehirde gerek Arap, gerekse Yahudi, çok fazla kökten dinci olduğunu söylüyor.
Diyor ki, "Ben kendimi 'dindar' olarak tanımlarım, inançlıyım… Her zaman değil ama ayda bir kaç kere sinagoga gidiyorum, şabatı kendi anlayışımızca uyguluyorum… Öyle işte…"

Tam o esnada önümüzden iki Ortodoks Yahudi geçiyor, siyah şapkalar ve alınlarının yanından lüleleri sarkıyor, siyah ceketin altından bellerine bağladıkları ip, siyah şalvar pantolonlarının üstüne dökülmüş, acele acele yürüyorlar.
Guy kafası ile onlara işaret ederek "…ama bunlara göre kafirim. Bunlar böyle… Eğer onlar gibi giyinmez, onlar gibi konuşmaz, dini vecibelerinizi aynı bunlar gibi uygulamazsanız, sizi dinsiz olarak görüyorlar. Bunu asla kabul etmezler ama zihniyetleri tam böyle. Bunlar kendilerine 'Haredi' der. 'Haredi' Tanrı'dan korkan demek. Sanki tek korkan, Tanrı'yı sayan kendileriymiş gibi… Tevratı okurken, ki onlara göre aslında bu bile büyük ayıp, en az ezbere bilmeniz gerek, bir harfinde yanlış vurgulama yaparsanız başlarlar hemen parmak sallamaya."

Tam da "Hadi canım, o kadar da değildir,” diye itiraz etmek isterken aklıma bizdeki 'Tanrı demek günah', 'İyi günler demeyin, Müslüman selam'ün aleyküm diye selam verir' tartışmaları geliyor ve susuyorum.

Ben susuyorum ama belli ki Guy iyice dolmuş…
Sigarasını yakıp soruyor, "Maaşınızın ne kadarı sosyal kesinti ve vergiye gidiyor, daha doğrusu maaşınız ne kadarı elinize geçiyor?
Soruya şaşırıyorum. Kafamda kabaca bir hesap yapıp, “Yaklaşık %50'si" diye cevap veriyorum.
"Peki," diyor Guy, "umarım çok özel olarak görmezsiniz soruyu, kaç çocuğunuz var?"
"İki" diye cevap veriyorum.
"Benim bir çocuğum var." diyor Guy. "Evet, hayat pahalı ama eşim de ben de çalışıyoruz. İşlerimiz iyi. Yani maddi açıdan bir çocuğa daha rahat bakabiliriz ama vaktimiz yok."

Guy sigarasından bir nefes çekerken, ben konuyu nereye bağlayacağını merak ediyorum.
Guy devam ediyor: "Peki" diyor, "demin buradan geçen şu fosiller var ya… Sizce onlar ne iş yapıyor?"
Cevap vermeme fırsat tanımadan devam ediyor: "Hiç! Evet, doğru duydunuz, o tipler çalışmaz. Neden biliyor musunuz? Çünkü onlar 'ÖĞRENCİ!" Son kelimeyi seslendirmesinden, tüm nefretini o söze yüklediği anlaşılıyor.
"Evet öğrenciler.. 5000 yıldır kimsenin bir türlü çözemediği dini onlar çözecek… 5000 yıldır öğrenilemeyen ne kadar sır varsa onlar öğrenecek ya... Onun için öğrenciler. Peki onların öğrenmesinin bedelini kim ödüyor biliyor musunuz?

Bir şey demiyorum, sadece Guy'a bakıyorum.
"Ben ödüyorum." diyor Guy. "Evet ben. Ben, eşim, bizim gibi çalışan, vergi ödeyen herkes. Neden biliyor musunuz, çünkü onlar ÖĞ-REN-Cİİİİ... Merak ediyorum kim bu dini ne zaman öğrenecek?! Masum insan öldürme, hırsızlık yapıp hak yeme, milletin karısına kızına sarkma, or..puluk yapma,... Yani alt tarafı iki taş levhaya yazılı 10 kısa emir! O kadar da zor olmamalı, öyle değil mi?" diye alay ediyor.
"Peki, size son bir soru daha… Bunların kaç çocuğu var biliyor musunuz?“ diye sorup yine cevap beklemeden devam ediyor: "En az 7-8… Ama EN AZ! Normalde 10'dan fazla çocukları vardır. Evet, bunların anlayışına göre korunmak günah olduğu için bu zihniyet tavşan gibi çoğalıyor. Aslında normal, çünkü birçoğu için televizyon, sinema, her türlü modern hayat günah dolayısıyla tek eğlenceleri… Eeee,… korunmak da günah olunca…

Sigarasını içiyor Guy. Ben de söylediklerini düşünüyorum.
Yani, bu Ortodoks Musevilerin varlığından tabii ki haberdardım ve zaman zaman gördüklerim de olmuştu ama diğer Museviler ile aralarında bu kadar anlayış farkı olacağı hiç aklıma gelmemişti. Joseph'e bakıyorum o da Guy'ın söylediklerini tasdik edercesine başını sallıyor.

"Bakın," diyor Guy "Ben 3 yıl askerlik yaptım ve hâlâ yedekteyim. Bunlar ne kadar askerlik yapıyor biliyor musunuz, hiç! Hiç yapmıyorlar. Neden, çünkü onlar ÖĞ-REN-Cİİİİ! Kazık kadar adamlar, delikanlılıklarından itibaren, ölünceye kadar öğrenci. Vergi ödemez, askere gitmez, hiç bir şey üretmez, tek bildikleri 5000 yıllık bir din ve çocuk yapmak… Bunun sponsoru olan ben ve benim gibilere kimse 'sen bunu kabul ediyor musun’ diye sormuyor.
Ve en kötüsü de, bizim gibilere şimdilik sesleri çıkmıyor ama güç bunlara geçsin, hepsi şimdilik bize sallamakla yetindikleri parmaklarını gözümüze sokarlar ve onlar gibi yaşamadığımız için gözümüzü oyarlar.

Pazarın kenarından geçen geniş bulvarın adı Jaffa Caddesi. Pazardan ayrılan kalabalık, bu caddede dağılıyor. 900 bin nüfuslu Kudüs'te alışveriş ve eğlence açısından merkez vasfını hak eden bir yer varsa işte o da, bu caddedir. Belediye eski başkanı Nir Barkat şehre daha seküler bir kimlik kazandırmak istiyormuş. Geçen seneden beri belediye başkanı olan Sefarad Yahudisi Mosche Lion ise daha çok dinci kesime yakın.

Jaffa Caddesi‘nin ara sokakların birinde her köşesi eski kitaplarla dolu The Book Gallery adında küçük bir sahaf dükkanı var. Sahibi Mosche Bar 69 yaşında. Altı Gün Savaşı’nda Doğu Kudüs'ün işgalinde bulunmuş. "Ben Kudüs'te doğdum ve evet, şehrimin yüzü maalesef değişiyor." diyor ve devam ediyor: "Aslına bakarsanız bu kökten dindarların çoğalması işim için iyi, çok okuyorlar. Gerçi hep aynı kitapları okuyorlar ama o kitapları da defalarca alıyorlar. Ama onlarla yaşamak hiç de kolay değil. Herkese kendi hayat tarzlarını dayatıyorlar. Tramvayda ve otobüslerde bile kadın erkek ayrımı olsun istiyorlar, aynı sinagoglarda olduğu gibi."

Kökten dindarların sayısının artması yüzünden Mosche'nin bir çok arkadaşı şehri terketmiş bile. "Ama ben gitmem, burada ölürüm" diyor. Şehrin geleceği için çok iyimser değil "20 sene sonra burada daha fazla dinci olacak ama ben burada kalacağım, mücadeleme devam edeceğim. Kudüs çoğulcu bir şehir olarak kalmalı.

Eski Şehir

Dindarlar ve Para...

Belediye Durağı’nda inip yüksek surların kenarından Jaffa Kapısı’na kadar yürüyoruz. Heyecanlıyım. Kudüs'teyim ve az sonra 3 semavi din için önemli mabetleri göreceğim. Binlerce yıllık tarih, binlerce yıllık savaş, mücadele…

İseviler’e göre, Hz. İsa'nın çarmıha gerilip, tekrar dirildiği, Museviler’e göre Hz. Davut'un oğlu Sultan Süleyman'ın Yahve'nin adına ilk tapınağı yaptığı, Müslümanların ilk kıblesi ve Hz. Muhammed'in Mirac’a yükseldiği topraklar.

Jaffa Kapısı’ndan geçip surlar içinde kalan eski şehre giriyoruz. Dar sokaklar turist kaynıyor ve her turist grubu farklı renkli şapkalarla rehberlerini takip ediyor..
Kudüs hakkındaki bildiklerim, okuduklarımdan ve tabii ki seyrettiğim filmlerden ibaret. Hz. İsa'nın başında dikenli dallardan örülmüş taç nedeniyle kanayan alnı ve zincirli bilekleriyle, omuzlarında devasa bir çarmıh ile kendisiyle aynı kaderi paylaşan diğer tutsaklarla birlikte Romalı askerlerin kamçısı altında ölüme yürümesi…
En azından Hollywood olayı genelde böyle sunar… Günümüzde sokakların böyle bir yürüyüşe müsaade etmeyecek kadar dar olduklarını fark ediyorum.

İlk ziyaret edeceğimiz tarihi mekan, yolumuzun üstündeki Kutsal Kabir Kilisesi

Hıristiyanlar, kilisenin Hz. İsa'nın mezarı üzerine inşa edildiğini iddia ediyor. Hatta son yıllarda kilisenin sadece Hz. İsa'nın mezarı üzerine değil, aynı zamanda da çarmıha gerildiği tepe 'Golgota'nın üzerinde olduğu iddiaları da var.

Yoğun bir güvenlik taramasından sonra nihayet kiliseye geçmemize müsade ediliyor.
Joseph'e bu kadar yoğun güvenliğin sebebini soruyorum, acaba özel bir durum veya tehdit mi var diye merak ediyorum.

"Burası Kudüs." diyor. "Kendi inancı hariç diğer inançların sahte olduğuna inanan, onlara yaşama hakkı tanımak istemeyen fanatik manyağın metrekare başına en çok düştüğü şehir.
Ara sıra bu manyaklardan biri, sadece nefret söylemiyle kalmayıp, diğer dinlerin mabetlerini ve inananlarını havaya uçurmak istediği için, yoğun güvenlik tedbirleri zorunlu bir hale geliyor.
Bu kendisinin herkesten daha çok dindar olduğunu düşünenler var ya…
Üç kutsal dinin hepsi de 'masum insanları öldürme' diye emreder.
Ama bunları birbirlerini öldürmekten alıkoyan, burada her gün katliam yaşanmasını engelleyen bu ilahi emir değil, meşruiyetini devletin kanunlarından, yani beşeri kanundan alan bu güvenliktir.
Çoğunun gözünü güvenlik korkutuyor.
Aksi takdirde burada kan gövdeyi götürür. Şimdikinden daha fazla şiddet olur.

Kilisenin kapısından içeriye girince, önümüzdeki kalabalık yüzünden ister istemez duruyor sonra kendimizi yavaş yavaş akan insan seline bırakıyoruz. Bir kaç adım sonra, önümüze yerde çerçeve içine alınmış bir taş çıkıyor.

Hıristiyanlar, çerçeve içinde, üstüne bir insanın yatabileceği büyüklükte olan bu taşın, Hz. İsa'nın naaşının yıkandığı musalla taşı olduğuna inanıyor..

Image
Kutsal Kabir Kilisesi

Kutsal Kabir Kilisesi, Hristiyan aleminin en kutsal mabedidir ve bu mabetten iki Müslüman aile sorumludur. Yani Hristiyan dünyasının İsrail’deki en kutsal mekanı, iki Müslüman ailenin gözetiminde bulunmakta.

Kilisenin yapımına M.S. 4. yy.’da başlanmış. 11. yy.'da, Fâtımîler döneminde yıkılmış.
Haçlı orduları 1099’da Kudüs'ü yeniden ele geçirdiklerinde, kiliseyi de yeniden inşa etmeye başlamışlar.
Kilise, Haçlı döneminden 19. yy.'a kadar sırayla Yunan Ortodoks Kilisesi'nin, Ermeni Apostolik Kilisesi'nin ve daha sonra da Roma Katolik Klisesi'nin gözetiminde bulunmuş.

19. yy.'dan sonra Etyopya Ortodoks, Kıpti Ortodoks ve Suriye Ortodoks Kiliseleri gözetimine girse de, bu kiliselerin yetkisi ilk üç kilisenin yetkisi kadar değilmiş.

Bu Hıristiyan kurumlar arasındaki rekabet, zaman zaman sürtüşmelere hatta silahlı çatışmaya kadar varabiliyormuş.
Kudüs'ün Müslüman hâkimiyeti döneminde, kilisenin gözetimi ile görevlendirilen ilk Müslümanlar Nuseybeh sülalesi olmuş. Nuseybeh sülalesi, soylarının Hz. Muhammed'in soyundan geldiğini iddia eder.

Haçlılar'dan sonra Sultan Selahaddin Eyyubi hâkimiyeti altında gözetim, tekrar bu sülaleye verilmiş. Sultan Selahaddin Eyyubi, kilisenin ikinci kapısını mühürleyip anahtarı Nusaybehlere teslim etmiş.

Nusaybeh sülalesinin anlatımına göre, sadece 16. yy‘da Osmanlı hâkimiyeti esnasında Judeh sülalesi ek olarak gözetimle görevlendirilmiş. Judah sülalesi ise bunun doğru olmadığı, sülalelerinin kilisenin gözetimi için ta Sultan Selahaddin Eyyubi döneminden beri görevlendirildiklerini iddia etmekte.

Günümüzde Judeh sülalesi kilisenin anahtarının koruyucusu, Nusaybeh ailesi ise kapı açma töreninin yöneticisi olarak görevi paylaşmaktalar. Böylece hiç bir Hristiyan kilise, bu mabed üzerine hak iddia edemiyor ve kilise tüm Hıristiyan cemaatler tarafından eşit derecede sahipleniliyor.

Gözlerimin önünde yaşanan sahneye bakıyorum ve birden kendimi yurdumun değişik yerlerinde gördüğümüz türbelerden birinde buluyorum; gördüğüm bu manzara bana o kadar tanıdık geliyor…

Taşın etrafında adeta kendinden geçmiş insanlar var ve taşa dokunabilmek için birbirlerini itip kakıyorlar. Daha sonra Polonya'dan geldiğini öğrendiğim orta yaşlı bir kadın, ağlayarak elindeki bez parçasını taşa sürüyor. Bir an aklımdan “Acaba temizlik görevlisi mi?“ diye geçiyor ancak, “Ama temizlik görevlisi olsa, ziyaretçilerin alınmadığı bir saatte çalışır veya acil durumlarda taşın etrafını kapatıp görevini ağlamadan yapardı.“ diye düşünüyorum. Kadın elindeki bezi uzunca bir sure taşa sürdükten sonra, biraz da etraftakilerin çekiştirmesiyle istemeyerek taştan ayrılıyor. Kalabalığın biraz kenarında, nisbeten tenha bir yerde soluklanıp, kendine geliyor, göz yaşlarını silip sakinleşiyor.

Merakıma yenik düşerek, takınabileceğim en kibar, en hassas tavırla kadına az once ne yaptığını soruyorum.
Elindeki benim bez parçası zannettiğim nesne, Polonya'daki zihinsel ve bedensel özürlü oğlunun atletiymiş.
Oğlunun derdine tıbbi bir çözüm bulunamıyormuş.

"Ama ben efendimizin (kastedilen Hıristiyan inancına göre Hz. İsa'nın bedeninde gövde bulmuş Tanrı, yani hem Tanrı, hem oğlu Hz. İsa) beni işiteceğinden eminim." diyor. Hz. İsa'nın musalla taşına sürdüğü atleti oğluna giydirdiğinde, sağlığının düzeleceğini umuyor.

Oğlunun atletini dikkatle katlayıp torbaladıktan sonra özenle içine koyduğu çantaya, kıyafetlerine, ayakkabılarına bakıyorum. Kadının varlıklı olmadığı, perişanlığı ve çaresizliği, her halinden belli.
Bu seyahati kimbilir hangi fedakarlıklara katlanarak yapmıştı…

İçimden, "Allah kimseyi çaresiz bırakmasın, hiç kimseyi evladıyla sınamasın." diye düşünüyorum.

Yine benzer çaresizlikler veya belki o kadar da ağır olmayan dertler nedeniyle türbelere akın eden yurdum insanı geliyor aklıma; ağaçlara bez parçaları bağlayan veya başka ritüellerle medet uman güzel milletim…
'Demek ki,' diyorum kendime 'sadece bizde yokmuş bu tür inanış.'

