Demokrasi ilk filizlerini Magna Carta sözleşmesiyle vermiştir. Onu Platon'un tabiriyle "ayak takımının işi" olarak görmek sığlıktır. Demokrasi, otokrasinin önce sakalını sonra kolunu kesen, nihayet canını alan bir sistemdir. Bir mücadelenin ürünü, kolektif öfkenin zorbalara kusulduğu bir düzendir. O yüzden demokrasi hiçbir zaman kendiliğinden gelmez — zorla alınır.

Amerika'nın ve Avrupa'nın demokratik tarihi büyük kan hikayeleri üzerine yazılıdır. Saraylar yakılmıştır, kelleler gitmiştir. İnsanlar açken bile kitap ve gazete satın alarak kendini beslediği bir sistemdir demokrasi. Bilimsel bilgi gibi, kendinden önce yaşayanların üzerine inşa edilir. Bu yüzden demokrasinin yerleşmesi dünyanın en zor işidir. Sık sık sekteye uğrar.
Türkiye'nin hikayesi Batı'dan farklıdır. Eski Türk devletlerinde kurultaylar görülür ama başkan "kut" sahibidir — gücünü Gök'ten alır. Hristiyan krallıkların gücünü Tanrı'dan alması gibi. Bizde demokrasi merakı, birkaç hevesli padişahın Batı'daki gelişmeleri keşfetmesiyle başladı. Yani otokrasinin mutlak güç sahibi, kendi iradesiyle bir şeyleri fark ediyordu. Bu eşyanın tabiatına aykırıdır. Bir padişah çıkacak ve mutlakiyetinden vazgeçip memlekete demokrasi mi getirecekti? Elbette mümkün olmadı. 2. Abdülhamit'in zorba yönetimi olmasaydı, Türkiye'de demokratik zihniyetin filizlenmesi çok daha sarkabilirdi. Zulüm, bazen özgürlük ateşini beklenmedik yerden yakar.
Türkiye'de mutlak otoriteyi deyim yerindeyse yerden yere vuran kişi Atatürk'tür. Üstelik bunu işgal altındaki bir ülkede başardı — dünyanın en zor işine en zor koşullarda kalkıştı. Türk tarihini iyi bilen Atatürk, işgal bitse bile milletin mutlakiyete kayacağını biliyordu. Cumhuriyeti millet eksenli kurdu ama ilke ve inkılaplar toplumun devletçiliğine uymuyordu. Üstten aşağıya inmedi — ama mutlakiyete olan düşkünlük yüzüne öyle göründü.

Devlet merkezli modelin sakıncaları saymakla bitmez. Bu modelde devlet lütfettiği kadar hakkınızı alırsınız. Kendini tehlikede gördüğünde ekonomiyi, adaleti, özgürlüğü feda eder. Muhalefet ettiğinizde hükümete değil devlete baş kaldırmış sayılırsınız — bu da hainlikle eş tutulur. İşte bu yapının bütününe "müesses nizam" denir.


Peki müesses nizam derin devlet midir? Hayır. Derin devlet diye bir şey yoktur. Müesses nizam, 1980 darbesinden sonra her partinin içinde yeşeren, kapitalizm gibi her koşula uyum sağlayan bir konsensüstür. Bilinçli büyümez, birileri tarafından fonlanmaz. Tıpkı kapitalizmin bilinen bir mucidi olmadığı gibi, müesses nizamın da kurucusu yoktur.


Türk milleti bu konsensüsü tarihi ve kültürüyle özdeşleştirerek oluşturmuştur. En yetkili kişiden en sıradan vatandaşa kadar herkes onun üyesidir — çoğu zaman farkında olmadan. Zihinlerde görünmez bir silah olarak dolaşır. İnsanca yaşamın tam karşısında konumlanır. Adaleti, ekonomiyi, eğitimi, kültürü umursamaz. Ve insanlar farkında olmadan aynı cephede örgütlenir.


Fakat Türkiye son 24 yılda öyle hızlı bir dönüşüm geçirdi ki tarihi, kültürü ve konsensüsü bu hızla baş edemedi. Şehirleşti, sekülerleşti, düğün adetleri bile dönüştü. Kültürler birbirine girdi. Buna karşılık demokrasi ağır yara aldı. Müesses nizam baş edemediği her şeyi tasfiye etmeye, yok etmeye çalıştı.
Ama işte burada tarihin ironisi devreye giriyor. Müesses nizam, demokratik bilinci aydınlar arasında değil — halkın ta içinde doğurdu. Eşyanın tabiatı tıkır tıkır çalışıyor.


KARAR VAKTİ!


Şu an Türkiye'deki savaş tam olarak bu. Masallardaki iyilik-kötülük savaşı kadar net bir biçimde ortada duruyor. Kötülüğün kazanma ihtimali yüksek — her zaman öyle olmuştur. Ama tarih ihtimaller üzerinden değil, toplumda doğan kıvılcımlar üzerinden yazılır.


Türk tarihinde ilk kez millet, devletine baş kaldırıyor. Bu kıvılcımı söndürmek isteyenler var. Ama ateş bir kez halkın içinde yandı mı, artık kimsenin mülkü değildir.
Seç.
Ya müesses nizamın sessiz üyesi olacaksın — farkında olmadan, iyi niyetle, ama yine de onun parçası olarak.
Ya da o kıvılcımın bir parçası.
Üçüncü seçenek yok.