Devam ediyoruz.
Kilisenin içinde kapalı bir şapel var.
Arkeologlar o şapelin içinde yapılan kazılarla Hz. İsa'nın mezarına ulaşmayı umuyor ancak mezarın yeri henüz tespit edilememiş..
Kiliseyi yoğun kalabalığın izin verdiği ölçüde gezebiliyoruz.

Bir sonraki durağımız 'Ağlama Duvarı'…

Burada da güvenlik had safhada.
Güvenlikten sonra önümüze taşlar kaplı geniş bir meydan çıkıyor. Meydanın diğer tarafında 57m genişliğinde, 18 m yüksekliğinde kalın, kaba taşlarla örülmüş meşhur 'Ağlama Duvarı'.

Duvarın önünde herkesin film ve resim karelerinden tanıdığı manzara; duvara dokunan, yüzleri duvara dönük ileri geri sallanan, çoğu ayakta, bazıları oturan erkekler kendilerini ibadetlerine vermişler.
Ve evet, kimisi de ağlıyor.
Ağlama Duvarı’nın önünde hiç kadın olmadığını farkediyorum. Daha sonra Joseph'ten kadınlar için olan bölümün ayrı olduğunu öğreniyorum.

Duvara doğru ilerlerken yanımıza bir görevli yaklaşarak, içinde kağıttan yapılmış kipalar olan bir sepet uzatıyor ve aksanlı bir İngilizce ile, “lütfen başınıza takın" diyor. Diğer yandan da bizim İngilizce bilmeme ihtimaline karşı, elini başına götürerek işaretle ne yapmamız gerektiğini gösteriyor.
Alman arkadaşım ve ben birer kipa alıyoruz. Görevli takmamızı beklemeden uzaklaşıyor.
Joseph, "Erkeklerin Ağlama Duvarı'na başları açık yaklaşması yasak" diyor.
Aklıma, Sultan Ahmet Camii'ni görmek isteyen turist kadınlara girişte tülbent verilmesi geliyor.

Ve birden İlker Başbuğ'un Ağlama Duvarı önünde çekilen o meşhur fotoğraflarını hatırlıyorum.
Hani İlker Başbuğ'un güya Yahudi olduğunu kanıtlamak için sosyal medyaya sızdırılan fotoğraflar…
Adam benim gibi gelmemiştir ya buraya“ diye düşünüyorum. “Ne de olsa resmi bir ziyaretti ve dolayısıyla onu İsrail'de devlet adına karşılayan yetkili her kimse, ona kağıttan kipa değil, doğru olanı yaparak, doğru dürüst, kaliteli bir kipa vermiştir. Demek ki bütün olay bundan ibaretmiş.
Sosyal medya çağında algı yönetimi bu kadar kolaymış meğer, özellikle cahil toplumlarda.
Sonra hafiften gülümsüyorum, “Benim kipalı bir fotoğrafım şimdi internete düşse, ayıkla pirincin taşını… Ne kadar arkadaşım varsa hepsi bana sataşır.

Etrafı inceliyorum.
Ağlama Duvarı, önünde ibadet edenlerle birlikte çok yaygın olan bir görüntü.
Özellikle duvarın önünde geleneksel dini siyah kıyafetlerle ibadet eden Ortodoks Yahudiler yer alıyorsa, fotoğraf ne zaman çekilmiş olursa olsun, izleyenin gözünde yüzyıllar öncesine ait, mistik, tarihi bir hava uyandırır.

Image
Kutsal Kabir Kilisesi

Ağlama Duvarı’nın İbranice ismi ha-kotel ha-ma'arawi, yani Kudüs Tapınağı'nın batı cephesinden geriye kalan bölüm olduğu için Batı Duvarı anlamına geliyor. Kudüs Tapınağı JHWH'ye, yani Yahveh'ye inanan Musevilerin ikinci kutsal tapınağıdır. Yahveh ise Tanrı'nın Eski Ahit'te geçen adıdır.

Musevilerin Bet Ha-mikdai, yani “kutsal ev” dedikleri ilk kutsal tapınağı ise Süleyman Mabedidir. Yahudiler Filistin'e yerleşmeden önce, göçebe hayatı sürerken, ibadetlerini “mişkan” adı verdikleri seyyar tapınaklarda yapıyorlarmış ve Ahit Sandığı bu mişkanın “kutsallar kutsalı“ dedikleri bölümde saklanıyormuş.

Hz. Davud M.Ö.1000 yıllarında Kudüs'ü fethederek şehri Yahudilerin başkenti ilan etmiş ve hem ibadet etmek hem de Ahit Sandığı’nı saklayabilecekleri ve Tanrı'nın evi olarak görülebilecek görkemli bir mabed yapmaya karar vermiş. Ancak Tevrat'a göre Tanrı, tapınağın Davud tarafından yapılmasına karşı gelmiş ve bunu peygamber Natan vasıtasıyla Davud'a bildirmiş. Davud Tanrı'nın isteğine uyarak mabet yapmaya başlamamış ama oğlu Süleyman'a tapınağın yapılacağı yeri gösterip, planlarını vermiş.

Tapınağın inşasına Süleyman'ın hükümdarlığının 4., Musevilerin Mısır'dan çıkışının 480. yılında başlanmış. Tapınağın yapımı, yakınında bulunan kraliyet sarayı ve binalarla beraber 30 yıl sürmüş.
Süleyman Mabedi‘nin yeri Haram-i Şerif’in bulunduğu dağ sırtının orta bölümünde, yani bugün Kubbet'üs-Sahra'nın bulunduğu alanda olduğu tahmin ediliyor.

Kubbet'üs-Sahra'nın “dizinin dibinde“ denilecek kadar yakınında olan Ağlama Duvarı ise, Kudüs Tapınağı‘ndan kalan batı duvarı.
Birinci tapınak, yani Süleyman Mabedi, Babil kralı II. Nebukadnezar M.Ö. 586 yılında Kudüs'ü fethettikten sadece bir ay sonra yıkılmış. Nebukadnezar şehri fethettikten sonra Yahudileri esir almış ve özellikle toplumun önde gelenlerini Babil'e sürgüne göndermiş.

1. Pers İmparatorluğu olan Ahameniş İmparatorluğu'nun kurucusu Büyük Keyhüsrev ismiyle de bilinen II. Kiros, M.Ö.539’da Babil'i fethettikten sonra Yahudiler tekrar Kudüs’e dönmüş ve dönüşlerinden 10-20 yıl sonra ikinci tapınağın yapımına başlanmış. Eski Ahid'e göre Kudüs Tapınağı Süleyman Mabedi’nin temelleri üstüne kurulmuş, gerek mimarisi gerekse içinin süsleme ve döşemesi Süleyman Mabedi‘nden çok daha yalın tutulmuş. “Kutsallar Kutsalı“ bölümü, tapınağın ana salonundan sadece bir perde ile ayrılmış ve içinde eski tapınağın aksine cherublar (Hıristiyanlığa ve Museviliğe göre melek, melaike) tahtı bulunmuyormuş. Ayrıca eski mabette olduğu gibi içeriyi 10 şamdan değil menora olarak adlandırılan 7 kollu tek şamdan aydınlatmaktaymış. Menora'nın Museviliğin simgelerinden biri olmasının tarihçesi, o günlere dayanmakta.

Romalılar M.S. 70 yılında Kudüs'ü fethettiklerinde Yahudilerin son ana kadar savundukları mekan, bu tapınak olmuş. Bütün Kudüs'ü fethettikten sonra en sonunda tapınağı da almayı başaran Romalılar, mabedi kundaklayarak yerle bir etmişler.

Arkamı dönüp baktığımda, o tarihi, mistik havadan eser kalmadığını farkediyorum.

Görüntü, herhangi bir Ortadoğu kentinin varoşlarındaki bir mahalle gibi vasat ve çirkin. Karşıda bulunan taş binaların duvarlarında berbat reklam yazıları ve çanak antenler bulunuyor. Sadece çamaşırların kuruması için gerilmiş ipler eksik…

Günümüzde Haram-ı Şerif civarında hâlâ arkeolojik arıştırmalar yapılmakta. Kökten dinci Museviler, Kubbet'üs Sahra ve Mescid-ı Aksa'nın Süleyman Mabedi'nin kalıntılarının bulunmaması için inşa edildiğini iddia ederler ve bu arkeolojik kazılar esnasında birinci tapınağa ait bir şey bulunursa, Müslümanların bu mabedlerini yıkacakları şeklinde tehditte bulunuyorlar.

Dünyanın yüzölçümü 510 milyon km².“ diye geçiyor içimden. “Bunun yaklaşık 150 milyon km²'si kara. Bunun ne kadarı insanlara yaşam alanı olarak kullanılabilir bilmiyorum ama milyonlarca km² toprak ve 3 büyük kutsal dinin de çıkış noktası bu coğrafya… Ve bu da yetmiyormuş gibi, neredeyse aynı m²'de birbirlerinin mabedleri üstüne kendi mabedlerini yapmışlar.

Düşününce insana tuhaf gelen bir çok başka noktalar da var. Mesela gerek Süleyman Mabedi'nin ve gerekse Kudüs Tapınağı'nın yıkımı ile Müslümanların hiçbir ilgisi yok. Nasıl olabilir ki, olayların biri Hz. Muhammed'den 1100 yıl önce, diğeri ise yaklaşık 600 yıl önce gerçekleşmiş. Üstelik Ağlama Duvarı'nı kazı ile ortaya çıkarılmasını ve Musevilerin, onlar için derin tarihi ve dini mana taşıyan yerde ibadet edebilmelerini sağlayan da Kanuni Sultan Süleyman; ama yine de “Müslümanların kutsallarını yıkarız” diye tehdit ediyorlar.

21. yy.'dayız, insanlık uzaya uçabiliyor, maddenin ışık hızı ile hareket etmesini sağlamak için harıl harıl çalışıyor, negatif sürat üzerine deneyler yapıyor, Cern'de, bir dağın bilmem kaç metre altında antimaddenin varlığının pratik kanıtını araştırıyor ve hatta uzaydaki kara deliklerin bile resmini çekebiliyor ama milyarlarca insan için kutsal olan bir kaç yapıtın yıkılmadan bir arada var olmalarını herkesin kabullenmesini sağlayamıyor…

Ağlama Duvarı'ndan ayrılıp Mescid-i Aksa'ya doğru geçiyoruz. Kubbet'üs Sahra ve Mescid-i Aksa'nın bulunduğu meydana girişimizi yine güvenlik engelliyor. Karşımızda, diğer kutsal mekanlarda da olduğu gibi, Robo-Cop kılıklı bir polis, girişin yasak olduğunu, turistlere sadece haftada bir kere, Çarşamba günleri saat 7:00 ile 9:00 arası ziyaretin müsade edildiğini söylüyor.

Ben onca yolu gelip, diğer dinlerin kutsal mabedlerini görüp de kendi dinimin kutsallarını ziyaret edemeyeceğime üzülürken, Günther, başında kipası olan Joseph'e ve bana fırsat vermeden, öne çıkarak polisle tartışmaya başlıyor. Almanya'dan geldiğimizi, sadece bugün Kudüs'te olabileceğimizi, Çarşamba‘ya kadar kalamayacağımızı (Perşembe günündeyiz) oldukça bir ısrarlı tavırla polise açıklamaya çalışıyor. Arkadaşımızın ağzı oldukça iyi laf yapmasına rağmen, ne söylerse söylesin, bir kere kırmızı kartı çıkarmış hakeme protesto eden futbolcuların çabası kadar nafile olduğu, polisin her halinden belli. Biz her ne kadar arkadan kendisine "Artık yapılacak bir şey yok, gel…" desek de, o ısrarcı. O zamana kadar çok sakin kalan polisin yavaş yavaş gerilmeye başladığını hissediyoruz ve nihayetinde sakin ama çok kararlı bir şekilde diyor ki: "Israrcı olmanız bir şey değiştirmez. Turistler için ziyaret zamanı Çarşamba günleri, diğer zamanlar sadece Müslümanlar girebilir!"

Polisin bu sözleri benim pür dikkat kesilmemi sağlıyor. O zamana kadar polisle tek kelime konuşmamışken, "O zaman ben girebiliyorum." diyorum.
Polis olayın değişmesini değerlendirmeye çalışıyor ve bana "Ama arkadaşınız sizlerin Alman olduğunu söylemişti." diyor.
Hazır elime geçen kutsal mekanlara girme fırsatını polise "Türk'üm ama Müslüman Almanlar da var..." ukalalığı yaparak kaçırmak istemediğimden, "Hayır, arkadaşım Almanya'dan geldiğimizi söyledi, aramızdaki tek Alman kendisi. Ben Almanya'da yaşayan bir Türk'üm ve Müslümanım." diyorum.

Polis bir adım geri atıyor, başını hafiften yana eğerek bize dikkatlice bakıyor. Söylediklerimin gerçek mi yoksa içeriye girebilmek için onu kandırmaya mı çalıştığımı anlamaya çalıştığı belli.
Bir an aklıma içinde bulunduğumuz durumun onun gözünden nasıl göründüğü geliyor. Karşısında 3 adam birinin kafasına kipa var, Musevi olduğu bariz belli, diğeri Alman, biri de Müslüman Türk…
Bir Alman (Hıristiyan), bir Yahudi ve bir Müslüman (Türk) bir gün…“; aslında böyle veya benzeri cümlelerle fıkralar başlar. Yani durum şaka gibi…

Polis bana gayet sakin kimliğimi soruyor ve ben gururla kapağında Ay-Yıldız bulunan pasaportumu uzatıyorum. Diğer iki arkadaş da yeni gelişmeyi susarak şaşkınlıkla seyrediyorlar.
Polis pasaportumu inceledikten sonra bana "bir dakika..." diyor ve arkasında bulunan perdeye doğru İbranice sesleniyor. Bir müddet sonra perdenin arkasından geleneksel kandura giymiş bir Arap çıkıyor ve polisle konuşmaya başlıyorlar. Polis kafası ile bana işaret ederek bir şeyler diyor ve pasaportumu Arap'a veriyor, Arap bunun üzerine bize dönüp Alman ve kippalı Musevinin yanında duran beni tepeden tırnağa inceliyor.

'Bir Alman, bir Yahudi ve bir Müslüman bir gün…' diye geliyor yine aklıma ve içinde bulunduğum durumun sürreal komikliğinden kendi kendime gülümsüyorum.
İbraniyece bilmiyorum ama ses tonlarından polisin "Bu adam Müslüman olduğunu iddia ediyor." dediğini ve Arap'ın da "Hadi canım, yeme beni…" diye cevap verdiğine veya aralarında benzeri cümlelerin geçtiğine eminim.

Nihayet Arap elinde pasaportumla bana geliyor ve çok kötü bir aksanla konuştuğu İngilizce ile, "demek sen Müslümansın, öyle mi?" diye soruyor:
Ben kendimden emin, "Elhamd-ü l'illah, evet" diyorum.
Arap, gözlerime bakarak, "O zaman El Fatiha'yı oku." diyor.
Bir an şaşırıyor ve karşımdakine, "Şaka mı yapıyorsun?" diye soruyorum.
"Neden şaka yapayım?" diye cevap veriyor bana. Kendisinde bir yalancıyı suç üstü yakalamış olmanın keyfini sezer gibiyim.
"Sence Müslüman olmayıp El Fatiha'yı ezbere bilen yok mudur? Bu mu yani imanın ispatı, Fatiha'yı ezbere bilmek mi?" diye devam ediyorum.
Sıkılmış bir ifadeyle, "Fazla lafa gerek yok, Mescid-i Aksa'yı gömek istiyorsan El Fatiha'yı oku." diyor.
İçimden “La havle“, ağzımla besmele çekip başlıyorum Elham'ı okumaya. “…İyyâke na'budu ve iyyâke neste'în……..“ derken, Arap, bütün şüpheciliğini üstünden atıp, kollarını açarak bana doğru geliyor, duayı bitirmeme fırsat vermeden kucaklıyor ve sanki 40 yıl görmediği arkadaşını görmüş gibi, en cana yakın ses tonuyla yarı İngilizce, yarı Arapça, "Welcome kardaş, welcooome, elhamd'ü l'illaaaah, welcome…" diyerek koluma giriyor ve beni kendisinin de arkasından çıktığı perdeye doğru götürüyor.

Bir yandan yanımdakiyle beraber yürüyor, diğer yandan da arkamı dönüp arkadaşlarıma bakıyorum. Onların da benimle beraber arkaya doğru gelmek istediklerini görüyorum ama polis, "Hayır,"diyor ve eliyle köşedeki çay ocağını göstererek "arkadaşınız girebilir ama siz şurda oturun ve onu beklerken bir çay için."

Perdenin arkasında üstüm aranıyor ve güvenlikten geçiyorum. Turistler olmadığından, içeriye çabuk girebiliyorum. Beni arkaya götüren Arap rehber isteyip istemediğimi soruyor, gerek olmadığını söylüyorum.

Merdivenlerden yukarı çıktıktan sonra karşımdaki meydanın ortasında dünyaca meşhur altın rengi kubbesi ve sekizgen mimarisi ile Kübbet'üs Sahra'yı buluyorum. Durup gördüğüm manzarayı seyretmek istiyorum. Resim veya film değil, Kubbet'üs Sahra bir kaç adım ötemde. Maalesef manzaranın tadını fazla çıkaramıyorum. 20'li yaşların sonunda bir Arap yanıma gelip bir şeyler söylüyor. Arapça anlamadığımı söylediğimde kötü bir İngilizceyle devam ediyor, rehber isteyip istemediğimi soruyor.

Görevliye de söylediğimi, istemediğimi tekrar ifade ediyorum.
Ben sanki istemediğimi söylememişim gibi devam ediyor, “…şuranın tarihi şöyle buranın tarihi böyle…
Birkaç kez sözünü kesmeye deniyorum ama o umursamadan muhtemelen anlamadığı ama ezberlediği İngilizce metni, okumaya devam ediyor.
Bakıyorum olmuyor, onu incitmeden ama kararlılığımı belli edecek kadar sert bir şekilde kolunu tutuyorum. Şaşırıp bana baktığında "Rehber falan istemiyorum. Zaten fazla vaktim yok, dışarıda bekleyenim var. Beni rahat bırak, ben mekanları görüp, namaz kılıp gideceğim."

Ben öyle kesin konuşunca, "Tamam" deyip, uzaklaşıyor. Ben de, gerçekten beni rahat bırakacağını düşünecek kadar saf olduğum için, 'kurtuldum' diye seviniyorum…

Meydanı geçip Kubbet'üs-Sahra'ya giriyorum.

Kapı eşiğinden içeri bakınca, Türkiye'den alışkın olduğumuz camilerden biri gibi görünüyor. İç süslemelerde Memlük ve Osmanlı tarzı hemen kendini belli ediyor. Yapıta dışardan baktığımda resimlerde gördüğümden daha küçük olduğu izlenimini, içerisi de doğruluyor. Yerler seccade motifli halı döşeme, kubbenin etrafınını oluşturan çatı, mermer sütunlar tarafından taşınmakta. Sütunlar sayesinde dış duvarlarla sütunların arasındaki alan, koridor gibi duruyor. Minber girişin sağ tarafında kalıyor. 

Kutsal Kabir Kilisesi

Kubbet'üs-Sahra günümüzde bildiğimiz mimarisi ile Emevi Halifesi Abdülmelik bin Mervan devrinde 687-691 yıllarında inşa edilmiş. Yine aynı halife Kubbet'üs Sahra'nın yanında olan ve Mescid-i Aksa adı verilen Ömer Camii’ni inşa ettirmeye başlamış.

1099'da Birinci Haçlı Seferleri sonunda Hıristiyanlar Kudüs'ü aldıktan sonra Kubbet'üs-Sahra Augustiner tarikatının kaşiflerine verilmiş, onlar da binayı, tepesine haç dikip, kiliseye çevirmiş. Kubbet'üs-Sahra'nın yanında olan Mescid-i Aksa da Tapınak Şövalyelerine üs olarak hibe edilmiş.

1187'de Selahaddin Eyyübi Kudüs'ü tekrar fethettikten sonra Hıristiyanların bu iki mabete yaptığı değişikliklikler kaldırılmış.
Bölge Yavuz Sultan Selim döneminde Osmanlı topraklarına katılmış.

Kanuni Sultan Süleyman Kubbet'üs-Sahra’yı köklü şekilde tamir ettirmiş, binanın dış cephesini çinilerle kaplattırmış. Sonra gelen bir çok padişah Kubbet'üs Sahra'ya çok önem vermiş ve gereken tadilatı ve dönemin en gösterişli süslemelerini esirgememişler.

Kubbeye doğru yaklaşınca kubbenin tam altında, yere gömülü en geniş yeri 18m, en dar yeri ise 13m boyutlarında, kendisine kutsiyet atayan bir çok rivayetin kaynağı olan Muallak Taşı görünüyor.

Bir çok inanışa göre Hz. Adem cennetten kovulduktan sonra dünyaya tam bu taşın üstüne düşmüş. Hz. İbrahim, oğlu İsmail’i Allah'a kurban etmek için bu taşın üzerine yatırmış. Ayrıca dinimize göre Miraç gecesi Hz. Muhammed israya çıkmadan önce Mescid-i Aksa'da namaz kılmak için bineği Burak'ı tapınak tepesinin tam altındaki bu kaya parçasına bağlamış akabinde Miraca yükselmiş. Anlatılana göre peygamber göğe yükselirken Hacer-i Muallak olarak da adlandırılan Muallak Taşı da onunla beraber göğe yükselmiş ancak peygamberin „Dur!“ emri üzerine durmuş ve havada asılı kalmış.

Muallak TaşıMuallak Taşı'nın altının boş olduğu ve aslında havada durduğu İslam aleminde sıkça rastlanan bir rivayettir. Hatta orta çağda taşı havada dururken gördüğünü iddia eden Müslüman ve Yahudiler olmuş.

Muallak Taşı'na kutsiyet atfeden söylentiler sadece bu kadardan ibaret değil. Mesela yine başka bir rivayete göre, Hz. Süleyman ölümünden önce asasını bu kayaya dayamış ancak tahta kurdu asayı yemeye başlayınca cinleri Hz. Süleyman'ın öldüğünü fark etmiş ve korkup kaçarken taşı yere bırakmayı unutmuşlar… Kayanın havada durduğu iddiası bilimsel açıdan mümkün olmamakla beraber, günümüzde bu söylentinin İslamiyet dışı olduğunu ve iddianın İslamiyetin başlangıcından çok sonraki bir tarihte dini hüviyet kazandığını savunan bilim insanları var.

Musevilerin “Başlangıç Kayası“ olarak adlandırdıkları bu taş, sadece Müslümanlar için değil, Museviler ve Hıristiyanlar için de kutsal.

Yahudiler, bu taşın Süleyman Mabedi’ndeki Kutsalların Kutsalı bölümünün ortasında bulunduğuna inanırlar. Yani inançlarına göre Ahir Sandığı muhtemelen Muallak Taşı'nın üzerinde muhafaza ediliyormuş. Onun için Muallak Taşı Yahudilerin ilk kabesidir.

Hıristiyanlığa göre ise, Mesih, kıyametten önce dünyaya gelip, insanları bu taşın üstünde hak dine davet edecekmiş.

Dinlerin gizeminden uzaklaşıp, tarihin derinliklerine baktığımızda, Kudüs M.S. 636 yılında Halife Ömer döneminde Sasaniler Devleti ile yapılan savaşlar esnasında ilk kez Müslümanların eline geçmiş. Bugün Tapınak Tepesi veya Harem-i Şerif olarak adlandırılan bu alan, o tarihlerde yıkıntılarla doluymuş ve hatta Hıristiyanlar döneminde kısmen taş ocağı veya çöplük olarak kullanılmaktaymış. Halife Ömer önce alanı temizlettirmiş sonra üstüne Sahra Mescidi adıyla, peygamberin Medine'deki mescidine benzer, kamıştan namazgah tarzında bir mescid yaptırmış ve 10 bin Müslüman ile beraber namaz kılmış. Böylece Süleyman Mabedi’nin yıkımından 444 yıl sonra, bu tepede tekrar ibadet yapılmış. 

Dışarıya çıkıp şadırvanda abdest aldıktan sonra tekrar içeriye giriyorum ve 11 basamaklı ufak bir merdivenden Muallak Taşı'nın içinde bulunduğu mağaraya inip ibadetimi yapmak istiyorum. Birden kurtulduğumu zannettiğim Arap yanımda beliriyor ve bana tespih vermek istiyor. Teşekkür edip gerek olmadığını söylesem de, satılık olmadığını söyleyerek ısrar ediyor. “Tesbihi alırsam beni rahat bırakır” düşüncesiyle tespihi alır almaz "Tespih satılık değil ama Mescid-i Aksa için bağış yaparsan kabul ederiz." diyor. Sırf bu ısrarcı insandan kurtulmak için bağış yapıyorum. Yüzünde bağış miktarını beğenmediğini gösteren bir ifadeyle geri çekiliyor ve nihayetinde namaza durabiliyorum.

İbadeti bitirip Mescid-i Aksa'ya geçmek için hareket ettiğimde adam yine hemen yanımda beliriyor. Bu defa elinde Kur'an-ı Kerim var ve yine aynı yöntemle bana Kur'an-ı Kerim'i vermek istiyor. Ben tekrar gerek olmadığını söylüyorum ve yukarıya çıkmak için merdivenlere doğru ilerliyorum. O ise arkamdan geliyor ve Kur'an‘ı Mescid-i Aksa'da okumam için vermek istediğini, satılık olmadığını, istersem hatıra olarak bende kalabileceğini söyleyerek ısrar ediyor. Ben yine istemediğimi söyleyince bana, Mescid-i Aksa'da okunan Kur'an'ın Tanrı katında kaç kat daha sevap olduğuna dair vaaz vermeye başlıyor. Bu esnada dışarıda meydanda Mescid-i Aksa'ya doğru yürürken duruyor ve "Seni bilemem ama benim için kutsal bir mekandayız. Beni rahat bırak, bana burada kötü konuşturma." diyorum.

Bu sefer gerçekten sinirlendiğimi ve benden bir şey koparamayacağını anlıyor ve suratı pazarlamacıların sahte cana yakınlığından küstah bir ifadeye değişiyor. Yanımdan ayrılırken, "Verdiğin bağıştan cimriliğin belli oluyor…" diye sitem ediyor.
"La Havle…" çekip Mescid-i Aksa'ya doğru devam ediyorum.

Caminin içinde bir köşeye gidip oturuyor ve camiyi inceliyorum.

Asıl mimarisi her ne kadar Osmanlı'dan çok önceye dayansa da bütün bu tadilat ve yenilemeler sayesinde, Mescid-i Aksa'da bariz bir şekilde Osmanlı sanatı göze çarpıyor.

Dikkatle incelendiğinde, farklı dönemlerin dokunuşlarını görmek mümkün. Türkiye'de değişik yerlerde bulunan tarihi camilerden pek farkı olmayan, yaklaşık 80m x 50m ölçümünde dikdörtgen bir yapı, içerisi mihraba dik yedi nefli. Mescidin bütün kemerleri alttan kalem işi süslemeli tahta levhalarla kapatılarak gizlenilmiş çift kirişlerle birbirlerine bağlanmış. Nefleri ayıran kemerler korint tarzı başlıklı sütunlara oturtulmuş. Kemerlerde Haçlı Seferlerinden kalma gotik unsurlar mevcut.

Uzunca bir sure oturup mekanın tarihi havasını içime sindirdikten sonra kalkıp ibadetimi yapıyor ve tekrar dışarıya çıkıyorum. Dışarda tekrar Mescid-i Aksa'dan Kubbet'üs Sahra'ya, Kubbet'üs Sahra'dan Mescid-ı Aksa'ya doğru bakıyor, görüntüyü hafızama kazımaya çalışıyorum.

Kim bilir bir daha gelebilecek miyim, gelirsem nasip ne zamana?

İslamiyet'in bu iki mabetini kapsayan alanı tekrar dolaşıp, sütunları, minareleri, şadırvanları tekrar inceleyip, resimlerini çekip, geldiğim kapıya doğru yöneliyorum. Kapıya yaklaştığımda beni 'cimri' bulan Arap gözüme ilişiyor, bana ters ters bakıyor ve sonunda hiçbir şey söylemeden başıyle samimiyetsiz bir selam veriyor. Ben de onu selamlamaktan hiç de mutlu olmadığımı belli ederek aynı şekilde gönülsüzce selamını alıyor ve alanı terk ediyorum.

Kapıdaki polis bizim Alman arkadaşa laf anlatmaya çalışırken üstüne çöken gerginliğini atmış. Beni görünce kibar bir şekilde ilerdeki çay ocağını göstererek, "Arkadaşlarınız orada bekliyor, güle güle…" diyor. Ben de kendisine iyi günler diliyor ve arkadaşlarımın yanına gidiyorum. 

Joseph en önemli kutsal mekanları gördüğümüzü ama istersek bizi eski şehirde biraz daha gezdirebileceğini söylüyor. Alman arkadaş ve ben memnuniyetle kabul ediyoruz. Onlar kalkmaya hazırlanırken ben, “Siz içtiniz ama benim de bir çay içmeme müsade eder misiniz?" diye sorduğumda arkadaşlarımın suratlarının ekşidiğini görüyorum. Alman arkadaş kalkıyor ve bana kısık sesle "İç ama burada içme." diyerek gözlerinle masada bir kere yudumlayıp geri bıraktıkları için neredeyse dolu iki çay bardağını gösteriyor ve "Sıcak bulaşık suyu…" diyor. Beni beklerken hesabı çoktan ödedikleri için, kimseyle konuşmadan dışarıya çıkıyoruz.

[Burada kısa bir not ekleyeyim:
Yazımda okuduğunuz ‘çay‘ bizim Türk çayı değil. Anladığım kadarıyla İsrail’de, diğer Ortadoğu ülkelerinde olduğu gibi, daha ziyade kahve içiliyor. Dolayısıyla bahsettiğim çay bizim güzel demleme Karadeniz çayımız değil ama sallama poşet çay da değil. Nasıl yapıldığını açıkcası anlayamadım. Ama tadını beğendiğime de denk geldim, arkadaşlarımın ifadesiyle sıcak bulaşık suyuna da.]
Kutsal Kabir Kilisesi

Bugünkü ismi ile Mescid-i Aksa (Türkçe: En uzak mabed) olarak bilinen cami, tarih boyunca değişik isimlerle anılmış. Bunların içinde en bilinen diğer iki isim ise, Beyt'ül Makdis (mukaddes) ve “bereketli kılınmış, temiz ve kutsal“ anlamında olan el-Beyt'ül Mukaddestir.

'En uzak' ifadesi Kur'an-ı Kerim'de İsra Suresi'nin 1. ayetinden kaynaklanır.
Yapının ilk inşa tarihi tam olarak bilinmemekle birlikte, nakledilen bazı hadislerden Kabe'nin yapımından 40 yıl sonra yani Hz. Adem döneminde inşa edildiği tahmin edilir.
Mabedin geçmişiyle ilgili bir çok gizemli rivayet var. Örneğin gerek Kabe'nin gerekse Mescid-i Aksa'nın melekler tarafından inşa edildiği rivayeti, bilimsel açıdan çok destek bulmasa da, halk arasında ısrarla gündemde kalmış durumda.

Bazı din tarihçilerine göre, Kabe'yi Hz. Adem, Mescid'i Aksa'yı oğulları Şît ve Nuh inşa etmişken, başka kaynaklar Mescid-i Aksa'nın Yebûsîlerin döneminde Kudüs'e hicret eden Hz İbrahim tarafından yapıldığını söyler. Hatta Mescid-i Aksa'yı çeviren surlarda hâlâ Yebûsîler'den kalma kalıntıların olduğunu iddia edenler var.

Daha sonra Kudüs Firavunların yönetimine geçmiş ve M.Ö. 995 senesinde Hz. Davud ve İsrailoğulları tarafından fethedilmiş. Şehir genişletilirken Hz Davud Mescid-i Aksa'yı imar etmiş, Hz. Davud'un ölümünden sonra oğlu Hz. Süleyman mescidi ikinci defa yenilemiş.

Bizans kralı I. Jusitnianus M.S. 530 senesinde Tapınak Tepesi’ne Kutsal Meryem adına bir kilise yaptırmış. Bu kilisenin bugünkü Mescid-i Aksa'nın alanında yer alıp tam olarak bilinmiyor. M.S. 614 yılında Kudüs Sasaniler tarafından fethedilince bu kilise yıkılmış ve Bizanslılar 628 yılında Kudüs'ü tekrar fethettikten sonra harabe olarak kalmış.
İslamın 2. halifesi Hz. Ömer 638 yılında Kudüs'ü fethedince bugün Mescid-i Aksa'nın bulunduğu alana tahtadan bir cami yaptırmış.

Abdülmelik 691 yılında Kubbet'üs Sahra'nın inşası bittikten sonra tahtadan camiyi yıktırarak taştan cami yaptırmaya başlamış. Kuzey Mısır'da bulunan eski tarihi kayıtlarda, yapımın 706-717 yıllarında gerçekleştiği belgeleniyor.

Yavuz Sultan Selim Memlükleri Suriye‘de yenip, Kudüs'ü fethettikten sonra Kudüs 401 sene, yani 1917'e kadar Osmanlı hâkimiyetinde kalmış ve şehrin zaten varolan önemi Osmanlı idaresinde daha da artmış.

Osmanlı ilerleyen dönemlerde Kudüs'ü doğrudan İstanbul'a bağlı bir mutasarrıflık haline getirerek şehire Kudüs-i Şerif ismini vermiş. Bu dönemde Mescid-i Aksa'da büyük yapısal değişikliklere gidilmemiş, sadece onarım yapılmış ama Haram-ı Şerif bölgesinde ciddi yatırımlar yapılmış.

Bunların en önemlisi, Kanuni Sultan Süleyman'ın döneminde bugün Aksa Harem Bölgesi’nin sınırlarını oluşturan ve bir kısmı Aksa'nın surları olan yaklaşık 3200 metre uzunluğunda, 12-13 metre yüksekliğinde olan ve 300 sene boyunca yıkık bırakılan surların yeniden inşa edilmesidir. Bugün üzerinde 24 burç bulunan surların Amud, Esbat, Meğâribe, Nebi Davud, Halil ve Sahire olmak üzere yedi ana kapısı vardır. Bu kapıların bir kısmı, Mescid-i Aksa'nın kapıları rolü de görür. Genel olarak Harem-i Şerif bölgesine, yani bugünkü adıyla Tapınak Tepesi'ne çok önem gösteren ve minare, kubbe, sebil, kuyu ve sarnış gibi bir çok mimari eklemeler katan Osmanlı, Mescid-i Aksa'ya da bir çok sefer onarımda bulunmuş.

Osmanlı döneminde Harem-i Şerif'de yapılan bu tamirat, yenileme ve eklemelerin, devlet hazinesine ciddi yük oluşturduğunu savunan uzmanlar var.

22 Ağustos 1269 Perşembe sabahında 'Tanrı'nın Kilisesi' isimli tarikata mensup fanatik Hıristiyan Denis Michael Rohan adlı saldırgan, Mescid-i Aksa'yı kundaklama girişiminde bulunmuş. Rohan ifadesinde, Zekeriya Kitabı'nda Tapınak Tepesinde olduğu belirtilen Süleyman Tapınağı'nın yeniden onarılmasının önünü açmak istediği amaçlı, çünkü Süleyman Tapınağı'nın onarılması Mesih'in dönüşünü hazırlayan yol olduğuna inandığı için Mescid-i Aksa'yı kundakladığını kundakladığı belirtilmiş. Bu saldırıda Mescid-i Aksa'daki Kıble Mescidi'nin doğu bölgesindeki kiriş tamamen yıkılmış, Selahaddin Eyyubi'nin camiye yerleştirdiği tarihi minber yanmıştır.

Joseph anlatıyor:
Eski Şehir mahalle mahallere ayrılmış bir halde. Her din ve hatta her Hıristiyan mezhebinin kendi mahalleleri var. Müslüman, Musevi mahallesi, Katolik Hıristiyan, Arami Ortodoks Hıristiyan mahalleleri… Mahalleler arasında herhangi bir engel yok, bir mahalleden diğerine rahatlıkla gidebiliyorsunuz ama dini cemaatler kendi mahallelerinde kutuplaşmış durumdalar.

Müslüman mahallesindeyiz, dar bir sokakta turistik hediyelik eşya satan bir dükkan görüyorum. Vitrininde değişik ürünler sergilemiş, Arapça yazılı eşarp olduğu gibi İsrail bayrağı motifli kaşkollar da var. Aynı şekilde fincanlar, bardaklar… Turistlerin aldığı tipik hediye ürünleri işte. Ama bir şey dikkatimi çekiyor, her ürünün İsrail (Musevi) motiflisi olduğu gibi, Arap (Müslüman) ve Hristiyan motifleri ile süslenmiş olanları da var. Ayrıca hem Ağlama Duvarı'nın hem Kubbet'üs Sahra ve Mescid-i Aksa'nın ve hem de Kutsal Kabir Kilisesii'nin maketleri mevcut.
Biz vitrine bakarken dükkandan bir Arap çıkıyor ve tipik esnaf davranışıyla, bizi içeriye çay içmeye davet ediyor.

Biz bir şey almayacağımızı söyleyerek teşekkür edip davetini kabul etmiyoruz ama ben adama "Bu dükkanlar özel mi yoksa Turizm Bakanlığı veya benzeri bir kurumla anlaşmalı mı?" diye soruyorum.
Adam soruma şaşırarak, “Burası benim dükkanım." diyor.
"Peki," diye devam ediyorum, "ne satacağınıza siz mi karar veriyorsunuz, yoksa her hangi bir resmî kurum tarafından belirlenen ve sizin uymanız gereken bir 'ürün listesi' var mı?"
Adamın hâlâ sorunun nereye varacağını anlamadığının farkındayım.
"Hayır" diyor, "dükkan benim dükkanım yani mal sahibiyim ve ne satacağıma ben karar veririm." Sonra Joseph'in başındaki kippayı fark ederek ona laf duyurmak istercesine elinle dükkanın üstüne bulunan balkonlu daireyi göstererek devam ediyor, "Bu dükkan da benim, bu ev de ve kimse beni zorla buradan çıkaramayacak!"

Muallak TaşıŞimdi de adamın neyi kastettiğini anlamayan benim.

"Sizi zorla çıkarmak isteyenler mi var?" diye soruyorum.

Adam sokağın hemen karşı tarafındaki binanın üst katlarındaki, balkon ve duvarları İsrail bayrağı ile süslü daireleri işaret ediyor. "Onlar…" diyor "gelip zorla bizim semtimize yerleşiyor, bizi buradan kovmak istiyorlar, evlerimizi dükkanlarımızı elimizden alıyorlar. Böyle devam ederse Müslümanlar Kudüs'ü kaybedecek."

Adama bakıyor, şaşkınlığımı gizlemeden soruyorum; "Kaybede-CEK mi? Yani çoktan kaybedildiğinin farkında değil misiniz?"
Adam tam itiraz edecekken devam ediyorum: "Müslümanlar Kudüs'ü 1917'de kaybettiler."

Orta yaşlarda Avrupalı bir çift dükkanda ürünleri inceliyor. Bizim bir şey almayacağımızı anlayan ve muhtemelen benim verdiğim cevaba sinirlenen dükkan sahibi tekrar içeriye giriyor.

"Aslında bizimkilere birkaç hatıralık hediye alsam iyi olur." diyorum. "Başka yerden alırsın," diyor Joseph, "her köşe başında böyle bir dükkan var”.

Yürürken soruyorum, "Gerçekten de mahallelerden zorla çıkarılıyorlar mı?"
"Yok öyle bir şey." diyor arkadaşım. "En azından Kudüs'te yok ama Batı Şeria'da durum biraz daha farklı. Bunlar tapularını para karşılığı satıyorlar sonra da, 'bizi semtimizden zorla kovuyorlar' diye yaygara koparıyorlar. Bazıları kendi özel maddi sıkıntıları yüzünden acil paraya ihtiyacı olduğu için ucuza satıyor ve alıcılar da fırsattan istifade ediyor. Sonra da bu durum üzerinden propaganda yapıyorlar. Ama şu bir gerçek; bu veya benzeri semtlere yerleşen Yahudiler hep fanatik aşırı sağcılar. Normal bir vatandaş zaten her dinin süzme yobazlarının odaklandığı bir semte gönüllü yerleşmez."
"Batı Şeria neden farklı?" diye soruyorum.
"Birincisi oralarda, yani kırsal alanda belediye kanunları geçerli değil." diye devam ediyor arkadaşım. "Ve her ne kadar İsrail vatandaşı olsam da, devlet bence çok yanlış bir yayılımcı politika uyguluyor. Osmanlı'dan kalma bir kanun var. O kanuna göre 15 yıl kimse tarafından kullanılmayan ve işlenmeyen bir arazi, doğrudan devlete geçiyor. Sağ hükümetler orada yaşayan insanların arazilerinin etrafına engel örüyor yani insanlar kendi arazilerine ulaşamıyor, dolayısıyla kullanamıyor. Devlet 15 yıl bekledikten sonra çıkıyor ve 'burası 15 yıldır kullanılmadı, artık devlete ait' diyor ve o arsalara bu fanatik aşırı sağcıları yerleştirerek yayılımcı bir siyaset uyguluyor. Daha liberal hükümetler bile ya kısmen bunu yapıyor, ya da yapılanı geri almıyor. Zaten alsa bu sefer bu aşırı sağcılarla başı derde girer. İnan onlar ne devlet tanıyor ne kanun."

Başka bir hediyelik eşya satan dükkanın önünde duruyoruz. Vitrindeki ürünleri ilk baktığımız dükkanda gördüklerimizin neredeyse aynısı. İçeride duran adamın Yahudi olduğunu başındaki kippadan anlıyorum. Bizim arkadaşa "Yahudi mahallesine mi geldik?" diye soruyorum. "Hayır," diye cevap veriyor "hâlâ Müslüman mahallesindeyiz."

İçerdeki kippalı adam dışarı çıkıp yine aynı esnaf ağzıyla bizi içeri davet ediyor. Adama bir şey almak istemediğimizi söylüyorum ve yolumuza devam ediyoruz.
Biraz daha yürüdükten sonra temiz bir kafe, çay ocağı karışımı bir mekan görüyoruz.
"Ben hâlâ çayımı içmedim." diyorum.
Joseph, "Burası Musevi Mahallesi." diyor.
"Bir sakıncası var mı burada bulunmamızın?" diye soruyorum, arkadaşım "Senin için yoksa, yok." diyor ve gülümseyerek, "Ama sen yine de yüksek sesle Hamas propagandası yapma." diye takılıyor.

Kahvede bir masaya oturup çaylarımızı ısmarlıyoruz. Mekan ufak. Yavaş yavaş karnımızın acıktığını fark ediyoruz. Sadece İbranice yazan menüye bakan Joseph'e burada ne yiyebileceğimizi sorarken, yurtdışında edindiğim alışkanlık doğrultusunda "Benim de yiyebileceğim ne var?"diye ilave ediyorm.
Arkadaşım gülümsüyor ve "Burası Kudüs'ün eski şehri” diyor."Burada, bırak domuzu, size göre ‘haram' bize göre ‘kaşer‘ olmayan herhangi bir şeyi istesen de yiyemezsin, rahat ol."
Çabuk hazırlanacağını da düşünerek, sadece peynirli tost ısmarlıyoruz.

Garson geliyor "Şalom" diyerek bizi selamlıyor. Joseph İbranice çay ve tostlarımızı ısmarlıyor, az sonra siparişler geliyor. Arkadaş garsonla konuşurken Günther bana Almanca, "Farkında mısın, sadece bizim başımız açık.” diyor.
Etrafa bakıyorum ve gerçekten kahvede olan herkesin başı kapalı. Bir masada kıyafetlerinden Ortodoks Musevi oldukları belli olan 3 adam oturuyorlar, başlarında siyah şapka var. Geri kalan herkesin kafasında ise kippa var. Gülümseyerek, “Evet haklısın,“ diyorum. Joseph konuya dahil olmak için İngilizce “Ne oldu?.. " diye sorarken, yan masadan bir adam bize doğru dönüyor ve aşırı Slav aksanlı bir Almanca ile, "Oooo, Almanya'dan misafirlerimiz var.” diyor.

Adamın adının Roman olduğunu öğreniyoruz. Babası çocuk yaşta iken, bugün Polonya topraklarında olan ama o dönem Almanların yaşadığı bölgeden, Nazilerden zorlukla kaçabilmiş. Roman, işi gereği sık sık Almanya ve Polonya'ya gittiği için, ailesinden öğrendiği Almancayı geliştirebilmiş. Kendisi eski şehirde kalmıyormuş ama buradan ev alacağını söylüyor ve devlet “çok yumuşak“ davrandığı için aslında hakkı olduğunu düşündüğü şeye para ödemesi gerekmesinden rahatsızlık duyuyor.
Hakkı“ olanın tam olarak ne olduğunu soruyorum. Bana "Bu topraklar İbrahim'in idi, o Yakub'a miras bıraktı. Yani bu topraklar bizim, Yahudilerin." diyor. Karşımda oturan adam beşeri kanun veya kurallar üzerinden değil, ilahi hak olduğuna inandığı mesihçilik üzerinden kutsal topraklarda hak iddia ediyor. Onlara göre Yahudilerin tekrar bu topraklara yerleşmesi ve İsrail devletinin kurulması Mesih'in gelmesi ile sonuçlanacak bir sürecin parçası.

İsrail devletinde bu şekilde düşünen vatandaş sayısının hiç de az olmadığını öğreniyorum.
Hesabı ödeyip kalkıyoruz. Dışarıya çıktığımızda Joseph, "Gördünüz mü, beşeri kanun, hukuk… umurunda değil. O hakkını dini öğretimden alıyor, kendine göre yorumladığı dini öğretimden."

Hıristiyan mahallesini geçerek eski şehrin surlarına doğru giderken, bir dükkanın vitrine önünde Joseph bana "Hediyelik bir şeyler alacaktın." diye hatırlatıyor. Vitrine bakıyorum, bundan önceki dükkanlarda gördüğüm ürünlerin aynısı, değişik bir şey yok. Ben düşünürken Günther içeri girip kendi yakınları için bir şeyler seçmeye başlıyor. Ben ise şimdilik yük etmek istemiyorum. Niyetim Kudüs'ten ayrılmadan en son bir şeyler alıp arabaya öyle binmek.

Günther'i beklerken Joseph ile konuşuyorum. Benim de dikkatimi çeken hususa değiniyor;
"Farkında mısın?" diye soruyor Joseph, "Kesin engelli sınırlar olmasa da mahalleler birbirlerinden ayrı. Hatta özellikle Musevi ve Müslümanlar birbirlerine komşuluk yapmaktansa düşmanca davranmayı tercih ediyor. Ama hangi mahalle de olursa olsun, ister Hıristiyan, ister Musevi, ister Müslüman, her dükkanda üç büyük dine ait sembolleri satmaktan kimse rahatsız değil. Yani Kubbet'üs Sahra'nın maketlerini sadece Müslüman mahallesinde, Kutsal Mezar Kilisesi’nin maketlerini sadece Hıristiyan mahallesinde veya Ağlama Duvarı'nın maketlerini sadece Musevi mahallesinde bulmuyorsun. Her mahallede her dinin sembolleri satılıyor, Arapça yazılı eşarplar, mavi beyaz Davud Yıldızı motifli kaşkolların yanında haç ve Hz. İsa motifli kolyelerle aynı sırada… Örneğin bir Arap boynunda haç veya Davud Yıldızı kolyesi ile gezse, çevresinde onu linç etmek isteyen bir sürü insan vardır. Benzeri durum hilal veya Arapça 'Allah' yazılı kolye takan Hıristiyan veya Museviler için geçerli olur veya haç takan Müslüman ve Museviler için… Tanrı adına birbirini öldüren bu zihniyettekiler mesele para olunca uzlaşmakta hiç zorluk çekmiyor."

Günther yanımıza döndükten sonra eski şehri terk ediyoruz. Joseph bizimle geri dönmeyecek. Burada yaşayan ailesini ziyaret etmek üzere hafta sonuna kadar izin almış, Pazartesi doğrudan Londra'a uçacak. Ziyaret edeceği ailesi Pisgat Ze'ev isimli semtte yaşıyor. Pisgat Ze’ev de 1 nolu tramvayın son durağı Hail Ha Havir'den iki durak önce.

Günther ve ben Zeytindağı'nı görmek istiyoruz. Joseph Zeytindağı yakında olmasına rağmen oraya gün batımında gitmezsek muhteşem bir manzara kaçıracağımızı ve çok pişman olacağımızı söylüyor. Onunla Pisgat Ze'ev'e doğru gelmemizi, sonra akşama Zeytindağı'na dönmemizi öneriyor. Böylece Kudüs'te Eski Şehrin dışında Arapların ve Yahudilerin nasıl yaşadıklarını da görebilirmişiz. Ayrıca yol üzerinde bize muhakkak göstermek istediği ve ilgimizi çekeceğinden emin olduğu bir semt daha varmış. Hatta ilk o semtle devam edebilecekmişiz.

Şimdiye kadar işini gayet iyi yapan rehberimize güvenerek kabul ediyoruz. Damascus Gate, yani Şam Kapısı isimli duraktan tramvaya biniyoruz ve Joseph bize, "Zaman yolculuğuna ne dersiniz, sizi bir kaç yüzyıl geçmişe götüreyim mi?" diye sorarak, bizi meraklandırıyor. Günther, "Günümüze geri döneceğimize garanti vereceksen, neden olmasın?" diye cevap veriyor. Joseph gülümsüyor ve "Hayatta neyin garantisi var ki?" diyor.

Mea Shearim

Yüzyıllar Öncesinden Kalan Dünya...

[Burada bir parantez açıp bir kaç sene evvel Almanya'da seyrettiğim bir TV programını kısaca anlatmak istiyorum. Çünkü az sonra yazacağım Kudüs izlenimlerim ile doğrudan alakalı.

Selefilerin Alman medyasında yeni yeni duyulmaya başladığı günlerde bir Alman gazetecinin konuyla alakadar hazırladığı bir belgeseli izliyordum. Bu belgesel kapsamında Almanya'da bir selefi cami imamı ile de söyleşi yapmıştı. İmam hatırladığım kadarıyla Mısır asıllıydı.

Bu söyleşide gazetecinin, "Kur'ân’ı yorum payı bırakmadan bire bir yaşamaya çalıştığınızı söylüyorsunuz. Peki inancınıza göre Tanrı kitabında sizlere neyi, neden emrediyor, mantığını anlıyor musunuz?" diye sorusuna imam şöyle bir cevap vermişti: "Bu tıpkı doktorun verdiği reçeteye benziyor. Bir şikayetle doktora gittiğinizde size iyileşmeniz için bir ilaç yazar. O ilacı alırsınız ama ilacın içinde neler var bilmezsiniz, nasıl yapılıyor bilmezsiniz, hangi içeriği sizi hangi rahatsızlığınızdan ne kadar kurtarıyor bilmezsiniz. Ama doktorunuza güvenip bu ilacı aldığınızda, iyileşirsiniz.

Bu cevap beynime kazınmıştı çünkü tipik bir dinci söylemi yani demagojinin alâsıydı. Aklımdan, “acaba bu imama kimse ‘sen anlamasan da o ilaçtan anlayanlar var, neyin neye fayda ettiğinin ilmini yapmış olanlar var' dememiş midir, demiş olsa imamın tepkisi ne olurdu?” diye geçirmiştim. O belgeseli seyrederken aynı durumun yıllar sonra Kudüs'te karşıma çıkacağı aklımın ucundan geçmemişti.

Bu parantezi burada kapatıp Kudüs izlenimlerime devam edeyim]

Mea Shearim LevhaBir durak sonra Shivtei Israel durağında iniyoruz. Yaklaşık 1 km yürüdükten sonra karşımıza Hazanovich Street'de büyük bir levha çıkıyor. Levhanın sağ tarafı İbranice, sol tarafında İngilizce olarak,

Semtimizden geçen kadın ve kızlara;
Sizden tüm kalbimizle rica ediyoruz.
Lütfen semtimizden uygunsuz kıyafetle geçmeyin.
Uygun kıyafet: Uzun kollu, kapalı bluz, uzun etek.
Pantolon yok. Dar, vücut hatlarını belli eden kıyafet yok.
Lütfen mahallemizin ve Tanrı ve Tevrat’a adanmış yaşam tarzımızın kutsallığını rahatsız etmeyin.
Semtin Hahamları, Tevrat ve Refah Enstitüleri, Yerel Sakinler Konseyi“ yazıyor.

İngilizce yazıda “Tanrı” veya “Allah manasına gelen “God” kelimesini tam olarak yazılmamış, “God” yerine “G•d” yazıyor, malum; Tanrı'nın ismini ağızlarına almanın günah olduğuna inanıyorlar.

Biz levhaya bakarken Joseph, "Evet, Mea Shearim'e hoş geldiniz." diyor ve devam ediyor: "Siz eski şehirdekileri aşırı dinci mi sandınız? Yok, onlar 'aşırı' olmayanlar. Buyrun, kökten dinciliğin dünya merkezidir burası, en azından bizim dinimize göre… Ama burada yaşayanlara göre zaten başka din aslında olamayacağına göre, merkez de burası olmalı." diye gülüyor. 

Asker Karşıtı Ortodox Yahudiler
'Ortodox Yahudiler siyonist orduya
katılmaktansa gururla hapse girer'

Günther tedirgin olduğunu belli ederek, "Bu semti gezmenin iyi bir fikir olduğundan emin misin?" diye soruyor.
Joseph, "Normalde sıkıntı olmaz. Gerçi zaman zaman askerlere bile saldırıyorlar ama bu siyasi bir olay."
"Askerlere mi saldırıyorlar?" diye soruyorum.
"Evet." diyor Joseph ve devam ediyor, "Burası bir açık hava müzesi falan değil. Bunlar 1880'den beri bu semtte böyle yaşıyorlar. Kendi aralarında İbranice bile konuşmazlar. Bu semtte kendi aralarında konuştukları dil Yidiş. Kadınlar için kıyafet kuralları zaten levhada yazılı. Erkekler için de aslında aynı kurallar geçerli. İkinizin üstünde görünür herhangi bir dini sembol yok dolayısıyla sıkıntı olmaz. Kafanızı kapatmanız gerekiyor aslında ama bugün Şabat değil. Onun için semt sakinlerinin arıza yapmayacaklarını umuyorum. Bu semtin sakinleri 'İsrail' devletini de reddediyorlar. Onların inancına göre İsrail devletini kurma yetkisi sadece bekledikleri ve geleceğine inandıkları 'Mesih'te. Her türlü devlet otoritesi ile sürtüşmenin temelinde bu inanç var. Aslına bakarsanız semt sakinleri için ben de sizin kadar yabancıyım."

Günther’e bakıyorum. O da benim kadar tedirgin ama buraya kadar gelip de böyle bir dünyayı görmemek olmaz. Onun için semte girmeye karar veriyoruz. Sokaklarda dolaşan insanlar neredeyse tek tip. Kadınlar levhada yazılana uygun şekilde giyinmiş, kıyafetleri koyu renk. Erkekler ise siyah bol pantolon, siyah ayakkabı, beyaz gömlek, siyah ceket, siyah palto ve siyah kippa veya hatta kippanın da üstüne giyilmiş siyah şapka.

Semtte bulunan bir kaç ana caddeye bağlanan ufak sokaklar girift bir labirent oluşturuyor. Evlerin bir çoğu harabe, acilen tadilat görmeleri gerekiyor. Hatta bazılarının tadilat yapılacak hali bile kalmamış; doğrudan yıkıp, yeni yapmak gerek. Yollar çöp dolu ve çok kirli. Evlerin balkonlarına, pencerelerine ipler gerilmiş, bazılarında kuruması için çamaşırlar asılmış. Binaların duvarlarından kısmen paslanmış eski kırık borular çıkmış. Semt sakinlerinin dikkatini çektiğimiz farkındayız ama henüz herhangi bir tehlike sezmiyoruz. Bize bakan olursa bakışları daha ziyade, “bunlar da nereden çıktı?“ türünden.

Bir sokağın köşe başındaki bir dükkanın kapısında tipik Musevi kıyafeti ile duran orta yaşlı bir adam görüyor ve “güzel bir fotoğraf karesi olur” diye düşünüyorum. Sakallı ve belirgin yüz hatları olan adam, dış görünüşü ile bulunduğu mekanla mükemmel bir uyum içinde. Joseph'e fotoğraf çekmemde sakınca olup olmadığını soruyorum. Biz biraz uzakta beklerken Joseph gidip adama soruyor. Biraz konuştuktan sonra Joseph el işareti bizi yanlarına çağırıyor ve bizimle İngilizce, adamla İbranice konuşarak bizleri tanıştırıyor. Adamın ismi Zev'miş. Uzaktan 'orta yaşlı' sandığım adamın yakından daha genç durduğunu fark ediyorum, gerçekten de henüz 37 yaşındaymış. Zev Mea Shearim'de uzun kalıp kalmayacağımızı soruyor, kalacaksak bize kippa almamızı tavsiye ediyor. Biz ise, sadece bakıp geçeceğimizi söylüyoruz.

Zev onun dünyasında olduğumuzu ve kontrolün kendisinde olduğunu belirten bir üslupla, "Merak edip soran olursa, dükkanımı tarif edin ve beni tanıdığınızı söyleyin." diyor ve bize ne ikram edebileceğini soruyor. Teşekkür ederek bir şey istemediğimizi söylüyoruz.

Eğer izin verirse ona bazı sorular sormak istediğimi söylüyorum. Zev bana bakıyor, bakışlarından samimiyetimi ölçmeye çalıştığını görüyorum. Bana, "Gerçekten mi merak ediyorsuz yoksa ön yargılarınız doğrultusunda alay mı edeceksiniz?" diye soruyor.
Konuşmayı tercüme eden Joseph laf arasında beni dikkatli olmam gerektiği konusunda uyarmadan duramıyor.
Joseph’ten, "Evet gerçekten ön yargılarım var ama alay gibi bir niyetim yok." dediğimi tercüme etmesini rica ediyorum.

Zev soru sormama izin veriyor.
Kabul edeceğini beklemediğimden biraz şaşırıyorum. Açıkcası aklımda önceden hazırladığım bir soru da yok. O nedenle aklıma ilk gelen soruyu soruyorum: "O ve onun gibi inananlar neden sürekli şapka giyiyor?"
Muhtemelen daha derin bir soru bekleyen Zev hafiften gülümsüyor ve "Çünkü kralın huzuruna çıkmadan önce süslenmek gerek." diye cevap veriyor.
Cevabı tercüme eden Joseph'e biraz şaşkın bakarak soruyorum "Kral?"
Joseph kendi cevaplıyor, "Evet, Kral!"
Gözlerinle göğe doğru işaret ederek, "İsmini söyleyemedikleri KRAL!"
Zev devam ediyor, "Dünyayı yaratan O, her sabah bizi uykudan uyandıran O. Bunun için O'na teşekkür etmemiz lazım. O nedenle, sabah, öğle ve akşam, günde en az üç kere ibadet yapıyoruz. Yani en az günde üç kere Kral'ın huzuruna çıkıyorum."
"Peki,… " diye devam ediyorum sormaya, "devlet kanunlarını, yani beşeri kanunları kabul etmediklerine göre, toplumsal hayatlarını hangi kural ve kanunlara göre şekillendiriyorlar?"
Zev, "O'nun (Tanrı) kanunları yanında beşeri kanunun hükmü nasıl olabilir?" diye cevap veriyor. "Bizde din ve güncel hayat diye bir ayrım olmaz. Biz dinimizi yaşıyoruz, varlığımızın her anını dinimize adıyoruz. hayatımızda dinimiz tarafından düzenlenmeyen hiç bir alan yok. Sabahları kalktığımızda okuyacağımız şükran duasınan, tuvalete girerken okumamız gereken duaya, nasıl traş olmamız gerektiğini, elimizi nasıl yıkamamız gerektiğini, yemek yaparken hatta eşimizle karı koca olmadan okumamız gereken duaya kadar hayatımızı düzenleyen 613 mitsva var Tevrat’ta."

613 Mitsva… Yani 613 yasak ve kural…
Öğleden önce pazarda karşılaştığımız Guy'ın sözü aklıma geliyor: "… alt tarafı iki taş levhaya yazılı 10 kısa emir! O kadar da zor olmamalı, öyle değil mi?"
"Peki," diyorum "Tevrat yazılırken var olmayan alanlar var artık güncel hayatta. O alanlarla ilgili düzenlemeleri nasıl yapıyorsunuz?"
"O alanlardan uzak duruyoruz. Tabii ki sekülerlerin hakim olduğu dünyada bu çok zor. Onlar yüzünden mecburi günah işliyorsak bu da onların boynuna. Eminim durumumuzu göz önünde bulundurarak 'O' bizi affedecektir."
"Sekülerlerde size rahatsız eden ne?" diye soruyorum. "Yani neden insanların aynı sizin gibi inanmasını, düşünmesini istiyorsunuz?"
"Bakın," diyor Zev, "Araplar bizi denize dökmek istiyor ama İsrail hâlâ ayakta…"
"Anlayamadım,“ diye sözünü kesiyorum, "siz İsrail'i otorite olarak reddetmiyor musunuz?"
"İsrail devlet otoritesinden çok daha öte. İsrail kutsanmış toprakta yaşayan kutsanmış millet…"
"Ama bahsettiğiniz İsrail'i sadece Mesih kurabilir, o da henüz gelmediğine göre nasıl kurulmuş olabilir? Siz böyle inanmıyor musunuz?" diye yeniden sözünü kesiyorum.

İsrail Karşıtı Ortodox Yahudiler
'Siyonist devletin yakın zamanda
çözünmesi için duacıyız.'

Joseph kaşlarını çatıp bana bakıyor, tercüme yaparken. Zev'in gerildiğini hissediyorum.
"Bakın," diyor Zev tekrar, "mevcut devlet İsrail ile vaadedilen İsrail fikrini burada tartışmamız mümkün değil. Bunu din kardeşlerimizin çoğuna anlatamıyoruz, size anlatmamız da imkansız, belli ki Musevi değilsiniz. Sadece şu kadarını söyleyeyim; Bugün var olan İsrail devleti her ne kadar dünyaya kendini Yahudilerin devleti olarak sunsa da, bu yanlış. Ne yani, 1948'de bir avuç adam bir araya gelip ‘devlet kurduk’ dediler diye devlet mi oluyorlar? Tevrat'ta şöyle yazar: 'Yahudiler sürgünde pişmanlık gösterip tüm kalpleri ile tekrar kuralları uyguladıklarında, O onları sürgün edildikleri kutsal topraklara, yani İsrail topraklarına, geri götürecek.'
Peygamberin açıklamasına göre bu durum, Mesih gelince gerçekleşecek. Ayrıca Talmud'da Ketubot anlaşmasında Ezgiler Ezgisi'ne değinerek, O'nun Yahudiler’den iki şeye yemin etmelerini istediği yazar. Birincisi Mesih gelmeden sürgünden kendi başlarına kurtuluş aramamalarına yemin. İkincisi ise dünyanın diğer halklarına karşı isyan etmemelerine yemin. Siyonist fikir de bu iki yemine isyandır, aslında O'na isyandır. Onun için Siyonizme de, bu 'devlet' dedikleri İsrail'e de karşıyız. Onun için çocuklarımızın askere gitmesini istemiyoruz. Sekülerler güçlü bir devlet ile Yahudileri yok olmaktan kurtardıklarını sanıyorlar. Aslında O'na isyan ederek bizi en büyük tehlikeye sokan onlar. Onun için biz siyonist devletin yıkılmasını ve Filistin'in hürriyetine kavuşmasını istiyoruz.
Ama şu gerçek var, eğer Araplar hepimizi öldürüp denize dökemiyorsa, hâlâ İsrail halkında O'nun kurallarını unutmayıp uygulayanlar olduğu içindir. Sekülerlerin beğenmedikleri bizler olmasak çoktan hepimiz ölmüştük oysa onlar hep bizi hor görüyor, bize üstten bakıyorlar. Seküler basına bakın. Mea Shearim hakkında hep olumsuz haberler var; sokakların kirini, döküntü evlerini, hakim olan fakirliği yazarlar sürekli, oysa burada çok güzel şeyler de var."

Joseph Zev'in sözlerini tercüme ettikten sonra kendisi soruyor, "Basında yer almayan ne var mesela, seküler basın neyi gizliyor?"
"Benim 13 çocuğum var." diyor Zev "Mutluyuz, karımı seviyorum, halkımın O'ndan korkan, O'nun emirlerine uyan evlatlarla çoğalmasını sağlıyorum. Biz tembel olduğumuz için bir işte çalışmamazlık yapmıyoruz. Bizim üzerimizdeki sorumluluk çok büyük. Dinimizi öğrenen ve yaşayan evlatlar yetiştirmemizin sayesinde, yani dindar nesiller yetiştirmemizin sayesinde, İsrailoğulları var olmaya devam ediyor. Sekülerler Tevrat'ın kurallarına uyma mecburiyetinde olduğumuzu bir türlü anlamıyorlar."

Karşımdaki adama bakıyorum. Musevilerin kendisi ve kendisi gibi inanan ve düşünenlerin sayesinde var olduğuna inanıyor. Tavırlarında yapmacıklık veya riya yok. Söyledikleri bana her ne kadar saçma ve yanlış gelse de o bunlara inanmış.

Aklıma Nietzsche’nin sözü geliyor: "İnanmışlıklar gerçeğin yalandan daha büyük düşmanıdırlar."

Alman gazetecinin selefi imama sorduğu soruyu hatırlıyorum ve bu soruya Zev'in cevabının ne olacağını merak ediyorum.
"Peki," diyorum, "siz uymanız gerektiğine inandığınız ve uyduğunuz kuralları anlıyor musunuz?"

Sorularıma başladığımdan beri ilk defa Zev'in yüzünde üstünlüğü yakalamış olmanın ifadesi beliriyor. Hafif gülümsemesinde ince bir kibirin belirdiğini görüyorum. Yavaş ve gayet kendinden emin konuşmaya başlıyor. Sözlerini bitirmesini ve Joseph'in tercümesini bekliyorum.

"Doktora gittiğinizde doktor neye ihtiyacınızın olduğunu sizden daha iyi anlar. Antibiyotik kullanan hiç bir hasta o antibiyotiğin veya herhangi başka bir ilacın içinde neler olduğunu, nasıl tesir ettiğini bilmez ama doktoruna güvenir ve ilacı kullanarak iyileşir."

Joseph'in ağzından çıkan her kelime ile karşımda Zev yok oluyor ve yerine aylar evvel Alman TV'sinde seyrettiğim Mısırlı selefi imam geliyor. Farklı zaman ve tamamen farklı mekanlarda görünüşte birbirlerine düşman iki kişinin, birbirleriyle aynı cümlelere sahip olduklarını görmenin şokunu yaşıyorum. Genelde komplo teorilerine inanmam, özellikle en yaygın olanlarının saçmalık olduğunu bilirim ama yaşadığım durum karşısında, 'acaba gerçekten dünyayı kaosa sürüklemek isteyen ve insanların birbirini öldürmesinden çıkar sağlayan bir güç merkezi var da, bunların beynini birbirlerinden habersiz aynı şekilde, aynı demagojiyle mi yıkıyor?' diye düşünmeden edemiyorum.

Zev benim afalladığımın farkında ama tabii ki sebebini bilmiyor; muhtemelen kendince kullandığı müthiş bu argümanın karşısında söyleyecek sözüm kalmadığını düşünüyordur. “Varsın düşünsün“ diyorum kendi kendime.

Zev'e iyi günler dileyip yolumuza devam ediyoruz.
"Bunların çalışması yasak ama ticaret yapmaları yasak değil galiba?" diye soruyor Günther. "Devletten neye göre destek alıyorlar, mesela Zev'in dükkanı olmasına rağmen, destek alıyor mudur?"
"O dükkan onun değildir." diyor Joseph. "Kendi cemaatlerini desteklemek için kurdukları türlü sayıda vakıflardan birinindir. Zev'de orada gönüllü çalışıyordur. Gerçi yaptıklarına ne kadar 'çalışma' denilirse işte."

Joseph'in suratı asık, sinirlendiğini anlayabiliyoruz. Birden durup bize yukarıyı işaret ederek "Bakın" diyor ve eliyle sokağın üstüne binalar arasına gerilmiş üzerinde İbranice bir şeyler yazan bez pankartı gösteriyor. "Orada ne yazıyor biliyor musunuz, 'semtimizde bilgisayar ve cep telefonu gibi internet ve kanser yayan aletler kullanılmaz' yazıyor." diyor. "Herifler interneti kanser ile eş değer görüyorlar. Bu koskoca semtte ampül hariç elektrikle çalışan hiçbir şey yoktur, buzdolabı kullanırlar mı kullanmazlar mı, ondan bile emin değilim. Lütfen, etrafınıza bakın, binaların duvarlarına bir bakın, ne görüyorsunuz?"

Mea Shearim GazeteGünther ve ben ister istemez etrafa bakıyoruz. Cephelerinde boya kalmamış, çok kirli ve yıpranmış binalar… Dikkatimizi çeken bir diğer şey de, özensiz tasarlanmış, beyaz kağıt üzerine İbranice yazılar bulunan, resimsiz afişler.

Günther, "Afişleri mi kastediyorsun?" diye soruyor.
Joseph sinirli sinirli gülümsüyor, "Evet" diyor ve devam ediyor: "Onlar ne biliyor musunuz, Mea Shearim'in 'Gazetesi'… Koskoca semte bırakın bilgisayarı, cep telefonunu, gazete, dergi, magazin girmesi de yasak. Kendilerini ilgilendiren bilgileri kağıda yazıp duvara asarlar."

Yolumuza devam edip tramvay durağına doğru yürüyoruz. Mea Shearim'den çıktığımızda gerçekten de bir zaman yolculuğunu geride bırakıp, tekrar kendi zamanına geri dönen zaman gezginleri gibi bir halimiz var.

Shim'on Ha-Tsadik durağından tekrar tramvaya binip oturduğumuzda, ayaklarımın yorulduğunu hissediyorum. Bu vakitte tramvay çok da dolu değil.

"Eşim İsrail'de yetişti." diyor Joseph. “Ve her normal İsrail vatandaşı genç kadın gibi o da iki sene askerlik yaptı. Bir gün otobüste bu tiplerin fazla yakınına oturdu diye bunların üç tanesi eşime sataşmışlar, ona 'shikse' (Musevi olmayan, namus ahlak açısından kirli kadın) diye hakaret etmişler. Düşünebiliyor musunuz, tek dertleri askeri üniforma giymesi, yani asker olması.
Bu riyakar zihniyet İsrail devletini reddeder, askere karşı çıkar ama her türlü siyasi kararda artık söz sahbi durumdalar. 1949’da, Ben Gurion savunma bakanlığı döneminde bunları askerlikten muaf kıldığında, bu tiplerden tüm İsrail'de sadece 400 tane varmış. Artık rakamları 800.000 oldu, İsrail nüfusunun yaklaşık %10'u… Hiçbir siyasi parti bunları göz ardı edemiyor. Ülkenin demokrasisini, hukuk sistemini, hatta ve hatta Araplarla anlaşmamızı tıkayan hep bunlar. Ben insanlar ölmesin, ortak bir çözüm bulunsun istiyorum. Bir çok İsrailli bunu istiyor. Ama görünüşte sadece 'öğrencilik' yapan bunlar dolaylı yoldan hatta doğrudan kabul etmedikleri devletin parlamentosuna girer, kapalı kapılar ardında beğenmedikleri İsrail Devleti'nin siyasi partileri ile pazarlık yapar, Arapların topraklarının hukuksuz gasp edilmesini sağlayan yasaları çıkaracak siyasileri destekler, sonra gider gasp edilen topraklara yerleşir, kıçları sıkışınca da 'İsrail Ordusu nerede?' diye bağırırlar. Tüm ülkenin siyasetini kilitlediler, sağı solu, demokratı liberali… hepsi bunlara mahkum. Sorsanız 'Biz sadece dinimizi yaşamak istiyoruz…' Tamam birader yaşa, ne istersen yaşa da, senin keyfine göre yaşamanın bedelini neden ben ödeyeyim? Biz çalışalım onlar ise otursun Şabbat‘da tuvalet kağıdı kullanmak yasak mı değil mi diye tartışsın…"

Joseph konuştukça üzerindeki gerginlik ve sinir kayboluyor. Sözlerinden sonra aramızda bir an hakim olan sessizliği Günther bozuyor, "Peki, yasak mı?"
Joseph de ben de soruyu hemen anlayamıyoruz. "Ne yasak mı?" diye soruyorum, Günther sırıtarak, "Tuvalet kağıdı…" diyor ve gülmeye başlıyoruz.

Joseph, "Gülüyoruz ama bu konuda ciddi bir karara varıldı." diyor ve biz merakla ona bakıyoruz. "Tuvalet kâğıdını kullanmak, 'ihtiyaç' sınıfına girdiği için yasak değilmiş ama kullanmak için 'koparmak' ise iş sayıldığı için yasakmış." diyor Joseph. "Eeee,.." diye soruyor Günther, "ne yapıyorlar, kâğıt koparmamak için her seferinde tüm ruloyu mu kullanıyorlar?"

"Hayır, Perşembe gününden kağıtları koparıp destelemeye başlıyorlar." diyor Joseph ve bakışlarımız gördüğünde ekliyor, "Bakmayın öyle, ciddiyim."

Shu'afat

Doğusu ve Batısı

"Şimdi nereye gidiyoruz?" diye soruyorum.
"Shu'afat" diye cevap veriyor Joseph.
"Shu'afat… Shu'afat…" diye düşünüyorum. Bir yerden bu ismi duymuşluğum var… Birden aklıma geliyor, "Shu'fat Mülteci Kampı‘nı mı göreceğiz?" diye soruyorum.
"Hayır," diyor Joseph, "mülteci kampı duvarın doğusunda, biz Shu'afat semtinin duvarın bu taraftaki kalan kısmını göreceğiz. Aslında mülteci kampına da girebiliriz, hepimizin pasaportu yanında ama kontrolde çok zaman kaybederiz."

Joseph Kudüs'e geldiğimizden beri ilk defa kipasını çıkarıyor. "Normalde sıkıntı olmaz." diyor bize bakarak, "ama ne olur ne olmaz, tahrik etmeye gerek yok."

Shu'afat semtinin kuzeyinde, Beit 'Hanina isimli durakta iniyoruz.
"Burası Pisgat Ze'ev ile Shu'afat semtlerinin tam arası, semt sınırı sayılır." diyor Joseph. "Eşimin ailesi Pisgat Ze'ev'de yaşıyor. Az sonra kayınbiraderim gelecek. O gelinceye kadar biraz Shu'afat'ı dolaşalım.."

Bu semt, durumu biraz daha iyi olan Filistinlilerin yaşadığı bölge. Ama bu satırları okurken lüks evlerin bulunduğu bir semt hayal etmeyin, tipik bir Ortadoğu varoşu… Ana sokakların arkasında yeralan mahalle arasında tozlu yollar, kum rengi köşeli, çirkin, düz çatılı binalar ve sokak aralarında bisiklet süren, yırtık ayakkabılarıyla top oynayan çocuklar.

Semtin etrafı bir dönem hükümet tarafından doğal sit alanı ilan edilmiş ve böylece semtin Arap sakinlerinin semti genişletmeleri engellenmiş. Daha sonra İsrailli yerleşimcilere izin çıkınca bu bölge sit alanı olmaktan çıkarılmış ve etrafına Pisgat Ze'ev gibi, Musevilerin yerleştiği yeni semtler oluşmuş.

Bu bölgedeki arkeolojik kazılarda M.Ö. 2. yy.’a ait tarımsal yapılanma keşfedilmiş. Osmanlı vergi arşivlerinde ilk defa 1596 yılında kaydı geçiyor. O dönemde Osmanlı'ya toplam 2200 akçe vergi ödeyen 8 Müslüman aile yaşıyormuş.

1948 savaşında Kızıl Haç örgütü Eski Şehir’deki Yahudi mahallesinde, terk edilen ve kısmen tahrip olan binalara mülteciler için Muaska adında kamp kurmuş.
Kampı, UNRWA (Birleşmiş Milletler Yakın Doğu'daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı) yönetmiş. Zamanla mülteci olmayan bir çok fakir aile de bu kampa yerleşmiş. Artan nüfus ile gerek eksik sıhhi alt yapı, gerekse artan suç oranı nedeniyle kampın sıkıntıları da büyümüş ama ne Ürdün Devleti ne de UNRWA örgütü eski Musevi evlerini yıkma riskini göze alamamış. 1964'te kampın İsrail'in işgal ettiği bölgeye, Shu'afat'a taşınması kararı alınmış. Kudüs merkezden uzaklaşmayı reddeden çoğu mülteci 1965, 1966 yıllarında zorla yeni kampa taşınmış. 1967'de Altı Gün Savaşı sonrası mülteci kampı da dahil olmak üzere Doğu Kudüs İsrail işgaline uğrayınca yerel halka ve mülteci kampı sakinlerine İsrail vatandaşlığı teklif edilmiş ama çoğu, işgali hukuk dışı gördükleri için bunu reddetmiş, vatandaşlık yerine ikinci seçenek olarak sunulan 'Kudüs Daimi Oturum Kartı'nı tercih etmiş.

Shu'afat ismi, duvarın bu tarafında kalan kısmıyla uluslararası medyada fazla yer almaz. Ancak, dünya kamuoyunun hafızasına içinde zorla yıkılan bina ve dükkanların, sınır duvarına taş ve molotof kokteyllerle saldıran çocuk ve gençlerin resimleri ile kazınmıştır.

Günümüzde Shu'afat Mülteci Kampı, Kudüs sınırları içinde olan tek Filistin mülteci kampıdır. İkinci İntifada, yani 2000 yılında gerçekleşen Aksa İntifadası sonrası İsrail hükümeti Batı Şeria sınırına büyük bir duvar örmüş, Shu'afat Mülteci Kampı'nı Batı Şeria tarafında bırakmış. Dolayısıyla, eskiden beri Kudüs için daimi oturum kartı bulunan insanlar bile sadece ağır kontroller sonrası Kudüs merkeze gidebilmekteler. Bu yetmiyormuş gibi, Kudüs belediyesi ve İsrail güvenlik güçleri kampta yok denecek kadar az sorumluluk alırken Filistin güvenlik güçleri ise İsrail'e ait bölgede görev yapamamaktalar. Dolayısıyla, kampın içinde tahminen 20 bin civarı insan (bunların yaklaşık %50'sinin mülteci olmadığı iddia ediliyor) en dar alanda her türlü belediye ve kamu hizmetinden mahrum bırakılmış durumdalar.

Her ne kadar İsrail Devleti duvarı Batı Şeria'dan gelen terör saldırılarına karşı vatandaşını korumak gerekçesiyle yapmış olsa da, gerek Filistinliler ve gerekse bir çok uluslararası insan hakları örgütü, duvarın tek amacının Filistinlileri dışlamak olduğunu iddia etmekte.

Shu'afat sakinleri Kudüs merkeze hızlı ulaşım sağladığı ve trafik sıkışıklığını biraz olsun giderdiği için tramvay hattından memnun ama farklı düşünenler de var. Onlara göre bu tramvay İsrail-Filistin sorununun iki devletli çözümüne engel oluşturmakta. 2000 yılında Camp David'de Bill Clinton yönetiminde Ehud Barak ve Arafat arasında gerçekleşen görüşmelerde, Doğu Kudüs'te Filistinlilerin semtlerinin kurulacak olan Filistin Devleti‘ne, Musevi semtlerinin ise İsrail Devleti‘ne verileceği kararlaştırılmış. Bu durumda, haritada Shu'afat, kuzeyde Pisgat Ze'ev, güneyde French Hill semtleri arasında bir burun gibi arada kalıyor. Dolayısıyla güneyden İsrail'den gelen sonra Filistin toprağından geçen ve tekrar İsrail'e giden bir tramvay ile bu sınırın çizilmesi imkansız bir hal almış. Filistinlilere göre ilk görünüşte masum ve birleştirici bir işlevi olan bu tramvay hattı bile, Filistin topraklarını işgal etmek için tasarlanmış bir plan oluşturuyor.

Bunu duyduğumda, “Gerçekten de Camp David görüşmelerinin ve İki Devletli Çözüm denilen planın hâlâ bir değeri olduğuna inanan var mı?” diye düşünmeden edemiyorum.

Pisgat Ze'ev

Az sonra önümüzde bir araba duruyor.
"Geldi" diyor Joseph ve arabaya doğru gidiyor. Arabadan çıkan adam onun yaşlarında. Samimi bir kucaklaşmadan sonra Joseph, Günther ve bana kayınbiraderi Elija'yı tanıştırıyor. Elija'da çok düzgün İngilizce konuşabildiği için rahat anlaşabiliyoruz.

"Plan biraz değişti Joseph." diyor Elija, "Merkezde (şehir içi) işim çıktı. Şimdi seni ilk önce annemlere götüreceğim. Seni bıraktıktan sonra benim Alshayk'da kısa bir işim var, onu halleder halletmez çocukları alıp, annemlere gelirim. Uzun sürmez, söz."
"Eğer Alshayk'a gidiyorsan arkadaşlarımı Zeytindağı'na bırakabilir misin?" diye soruyor Joseph. “Gün batımına tam vaktinde yetişirler o zaman."
"Memnuniyetle." diyor Elija, "Haydi o zaman, binin arabaya."

Elija ve Joseph'in çok iyi anlaştıkları her hallerinden belli oluyor. Elija "Sen geleceksin diye annem aylardır yapmadığı yemekleri yaptı, sofrada yok yok. Senin sayende ben de ziyafet çekeceğim. Seni bu kadar sevmesem kıskanırdım. Hadi yine iyisin, kaynanan seni seviyor." diye takılıyor eniştesine.
Son söylediği söz dikkatimi çekiyor ve "Sizde de bu tabir var mı?" diye soruyorum?
Joseph, "Hangi tabir?" diye soruyor.
"Bizde bir yere misafirliğe gittiğinde ev sahibi yemekteyse, yani sen misafir olarak hazırlanmış masaya denk geliyorsan, 'kaynanan seni seviyormuş' derler." diye açıklıyorum.
Elija gülerek, "Yok," diyor, "bizde öyle bir tabir yok. Kaynanası Joseph'i gerçekten seviyor. Ondan öyle dedim."
Gülüyoruz.

Arabada gayet samimi bir hava hakim. Camdan gördüğüm kadarıyla içinden geçtiğimiz semt, Shu'afat'tan çok daha düzgün ve temiz. "Pisgat Ze'ev'de miyiz?" diye soruyorum. "Evet" diyor Joseph, "Burası Pisgat Ze'ev. Bildiğim kadarıyla 1982'den sonra yeni imar edildi ve yanılmıyorsam bahsettiğim 15yıl kullanılmamış toprak kanununa dayanarak yapılandı."
"Ama," diyorum "buna rağmen burada yaşıyorsunuz?"

Söze Elija giriyor. "O kanunu en çok eleştiren İsrail vatandaşlarından biriyim. Evet evimiz burada çünkü babam buradan ev aldığında biz bacak kadar çocuktuk. Burada kimse ile kavga etmedik, savaşmadık. O zaman insanlar şimdiki yerleşimciler gibi saldırgan değildi. Bize anlatıldığına göre, burası gerçekten hiç kimsenin olmadığı gibi, işgal edilen tarım alanı falan da değildi. O zamanlar gerçek manada kullanılmayan çok toprak vardı. Artık öyle alan hiç kalmadı. O nedenle, resmen kullanılan tarım alanları işgal ediliyor. Bunu üzülerek söylüyorum. Bence bizim hükümetlerin yaptığı büyük haksızlık. Ama diğer yandan da şu var; karşımızdakilerin uzlaşmaya hiç ama hiç niyeti yok. Yani tapu olsun olmasın, arazi kullanılsın kullanılmasın, birileri illa karşımıza çıkıp 'burası Filistin toprağı' diyor.
1948 bir gerçek. Bu savaşı kaybettiler, bu da gerçek. Ben kimseyle 1948'in tartışmasını yapmam. Savaş değil başka çözüm var mıydı, yok muydu… Βöyle varsayımlarla hiçbir yere varılmaz. Savaş hep aynıdır, bir tarafın diğer tarafa saldırması ile başlar. Saldıran bazen hırs, çıkar ve doyumsuzluk nedeniyle saldırır, bazen de hayatta kalabilmenin tek yolu budur. Sonra bir taraf kazanır, bir taraf kaybeder. Kaldı ki, 1948’den önce bir çok Arap topraklarını resmen Yahudilere satmış. Biz haksızlık mı yapıyoruz? Naziler yenilmişti veya yenilmek üzereydi ama İsrail kurulmasaydı, yine de bir gün birilerinin çıkıp, aynı barbarlığı yapmayacağına dair kimse garanti veremez. Onun için ben bu devletin var olduğuna şükrediyorum ama bu, bu topraklarda Filistinlilerin yaşamasını istemediğim anlamına gelmez. Huzur içinde yaşasınlar ama bizi de huzur içinde yaşatsınlar, tek istediğim bu."

Elija arabayı 5 katlı temiz bir apartmanın önünde durduruyor. Hep beraber arabadan iniyoruz, Günther ve ben Joseph ile vedalaşıyoruz. Elija Josephi eve kadar götürüp tekrar iniyor ve arabayla devam ediyoruz.

"Dua edin Zeytindağı’na trafiğe takılmadan varalım." diyor. "Dünyanın her yerinde gün batımı muhteşemdir, ama güneş sadece burada Kubbet'üs Sahra'nın üzerine batar. Bunu görmelisiniz."
"Müslüman mabedi olmasına rağmen benimsiyorsun yani?" diye sordum.
"Tabii ki benimsiyorum, neden benimsemeyeyim?" diye cevap veriyor Elija "Laf aramızda, işin dini tarafını çok umursadığım yok. Kubbet'üs Sahra benim için Kudüs'tür. İsteyen istediği gibi ibadet etsin. Beni bu tarih büyülüyor. Binlerce yıllık medeniyetler, kavgaları…"
"Peki bir gün huzur içinde yaşayabileceğinize inanıyor musun?" diye soruyorum, "Yoksa binlerce yıllık medeniyetlerin kavgaları devam edecek mi?"
"Huzur…" diyor Elija. Siması ve ses tonu ciddileştiğini gösteriyor. "Huzur bu topraklarda bir ütopya bence. En azından bugün için böyle ve önümüzdeki asırlarda da muhtemelen ütopya olmaktan ileri gitmez. Bu topraklar tarihte ilk cinayetin işlendiği topraklar, ilk cinayet olduğu yetmiyormuş gibi, hem de kardeş kardeşi öldürmüş.
"Çözüm yok yani?" diye ısrar ediyorum sormaya. "Diyelim ki sihirli bir değneğin var ve tüm yetki sana verildi, ne yapardın?"

Tekrar gülümsüyor, "Yani Harry Potter olsam diyorsun? O zaman ilk olarak eski şehir ve genel olarak ne kadar kutsal mabed varsa hepsini Birleşmiş Milletler'in yönetimine verirdim. Öyle İsrail, Filistin, şu bu değil. Doğrudan BM. Kubbet'üs Sahra'ya da, Mescid-I Aksa'ya da, Kutsal Mezar Kilisesi‘ne de, Ağlama Duvarı’na da onlar sahip çıksın, güvenliğinden de onlar sorumlu olsun. Ağlama Duvarı kimin mabedi, Yahudilerin; Aksa, Müslümanların; Kilise, Hıristiyanların. O zaman neden bunlar üzerine hâkimiyet tek bir devlette? Alman Müslüman da var, Musevi de, Hıristiyan da. Aynısı dünyada bir çok ülke için geçerli. Bunlar din, milli kimlik değil. Dolayısıyla bence mabedler BM'in kontrolünde olmalı. Dünya da 1,7 milyar Müslüman, 2,3 milyar Hıristiyan var, toplam etti 4 milyar. Dünya nüfusu 7,5 Milyar, yani Hıristiyan ve Müslümanların toplamı %50'den fazla ama toplam Musevi sayısı 15 milyon… İsrail'in nüfusu ise 8,7 milyon, bunun ise sadece 6,7 milyonu Musevi... Mantıklı veya mantıksız ama dünyanın %50'sinden fazlası için bu mabedler önemli ve kutsal. Eğer 6,7 milyon bu mabedleri kendi tekeline alırsa, hır-gür çıkması kaçınılmaz. Bakma bugün Filistinlilerle sıkıntılıyız, yarın Hııristiyan alemiyle tekrar başımızın derde girmeyeceğinin bir garantisi var mı?

O zamana kadar bizi sessizce dinleyen Günther söze giriyor: "Sence İsrail vatandaşları böyle radikal bir teklifi kabul eder mi? Buna itiraz edeceği garanti bir %10’luk kesim var ama ben daha çok olacağına inanıyorum."

"İşte…" diyor Elija, "Ben çoğunluğun itirazı olmaz diye düşünüyorum ama bazen demokrasileri çoğunluk değil, azınlık kilitliyor ve evet, haklısın. Böyle bir girişimde bu dediklerin sadece demokratik tepkiyle de kalmaz kıyameti koparır. Buna bir de Müslümanların aşırı dincilerini kat… Onlar da aynı şekilde tepki verir… Ama dediniz ya 'sihirli değneğim var, Harry Potter'im sustururum onları."

Elija gülümsüyor ve devam ediyor: "Bence ikinci yapılması gereken, kendisini herkesten çok dindar zanneden kesime verilen her türlü özel hak ve yetkiyi kaldırmak olmalı."

Bunu duyunca ufak bir iğneleme yapmadan geçemiyorum: "Ama senin halkın, milletin onlar sayesinde hâlâ var. Onlar olmasa, her gün Tevrat'ı okumasa, öğrenmeseler çoktan yok olmuştunuz…"
Elija'nın konuşmak üzere ağzını açıyor ancak bizimle samimi olmadığı için son anda ağır birşeyler söylemekten vazgeçtiğini anlıyorum. "Başlarım onların bizi kurtarmasına." demekle yetinyor. "Sizin dininizi çok iyi bilmem ama bizim dinimize göre kibir büyük günah. Bu nasıl bir ego ki, koskoca bir milletin, milyonlarca insanın kendileri sayesinde var kalabildiğine inanıyorlar. Vay efendim İsrail'in kurulması, İsrailoğullarının gerçek kutsal topraklara yerleşmesini engelliyormuş çünkü Mesih'in gelmesini geciktiriyormuş. Ne Mesih'i? İspanyol Engizisyonunda gelmeyen, Nazi döneminde gelmeyen Mesih artık bir zahmet gelmesin! Yahudilerin şimdiye kadar yaşadığı felaketlerden daha büyük ne olacak ki, şimdiye kadar gelmeyen Mesih gelmeye karar versin?"

"Bizim dinimizde de kibir büyük günah." diyorum. Günther, "Güya bizde de…" diyor, "ama nedense özellikle Roma Katolik Kilisesinin 'kibir' anlayışı biraz farklı. Aziz Petrus Bazilikası'nın tavanı altın kaplama, Vatikan bildiğim kadarıyla dünyanın en çok mal varlığına açık ara sahip kurum, ortalıkta dolanır fakirleri teselli ederler ama Papa Afrika'ya gidince 'sakın korunmayın, korunarak sevişmek günah' der…"

Elija'ya, "Eğer çok özele kaçmazsa, bir soru sorabilir miyim?" diyorum.
"Eğer işime gelmezse cevaplamayacağıma kızmazsan, tabii," diye gülümsüyor.
"İnançlı ve dindar mısınız?" diye soruyorum.
"Güzel soru…" diyor Elija. "Kendimi bildiğimden beri kendime sorduğum soru… Ve nihayetinde son bir kaç yıldır şu sonuca vardım. Evet, inançlıyım ve dindarım ama bir çoğundan farklı bir din anlayışım var. Tanrı'ya inanıyorum ama onun ismini ağzıma aldığım için, 'Yahveh' dediğim için lanetleneceğime inanmıyorum. Eğer yanılıyorsam, demek ki, O muhteşem bir hoşgörüyle bu kusurumu şimdiye dek duymazdan geldi. Dindar mıyım? Kime göre? Bence dindarım ama Mea Shearim'de olsam, muhtemelen beni ikinci günde ki, iki gün iyimser tahmindir, afaroz ederler. Yani,… " bir an duraklayıp düşünüyor ve "Tanrı dediğimiz ne?" diye soruyor. "Bir an için her türlü dinî, toplumsal ve kültürel klişe ve önyargıyı bir kenara bırakıp tanımladığımızda, Tanrı 'kendi de dahil her şeyi istediğinde yoktan var eden, ol deyince olduran omnipotent bir güç' değil mi? Sanırım kimsenin, ister Müslüman, ister Hıristiyan, ister Musevi olsun buna itirazı olamaz. Peki, kendi de dahil her şeyi ‘ol’ deyip yoktan var edebilecek kadar kudretli bir güçün sizce yarattıklarının ona tapmasına ihtiyacı olabilir mi? Yani nefsini yenmiş, olgun bir insan bile bir iyiliği karşılık beklemeden yaparken, Tanrı kendi için mi ‘bana tapın, bana ibadet’ edin diyor? Bence hayır. Bence Tanrı ibadeti insanın nefsini köreltmesi, kibirini dizginlemesi, kötülük yapmaması için istiyor. Bu doğrultuda Tanrı belli kurallar koymuş, insanlar da bu kuralları ritüeller haline getirmişler. İnsanların ritüellere ihtiyaç duymasını anlıyorum. Belirli zamanlarda bir şeylerin beraber yapılması, hatta yalnız yapsanız bile başka insanların ibadetlerini aynı şekilde yaptığını bilmek birlik duygusu uyandırır, yalnız olmadığını hissedersiniz. Dolayısıyla bunda sakınca görmüyorum, onun için Yom Kippur'u kutluyorum, onun için sinagoga gidiyorum, onun için bir çok hususta mantığıma ters gelen 5000 yıllık yazıları şarkı gibi söylüyorum. Onun için siz 5 vakit namazda birleşiyorsunuz ve siz Pazar günleri kiliseye gidiyorsunuz. Yani prensip olarak bu ritüeller bütünlüğünde sakınca görmüyorum, ta ki ritüeller ve ritüeller sayesinde edinen öğretiler başkalarına dayatılmadığı, başkalarına zarar vermediği sürece. Ama bu ritüellerin uygulansın diye ısrarcılık, hatta Tanrı'nın belirlediği temel kuralları ihlal edercesine takıntı, bence son derece tehlikeli. İnsanlara yardım eden, Tanrı'nın yarattığı herşeye saygı gösteren yani kısacası iyi şeyler yapan biri Hıristiyan olsa da iyidir, , Musevi ya da Müslüman olsa da… Hatta Tanrı'ya inanmadığını söylese de iyi insandır. Tanrı insana bu tercihi yapma hakkı vermişken, insanın elinden Tanrı'nın verdiği bu hakkı gasp etmek şirk değil midir? (Şirk tabii ki İslami bir kavram ama Elija’nın kullandığı anlamıyla ‘Allah’a ortak koşmak’, hem Museviler’de ve hem de Hıristiyanlar’da en büyük günahlardandır. Elija'nın burada tam olarak kastettiği Tanrı'nın verdiği hakka müdehale edenlerin kendilerini Tanrı ile aynı seviyeye koymalarıdır.) Tanrı, 'bana neden inanmadın?' diye gerek bu dünya da gerek ahirette hesap sormasını bilmiyor mu? Dolayısıyla ben, 'dinsizim' veya 'din yok' demiyorum, dediğim gibi din bir toplumu, hatta bütün insanları birleştirici olmalı ama ben ibadetimle, inanışımla Mea Shearim'deki yobazlarla buluşabileceğim bir ortak nokta bulamıyorum. Sizin de, biriniz Müslüman, biriniz Hıristiyan, şimdi IŞİD ile veya Katolik Kilisenin hâlâ var olan engizisyon kurumu ile buluşabileceğiniz bir ortak nokta var mı?"

Elija'nın bu konu hakkında gerçekten çok kafa yorduğunu görüyoruz ve o yan koltukta oturan bana bakarak devam ediyor: "Artık dinler öyle bir hale geldi ki, IŞİD mi Müslüman, sen mi: Papa gerçekten Tanrı'nın dünyada temsilcisi mi, yoksa Günther mi inançlı Hıristiyan? Eğer dini öğreti üzerinden bu soruya cevap vermeye çalışırsak, beyler kendi kendimizi kandırmayalım, bugünün mantığı ve değer yargılarıyla izah edemeyiz…

Aklıma bir an için “…içindeki maddeleri ve birleşimini izah edemediğimiz ama doktora güvenerek kullandığımız için bizi iyileştiren ilaç” geliyor ve Elija’yı dinlemeye devam ediyorum.
Bu soruya objektif bir cevap vermek mümkün olmaz. Ama bu arabada şu an bulunan üç kişinin her medeni toplumun benimsediği ortak değerler doğrultusunda kendi dininin ve diğer dinlerin fanatik dincilerinden daha iyi insan olduğunu objektif bir şekilde söylemek mümkün. Demek ki, salt dindarlık kişiyi 'iyi insan’ yapmıyor, ama iyi insanların, ahlaklı insanların dindarlığı o dini güzelleştiriyor. Şimdi diyeceksiniz ki, her din ahlakı emrediyor? O zaman neden bizimle dinlerimizi paylaşan herkes ahlaklı değil?

Elija yoğun trafikte bizimle konuşurken kaza yapmamak için çok dikkatli kullanıyor. Zaman zaman susup, trafiğe odaklandığı oluyor.

"Eski Ahid'e göre Musa'nın Tanrı ile ilk karşılaşmasını biliyor musunuz?" diye soruyor Elija.
"İtiraf edeyim İncil bilgim çok sınırlıdır." diyor Günther.
Ben de gülerek, "Utan, utan…" diyorum ve Elija'ya soruyorum: "Yanan çalı mı?"
"Evet," diyor Elija, "Hıristiyanlıkta 'Exodus' adıyla, bizde ise 'Shemot' olarak bilinen Musa'nın 2. Kitabı. Hz. Musa koyunları güderken bir çalının yanmasına rağmen tükenip kül olmadığını fark eder. Aslında çalıda yanan ateş şekline girmiş bir melektir ve melek Tanrı'nın sesi ile Musa'ya seslenir: 'Musa, Musa…'
Hz Musa 'buradayım' diye cevap verir.
Tanrı, 'yaklaşma, ayakkabılarını çıkar, çünkü ayağını bastığın toprak kutsal topraktır…’ der.
Bunu tüm Yahudiler ve Hıristiyanlar bilir…"
"Tüm Hıristiyanlar eksi ben…" diye gülüyor Günther.
Elija devam ediyor: "O kutsal toprak parçası ne kadar? Tam Hz Musa'nın ayağının altı kadar mı, bir metrekare mi, beş metrekare mi; tüm İsrail mi; nerede başlar, nerede biter?"
'Nereye varmak istiyor?' diye merak ediyorum.
"Peki, Tanrı'nın ilk söylediği söz neden 'yaklaşma'? Yani eğer olayı Hz Musa'nın tam üzerinde durduğu toprak parçasından ibaret görmeyip, geniş kapsamlı bir sembolizm ile değerlendirirsek, şöyle bir anlam çıkaramaz mıyız: ‘yaklaşma', yani 'zırt pırt her şeye beni karıştırmayın', 'ayağını bastığın toprak kutsal topraktır', yani 'ben sizin üzerinde yaşamanız için güzel toprağı, yani dünyayı yarattım'. Güzel güzel yaşayın, beni karıştırmayın…"
"Hatırladım." diyor Günther "Musa sonra da gidip Tanrı adına firavuna isyan etmişti. Yüz yıllardır insanların Tanrı adına birbirlerini öldürdükleri gibi."
"Vaaay,.. " diyor Elija gülerek, "İncil'i bilmeyene bakın. Ama dedikleriniz arasında ciddi fark var, çünkü Hz. Musa'yı bizzat Tanrı görevlendiriyor. Ama bugün Tanrı adına insanları öldürenlerin Tanrı ile doğrudan iletişimde olduklarını sanmıyorum."

Bir araba ani bir hareketle şeridimize dalıyor, Elija son anda frene basıp kaza yapmamızı engelliyor. Diğer araba hızla ilerlerken Elija kornaya basıp İbranice bir şeyler söyleniyor ardından ve sakinleşince devam ediyor:

"Neyse…" diyor, "Son olarak da yeni yerleşimleri durdurur, toprağı mevcut durum üzerinden mümkün olduğu kadar adil paylaştırırım. Aslına bakarsanız bütün bölgeyi kapsayan ve Filistinlilerin Musevilerle beraber yönettiği tek bir ülke isterim. Mesela bir dönem bir Musevi cumhurbaşkanlığı yapacak, bir Müslüman ise başbakanlık, bir sonraki dönem bu değişecek. Bu mantıkla tüm ülkenin yapılanmasını sağlarım. İnsanların çok daha fazla bir araya gelmesi lazım. Örneğin, eşim Pisgat Ze'ev'de öğretmen. Pisgat Ze'ev, genelde yurtdışından İsrail'e göç eden Yahudilerin kaldığı bir semttir. Eşim hem gündüzleri okulda öğretmenlik yapıyor, hem de gönüllü olarak haftada iki kere belediyenin kurslarında yetişkinlere İbranice öğretiyor. Yurtdışından gelen bir çok Musevi İbranice bilmiyor. Özellikle sonradan İsrail'e gelen insanların nasıl bir önyargılarla geldiklerini bilseniz aklınız durur. Bunların büyük çoğunluğuna göre her Filistinli, her Arap bombalı yelek giymiş bir terorist. Yahu Shu'afat ile Pisgat Ze'ev arası sadece bir tramvay durağı uzaklığında ama her iki tarafın da diğer tarafı tanımak ve anlamak gibi bir çabası yok. Bırakın iki semti, belediye kurslarının olduğu binanın karşısındaki AVM’de çalışanlarını yarısından fazlası Filistinli, buna rağmen kimse kimseye güvenmiyor. Bu güvensizlik Filistinliler için de geçerli. Mesela eşimin dil öğrettiği kurs belediyenin ve herkese açık, çok düşük bir bedel karşılığı Kudüs'de oturan herkes gidebilir. Çoğu Filistinli hâlâ İbranice bilmiyor ama bir tanesi bile kursa gidip öğrenmek istemiyor ama bu konuda Filistinlilerden daha çok bizimkilere sitem ediyorum."
"Neden?" diye soruyor Günther.
"İsrail savaşarak kuruldu," diye cevap veriyor Elija, "ama hiç bir ülke kendi topraklarında savaşarak ayakta kalamaz. Ama biz savaşı kazanmamıza rağmen düşmanlığı ayakta tutmak, unutturmamak için elimizden geleni yapıyoruz. Evet, bir terör tehdidi ile karşı karşıyayız ve güvenlik önlemlerimizin Batı dünyasının ortalamasının çok üstünde olması lazım ama bunun için sistematik olarak Filistinlilere baskı uygulamamızın yanlış olduğunu düşünüyorum. İsteyen kabul etmesin ama bence bu baskı var. Artık devlet tarafından planlanmış olarak mı, yoksa kurumlarda sorumluluk taşıyan kişilerin keyfiyeti yüzünden mi var bilemiyorum ama ister öyle ister böyle devlet bunu engellemeli. Ben 3 sene askerlik yaptım, görevim gereği Batı Şeriya'daydım. O çocukların bize düşman olmak hariç başka seçenekleri yok. Ancak bence bu durumdan faydalanan ve bu durumun bitmesini istemeyen Araplar da var. Onlar da bizimkilerin uyguladığı baskı üzerinden insanları kışkırtıyorlar. Yani aslında ne onlar ne biz, masum değiliz. Masum kim biliyor musunuz, kaçırılıp öldürülen Filistinli veya Musevi gençler, terör saldırılarında veya onlara karşılık operasyonlarda ölen çocuklar… Terörle mücadele mi, tabii ki evet ama dünyanın en bilinen istihbaratlarından ikisine sahip olan bir ülke, bence bunu daha akıllıca yapabilirdi. Bu şekilde sadece Hamas ve diğer terör örgütlerinin değirmenine su taşıyoruz."

Zeytindağı

Elija arabayı kenara çekiyor ve "Geldik." diyor. Arabadan iniyoruz. Bize eliyle yukarıya kıvrılan bir yol gösteriken, "Meşhur Zeytindağı burası." diyor. "Buradan duvarlar yüzünden fazla bir şey görülmüyor, ama şu yolu yokuş yukarı takip ederseniz, eski şehir‘i ayaklarınızın altında bulacaksınız. Bulunduğunuz yerin az ilerisinde bir otel var isterseniz barına oturabilirsiniz. Gerçi biz Yahudiler oraya gitmeyiz ama sizin için sakınca yoktur. Oradan Eski Şehir‘e doğru tekrar indiğinizde, Altın Kapı yaklaşık 20 dakika mesafede."

"Otelin sizin için nasıl bir sakıncası var?" diye soruyorum. Elija, "Eski mezarlığımızın bir kısmının üzerine inşa edilmiş de ondan. Doğu Kudüs'ün Ürdün'e ait olduğu zamanda oteli Ürdün Kralı Hüseyin bin Talal yaptırmış. Anlamışsınızdır, çok dindarlığım yok ama ölülere saygı duyulması gerektiğine inanırım."

Kendisine teşekkür edip kartlarımızı verirken Almanya'ya davet etmeyi unutmuyoruz.

Elija arabası ile uzaklaşırken biz de Elija'nın tarif ettiği yolu çıkmaya başlıyoruz ve gerçekten de yaklaşık 200 m'lik bir mesafeden sonra sağa sapan bir patikanın sonunda, tıpkı Elija'nın dediği gibi Kubbet'üs Sahra'nın altın kubbesi ve tüm Eski Şehir batan güneşin sarı-kırmızı ışığına boyanmış halde önümüzde. Karşımızdaki manzarayı görünce Joseph'in gün batımını burdan seyretmek konusundaki ısrarında haklı olduğunu anlıyoruz. Manzarayı seyredip resim çektikten sonra yürüyerek Eski Şehir’e doğru ilerliyoruz. Günther, "Burada aslında her metrekare tarihi bir yer" diyor. "Aslında hakkını vererek gezip incelense, adım başı başka bir önemli yer karşına çıkıyor."

Ve gerçekten de öyle. Yolumuzun kenarında belki de dünyanın talebi en fazla olan mezarlığı durmakta. Yanından geçtiğimiz mezarlık Musevi mezarlığı. Kudüs'ün daha iyi görünebilmesi için mezar taşları yere yatay konulmuş. Bazı mezar taşlarına birden fazla isim yazılmış. Bazı kişilerin öldükten sonra mezar taşına mezarı olmayan sevdiklerinin isimlerinin yazılmasını vasiyet ettiklerini öğreniyorum. Birçok kişi de, Nazi kamplarında ölen aile sevdiklerini kendi mezar taşlarına yazdırmış.

Her Musevi öldükten sonra buraya gömülmek istiyor” denir. Aynı Müslümanların Altın Kapı'nın önündeki Müslüman mezarlığına gömülmek istemeleri gibi. Mezarlıkların önemi Zeytindağı'nda bulunuyor olmalarından kaynaklanıyor çünkü Yahudiler kıyamet gününde insanlığı kurtaracak Mesih'in Zeytindağı'ndan inip, Altın Kapı'yı geçerek Tapınak Tepesi’ne varacağına inanıyorlar. Yani bu mezarlıkta defnedilmiş olmakla, kıyamet günü Mesih'e çabucak ulaşabilecekler. “Zamanın sonunun gelip, ebediyetin başladığı günde acele etmenin ne gereği varsa…” diye geçiyor içimden. Başka insanların inançlarıyla dalga geçtiğimi düşünerek bütün rasyonelliğime rağmen kendi kendime kızıyorum.

Zeytindağı’nın İslamiyet'te de çok önemli bir yeri var. Müslümanlar sırat köprüsünün Zeytindağı ile Haram-ı Şerif yani Tapınak Tepesi arasında kurulacağına inanıyorlar. Dinimizde ne kadar yeri var bilemiyorum. İnançlı bir Müslüman olarak tabii ki, sırat köprüsüne inanıyorum ama itiraf edeyim böyle coğrafi konum bildirimi gibi detaylara hayatım boyunca hep şüpheli yaklaştım.

Zeytindağı tabii ki Hıristiyanlar için de çok önemli ve Zeytindağı'na edilen atıflar Hıristiyanlıkta diğer dinlerden çok daha fazla.

Öncelikle, Hz İsa'nın peygamberlik müjdesini burada aldığına inanıyorlar. Ayrıca Hz İsa, da Vinci'nin dünya kültürüne bıraktığı muhteşem eserin konusu olan 'Son Akşam Yemeği'ni yedikten sonra Zeytindağı'na dönmüş.

Yolumuz Getsemani denilen bahçenin yanından geçiyor. Hava gittikçe karardığından bahçede fazla kalamıyoruz. Bugün bahçede büyük bir Rus Ortodoks kilisesi ile Tüm Uluslar Kilisesi bulunuyor.

Getsemani Hz. İsa'nın baş rahibin adamları tarafından tutuklanmadan önce son saatlerini geçirdiği yer olarak bilinir ve aynı zamanda havarisi Yahuda'nın onu 30 gümüş akçe karşılığı Romalılara ihbar ederek ihanet ettiği yer olduğu söylenir.

İslamiyet ve Hıristiyanlık, Hz. İsa'nın Zeytindağı'ndan göğe yükseldiği konusunda ortak düşünceye sahiptir.

Biraz daha yürüdükten sonra Altın Kapı'ya geliyoruz. Altın Kapı Kudüs'ün Eski Şehri'nin 8 giriş kapılarından biridir ve doğrudan Haram-ı Şerif'e çıkan tek kapısıdır. Hıristiyanlar Hz. İsa Zeytindağı'ndan indikten sonra, Kudüs'e bu kapıdan girdiğine inanırlar. Bir çok savaşta yıkılan ve harabe olan bu kapıya en son Kanunî Sultan Süleyman zamanında onarılmış, onarım bitince de mühürletmiş. Bu mühürlenme tarihçiler tarafınan iki şekilde yorumlanır. Bazıları “Mesih'in kapıdan geçmesini imkansız kılıp, kıyametin kopmasını engellemek“ için deseler de, daha ciddi kaynaklar asıl amacın gayrimüslimlerin buradan Haram-ı Şerife ulaşmalarını engellemek olduğunu söyler. Kapı civarında surların yanına Müslüman mezarlığı yapılmış, bu mezarlığın da Musevi rahiplerin kapıda ayin yapmalarını engellemek için oraya yerleştirildiği söylenir.

Burada arkamı dönüp tekrar Zeytindağı'na bakıyorum ve gün esnasında edindiğim tecrübeleri ve öğrendiklerimi tekrar düşünüyorum.
Aklıma Falih Rıfkı Atay'ın Zeytindağı adlı eseri geliyor. Atay, Osmanlı'nın son dönemi ile Cumhuriyetin ilk günlerini, yani İsrail Devleti'nin kuruluşundan yıllar öncesini anlattığı bu kitabında yazdığı şu satırları hatırlıyorum:

"Medine dini mallaştırmış ve maddeleştirmiş bir Asya pazarıdır. Kudüs dini oyunlaştırmış bir Garp tiyatrosudur.

Büyük harpte Osmanlı hazinesinin büyük bir kısmını çöl ve urban Arapları yemiştir.
Bu kıtaları ne sömürge, ne de vatan yapmıştık. Osmanlı İmpatarorluğu buralarda ücretsiz tarla ve sokak bekçisiydi. Eğer medrese ve bilinçsizlik devam etseydi, Araplık Anadolu yukarılarına kadar gelecekti."

Rıfkı Atay'ın kitabında Arapların o zamanlarda çok fakir ve topraklarında adeta hizmetçi konumuna gelmiş olduklarını, Filistin'in ikiye ayrıldığını, eski Filistin'de Arapların sefalet içinde yaşarken, yeni Filistin'de Yahudilerin lüks ve güzellik içinde yaşadığını okumuştum.
Okuduğum araştırdığım kadarıyla, başka kaynaklar Rıfkı Atay'ın yazdıklarını doğruluyordu.

Bugün kendi gördüklerim ise durumun değişmediğini, sadece zaten hakim olan statükonun, 1948'den sonra resmiyete geçirildiğini gördüm.
Altın Kapı'dan ayrılarak şehir içine geçiyoruz ve ben hatıralık hediyelerimi aldıktan sonra yemek yemeye gidiyoruz. Günther de ben de iyice yorulmuşuz. Yemek bittiğinde sabahleyin bizi Tel Aviv'den getiren şoförün verdiği numarayı arıyoruz. Kudüs'te tanıdığı taksicinin telefonumuzu beklediğini ve bizi bulunduğumuz yerden alıp Tel Aviv'e götüreceğini söylüyor ve gerçekten de konuşmadan 40 dakika sonra arabada oturuyoruz.

Arka koltukta Günther yorulduğunu ve kestirirse kusura bakmamamı rica ediyor. Kudüs'ün merkezinden çıkalı bayağı olmasına rağmen hâlâ trafiği ile boğuşurken, şöföre yol kenarında bulunan büyük duvarı soruyorum.

"Karşı taraf Ramallah" diyor şoför. "Pasaportlarınız yanınızdaysa geçebiliriz görmek isterseniz, ama kontrolü geçmek biraz sürer."
Günther arkadan gözlerini açmadan uykulu bir sesle, "Bugünlük bu kadar yeter bence, ama sen bilirsin." diyor.

Hem vaktin geç olması hem de kontrolde kaybedeceğimiz zamanı düşünerek Batı Şeriya'ya gitmekten vaz geçiyoruz.
Koskoca bir gün sadece en önemli yerleri görebildiğimizi düşünüyorum. Daha teferruatlı gezip, bilgi edinmek için çok daha fazla zaman harcamak gerekirdi. Görülecek yerler tabii ki bu kadar değil;
Ne Bethlehem'i gördük, ne Masada Kalesi'ni, ne de Ölü Deniz diye bilinen Lut Gölü’nü.
Şoförümüz çok konuşkan olmadığı için, Tel Aviv'e dönüşümüz gayet sakin geçiyor.

Yolda İsrail ve toplumu hakkında ne kadar az şey bildiğimi düşünüyorum. Özellikle toplumunun bir genellemede bulunulamayacak kadar karışık olduğunu, kısmen birbirine tamamen zıt anlayışların en dar alanda beraber yaşadıklarını fark ediyorum.

İsrail Devleti’nin yayılımcı ve saldırgan politikası hakkında olumsuz düşüncelerim, kendi halkında da bu politikayı benimsemeyen ve eleştiren hiç de küçümsenmeyecek bir kitlenin olduğunu görmemle daha da pekişiyor.

Karanlıkta hareket eden taksinin içinde yaşadığım günü tekrar gözlerimin önünden geçirirken Ridley Scott’un ‘Cennetin Krallığı‘ filminin repliği aklıma geliyor.
Filmde Selahattin Eyyübi’ye karşı Kudüs’ü savunan şövalye İbelin’li Balian Sultan Selahattin’e soruyor:

Kudüs’ün değeri ne?”
Selahattin Eyyübi cevap veriyor:
“Hiçbir şey, her şey…

Kaynak
Yazan: M. Alp, Editör: Ayten Altaylı, Bülent Yılmaz | Fotoğraflar: istock, M. Alp